24 02 2012

Usun Gülümsemesi Oğuz Demiralp

Usun Gülümsemesi Oğuz Demiralp Geçenlerde televizyonda gördüm: çukura düşüp ölümcül yaralanan bir işçiyi ambülansa taşırken sedyeden düşürüp öldürdüler. Kurtarıcı görevi verilen o insanların beceriksizce davranışları, üzerlerinde eğreti duran giysileri, birdenbire ikiye bölünüveren sedye, herkesin paniğe kapılıp ne yapacaklarını şaşırmaları..... Herhalde Aziz Nesin böyle bir olaydan acımasız bir mizah öyküsü çıkarırdı. Tam bir kara mizah örneği olurdu bu. “Güleriz ağlanacak halimize” diyoruz ya! Kara mizahın günlük yaşantıda bu denli üretilebildiği ülke azdır. Hayrettir ki, yazınımızdaki kara mizah üretimi de çok azdır, gittikçe azalmaktadır. (İzzet Yasar’ın Özel Sektör İmamı’nı bu gidişin bir istisnası olarak gösterirsem, bilmem yanlış yapmış olur muyum?) En büyük mizah yazarımız Aziz Nesin, İngilizler için “en zeki ulus” dermiş. Mizahı, yani İngilizcesiyle “humor”u İngilizlerin adını koyup geliştirmesi bir raslantı gibi görünmüyor. Yazın tarihçileri daha iyi bilirler: Ben Jonson’un 1599’da yazın ve anlıksallık alanına yerleştirdiği bir deyim mizah. İngiltere adasından kıta Avrupası’na geçmesi hayli zaman almış. Örneğin, Fransa’da Ben Jonson ancak 150 yıl sonra ayrımsanmış. Fransız Akademisi’nin “humour”, yani mizah sözcüğünü resmen kabul edişi de 1932’de olmuş. Andre Breton’un ünlü Kara Mizah Antolojisi’nin çıkışı 1939. Bu tarihten 250 yıl öncesinden, Jonathan Swift ile başlayan bir kara gül(mece)deste(si). Elbette, karşılaştırmalı yazın anlayışına göre hazırlanmamış bu antoloji. Avrupa yazınlarının birbirini etkileyerek tek bir dinamik haline geldiğini söyleyenlere dayanak oluşturabilir, çünkü ulusallıklar arasındaki ayrımlar gözetilmemiş. Gene de çoğunlukla Fransız yazarlara yer verilmiş. Sanki Fransız yazın tarihinde resmiyetin, sahte ciddiyetin perdelediği bir geleneği ortaya çıkarmak hedefi de güdülmüş. Gerçeküstücülerin, geçmişiyle şimdisiyle gerçekliğin (özellikle Fransız kentsoylu gerçekliğinin) üstüne çıkmak girişimini bütünlüyor bu antoloji. Değişik bir açıdan bakıldığında, gerçeküstücülüğün, klasik Fransız usçuluğunu, Freud’un bilinçdışı ve usdışıyla ilgili bulgularını hesaba katarak yeniden kurma çabası olduğu savlanabilir. Nitekim, Breton’un antolojiye yazdığı önsözde, yine Fransız kültürüne özgü bir refleksle, kara mizahın kuramını yapmaya çalıştığı görülür. Breton’un çıkış noktası Freud’un mizah ile ilgili olarak özellikle 1927 yılında yayımlanan denemesinde geliştirdiği düşüncelerdir (Bu denemeyi Payel Yayınlarında Şubat 1999’da Emre ve Ayşe Tekşen Kapkın’ın Türkçeleriyle çıkan Freud’un Sanat ve Edebiyat yazıları toplamında okuyabilirsiniz.) Breton, “kara” olarak nitelendirdiği tek bir mizah türü üzerinde durur. Sözlüklerde, rahatsız edici bir etki yaratmak için sağlıksız, yıkıcı öğelerin güldürücü öğelerle yanyana getirilmesi gibi tanımlarla anlatılmaya çalışılan tür. Breton bu türün örneği olarak Freud’un denemesinde anılan şu sahneyi gösterir: “....bir Pazartesi günü idama götürülen bir mahkûm ‘Eh, hafta iyi başlıyor.’ dediğinde...” Aslında Freud bu örneği kara mizahın değil, mizahın betimi için kullanmıştır. Buradan kalkarak, mizahın aslının, kaynağının kara olduğunu savlamak yanlış olmayabilir. Nitekim, İngiltere’de Swift ile başlayan mizah zamanla hafifleyip genleşmiş. Swift, mizahı “insanlığı eğlendirmek için değil acıya boğmak için” yaptığını söylermiş. Mizahın, kara dediğimiz türünün dışında Swift’in bu sözüne pek denk düşmediği bir gerçek. Yaşama şöyle biraz geriden bakarak tuhaflıkları karşısında gülümsemek, giderek gülüp geçmek anlamına doğru zamanla genişlemiş mizah kavramı. Kara mizahçılar gülseler de geçemiyorlar elbette. Coşumculukla ilgisi burada kara mizahın. Gerçekliği kabul edemeyiş var temelinde. Ancak, özellikle Fransız coşumculuğunun genel çizgsinden ayrımlı olarak, kara mizahçının hayatı kendine