II. BÖLÜM FİKRET’İN İDEOLOJİSİ
Kitabın ikinci bölümünü Sabiha Sertel yine beş başlık altında topluyor: İdeolojisinde amil olan tesirler, Fikret sosyalist midir? Fikret’in tarihi görüşü, Fikret’in inkılâpçılığı, Fikret’in insaniyetçiliği.
“Sağcıların Marksist olduğunu ileri sürerek saldırdıkları Fikret” Sertel’in kanısınca, “bir taraftan yıkılmakta olan İmparatorluğun değişen şartları, diğer taraftan garp kültürü ile temas neticesi, insaniyetçi bir ideolojiye sahip olmuştur.” Görüşleri “devrinin fikir adamlarından ayrılmaktadır. Bilhassa Meşrutiyetin ikinci devresinde taazzuv eden Türkçülük, İslamcılık, Osmanlıcılık cereyanlarıyla siyasî bir alış verişi yoktur..” Sabiha Sertel’in sözleriyle, “bir taraftan geriliği gittikçe daha çok göze çarpan imparatorluğun muasır medeniyete intibak edememesi karşısında teessür duyan, bir taraftan da din, milliyet ve sınıf farklarının doğurduğu çarpışmalar, insan cemiyetlerinde hüküm süren tagallüp, tazyik, istismar ve adaletsizliğin karşısında isyan eden... Fikret’in düşüncelerinde kendi muhutinin bu tesirleri görüldüğü gibi, on sekizinci asır burjuva inkılâbı kahramanlarının, on dokuzuncu asır fikir adamlarının ve içtimaîyatçılarının tesirleri eserlerinde bariz bir şekilde görülmektedir.” Rousseau, Voltaire, gibi onsekizinci yüzyıl düşünürlerinin “derebeylik nizamı yıkılmakla her şeyin düzeleceği, teessüs etmekte olan burjuva nizamı içinde bütün insanlara şâmil bir müsevatın, adaletin, hürriyetin doğacağı” konusunda hayallerine değinen Sabiha Sertel, daha sonra S. Simon, Fourier, Owen gibi hayalci sosyalistlerden söz etmekte, ilklerden farklı olarak, bu sonuncuların eşitlik istemlerinin sadece siyasal eşitlik alanınıda kalmayıp bireyin toplumsal yaşama koşullarını da kapsadığını belirtmektedir. Fikret’in yaratıcılığında sadece onsekizinci yüzyıl burjuva düşünürlerinin değil, “bir Saint Simon, Fourier ve Owen hayali sosyalizminin, insaniyetçiliğinin, izleri vardır.” Sertel’in sözleriyle, “Fikret Türkiye’de hür mûsevi bir insan cemiyetini, hayali bir sosyalizm ve insaniyetçilik çerçevesi içinde özleyen ve müjdeleyen, nesiller üzerinde bu tesirleri bırakan ilk insaniyetçi şairdir.” Bu sözler, Fikret’in gerek daha önceki Tanzimat topluculuğundan, gerek Hamid, Recaizade ve gerekse başlangıçta içinde bulunduğu Servet-i Fünun romantizminden farklılığını açıkça ortaya koymaktadır.
