“KAYIP İKLİMLER”DE HÜSEYİN YURTTAŞ’IN ŞİİR

28/10/2009 · Kategori: Kitap

“KAYIP  İKLİMLER”DE  HÜSEYİN  YURTTAŞ’IN  ŞİİR  EVRENİ

 

                                                                                          Bahri KARADUMAN

                                                                                       bahrikaraduman@hotmail.com

 

 

      “Günün birinde yol kenarlarında, toprak anamızın koyu yeşil saçlarını göremeyeceksiniz.” demiş Sait Faik Abasıyanık. Usta ozan Hüseyin Yurttaş  da o “günün biri” gelmeden  son yapıtı Kayıp İklimler’le “körpe kır çiçekleri”nin çığlığını sunuyor okura. Yağmur çiselediğinde toprağın toprak gibi kokmadığı, böceklerin gün ışığına kanat açmadığı, “demirin pasını, bacanın isini” yaşamak zorunda bırakıldığımız güvenden uzak bu dünyada “çöle sür deveni ey bedevi / yakında o da kalmayacak!” diyecek denli kırgın, uyarıcı.  “Çığrından çıkmış çağ dönümlerinde” tarihinden çözülerek geçtiği coğrafyayı, toplumcu ozan kimliğiyle irdeliyor ve soruyor: “Bin bilinmeyen buluşuyor tek problemde / ya daha ötesi, ya daha ötesi”

     Kayıp İklimler(*), altı bölümden oluşan bir yapıt: Sevdalı Çağrı, Çocukça Sorular, Kayıp İklimler, Taş Avlu Esintileri, İç Sızıları ve Mavi Kan.  İlk bölümde aşk ve özlem temalarını şiirleştiriyor ozan. Bin bir acıyla geçiyor zaman. Güz sinsice sokuluyor. Yapraklar dökülmekte. Oysa yürek genç, yaşlanmıyor; hâlâ titriyor. “Son kareye daha çok var.” Güneşten kaçırmalı sevgili gözlerini. Gölgeler sıçramamalı yüzüne. Kirpikleri uzanmalı ufuklara, “o günleri” anımsamalı, gülümsemeli. Mahzun yaprakların kınası bulaşmalı ellerine. Demlenmeli ozan; toprak gibi iç çeke çeke. Oynanmayan, yaşanan sevdalarda savrulmalı. Şiir kıldığı aşkı söylenceye dönüşmeli; çünkü dilin sürçmediği sözdür sevgi. Kumsala yürünmeli akşamlarda. “Arkada hep bir deniz / hep bir deniz”

      İkinci bölüm Çocukça Sorular’da siyasal ve toplumsal eleştirilerini, “yorgun kış güneşinin ışıkları altında / içedönük, yalın, tertemiz hüzünleri” dile getiriyor Yurttaş. O hâlâ eski evlerde, içinde “sevecen sözcüklerin buğusu”yla eski kasabalarda, eski şehirlerde, sıcak akşam sofralarındadır. Alışamamıştır sonraki sokaklara, caddelere. Eski hüzünlerin bile arandığı günlerdedir şimdi. Karanlık basmıştır her yanı. Maraş, Çorum, Sivas yaşanmıştır. Yeni zamanlar çağdaş mekânlarda cmuk cmuk öpülmüştür insanlar. “Öç almak şiire sığar mı?” diye düşünür. Yunus Emre nasıl en çok yiğit iken ölenlere üzülürse Hüseyin Yurttaş da çocukların öldürülüşüne üzülür. Katlanamaz bu dünya gerçeğine; dayanamaz bu kötülüğe. “Tabanca bomba saldırı suikast / en çok da çocuklar öldürülüyor” diye evrensel acıyı vurgular. Son soru kanını dondurur okurun: “Ölen çocukların yerine mi doğurdun bizi anne?”

     Taş Avlu Esintileri, anılar demetinden sunulan, geri gelmeyeceğini bildiğimiz o güzel günlerin ipek işi gibi işlendiği şiirlerden oluşuyor. Bunlar sımsıcak ilişkilerin, dupduru yaşam sevinçlerinin içe işleyen şiirleri. Güz yağmurlarının bol bol yağdığı, kuru ot, saman ve toprak kokularının üzerimize sindiği, taşlıklarda türkülerin gezindiği dönemdir o günler. “Kapı önünde teyzeler / kahve önünde amcalar” selamsız geçenin gölgesiz kaldığı günler. Yokluğun, yoksulluğun, hüznün paylaşıldığı erdemli günler. Ozanın dünyası suyun dibindeki çakıl kadar parıltılı, aydınlıktır. Dupdurudur sevinçler. “Rüzgâr karşılar seni / denize açılan sokakta / ince ince gülümser / gül oya pencereler”