zehir etmek gibi bir tavrı da yok. Tersine, gerçekliği aşmak, ondan olumsuz anlamda etkilenmemek istiyor. Breton’un kara mizah kuramını temel aldığı denemesinde Freud çok güzel açıklar bu tavrı. Ben, yani ego, mizah yoluyla bir yandan gerçekliği değiller, öbür yandan bu değillemenin hazza dönüşmesini sağlar. Mizah, türü ne olursa olsun, egonun kendini ve haz alma yetisini savunmasıdır. Açıkçası, insanın ve yaşamın savunulmasıdır. Freud, Breton’un da dikkat çektiği gibi, bu egonun basit bir birim olmadığını, üst-beni, yani süper-egoyu barındırdığını söyleyecektir. Aslında beni yeden üst-bendir. Yaşamın olumsuz gerçekliği karşısında çocuğuna “Takıp kafana üzme kendini, sıkı dur!” diyen yetişkin gibidir. Bir ruhbilimcinin söylediği gibi, Freud için “mizah terapötiktir.” Ancak, beni gerçekliğin üstüne böyle çıkartan üst-ben nedir? Ruhbilimcilik taslayacak değilim. Kendi sözcüklerimle bu soruya şöyle yanıt verebilirim: özneyi mizah, özellikle kara mizah yoluyla gerçekliğin üstüne çıkaran şey usdur. Freud’un söz ettiği üst-ben, bana kalırsa, Akıl Baba’dır. Vladimir Jankelevitch’in tanımı en iyisidir: “Mizah usun gülümsemesidir”. Kara mizah bunun üst düzeyde yapılmasıdır. Freud’un kendisi de kara mizah geleneğine bence çok önemli bir katkı yapmıştır. 1938 yılında Gestapo, Freud’u ülkesini terketmeye zorunlu kılar. Taşınır mallarını yanında götürmesine izin verir. Ayrılmasından önce Gestapo memurları evine gelirler, yanında götüreceği ne varsa, kitap, giyim eşyası, dosya hepsini teker teker belirleyerek kusursuz bir tutanak hazırlar ve bunu Freud’a imzalatırlar. Freud bu olayı anlatırken “Eğer özenle dikkatle hiçbir şey atlamadan yapılan iş görmek istiyorsanız, Gestapoyu size hararetle tavsiye ederim” der. Gerçekten de Nazi rejimi ussallığın araçsallaştırılarak kullanımı bakımından Batı uygarlığının nerdeyse en üst düzeyine çıkmıştı. Dolayısıyla Freud’un Gestapo’nun özenli mesaisine ilişkin saptaması teknik açıdan yanlış değildir. Ancak insanı ilerletmek için geliştirilen us ve ussallık, Nazilerin elinde ölüm aracına dönüşmüştü. Us bilinçdışı yıkıcı yabanıl güdülerin eline geçerek insanlıktan çıkmıştı. Freud’un kara mizahı, Nazi düzeninin biçimsel ussallığıyla özündeki canavarlık arasındaki çelişkiyi açınlamaktadır. Bu sözü söyleyerek Freud, bir yandan Gestapo’nun ruhunu ezmesine izin vermemekte, öbür yandan insan usunu Gestapoların elinden kurtarmaktadır. Bu durumu ruhçözümlemesi nasıl açıklar bilemem. Bence çok önemli bir kara mizah örneği olan bu öyküde us yaşama yukarıdan bakmaktadır. Kendini yoldan çıkmış insana karşı korumaktadır. İnsanın usu insan varlığının en büyük güvencesi, çeşitli boyutlarının dengeleyici öğesidir. Bergson, ironiyle mizahı karşılaştırır ünlü Gülme başlıklı yapıtında. “İroni” der, “söylevsel nitelikteyken, mizahın daha bilimsel bir yönü vardır. İroniyi vurgulamanın yolu, belli bir konuda iyi olan neyse onun düşüncesi tarafından gittikçe daha yukarıya kaldırılmaya kendini bırakmaktır: bu nedenle ironi, bir bakıma (bir buharlı makinedeki gibi - O.D.) bastırma altında belagata dönüşme kertesine değin içten ısınabilir. Mizahı vurgulamanın yolu ise, tersine, belli bir konuda kötü olanın içine girmek ve kötü olanın özelliklerini daha soğuk bir kayıtsızlıkla kaydedebilmek için gittikçe aşağı inmektir.” Bu işlemi ancak us gerçekleştirebilir. Us ve ussallık insan uygarlığının özüdür. Us kayıtsız mekanik bir aygıt değildir. İyiyle kötüyü ayırmanın yolu da ustan geçer. Ancak insanın kendini aşarak, bir bütün olarak usun düzeyine çıkması daha çok uzun sürecektir. Bu süreç boyunca us yukarıdan bize bakarak, onun adına yaptıklarımızın yanlış yönlerini gösterirken mizahı kullanacaktır. Her zaman bizi bağışlayacak, adım adım ona yaklaşmamızı sağlamaya çalışacaktır. Usluluk adına mizahın unutulmaması gerekir! Çünkü, yineleyelim, mizah “usun gülümsemesidir.”

285
0
0
Yorum Yaz