13 10 2009

‘Melissa P.’nin kitabı hoşuma gitti’

İSTANBUL - Şair Arif Damar, genç şairleri olduğu kadar gündemi de yakından takip ediyor. Melissa P.’nin ‘Yatmadan Önce 100 Fırça Darbesi’ şairin son dönemde okuyup çok beğendiği kitaplardan biri. Yeni kuşak yazarlardan kimleri sevdiğini açık açık söylüyor. Bu arada eski defterleri de karıştırmaktan çekinmiyor.


‘Melissa P.’nin kitabı hoşuma gitti’
Arif Damar, vizyondaki filmiyle yeniden gündeme gelen Melissa P.’nin ilk kitabını çok beğendiğini söylüyor. Yeni kuşak yazarlardan Haydar Ergülen, Küçük İskender, Orhan Alkaya ve Ayten Mutlu’yu başarılı buluyor.
Orta birde. Sevgilim Fitnat için. Ama yayınlanmadı. Sonra orta ikide yayınlandı ilk şiirim. 15 yaşında. Edirne’de akşam. Altında da bir not vardı; harika çocuk diye.

Hasan İzzettin Dinamo bu şiirinizin yayınlanmasından sonra okula Yenikapı Ortaokulu’na sizi görmeye gelmiş.
Evet geldi.

Dinamo o dönemde çok ünlü bir şair.
Nazım Hikmet’le partinin arası açıktı. Onu koymak istiyorlardı. Partili ağabeylerim bana Dinamo’yu daha büyük şair diye kabul ettirmeye çalışıyorlardı. Ben hiçbir zaman şikeye gelmedim. Ben Nazım’ın lirik şiirlerini severdim. 18 yaşımda Taranta Babuya Mektuplar’ı, Şeyh Bedrettin Destanı’nı ezbere okurdum. Kuvay-ı Milliye’yi -bana illegal yollarla gelmişti- ezbere bilirdim. Çok da kolay ezberlerdim.
Bazı toplumcu görüşteki şairler yalnız toplumcu şairleri, Nazım Hikmet’i falan okurlar. Ben hepsini okudum. Hatta ben Antalya’da yaşayan şair Metin Demirtaş’a Turgut Uyar’ın şiir kitabını gönderdim. Bana tepki gösterdi; ne diye bu kitabı gönderdin dedi. “Dünya’nın En Güzel Arabistan’ı”nı. Halbuki Turgut büyük bir şairdir.

ÜMİT YAŞAR’I NE DİYE OKUYAYIM?
Sizin okumam ben dediğiniz bir şair var mı?
Şairin, şirinin kalitesine bakıyorum. Ümit Yaşar’ı ne diye okuyayım ben? Halim Yağcıoğlu yok bilmem Baki Süha Edipoğlu, niye okuyayım bunları? Şimdi ben yabancı şairleri okuyorum daha çok. Ama Türk şiirinde de büyük şairler var; Dağlarca olsun, Melih Cevdet olsun, Oktay Rifat büyük şairler. Turgut Uyar, Cemal Süreya… Edip’i ben sevmem.

‘ATTİLA İYİ ŞAİRDİR AMA MİT AJANIYDI’
Attila İlhan’ı?..
Attila iyi şairdir ama MİT ajanıydı o. İyi şiirler yazdı ama sonradan şairlik önemli değil falan gibi laflar etti. Yani düşünce adamı olmak filan gibi böyle şeyler…
"Attila İlhan iyi şairdir ama MİT ajanıydı. Bilen bilir."


YASEMİN ARPA

NTV-MSNBC
Güncelleme: 23:56 TSİ 14 Temmuz 2006 Cuma

Gündemi takip ediyorsunuz. Dizi izlemek dahil. Genç şairlerin çalışmalarını da… Şiir yazmaya ilkokulda başladığınız söyleniyor.

Şimdi bakın, Onun cenazesine Muhsin Yazıcıoğlu geldi. Büyük Birlik Partisi Başkanı. Generaller geliyor falan. MİT ajanı canım, MİT’tendi.
Şimdi bunun MİT’ten olduğunu Şükran Kurdakul biliyordu.

