24 02 2012

Slapstick, Acı Köpük, Kara Kalem İbrahim Yıldırım

Slapstick, Acı Köpük, Kara Kalem İbrahim Yıldırım Watt, biraz ‘slapstick’, biraz ‘bürlesk’ bir roman kahramanıdır. Tuhaf bir şekilde yürür, anlamsız konuşmalar yapar: Afazik olduğu söylenebilir… Bir durumu, bir şeyi kavrayabilmesi için olasılıkları gözden geçirmesi gerekir: Uşak olarak bulunduğu evin sahibi Bay Knott’un yemek düzeni konusunda zihninden tam on iki olasılık akıtır. Ama kavranması, tanımlanması gereken başka şeyler de vardır. Bu dayanılmaz bir durumdur. Watt, zihninde beliren yeni olasılıkları güçlükle kovar, kovalar… * * * Watt, ‘slapstick’ karakterler yaratan Chaplin’e, Harold Lloyd’a benzetilebilir. Ancak yazarının Beckett olduğu düşünüldüğünde, Buster Keaton’a yakın durduğu da varsayılabilir. Öte yandan, ‘slapstick’ komedinin atası olan uşak Arlecchino’dan izler taşımaktadır, hiç kuşkusuz. * * * Watt, tren garında süt bidonlarını yuvarlayan hamalla çarpışıp, şapkası ve torbasındakiler yere saçıldığında; işittiği küfürlere, ellerini kenetleyip, göğüs hizasına kaldırıp gülümseyerek yanıt verir. Ancak, onun gülümsemesi ‘sırıtmadan ya da esnemeden çok gülümsemeye benzer, ama bu gülümseme, daha çok dişlerini sıkmaktır.’ Watt’ın gülümsemesinin bir başka özelliği de kısa bir süre sonra daha az belirgin, bir başka gülümseme tarafından izlenmesidir. Beckett bu ikinci sırıtmayı şiddetli bir yellenmeye benzetmiştir. Kimi zaman daha az şiddetli üçüncü bir gülümsemeye rastlansa da dişlerin yeniden sıkılması için, Watt’ı üzecek bir şeyler gerekir. Watt, gülüyor mu, sırıtıyor mu; yoksa acı ve üzüntüyle dişlerini mi sıkıyor? Buna romanı okuyan ya da okuyacak olanlar karar vermeli. * * * Ansiklopedilerde gülmenin nedeni şöyle açıklanmıştır: ‘insanın duruma uygun, düşünce eseri bir tepki göstermesi gerekirken; düşüncesizce otomatik bir tepkide bulunması…’ Bergson, bu durumu, ‘canlının mekanikleşmesi’ şeklinde tanımlamıştır. * * * Bergson, ‘Gülme’ (Le Rire) adlı kitabında komik teorisini açıklarken kısaca şunları vurgulamıştır: Gülme, her tür beceriksizlik veya gerginlikten doğan, küçük düşürücü bir durumu izlerken başlar. Böyle anlarda madde ruhun inceliğini örter; insanın üzerine bir makine otomatikliği çöker. Sosyal başkaldırı ile gelişen gülme hem küçük düşürücü, hem de cezalandırıcıdır. Gülme tadı çok acı olan bir köpüktür. * * * Bergson’un ‘çok acı köpük’ diye tanımladığı mekanik gülme eylemine neden olan en ünlü tiplerden biri de 15. yüzyılda uşak olarak yaratılan Arlecchino’dur. Bu adam, korkak, tuhaf inançları olan bir zavallıdır. Ancak zaman içinde gelişme göstermiştir: 16. yüzyılda eline bir tür maşa olan Slapstick (şakşak) verilmiştir, kurbanlarını bu aletle döver, dolayısıyla izleyicileri güldürür. 