     İç Sızıları’nda Üç Ege Ağıdı öne çıkıyor. Cuma namazına inen yiğidin pusuya düşürülüşü, Gediz boyunda Adil’in vuruluşu ve denizlerin yuttuğu Balıkçı Musa’nın yürek burkan ölümü, halk ezgileri gücünde yalın, çarpıcı, etkili bir anlatımla şiirleşiyor. Keleşoğlu Mustafa Ağıdı, Çanakkale üzerine yazılmış en dokunaklı şiirlerden biri. Şehitliği gezen torunun şehit dedesine örselenmiş, incinmiş bir yürekle seslenişi: “dedem benim / şehidim, gencölenim / bilirim / ölümün ölümsüzlüğündür / şimdi üzerinde nankör, unutkan gölgeler / utanırım yaşamaktan / yanar içim / kahırla kavrulur bedenim”

     Son bölüm Mavi Kan’da çıkar ilişkilerinin her şeyin önüne geçtiği günümüzde, teknolojinin robotlaştırdığı insanın dramı vurgulanıyor. Son mektupları postacılar tarihe taşımaktadır. Defterler kapanmıştır. Artık “hokkalar hokkabazların elinde”dir. “Bir tuşla / önünde dünya / iki satırlık içtenlik mi arıyorsun / boşuna!” der Yurttaş. Her yanda kimliksizlik, yalnızlık, “çete çet sanal sevgiler.” 

     “Fay kırığı, yakamoz parıltısı” tamlamalarını bir yana bırakırsak, dili özenle kullanan çok yetkin bir ozan Hüseyin Yurttaş. "tomuran sevinç, yağmur geçiği, tarazlanan saç, düşlerin tülü, yalıncak sevgi, koygun ağıtlar, kayraklarda günışığı” örneklerinde görüldüğü gibi özel bir şiir dili var. Sözcükleri ve söz öbeklerini kullanırken yalnız anlamı değil, sözlerin çağrışım güçlerini ve ses özelliklerini de çok iyi değerlendiriyor. Bu nedenle her okuyuşta yeni anlam katmanlarına ulaşıyor, düşünüyor ve  “şiir en etkili sanat” diyorsunuz. Bilineni yineleyen bir ozan değil Yurttaş. Dinamik bir öngörüsü var. Sanatına saygılı. Tarih bilinciyle günü sorguluyor. Sanırım şiirin bireyi etkileyen yaptırım gücü olmalı, diye düşünüyor.

     Çocuk, çocuklukta yaşananlar, çocuğa bakış, halkın günlük kaygıları, dostluk, paylaşım çok önemli ozanda. İnsan olabilmenin temeli o ilk yıllarımızda oluşuyor. Yaşam ve ülke gerçeklerine bir çocuk içtenliğiyle bakabilmek, içimizdeki çocuğu yitirmemekle ve halktan kopmamakla olası. Hüseyin Yurttaş, bu düşünceyle birçok şiirinde,  yetişme yıllarında özümsediği halk deyimlerinden, Halk edebiyatından ve Tasavvuf şiirinden yararlanıyor. “Kısır kasıklarda sızı / soy soylamadı / boy boylamadı / türler tükendi / ıssızlığa büründü avlaklar” , “defterler dürülür hesap görülür”, “taş duvarın önünde / siyah-beyaz çocuklar / gözlerinde gölge / ne hırka / ne lokma” v.b dizeler, bu etkilerin izlerini taşıyor.

     Söz ve anlam sanatlarını da başarıyla kullanıyor Yurttaş. “Suyun ısınıyor insanım / ısınıyor suyun” tevriye’nin; “özlerim, gitme / gidişin gözyaşı” sehl-i mümteni’nin; “çağdan çağa yürüdük / ine bine, ine bine” tezat’ın; “ay kızlar / aykırı kızlar / ne hıdır ne ilyas / gelince hıdrellez bir başka yeşerir / çitlembiğin dalları” telmih’in, “tütmüyor tütünüm” aliterasyon ve asonans’ın güzel örnekleri. Doğaldır ki ozan bunları sanat olsun diye şiirine katmamış; ama bu söyleyişlerin şiirine güç verdiği de yadsınılmaz bir gerçek.