Bu bilinebilir bir şey mi, sadece sezgidir…
Tabii tabii. Melih de biliyordu canım. Ta gençliğinden beri. Bunu yarım asır evvel Demir Özlü söyledi, maaş alıyor diye. Ferit Edgü biliyormuş o zaman. Ben hatta sonradan tekrar Demir Özlü’ye telefon ettim Türkiye’de olduğu zaman, tabii dedi öyle dedi, Ferit de bilir bunu dedi.
Şimdi bu Paris’e gidiyorum falan diyor ya -Yeni Jöntürkler Birliği vardı, onun kurucusu da benim arkadaşım- onlar hakkında rapor vermek için gidiyor oraya. “Daha neler yaptı” dedi Ferit bana. “Bir gün Demir’le gelir anlatırım sana” dedi. Neyse yani… Ama yazık yani, yetenekli, çalışkan, çok ta kibardı. Mesela onun ‘Bıçağın Ucu’ diye bir romanı vardır, tam anti komünist bir kitaptır o. Sonra taltif ediyor; Mustafa Suphi’yi Mustafa Kemal çok değer verirmiş, uzaktan tanıyormuş diye. Mustafa Kemal’in de emri var öldürülmesi için.. Böyle kafa karıştıran şeyler de yazıyordu.

Oraya çok kuşkuyla bakmak gerekmiyor mu? Bir dönem çok moda olan MİT ajanı yakıştırması. Bu yaftanın bir çok insana yakıştırıldığını gördük…
Bunlar Metin’le ile beraber gözaltına alındılar. Ben çok yakın arkadaşıyım. Metin Eloğlu bıçkın bir adamdı, resim falan yapıyor. Daha çok kadınlarla falan şey yapardı… Bir ara bu bir kızla evlendi; Şiir ve Hasan diye iki çocuğu oldu. Eşi baktı ki Metin öyle ev erkeği olacak adam değil, çocuklarını aldı Almanya’ya gitti. Anlatabildim mi? Ama yani Metin Eloğlu hiçbir zaman polis değildi. Çok çapkındı, bıçkındı. Şimdi bu yağmurlu bir gün yere düşüyor, bir kadın da bunu kaldırmaya çalışıyor, ‘hanfendi telefon numaranızı verinnn’ diyor…(Gülüyor)

Her fırsatı değerlendiriyormuş....
Bir de şimdi İsveç’te yaşayan İhsan diye bir arkadaş var. Bu illa İsveç’e gidecek. Aklına koymuş. Ressam ama yağlıboya işleri falan yapıyor. Metin gidiyor bir gün “Bir şişe şarap parası ver” diyor. “Ben İsveç’e gidiyorum, para biriktiricem, sana nasıl para vereyim” diyor, Metin diyor ki, “Sen de burjuva oldun...”

Kendi aranızda tatlı dedikodu çok yaygın bir şeydi herhalde. Daha küçük ama içli dışlı bir çevre…
Yarım asır önceden bahsediyorum. Bir avuç insan. Mesela İstiklal Caddesi’nde Baylan Pastanesi’ne şairler, ressamlar gelirdi. Yüksel Aslan var Paris’te yaşıyor şimdi. Bir gün Ahmet Oktay’la beraber oturuyoruz. Ahmet Oktay dedi ki, “ben bir kitap çıkaracağım, resimler misin?”. “Bi defa sen komünistsin, ben faşistim sonra ben senin kitabını niye resimleyim, sen benim resimlerime şiir yaz” dedi. Dünya çapında bir ressam oldu sonra. Manavdı o, posbıyıklı keten pantolonla gelirdi Baylan’a. Sonunda Marksist oldu o, Kapital’i resimledi Paris’te.