Fikret sosyalist midir? “Türkiye’de solun, asıl İkinci Meşrutiyetten sonra ortaya çıkması bir raslantı değildir. 1908 hareketini, burjuva devrimleri kategorisinde görmek gerekir. Bunun içindir ki, modern sol, Batıda 1789 devriminin ertesinde olduğu gibi Türkiye’de de 1908-1925 döneminde doğmuştur.” (M. Tunçay, Türkiyede Sol Akımlar) Yine Tunçay’ın kitabını kaynak alırsak, İkinci Meşrutiyet sonrasının ilk belli başlı sosyalist örgütü Osmanlı Sosyalist Fırkası 1910’da kurulmuştur. Fakat “Osmanlı Sosyalist Fırkası kurulduktan sonra, yayınlanan parti beyanname ve programı, Hilmi çevresinin solculuğun anlamını iyice kavramamış olduğunu bir kere daha ortaya koymaktadır.” Osmanlı Sosyalist Fırkası kurucu lideri Hüseyin Hilmi’ye “sosyalistliği öğreten” Baha Tevfik, Tunçay’ın tanımıyla “geçen yüzyılın sonlarında Avrupada popüler olmuş bir çeşit kaba Alman materyalizmine ilgi duyan”bir kimsedir. İkinci Meşrutiyet sonrası ilk solculardan Dr.Refik Nevzat ise, “solcu olduğu kadar milliyetçi bir kimsedir.” Birinci Dünya Savaşına kadar, Bolşeviklerle karşılaşmadan önceki dönemde, sosyalist olmakla birlikte Marksist bilince sahip olup olmadığı konusunda bilgimiz bulunmayan Mustafa Suphi’nin, örneğin, 1911’de yazdığı “Vazife-i Temdin” adlı yapıtında “solcu bilinçten uzak bir anti-emperyalist tutumla sömürge sorununa yaklaşması dikkati çekmektedir.” Bu kısaca özetlediğim bilgiler, II. Meşrutiyetin hemen sonrasındaki Türk sol düşüncesi konusunda sanırım bir fikir verebilir.
Yeniden Sertel’in kitabına dönersek; “Fikret’te sosyalizm temayülleri vardır. Fakat sosyalizm şartlarının olgunlaşmadığı bir devirde yaşayan Fikret’te bu sosyalizm, bir hayal ve gölge halinde kalmıştır... Eserlerinde ilmî bir sosyalizm değil, ancak subjektif; inkılâpçı ve insaniyetçi bir ideoloji göze çarpmaktadır.” Daha sonra, “Fikret’in daha Servet-i Fünun devrinde Avrupa’da o zaman hüküm süren sosyalist edebiyata karşı meftunluğu”ndan söz eden Sertel onun Fransız şairi François Copèe’nin Demirciler Grevi şiiri için bir makale yazdığını belirterek şunları söylüyor: “Şiirin meali şudur: Grev yapan Demirciler arasında bir ihtiyar amele, sefalete dayanamayarak fabrikaya dönmek için grevci arkadaşlarından izin ister. Müracaat ettiği arkadaşlarından biri kendisini “Alçak” diye tahkir edice, demirci bu adamı öldürür ve bu yüzden katil suçuyla mahkemeye düşer. Fikret bu grev şiirine Serveti Fünun 17. cildinde 425 numaralı nüshada tahsis ettiği edebî müsahabede ıstırap çeken bir işçi kitlesinin azap ve ıstıraplarını hassas kalemiyle aksettirir.
Bu müsahabeyi takip eden Serveti Fünun nüshasında ise Fikret’in Balıkçılar şiiri çıkar.” Sertel daha sonra şunları söylüyor: “sosyal bir inkılâp arkasında koşan sınıfların daha sınıf olarak teşekkül etmediği bir devirde Fikret’in bir grev şiiri yazması beklenemezdi. Fakat o zamana kadar sanatı, yalnız şahsi fikir ve hislerini ifade eden bir vasıta olarak telakki eden devrinin sanatkârları yanında Fikret’in sanatını cemiyetin hizmetine vermesi onun sanat ve fikirde gösterdiği terakkinin bir işaretidir. Fikret, mey, mahbub edebiyatından ayrılmış, ilhamlarına cemiyeti merkez yapmıştır.” Tevfik Fikret’in “sanat şahsi olamaz” görüşünü içeren yazısını söz konusu ederek te Sertel, Fikret’in “sanatın sosyal mahiyetini işaret eden bu görüşüyle, o zamana kadar gelen gerek Divan, gerek Tanzimat, gerek bir çok Edebiyatı Cedide muharrirlerinden ayrılmış eserleriyle cemiyeti tasvire çalışmış.” olduğunu ileri sürerek Tevfik Fikret’in “bu realist sanat görüşüyle zamanının ilk realist edibi” olduğunu söylüyor. Kanımca Sertel bu noktada, başta Namık Kemal olmak üzere Tanzimat yazarlarına haksızlık etmektedir. Çünkü edebiyatta “sosyal fayda fikri” ve “edebiyatın hakiki, dünyevi, reel olması düşüncesini” edebiyatımızda ilk kez Tanzimatçılar, özellikle Namık Kemal belirtmiş ve geliştirmiştir. (M. Kaplan’ın sözü edilen kitabından) Tevfik Fikret’in bu noktada Tanzimat edebiyatıyla bağıntısı söz konusudur. Tevfik Fikret’in bu alanda Tanzimatçılardan farkı ve onlara üstünlüğünün on sekizinci yüzyıl burjuva düşünürleriyle sonraki ütopik sosyalistler arasındaki yukarda sözü edilen fark kadar olduğu söylenebilir.
“Fikret’in tarih görüşü” başlığı altında Sabiha Sertel onun “tarihi materyalist bir görüşle gördüğünü” belirtiyor: “Tevfik Fikret, insan cemiyetlerini idare eden kanunların ilahi bir iradeye tâbi olduğunu, bütün içtimaî felâketlerin sebep ve neticeleriyle beraber metafizik bir kuvvetin eseri olduğunu kabul etmez. Materyalistlerle beraber cemiyetin inkişaf kanununlarını da, tabiatın inkişaf kanunları gibi maddî kuvvetin idare ettiğini” söyler... değişen hâdiseleri ve cemiyetlerî tarihi bir müayyeniyete bağlayan metafizik ve doğmatik düşünceye hücum eder... Cemiyetlerin inkişaf kanununda, kuvvetlinin zayıfı ezmesini ne taktiri Rabbaniye bağlar, ne de böyle gelmiştir, böyle gidecek gibi fatalist bir düşünceye bağlanır... tekâmül seyri içinde mütemadiyen değişen hâdiseleri, maziye bağlı ve değişmez mahiyette gösteren metafizikçilere, felsefede idealist olan filozoflara hücum eder.” Fikretin tarih görüşünü Tarih-i Kadim’den alıntılarla açıklayan Sabiha Sertel, bu materyalist görüşü, şairin “yaşadığı devirin şartları içinde... devrine göre çok ileri, fakat dünya mikyasında bir görüş olarak noksan” bulmaktadır. Çünkü “Fikret’in tarih görüşü materyalist, fakat diyalektik değildir.” O, “cemiyetlerin tekâmül ve inkılâp vetiresini ilmî Marksist bir görüşle değil, ütopist bir insaniyetçi gözüyle izah eder.” Aynı başlık altında, Fikret’in savaşa karşı tutumu konusunda da bilgi verilmektedir. “Fikret, harbin cemiyetlerin bünyesinde yaptığı içtimaî tahribatı rakamlarla istatistiklerle değil, fakat neticeleriyle ölçtüğü zaman, bunun nu Allahtan, ne de içtimaî bir muayyeniyetten gelmediği, bunu yine insanların yarattığı mütalâasındandır. Harbi içtimaî neticelerini sayarken şu âmilleri görür: Harp yüzünden evler yıkılmada, ocaklar sönmede, her evi fakrü sefalet kaplamaktadır. Fuhuş bu cemiyetlerin esaslı müessislerinden biri olmuştur. Dilencilik bunun neticesidir. Kocası harpte şehitlik masalile öldüğü için bu kadın ve çocuklar sefaletin, zaruretin elinde kimsesiz ve yardımcısızdırlar. Bunlar çalmayı da, fuhuşu da zarurî ve mübah görürler. Çünkü başka çareleri yoktur.” Burada söz konusu edilen, Fikret’in “Harb-i Mukaddes” adlı şiiridir. “Balkan Harbinden perişan çıkmış milletin, tekrar bir harbe hazırlanmasına muhalif” olan Fikret, “Balkan Harbinden sonra, 1914 Harbinin arifesinde Almanya ile birleşen Kafkasyalı Türklerin ve Sebil-ür Reşadçıların harbi teşvik ettiğini görünce tekrar isyan etmiş, Harb-i Mukaddes isimli şiirini yazmıştı.” Sabiha Sertel, İttihatçıların kutsal savaş ilan etmeleri üzerine şair Mehmet Âkif’in Türkiye’nin savaşa girmesini destekleyen şiirinden söz ediyor ve bu şiirden de örnekler veriyor: “Balkanlardaki yangın daha kül bağlamamışken/ Bir başka cehennem çıkıversin, bu ne erken,/ Lakin bu cehennem onu yıldırdı mı? Asla. v.b.” Mehmet Âkif gibilerinin savaş kışkırtıcılığının ve demogojinin egemen olduğu bir ortamın koşullarında, bütün bir ırkçı, dinci güruhunu ve varoluşunu savaş kumarına bağlamış bir iktidarı karşına alarak “Dünyayı bugün harp denilen destihelâke/ Teslim eden alçakların ecdadına lanet!” sözlerini söyleyebilmenin gerektirdiği yiğitliğe, insan sevgisi ve duyarlığa dünya edebiyatında kolayca örnekler gösterebileceğini sanmıyorum. I. Dünya Savaşı öncesinde o dönem yazarlarının savaşa ilişkin tutumları, ilginç bir araştırma konusu olabilir. Tevfik Fikret çapında olamasa bile, acaba daha kaç kişi savaşa karşı sesini yükseltebilmiştir? II. Dünya Savaşı öncesinde de yine bu açıdan yapılacak bir araştırma kanımca, bugün adı önemli sayılan nicelerinin faşizme nasıl yardakçılık ettiklerini gösterecektir. I. Dünya savaşı öncesinde Tevfik Fikret’in omuzladığı görevi ise, II. Dünya savaşı öncesinde, sadace, aralarında bu yazıya konu edilen kitabın yazarının da bulunduğu bir avuç toplumcu yazarın yüklendiğini biliyoruz.
Fikret’in inkılâpçılığı başlığı altında Sabiha Sertel, Osmanlı İmparatorluğunun son yüzyılındaki ileri-geri çatışmalarından söz ederek şunları söylüyor: “Osmanlı tarihinde bütün inkılâp hareketlerine, sultanlarla beraber karşı koyan dinî taassup, garp fikriyatının memlekete girmesine dahi setlerini çekmiş, hattâ inkılâpçı kadroları çok defa ileri programlarında gerilemeğe mecbur etmiştir. Tanzimat reformu, Edebiyatı Cedide hareketi ve 1908 inkılâbıyla, garp fikriyatına karşı başlayan temayül, daima şeriatçıların -din elden gidiyor, gâvurlaşıyoruz- muhalefetiyle karşılandığı gibi, dar milliyetçi bir zihniyetle şark kültürüne bağlanmak isteyen münevverlerin de -garp taklitçiliği - itham ile karşılaşıyordu.” Bu ortam içinde Tevfik Fikret’in konumunu Sabiha Sertel, şu sözlerle tanımlıyor: “Fikret bu devirde, kültür ve medeniyetin bir manzume olduğunu görerek, garbın tekniğine, fikriyatına, medeniyetine kül olarak intibak taraftarıydı. O, ne şeriatçıların badbaht zinciri ile ölmüş medeniyetlere bağlanmak isteyen ne de -Turana doğru- sesleriyle emperyalizm siyasetine bağlanan adamdı. O, teknik ve kültür itibariyle garp medeniyet manzumesine girmiş bir Türkiye görmek istiyordu.” Bu noktada, düşülebilecek bazı yanılgılara değinmek istiyorum. Birinci yanılgı, Fikret’i belli bir ideolojinin, örneğin pozitivizm, ya da materyalizmin, ya da diyelim ki Batıcı düşüncenin bir yansıtıcısı sanmak olabilir ki, kanımca bu yalnıştır. Tevfik Fikret’in şiirlerinde pozitivist, materyalist, ütopik