     Sözün özü, Kayıp İklimler, her şiir sevdalısının kitaplığında bulunması gereken, önemli bir yapıt. Ozan, ustalık sorumluluğunun bilinciyle toplumsalı bireyselle iç içe veren, eleştiri yönü ağır basan, “iletisi” olan bu kitabıyla “Şiir, her zaman şiir” diyor. Son söz yine Yurttaş’ın: “Kendi masalını yazıp oynayan / acemi oyuncu /  dünya seni bekliyor / aç kapını / kapının önünde günışığı

 

(*) Kayıp İklimler, Sel Yayıncılık, Aralık 2007, İstanbul


Çizgi-yorum – Semih PoroySayfa:2
Soruşturma: Edebiyat Cephesinden Ergenekon Davası ve Askeri Darbe Girişimleri – Tahsin Yücel, Leylâ Erbil, Özdemir İnce,Ataol Behramoğlu, Sennur Sezer, Sabit Kemal Bayıldıran, Nihat Behram, Erendiz Atasü, Roni Margulies, Ahmet ÜmitSayfa:3
Türkiye’de modernleşmenin öncüsü aydınlar ve edebiyatçılardır. Tanzimat’tan bu yana aydınlar toplumsal dönüşümün, anayasa yapımlarının başını çeken ana unsurdur. Yakın dönemde de bu böyledir. O nedenle de aydınlarla ordunun ilişkisi her zaman çetrefil ve yoğun olmuştur. Şimdi bu uzun öyküde yeni bir dönmece tanık oluyoruz. Aydınlar ve edebiyatçılar bugünkü toplumsal ve siyasal evrede yaşanan bunca gelişmeye nasıl bakıyor? Temel sorumuz bu. Söz konusu bakışın orduyla, demokrasiyle, toplumsal dönüşümün diğer dinamikleriyle ilişkisi nedir? Bu konuda ne düşünüyor yazarlar ve şairler?Tarihsel rolü olan aydınların bir tarih dönemecinde tavrı nedir?Sorularımızı, askeri darbeleri yaşamış, bugünkü gelişmeleri (Ergenekon Davası, askeri darbe hazırlığı iddiaları...) yakından izlediğini bildiğimiz yazar ve şairlere yönelttik. • Türkiye’nin yakın dönemine askeri darbeler damgasını vurdu. O süreçleri yaşamış biri olarak, sizin için askeri darbe ne demektir? • Ergenekon iddianameleri, davaları, tutuklamalarıyla birlikte yeniden ve sık sık askeri darbe kalkışmaları veya o anlama gelebilecek girişimler gündeme geliyor. Ergenekon Davası, size göre nedir? Türkiye’nin “kurtuluşu” askeri darbe veya girişimlerle mümkün olabilir mi? • ‘Koruyuculardan bizi kim koruyacak?’, siyasetin ve felsefenin baştan beri sorduğu bir soru. Bu amaçla şimdi devreye yargı girmiş görünüyor. Yargı veya askeri darbe seçimin seçeneği olabilir mi? • Türkiye’de aydınlarla askeriyenin tarihsel bir ittifakı var. Bu durum 12 Mart, 12 Eylül gibi dönemeçlerde kırıldı. 28 Şubat’tan sonraysa bazı aydın ve sol çevreler askerin girişimlerine destek vermeye başladı. Böyle bir ittifakın oluştuğunu düşünüyor musunuz, olmalı mı?
Ölü Çocuklara Ninni (Şiir) – Sait MadenSayfa:17
Geçiyoruz Yaralı Bir Zamandan (Kemal Özer ile Söyleşi) – Feridun AndaçSayfa:18
Elimde, yangından kurtarılmış bir kitap gibi duran Temmuz İçin Yaralı Semah üzerine Kemal Özer ile konuştuk. Sonra söz dönüp dolaşıp bizim yarım kalan söyleşimize gelmişti. Dünya Kitapları’nda “Yeryüzünün Dilleri” dizisi için bir söyleşi kitabı yapmaya başlamıştık. Ama yarım kaldı. Devam edip kotarmaya söz vermiştik o gün, olmadı.Burada okuyacağınız söyleşi bunun ilk bölümünü oluşturmaktadır.Görüleceği üzre, “1950 Kuşağı”nı konuşmaya yeni başlamıştık. Onun kuşağına tanıklığını önemsiyordum. Kendisi yazdı da bazılarını. Gene de, bu sözlerini kayda geçtiğimize göre, saklı kalsın istemedim, onun anısına ve her zaman dostluğunu hatırlayarak, bir dönem yönettiği Varlık’ta okura ulaşmasını istedim.