‘Gitme Kal’ kitabınızdaki söyleşinizde Attila İlhan’la ilgili “Ölümüne üzüldüm, severdim kendisini. Bekledim ki 15 yıllık evlilik yaşamış karısını konuştursun basın, ama ne yazık ki kendisine mikrofon uzatılmadı” demişsiniz. Bu sözlerle neyi kastediyorsunuz?
O herhalde biliyordu onu.

Attila İlhan çocuk istemediği için ayrıldıklarını okumuştum.
Öyle mi diyor? Öyle mi? Onun kız kardeşi Safa Önal’la evliydi.

Onlar ayrılalı yıllar oluyor.
Tam niye söylediğimi hatırlamıyorum ama. Ama bakın ne diyorum. (Kitaptan okuyor): “Şimdi bazı adamların ne işi var… Şairin cenazesini kaldırmaya… İlk kez bir şairin... Devlet de sana külliyen ona tabi gibi davranır…”

Genç şairlerle diyalogu en iyi olan şairlerden birisiniz.
Kitaba pek para vermiyorum. Yayınevleri gönderiyor. Ayın şiirini bana gelen dergilerden seçiyorum.

Nasıl tepkiler alıyorsunuz? Ayın şiirini, şairini seçiyorsunuz.
Ergin Yıldızoğlu’nu seçtim, İngiltere’den telefon etti. 40 kadar oldu. Onları bir kitap haline getirmeyi düşünüyorum.

Size şiir dosyaları gönderen oluyor mu?
Oluyor, maalesef…

Ayın şiirinde her yaştan şair var galiba… Yalnızca genç şairler değil…
Dağlarca’yı seçtim. Ben çekiniyordum, Dağlarca “sen kim oluyorsun” falan der diye. Sonra telefon ettim, “kolay gelsin” dedi. Dergide çıkan şiirlerden seçiyorum.
Dağlarca çok yazıyor ya, şiir makinası gibi.

Şiirleriniz için bir fiyat tarifeniz var sanırım.
Gösteri dergisinde bana 10 milyon veriyorlar, bankadan. Baktım Melih Cevdet’e 20 milyon. Çok canım sıkıldı. “Doğan Hızlan şiir vermiyorsun” dedi. “Vermem” dedim. Niye? “Melih Cevdet’e o kadar veriyorsun bana neden az veriyorsun” dedim. Israr etti, “bundan sonra sana da o kadar vereceğim” dedi. Bir şiirim var hala telif ücretini alamadım.



‘YATMADAN ÖNCE 100 FIRÇA DARBESİ ÇOK HOŞUMA GİTTİ’

Yeni okuduğunuz ve beğendiğiniz kitaplar hangileri?
Melissa P.’nin ‘Yatmadan Önce 100 Fırça Darbesi’ çok hoşuma gitti… Ama ‘Yusufçuk Gece Gelir’ o kadar güzel değil. Okan Bayülgen’in programına çıktı.

Genç şairlerden yakından izledikleriniz kimler?
Haydar Ergülen, Seyhan Erözçelik, Küçük İskender, Orhan Alkaya.

80 sonrası Türk şiirini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Tuğrul Keskin mesela. Mustafa Köz var o da iyi. Çaba gösterenler; çabanın içine bilgi birikimi de giriyor. O zaman iyi şiirler yazıyorlar. Ayten Mutlu kadın şairlerden, o da iyi şiirler yazmaya başladı.

Kendi kuşağınızdan şairlerle görüşüyor musunuz?
Kendi kuşağımdan şair mi kaldı ya?

’DAĞLARCA KISKANÇTIR’

Dağlarca ile birkaç sokak ötede oturuyorsunuz.
Dağlarca şeydir ya, çok kıskançtır . Ben onu ziyarete gittim. Kendisi okuyamıyor. Benim ‘Kırık Makara’ şiiri var.

"Dağlarca çok kıskançtır. Ben kimseyi kıskanmam."

En iyi çalışmalarımdan biridir o. İçinde Lorca’dan ‘gece de ne gece, yoğun gece’ ama yoğunu değiştireceğim, kara gece yapacağım. Ben Lorca’dan aldım’ dedim. ‘Ben de şiirde en çok onu sevdim’ dedi. (Kahkahalar..) Kıskandı aslında…

Ben hangi şairle konuşsam birbirlerini kıskandıklarını görüyorum.

Ben kimseyi kıskanmam. Ben yetenekli olanın peşini bırakmam. 80’li yıllarda Kemal Durmaz diye bir şair çok ilgimi çektim. Dergiye mektup yazdım, “izini kaybettik” dediler. En son Buca Cezaevinde’ydi. En son askere gitmiş. Ana Britannica’yı ciltletmeye götürürken yazı kurulunda ismini gördüm. Baktım yazı kurulunda o da var, kalktım Maslak’a gittim. Sonra arkadaş olduk. Çok yetenekli bir şair o. Yalnız o ünden kaçınır. Sabri Altınel de öyleydi. Hiç tanınmak istemezdi. Kemal Durmaz da öyle.

‘İLHAN BERK ÇOK YOKSULLUK ÇEKTİ.’
“Yoksulduk dünyayı sevdik” dizenizden yola çıkarak sormak istiyorum. Şevki Akşit’le zeytinle kuru ekmeği paylaşma hikayeniz var. Çocukluğunuzda ve gençliğinizde çok yoksulluk çekmişsiniz. Şimdi o günlere nasıl bakıyorsunuz? Yoksulluk duygusunu bugünlere taşıdınız mı?

Tabii tok açın halinden anlamaz. İnanır mısınız çöp kutusunun içinden yiyecek arıyorlar, benim içim parçalanıyor. İlhan Berk de çok yoksulluk çekti, şimdi çok varlıklı. Bodrum’un en güzel evlerinden birinde oturuyor. Fakat her an ertesi gün yoksul kalacağım duygusu var onda.

Sizde nasıl bu duygu?
Pek yok ben de artık.

Tülin Hanım’a mı güveniyorsunuz?
Evet evet. O beni sepetlemezse!

Bugüne kadar dayanmış.

‘NAZIM, MÜNEVVER’E DEĞİL, PİRAYE’YE AŞIKTI’

Ne yapsın? Bir defa hata yaptı işte, ne yapsın?
Şimdi, şairden iyi koca olmaz iyi sevgili olur. Ben bunu Dağlarca’ya da söyledim. Dağlarca ‘iyi sevgili de olmaz’ dedi.

“Anlatsam aklınız durur, şairim inanmazsınız ki” diyorsunuz Kars 1946 şiirinizde… Şair sözü yalandır, deniyor. Sözün gücüne inanmak gerçeği daha mı etkisiz kılıyor?

Nazım Hikmet, Piraye Hanım için en güzel şiirlerini yazdı. Piraye Hanım’a gerçekten aşıktı. Münevver Hanım için yazdığı şiirler hiç güzel değildi. Münevver genç ve çok da güzel bir kadın. Evliydi, Ressam Nurullah Berk’in karısı. O derin bir aşk değil. Münevver yeşil bir elbise giyiyor ve içinde hiçbir giysi yok. Hapishaneye gidiyor; hapishanede Nazım’la sevişiyorlar.

"Nazım Hikmet'in gerçek aşkı Piraye'dir ama herkes Münevver sanır."

Ama Nazım’ın af ihtimali var o sırada, ihtimal sallantıya giriyor. Kocasına dönüyor Münevver. Sonra tekrar dönüyor Nazım Hikmet’e. Yani o cinsel bir şey. O yüzden de güzel şiirler yazamadı.
Vera genç ve güzel bir kadındı. Nazım Hikmet’i öldürdü falan diye laflar çıkmıştı. Vera diyor ki, iktidarsızdı... Vera zaten çocuklarını görmek bahanesiyle haftanın birkaç günü eski kocasına gidiyor. Ama onun için ‘saman sarısı’ diye güzel bir şiir yazdı. Fakat o da biliyor musunuz Blaise Cendras’ın Transsiberien şiirinin etkisindedir. Yani aynı kurgudur.

’MISIRLI ABDÜLSABUR NAZIM’DAN DAHA İYİ’
Şimdi bakın. Nazım Hikmet, çağdaş Türk şiirinin kurucusudur. Türkiye için büyük bir şairdir. Ama ne Edgar Allen Poe, Ne Rimbaud, ne Baudelaire. Onlar birbirlerini etkiliyorlar. Nazım’ın böyle etkilediği bir şair yok. Sonra Mesela Mısır’ın bir şairi var, Türkiye’de bilinmez. Salah Abdülsabur diye. Nazım’dan daha büyük bir şair, daha lirik. Nazım’da idefiks haline gelmiş, ille partili olacak. Marksist olarak kalsın ama partili olmaz. Partili olduğu için parti ona propaganda şiirleri yazdırtıyor, o da yazıyor. Bence sanatçı partiye girmemeli. Ruhi Su’yu -kendi istemiş de olabilir ama- almamak lazımdı onu komünist partisine. Zaten o türküleriyle etkili oluyor. Ahmed Arif şiirleriyle zaten etkili oluyor.

Siz de bir dönem partinin içinde bulundunuz.
Bulundum evet. Hatta o zaman benimle böyle bir şey bu tartışılamazdı bile.

Hangi noktada düşünceniz değişti?
Canım insan gelişiyor tabii. Okuyorum, değişiyorum.

Şairin özgürlüğüyle ilgili bir sorun mu çıkıyor ortaya?
Nazım o zaman… Sosyalist realizm diye bir şey var. Che Guevara bunun için ‘gericiliktir, 19. asra dönüştür’ diyor. Şimdi Küba’da bütün akımlar serbestmiş. Stalinciler bile sosyalist realizmi savunmuyorlar.
SSCB’de Yazarlar Birliği’nin tüzüğüne konmuş, herkes sosyalist realist şiir yazacak diye. Sovyetler Birliği’nden büyük romancı, şair çıkmadı. Şolohov eski devirden kalma romancı, Mayakovski yine eski, Yesenin yine öyle; eski devirden. Yevtuşenko diye bir şair var ama ikinci sınıf bir şair.

1950-51’de ‘işportacılık’ yaptığınızı ve ısrarla ‘seyyar satıcılık’ yapmadığınızı vurgulamışsınız. İkisi arasında nasıl bir fark var?

Voli vurmak vardır. Ben bunu zamanla öğrendim. İnsanlar genelde, birkaç kişi birşey alıyorsa toplanırlar. Nitekim bir gün böyle 15-16 parça sattım. Bir kadın alüminyum tencere almıştı, ‘benim ihtiyacım yok, niye aldım ki’ dedi. Böyle birşey. Şey de önemlidir. Mesela çocuk pantolonu satıyorum, ‘var mı erkek evladın, çocuğu olana, yavrusu olanaaa’... Bir de çamaşır mandalları satıyordum, ondan çok para kazandım en son. O zaman yeni çıkmıştı. “Mandallar naylon, rengarenk, a bakın, rengarenk, Bu arada mandalara bakın falan da diyordum… Bir herif vardı. Elinde tırpan var, tırpanı havada sallıyor? Ne satıyor biliyor musunuz? Biley taşı.

’ORHAN KEMAL’E İŞPORTACILIK YAPTIRMADIK’

"İşportacılık yaptık ama Orhan Kemal'i aramıza almadık. Bir gün geldi sordu 'neden' diye, 'fena mı oldu, romancı oldun' dedik."

Bir gün Orhan Kemal geldi, duymuş çok para kazandığımızı. Şevki Akşit’le konuştuk aramızda. ‘Bu adam zengin olur, romanı bırakır. Sıkıntı çekiyor ama çeksin’ dedik. Yok falan dedik, atlattık. Aradan zaman geçti bir gün Şevkiyle İkbal Kahvesi’nde otururken Orhan Kemal, ‘beni aranıza almadınız’ dedi. ‘Fena mı oldu, büyük romancı oldun’ dedim.

Ne kadar sürdü işportacılık?
Akşit’le gidiyoruz, bir kadın bodrum katından eğildi, bir parça aldı. Arkadan “tabakçı tabakçı” diye bir ses. “Ne diyor bu” dedim Akşit’e. “Ne diyecek, tabakçı diyor, ne diyecekti, şair mi” dedi. Hapishaneden çıkınca bir daha o işi yapmamaya karar verdim. Çünkü insanı özdeşleştiriyorlar o işle.

’FLORANSA VE PARİS’İ GÖRMEK İSTERİM’

Gerçekleştirmek isteyip de gerçekleştiremediğiniz neler var? Ukde diyebileceğimiz şeyler?
Mesela Floransa’yı, Paris’i görmek isterdim. Ama göremedim. Yurtdışına bir Kahire’ye gittim. Bir de Üsküp’e gittim. Onun dışında Sofya’dan geçtim falan. Dünyayı görmek, dolaşmak isterim ama… Eskiden pasaport da vermiyorlardı. Ecevit zamanında bir pasaport vermişlerdi. Biraz da maddi olanaklar meselesi…

ORHAN VELİ’Yİ ÇUKURA POLİSLER Mİ İTTİ?
Orhan Veli’nin çukura düşmesiyle ilgili İsmet Özel’in iddiasından söz etmiştiniz konuşmamızın başında.
İsmet Özel Müslüman oldu falan ama iyi şair. Her zaman ona iyi davrandım. “Orhan Veli’yi polisler itti çukura” dedi. İsmet Özel’e “Sen Marksistsin aslında. İlgiyi üzerinde tutmak için böyle şeyler yapıyorsun” dedim. “Değil” dedi ama ben aynı fikirdeyim.

Kendinizi ateist olarak mı tanımlıyorsunuz?

Evet. Hiçbir zaman ırkçı olmadım. Çünkü Gelibolu’da Yahudi Mahallesi’nde oturuyorduk, Ermeniler ve Yahudiler vardı… Antiemperyalistim. Bir de şundan ötürü. Çanakkale Savaşı sırasında Gelibolu’da bir un fabrikası var. İngilizler orayı bombalarken annemin oradaki evini de bombalıyorlar. Annem o duvarı göstermişti bana. Ondan sonra annem hep kiracı olmuştu. Antiemperyalist olmamda bunun da etkisi vardır.

’BANA BUNDAN SONRA DOKUNMAZLAR ARTIK’
51 tevkifatında tutuklanmamıştım, gözaltına alınmıştım. Bir gece saat iki miydi neydi, sabah diyelim artık, Ahmet Topaloğlu beni uyandırıp, “Seni Yeryüzü’nde çıkan şiirini daha güzel okuyacağın yere götüreyim” dedi, beni tabutluğa götürdü. Ama benim hoşuma gitti, dedim ki şiirim demek ki bunların canını sıkmış, etki yapmış. Sonra Melih’e kızdılar, beni çıkardılar Melih’i koydular oraya.

Evet işte günler geldi geçti. Artık bundan sonra Avrupa Birliği hikayesi var, yaş aldım bana bundan sonra dokunmazlar artık.

Öyle bir rahatlık, güven içindesiniz…
Ama dokunsalar memnun olurum. Ben daha kaç sene yaşayacağım ya…
Yalnız ben 82’de gözaltına alındım Gayrettepe’de. Orada bir paniğe kapılsaydım, herhalde hapishanede ölürdüm. Çok baskı yaptılar bana.

Suçlamaları kabul etseydim… Beni radikal devrimcilerin olduğu en aşağıya attılar. Çok tehdit ettiler, işkence odasına falan götürdüler, gözümü korkutmak için. ‘Askıya alırız’ dediler. ‘Ölürüm’ dedim. ‘Doktor var’ dediler. ‘Bir kolayını bulup ölürüm, Lorca gibi, dirimden daha çok etkili olur’ dedim. Sonra basına çıkınca çok kızdılar. Onun üzerine beni fazla tutamadılar…Selimiye’ye gönderdiler.

93
0
0
Yorum Yaz