17. yüzyıla gelindiğinde Arlecchino, artık –hinoğluhin– ahlaksız bir adamdır, çevirdiği dolaplara karşın, yine de kötü niyetli değildir. Üstelik artık elinde ‘slapstick’ –de– taşıyan âşık bir uşaktır. Zaman içinde gelişmiştir. * * * Slapstick’e bizde pastav denir: Pişekâr bu şakşakla oyunu yönetir, kimi zaman şiddet uygular. Karagöz, izleyenleri güldürmek için Hacivat’ı sık sık bir güzel ‘pastav’lar, şakşaklar. Meddahların da, önceleri çubuğa, sonraları bastona benzeyen ‘pastav’ları vardır: Öykülerini anlatmak için bu alete ihtiyaçları vardır: Onunla konuşur, onu tipleştirirler. * * * Slapstick Komedi kesinlikle beyaz değildir. Dizginsiz şiddet içerir. Arlecchino’dan bu yana böyledir, hiç değişmemiştir. Chaplin’in filmlerinde, Harold Lloyd’da; Lorel Hardi’de, hatta Jacques Tati’nin müthiş Mösyö Hulot’unda –bile– şiddet dolu dizgindir. Son yılların slapstick karakteri Mask da böyledir. Doğrusunu söylemem gerekirse, ben, Slapstick Tom’un Jerry’yi yemesini dört gözle bekliyorum: Bu kedinin beni acı acı güldürmesi çoktandır sinirime dokunuyor. * * * Beckett, 1965 yılında adı yalnızca “Film” olan kısa bir film öyküsü yazmıştır. Alan Schnedier’in yönettiği filmin oyuncusu, akıl yürütüp Watt’a benzettiğim Buster Keaton’dır. Film’in konusu kısaca şöyledir: Yaşlı bir adam (Buster Keaton), yüzünü herkesten, kameradan, –yani izleyiciden– saklayarak evine döner ve kendini dış dünyadan soyutlamak için bir dizi eylem gerçekleştirir: Aynaları örter, duvardaki resimleri çıkarır. Çünkü her şey onu izleyen göz gibidir. Sallanan sandalyenin arkasındaki oyma; zarfın üzerindeki mühür bile göz gibidir. Hayvanların zaten gözleri vardır. Onlardan da kurtulmak gerekir. Kuşun kafesi örtülür, diğerleri dışarı çıkarılır. Hatta fotoğraflar bile ortadan ikiye bölünür. Buster Keaton, uyuklarken kamera ona yaklaşır ve yüzünü görüntüler: Komedyen, bir kez daha yakalanmıştır, gülüneceğini bilmektedir, ama bunu istemez: Yüzünü elleriyle kapatır. Belki de izleyicilerin onu gülerken görmesini sakıncalı bulmaktadır. Bilemem! Buster Keaton bu filmden kısa bir süre sonra ölür. Sinema izleyicileri onu hiçbir zaman gülerken görmemiştir. * * * Watt, Arlecchino gibi, evrim geçirir: Beckett, Watt’tan on yıl kadar sonra yarattığı diğer roman kahramanı Malone’un eline bir kanca vermiştir. Üçleme’nin diğer kahramanı Molloy’un ise, bastonu değil ama koltuk değnekleri vardır. Okuru kimi zaman acı acı güldüren bu iki karakter fiziki dünya ile ilişkilerini koltuk değnekleri ve kancayla (slapstick’lerle) gerçekleştirirler. Şarlo, “Buster Keaton’ın biraz gelişmişi ve ‘bastonlu’sudur” diye akıl yürütmek ne kadar doğru olur? Bilmiyorum! * * * Kara kalemini slapstick gibi kullanıp, okurlarını (–kurbanlarını–) dövmekten hiç çekinmeyen Beckett, ‘Watt’ adını verdiği romanını aşağı yukarı şu cümleyle bitirir: “Yazdıklarımda simgesel anlam arayanların boynu altında kalsın!” Kalır mı? Bunu da bilmiyorum!

388
0
0
Yorum Yaz