sosyalist düşünceler yansımıştır. Hattâ belli bir dönemden sonra şiirinin temelini bu düşüncelerin oluşturduğu söylenebilir. Fakat bunlar onun dünyaya, hayatın olgularına bakışıyla organik bütünlük içindedirler. Fikret, sözgelişi, pozitivist düşünce sistemini yansıtmak için şiir yazmaz. Pozitivist düşünce, onun şiirinin, dünya kavrayışının içinden yansır. Bu açıdan, Fikret’in şiiri örneğin Gökalp’in hattâ sanatçı yeteneklerine karşın bir Namık Kemal’in şiirlerinden farklıdır. Namık Kemal, ya da Ziya Gökalp, şairden önce düşünürdürler. Şiir, onlar için, belli bir düşünce sistemini yansıtmanın aracıdır. Bu bakımdan, Namık Kemal’in ya da Gökalp’in şiirleri bir makaleye uygulanan yöntemle incelenebilir. Tevfik Fikret ise, şairdir. Şiirinde yansıyan düşünce onun bireysel arayışlarının, gözlemlerinin bir bileşimidir. Bu bakımdan, bu düşüncenin ille de sistemleşmiş olması da gerekmez. Nitekim şiirinde pozitivist, materyalist, ütopik sosyalist, romantik, gerçekçi, idealist, ahlâkçı ve bazan anarşist diye tanımlanan ögelerin bir arada bulunuşu bununla ilgilidir. Sanat yapıtına yalınkat bir yaklaşışın yanıltıcılığına, Berkes’in bir sözüyle ilgili olarak değinmiştim. Fikret, yaşadığı dönem dolayısıyla da, bu konuda özellikle özen gösterilmesi gerekli bir sanatçıdır.
Fikret’in tarih görüşleri konusunda incelemesini sürdürerek Sertel şunları söylüyor: “Tarih-i Kadim şiirinin başlangıcında da, tarihe bağlanışı, maziperestliği terakkinin en büyük zinciri olarak tasvir eder... ona göre hayat daimi bir değişme seyri içindedir... Fikret’te içtimaî bir inkılâbın gölge halinde arzuları vardır. Felsefi düşüncesinde tekâmülcü (Evolütionist)tir...Fakat bu evolution’da en büyük âmil olarak insanı, ve insanın harikalar yaratan zekâsını tanır. Tarihi tekâmülde ve İnkılâpta inkişafın içtimâi seyri, iktisadi münasebetler ve mücadeleler, iktisadi içtimâi kanunlar, Fikret’in tekâmül düşüncesinde ikinci alanda kalmıştır... Fikret tekâmülü düz bir hat üzerinde tasavvur ettiği içindir ki, İnsanın irfanı ve zekâsı arttığı nisbette daha âdil bir nizamın kurulabileceğine inanmıştır.” Burada söylenenler, Fikret’in; bütün toplumlar için söz konusu bir olgunun aklın skolastiğe karşı verdiği mücadelenin, Osmanlı İmparatorluğunun kendine özgü koşullarında bir yansıması olduğunu göstermektedir. Tevfik Fikret, insanın yüce değer olduğunu savunmakla, dönemindeki Osmanlı toplum düşüncesinin en ileri aşamasıdır. Tanpınar’ın bir yazısındaki söyleyişiyle: “Haluk’un Defteri’ni bitiren- Gökten Yere- manzumesinde insanoğlunun Rabb-i mümkinat -Bütün olabilirliklerin Tanrısı- diye anan Fikret, işte insanlığa olan bu imânıyla büyüktür.”
Fikret’in insaniyetçiliği başlığı altında Sabiha Sertel, onun bireyci bir insancılık anlayışının sınırları içinde kalmadığını, bireyin haklarını kabul ettiği gibi, topluluğun da mutluluğunu istediğini anlatıyor. Daha sonra şairin millet anlayışından söz ederek şunları söylüyor: “Toprak vatanım, nev’i beşer milletim dediği için Fikret’i vatansızlık ve milliyetsizlikle itham edenler, onun bütün insanların ve milletlerin istilâdan, istismardan kurtulması için ancak böyle bir insan cemiyetine varılması gerektiğine inandığını anlamayanlardır. Fikret’in bu mısralarında bir anarşizm kokusu sezenler de Fikret’in bu yüksek insanî düşünüşünü kavramamışlardır. Fikret bazan endividüalist düşünüşleriyle böyle nazarî bir nihilizme yol açmakla beraber, umumî düşünüş muhtevasında tamamiyle organize bir cemiyetin müdafiîdir. Gerek hayatında, gerek eserlerinde anarşizmin küçük bir izi bile yoktur.” Fikret’in anarşist olamadığı, “organize” bir toplum düşüncesinden yana olduğunu Mehmet Kaplan da belirtmektedir. İlginç olan, 1930’da yazdığı bir yazıda Nazım Hikmet’in “Fikret’i” “anarşist” olarak niteleyişidir. Sabiha Sertel’in tanımını kullanırsak, Nazım’ın, “Fikret’in umumî düşünüş muhtevası”ndan çok, bazı endivüdüalist düşünüşlerine” bakarak böyle bir yargıya vardığı söylenebilir. Sertel, yaygın ve yalnış bir kanının aksine Tevfik Fikret’in “lisanda da.. yenilik yapmış, Türk diline, halk diline doğru lisanı sadeleştirme cereyanının başında yürümüş” olduğu olgusunu da vurgulamaktadır.
III. BÖLÜM: FİKRETİN FELSEFESİ Kitabının son bölümünde Sabiha Sertel, Fikret materyalist midir sorusuna yeniden yanıtlar getiriyor ve Tevfik Fikret’in felsefe görüşleri üstünde daha ayrıntılı olarak duruyor. Gençliğinde dindar olduğunu, şiirlerinde bir “dinî mistisizmin” göze çarptığını belirterek, ideolojisindesindeki değişikliğin 1908 siyasî inkılâbından sonra göze çarptığını söylüyor. Sertel’in sözleriyle: “Fikret insaniyetçi telâkkileriyle, cemiyet telâkkisini değiştirdiği gibi, materyalist felsefesiyle varlık ve şuur telâkkisini de değiştirmiştir.” Sertel daha sonra, Fikret üstünde yazılmış yapıtlarda ilk kez rastladığım “natüralizm” kavramını kullanarak “bu istihalede en kuvvetle göze çarpan, Fikret’in natüralist görüşüdür” düşüncesini ileri sürüyor. Tarih-i Kadim dolayısıyla kendini ağır bir dille suçlayan Mehmet Âkif’e yanıt olarak yazdığı “ Tarih-i Kadime Zeyl” şiirinden geniş alantılarla da, Fikret’in gerçekten de “tabiata hâkim, tabiatın fevkinde bir kuvveti (Allah’ı) inkâr ettiğini” tanıtlıyor. Sertel’in sözleriyle: “Müsbet ilimlerle hiç bir alâkası olmayan din felsefesine göre bütün kâinatın ve insan cemiyetlerinin nâzımı bu tabiatın fevkinde, mahiyeti meçhul bir kuvvettir. Fikrete göre gerek tabiatı, gerek insanları idare eden tabiatın ve cemiyetin kendi kanunlarıdır.” Sertel daha sonra Fikret’in bu görüşündeki eksik yanlara değinerek şunları söylüyor: “Varlık ve insan hakkındaki Fikret’in bu görüşü