Bir Şiir Emekçisi: Kemal Özer – Mustafa Şerif OnaranSayfa:24
Kemal Özer “İkinci Yeni” anlayışından gelen, seksenli yıllarda “Yeni Toplumcular”a katılarak şiirini değiştiren bir ozandı. Ama “İkinci Yeni”deki şiirsel yükü yadsımadı.
Günler de Geçer, İnsanlar da... – Haydar ErgülenSayfa:27
Eski adam, yeni adam, klasik adam, modern adam, 70’lerin adamı, 80’lerin de adamı, postmodern adam. Herhalde en çok bu sonuncusunu benim kendisi için söylediğime şaşıyordur şimdi Süha Tuğtepe. Aynı yaştayız, 1956 doğumlulardan, ama onun benden hep daha büyük, daha eski, daha çok olduğunu düşündüm.
Babam Adımlarına Tutunarak Yürürdü (Şiir) – Hasan ÖztoprakSayfa:33
Cihangir Sokaklarında “Gizli Aşk Bu” Rehberliğinde İki Gezgin – Nalan BarbarosoğluSayfa:34
Özen Yula’nın son kitabı üzerine bir fotoraman…
Bahçe Konuşması (Öykü) – Barlas ÖzarıkçaSayfa:38
Benim Klasiklerim – Ahmet ÖnelSayfa:43
“Benim Klasiklerim” köşesinde yer alan metinlerin, adlarının ötesinde klasik yapıtlarla bir ortaklığı yok bu nedenle. Ne ki, yazının disiplini ve yaratının sınır tanımazlığıyla harmanladığım bu metinler, okur olmanın da ötesinde, yazar kimliğini kışkırtmaya fazlasıyla uygun.
Şiirler (Şiir) – Orhan AlkayaSayfa:45
‘Kentteyaz’ – Hasan Bülent KahramanSayfa:46
Cevat Şakir genç yaşında yurtdışına gitmiş, evlenmiş, aşağı yukarı 15 yıl oralarda bohem, daha doğrusu avare yaşamış bir adam. Dönüyor, ailenin Afyon’da bir çiftliği var. Orada babasını öldürüyor. Türk edebiyatının tek gerçek tragedya kahramanı bu işi nasıl yaptı?
Anlatı Hızı ya da Entelektüel Anlatıyı mı Savunuyorum? – Mehmet RifatSayfa:54
Anlatının ritmi, temposu, anlatılan serüvenin toplam zamanına göre, metnin yazılması sırasında, kimi kez yavaşlar, hatta bazı durumlarda serüven zamanını bire bir yansıtır duruma gelir; kimi kez de metnin temposu iyice hızlanır, serüven zamanı iyice indirgenir, daraltılır. Şöyle de diyebiliriz: Ayrıntılı işlenen sahneler aracılığıyla serüven zamanının süresine az çok yaklaşılırken (bu durumda anlatı hızı serüven zamanına yaklaşacak biçimde yavaşlatılmış olur), kısa kısa çağrışımların yer aldığı tümce parçacıklarıyla da serüven zamanının üzerinden “hızla kayılır” (bu durumda anlatının hızı serüven zamanını iyice indirgeyecek bir orana ulaşır).
Yalancının Yalancısı – Vedat TürkaliSayfa:58
Gerçek devrimci yazarlık, acılarla dolu bir tarih aşamasından, salt kahramanlıkları kutsayan “tören-şölen” yapıtları üretmek değildir. Roman kahramanlarını “örnek olumlu kişiler” olarak çizmek diye sanatsal bir kural da yoktur. Sol adına o yolda, Stalinci İdanof estetiği yıllarında o kadar ilkel şeyler üretilmiştir ki, o “devrimci tutum(!)” biraz gelişmiş zevki olanlarda yerinde tepki uyandırır. Olumluyu olumsuzlarla yansıtmak, yerinde, sırasında daha etkili olabilir.
Aldous Huxley – Burcu BaşarSayfa:64
Ölüm yatağında konuşamayan Huxley yazılı olarak eşinden kendisine 100 mg LSD enjekte etmesini istedi. Karısı, Huxley’in dediğini yaptı ve birkaç saat sonra Huxley gülümseyerek ve uçarak bu dünyayı terk etti. İronik bir şekilde ölümü iki haberle gölgelendi. Aynı gün Amerika John Kennedy’ye suikast haberiyle sarsıldı. Daha gün bitmeden İrlandalı ünlü yazar C. S. Lewis’in ölümü edebiyat dünyasına bir bomba gibi düştü.