muhakkak ki materyalist bir görüştür. Fakat Fikret, bu materyalist görüşlerinde de, insaniyetçi ideolojisinde olduğu gibi on sekizinci asır ansiklopedistlerinin, ilk materyalistlerin tesiri altında kalmıştır.” Fikret’in “ideolojisindeki değişikliğin” 1908’den çok daha öncelerde başladığını düşünmek kanımca daha doğru olacaktır. Zaten Tarih-i Kadim’in yazılış tarihi 1905’dir. Servet-i Fünun’un kapatılışından sonra, 1900-1908 yılları arasında şiir yayınlamamış da olsa, “kendisine dünyayı başka türlü gösterenbazı hakikatleri” bu dönemde “keşfettiğini” kabul etmek daha doğru görünmektedir. Fikret’in felsefi görüşü başlığı altında Sertel, Marksist düşünce konusunda geniş açıklamalar yapıyor. Kitabının değerli bir yanı da, zaten, zaman zaman bu türlü açıklamalarla ona bir Marksist düşünce el kitabı kazandırmasıdır. Kitabın yayınlanış tarihinin 1946 olduğu belirtilirse, bu çabanın önemi daha iyi anlaşılacaktır. Sertel bu açıklamalar ışığında, “Fikret’in ilk materyalistler gibi materyalist olduğunu ve fakat Marksist olmadığını” bir kez daha belirtiyor.
Yine bu bölüm içinde, Sabiha Sertel’in Fikret’in felsefe görüşlerine hücum eden Mehmet Ali Aynî ve Peyami Safa’yla polemikleri yer alıyor. “Eski ilâhiyat profesörü” M.A. Aynî’nin Fikret’in felsefe görüşlerine karşı yazdığı “Reybilik, Lâilahilik, Bedbinlik” adlı kitabındaki suçlamaları bir bir eleştiriyor. (Fikret’in “reybiliği”ni -kuşkuculuk-, M. Kaplan gibi “şeker hastalığı” ile açıklama çabasındaki ilâhiyat profesörünün görüşlerini çürütmede Sabiha Sertel’in fazla güçlük çekmediği anlaşılabilir.” Sertel daha sonra, Peyami Safa’nın Aylik Ansiklopedisinin Ağustos 1944 tarihli sayısındaki sözlerini ele alıyor. P. Safa Fikret konusunda şunları söylemektedir: “Hayal sûkutu, husran ve hicran dolu kötümser hayat felsefesiyle o, yeni olmak şöyle dursun, kendinden evvelki Türk şiirinin büyük metafizik çapında varlık telâkkisinden mahrum olduğu için basit ve geridir. Mistik an’aneden tamamiyle ayrıldığı için gökten yere birden bire yuvarlanmış, toprak üstünde küçük iniltilerle kıvranmaya başlamıştır.” Peyami Safa ve gibilere özgü bu tumturaklı, fakat demogojik ve içeriksiz sözleri ele alarak Sertel şunları söylüyor: “Fikret’ten evvel ki Türk şiirinde büyük metafizik çapta bir varlık telâkkisinin mevcudiyeti bir ilerilik alâmeti midir ki, Fikret bu telâkkiden mahrum olduğu için basit ve geri olsun? Metafizik telâkkilerin dünya mikyasında, bilhassa ilmin maddi ve teknik ilerlemelerinden sonra inkişafın sırlarını çözmekte müsbet bir ölçü olarak kullanılmadığını kim inkâr edebilir? Metafizik düşünceyi bir ilerilik merhalesi, materyalist ve realist düşünceyi gerilik alâmeti telâkki etmek için ya bir softa, yahut da felsefeyi muayyen bir gayeye varmak için bir vasıta olarak kullanan bir politikacı ve propagandacı olmak lâzım, Peyami Safa bir metafizikçi olabilir; fakat metafizik düşünmeyenleri gerilik ve basitlikle itham ettiği zaman ilmin hudutlarını aşmış, yeryüzünde kendine dindar müttefikler arayan bir politikacı mevziine düşmüş olur. Faşizm iktidara geldiği günden itibaren bu metodla yürümüş, siyasî gayelerle, Sovyetler Birliğine açacağı bir harpte dindar kitleyi kazanmak için materyalizme karşı hücuma geçen Faşistlerle beraber o da realizm ve materyalizme hücuma geçmiş, metafizik düşüncenin müdafii olmuştur. Halk kitleleri arasından bu dâvaya bir çoklarının iştirakini temin kolay olduğu gibi, fikir âleminden de bir çok müttefikler tedariki mümkün olmuştur. Faşizmin ilme karşı yaptığı bu hücum karşısında Almanya’da bir çok realist, materyalist hattâ idealist fikir adamları memleketlerini terkedip kaçmış, veya terör karşısında susmak vaziyetinde kalmıştır... Çünkü, Peyami Safa’nın bugün müdafaa ettiği fikirlerin kökü olan Faşizm, mistik bir ideolojiye dayanmaktadır. Faşizmin ideolojisini yapan Rosenberg’in -myht- (hurafe)leri her faşist gencin ezberlediği ayetlerdir. İlim kitaplarını yakan, dünyaya mistik bir felsefenin bulutları içinde maziye çeken, Hitleri bir -Allah- gibi halk yığınlarına kabul ettirip bu harp cehennemine sürükleyen ideolojinin bu memleketteki mümessilleri ve bunların başlarından olan Peyami Safa da Türk gençlerine işte bu mistizmi bu metafizik felsefeyi -büyük çapta- bir felsefe olarak sunmuş, Fikret’i metafizik ve mistik düşünmediği için gerilikle itham etmiştir.”
SONUÇLAR Sabiha Sertel’in “Tevfik Fikret İdeolojisi ve Felsefesi” adlı kitabında anlattıkları işte bunlardır. Sertel’in görüşlerini ve bunların düşündürdüklerini özetlersek: Yüzyıl sonları ve yüzyıl başları Türk şiirinde, toplum ve insan anlayışının sancılı gelişme süreçlerinde Tevfik Fikret devrim değerinde büyük bir aşamadır. O şiirimizin yenilenmesi, modernleşmesi, çağdaş anlatım olanakları kazanması yönünde büyük bir yenileştirici olduğu gibi, skolastik düşünceye, metafiziğe karşı, aklın, toplumsal gelişmelerin verdiği kavganın Türkiye’deki ilk en büyük çapta ve en etkili olmuş temsilcisidir. Bunları kavramamıza olanak veren Sertel, yine Tevfik Fikret dolayısıyla, ırkçılığın, dinsel gericiliğin ve faşizmin bu ülkede yol açtığı ve açabileceği yıkımları somut olgularla göstermekle de, bizi hem yakın tarihimiz konusunda bilinçlendirmekte, hem de yaşadığımız günleri daha bilinçle değerlendirmemize olanak vermektedir. Yazıldığı dönem düşünülürse, Sertel’in kitabının, düşünce tarihimizin en kahramanca, en yüz akı bir kitabı olduğunu belirtmek te yerinde olacaktır.
YAZIDA SÖZÜ EDİLEN KİTAPLAR Sabiha Sertel: Tevfik Fikret, İdeolojisi ve Felsefesi, Yurt ve Dünya Yayınları 4, İstanbul 1946 Mehmet Kaplan: Tevfik Fikret, Devir-Şahsiyet-Eser, Dergâh Yayınları, İstanbul 1971 Niyazi Berkes: İkiyüz Yıldır Neden Bocalıyoruz? İstanbul 1965 Niyazi Berkes: Batıcılık, Ulusçuluk ve Toplumsal Devrimler, Yön Yayınları 1965 Mete Tunçay: Türkiye’de Sol Akımlar, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, 1967
http://www.halksahnesi.org
|