Taşradan Peygamberliğe: Macaristan’da Bir Milli Şairin Ortaya Çıkışı – Péter DávidháziSayfa:70
Illyés 1931 tarihli “Peygamber” adlı şiirini Paris’ten ülkesine döndükten beş yıl sonra yazmıştır ama şiir Rácegrespuszta’daki o küçük okuldan kalan anılarıyla bezelidir; deneyimlerini, İlyas Peygamber’in İncil’deki rolünü, entelektüelin örneği olarak tanıması ve kabul etmesini sağlayacak şekilde hatırlar ve yeniden yorumlar. Şiirsel anlatıyı otobiyografikmiş gibi değerlendirmek hem eskide kalmış hem de yanıltıcı bir yöntem olabilir ama bu durumda bunu yapmak yararlıdır; çünkü şiirin çeşitli elyazması taslakları5 birlikte değerlendirildiğinde, okulun bahçesinde tekrar tekrar yaşanan bazı şeyleri doğru aktarmaktadır.
Not Defteri – Hüseyin YurttaşSayfa:76
Rıfat Ilgaz, 2 Temmuz 1993’teki olayların hemen ertesinde, 7 Temmuz 1993”te aramızdan ayrılmıştı. Bunda, olayla ilgili üzüntüsünün hiç mi payı yoktur? Bence vardır ve bu mutlak ölçüsündedir. Aziz Nesin’i pek sevmediğini, zaman zaman çekiştirdiğini bilseniz de, onun toplumsal duyarlılığı yüksek, sorumluluğunu hep yüreğinde taşıyan has bir aydın olduğunu akıldan çıkarmamanız gerekir.
Rimbaud’larla Kucaklaşma Vakti – küçük İskenderSayfa:79
Bu ayki değerlendirmede ürünlerini basamayacağımız arkadaşların isimlerini yazmayacağım; hani giderayak ‘son lafı da bana soktu’ gibi bir hava olmasın. Önerim şudur ki, eğer bu Varlık gençlere yönelik bu köşeyi sürdürecekse; sizler de, yolladığı ürünler yayımlanmayan ya da ismi zikredilememiş tüm arkadaşlar bilgisayarın başına geçin ve ürünlerinizi yeniden ama “YENİ İMZALAR” rumuzuyla yollayın. Böylelikle çalışmalarınız dergi emekçilerince atlanmamış olur. Az okuyorsunuz, bunu biliyoruz; ricam şudur ki lütfen daha fazla okuyun. Bir şekilde bir araya gelip aranızda konuşun, tartışın; birlikte vakit geçirmeyi, dostluk kurmayı deneyin. Faydası vardır. Şiir / Öykü etkinliklerine mutlaka katılın; başka şehirlere gidin. Başka aşklara, başka hayatlara kalkışın. Andre Aciman’ın romanında kahramanına söylettiği gibi: ‘Hiç denememektense, deneyip de yapamamak’; bu sözün büyüsü içinizdeki korkuyu yenmenizde etkili olacaktır. Yüzmeyi öğrenmek için suya girmek şart.
Mektup (Öykü) – Sedat KaygalakSayfa:80
Su ve Anne (Şiir) – Süveyda SezginSayfa:83
Şiir de En Nihayetinde Bir Elmadır (Şiir) – Galip Ferhat AkbalSayfa:84
Solucan (Şiir) – Ahmet Barış AySayfa:84
Fragman (Şiir) – Burak SaltıkSayfa:84
Edebiyat Komiseri – Krimonolog Dr. Kemal ŞahingözlüSayfa:85
Erdal Öz’ün öyküsündeki çocuğun adı yoktu. Yalnızca ‘çocuk’tu. Ahmet Altan’ın yazısında ise çocuğun adı var, üstelik, Roman vatandaşlarımızın koyduğu adlardan biri: Kiboş! Zaten yazının adı da bu! Gençliğimde Erdal Öz’ün öyküsünden etkilenmiştim. Ahmet Altan’ın yazısını da beğenerek okudum. Ama ben olsaydım, tıpkı Erdal Öz gibi davranır, çocuğa ad koymazdım. Çocuk demek yeterdi.
AĞUSTOS 2009 - KİTAP EKİ
Aslı Erdoğan ile Söyleşi ASLI ULUŞAHİN 1
Kayıp İklimler BAHRİ KARADUMAN 3
Hande Altaylı ile Söyleşi MÜGE KARAHAN 4
İslam’ın Zihin Tarihi EMRAH PELVANOĞLU 6
Çiy Düştü Gül Üşüdü AYSEL SAĞIR 7
Bunları Düşün AYÇA KAYA 8
Hakan Ergül ile Söyleşi SEDAT DEMİR 10
Tozlu Raf DENİZ DURUKAN 12
Günü Gününe Şiir Günlüğü GÜLTEKİN EMRE 13
Yeni Yayınlar REYHAN KOÇYİĞİT 15

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »