19 10 2006

IŞILTILI YÜREK TEVFİK FİKRET/ Coşkun ONGUN- Z. Nilüfer KOÇER

Ölümünün 90. yılında bir kez daha gündemde

Işıltılı Yürek Tevfik Fikret

Yazdığı şiirlerle Cumhuriyeti esinleyen ünlü şairimiz Tevfik Fikret'i ölümünün 90. yılında bir kez daha sevgi ve saygıyla anıyoruz.

Coşkun ONGUN
Z. Nilüfer KOÇER

Kusurum ne? Kuşkuda olmak mı?Kuşku koşmaktır aydınlıklara doğru.İnsan aklıdır eninde sonunda gerçeği bulacak olan...(T. Fikret, Eski Çağlar Tarihi'nden)"Bizim her çağda ve devirde değişik renk, şekil ve manalarda görünen zengin bir kültür ve edebiyatımız var. Fakat, maalesef, gazetelerde bir günlük ömrü olan hadiseler bizi daha çok ilgilendirdiği için, tarihin koridorlarında ziyaretçi bekleyen büyük şahsiyetlerin portrelerine bir dakika bakmak için bile vakit ayıramıyoruz. Halbuki gerçekten kendisine dönüldüğü vakit, aradan geçen zamana rağmen bizde ilgi, saygı ve sevgi, duygusu uyandıran şahsiyetlerdir. Kelimenin gerçek manasıyla kültür, tarihi kaynaklara dönmek suretiyle elde edilir. ..." diyor Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Tevfik Fikret'i bizlere tanıttığı eserinde. Bu deyiş aynı zamanda yazımızın amacına ışık tutuyor olması bakımından önem arz ediyor. Popüler kültürün hâkimiyeti altındaki toplum genelinin gündelik, magazinsel olaylara duyduğu ilgi, tarihsel süreç içersinde yeri doldurulmaz pek çok şahsiyetin- gerek sanat gerekse politik alanda ­ ve bu şahsiyetlerin eserlerinin farkındalığının da oldukça uzağına düşüyor. Amacımız kıyıya vuran deniz yıldızlarından birini bile olsa serin dalgalara kavuşturabilmek adına çaba sarf eden hikâye kahramanı misali bu yolda bir adım yol katetmek ve Türk Aydınlanması'nın ışıltılı yüreği Tevfik Fikret'i bu duygularla ölümünün doksanıncı yıldönümünde bu inceleme yazısı ile anabilmektir. Son günlerde bazı kavramlar, kulağımıza fazlaca çalınır oldu. Basına sansür uygulanması, ülkeyi yönetenlerin gazeteci ve çizerleri dava ve ceza tehdidi altında bırakarak düşünce ve ifade özgürlüğünü kısıtlaması, son bulmuş bir imparatorluğun padişahlarının vatanseverliği ya da vatan hainliği üzerine gerçekleştirilen polemikler, devletin borç yükü altında ezilmesi ve uluslararası bir kurum olan IMF'nin istekleri doğrultusunda çıkarılan kanunlar, toplumda yaygınlaşan rüşvet yolsuzluk tartışmaları bunlardan sadece bazıları.Bu konuları basın yayın organlarını izleyen herkes duymuş, çoğumuz da üzerinde mutlaka yorum yapmışızdır. Ama bu tartıştığımız konuların neredeyse aynısını bundan tam bir asır önce de tartıştığımızı kaçımız biliyoruz acaba? 19. yy. Osmanlı'sında Abdülhamit istibdatı toplumun genelini ve en önemlisi basını katıksız bir baskı altında tutuyordu. İmparatorluk borçlarını ödeyemediği için sık sık dıştan gelen müdahalelerle baş etmek zorunda iken, Hazine yabancı devletlerin yönetimindeydi. Toplumsal kirlenme ve rüşvet söylentileri ayyuka çıkmıştı. Meşrutiyet tartışmaları ekseninde Batıya uyum sağlama buna göre davranma konuları hep gündemdeydi. İmparatorluk tebaasında bir yorgunluk ve umutsuzluk egemendi. Günümüzde bu tartışmalara Cumhuriyet'in getirisi olan demokrasi sayesinde çeşitli yorumlarda bulunabiliyoruz. Ama o dönemin baskıcı ortamında bu tartışmalara yüksek sesle katılıp kirlenmeyi eleştirmek için açıkçası sağlam bir yüreğe sahip olmak gerekiyordu. O yürek de en ışıltılı şekliyle Tevfik Fikret'de vardı. Tevfik Fikret'in düşüncelerinden yayılan ışık önce Galatasaray Lisesi'nde bir kıvılcım olarak başlamış, Aşiyan'da çoğalarak Boğazı aydınlatmış oradan da bir Büyük Önder sayesinde tüm Türkiye'ye yayılmıştır. Bu ışığın doğuşunu irdelersek;

YAŞAMI

"Edebiyat tarihçilerinin görüşlerine göre, Fikret'in Türk şiirine yaptığı en önemli katkılardan biri, yapıtta bütünlük oluşturmasıdır. Sis, Tarih-i Kadim gibi en uzun şiirlerinde bile ilk ve son dizeler arasında yoğun bir bağ vardır. Bunlar da sanatsal bir uyum içerisinde birbirlerini tamamlar. Aynı şeyi onun yaşamı için de söyleyebiliriz. Fikret'in biyografisi yaşadığı çağ üzerine bizlere pek çok tarih kitabından daha doğru ve derinlemesine bilgi verir; toplumsal yapının dolaysız anlatımını, anlaşılmasını olumsuzlanmasını sunar." Her sanat ve düşün adamı şüphesiz ki yaşadığı çağın izlerini taşır. Ancak sanat ve düşün adamlarından pek azı yaşadığı çağın dışına çıkarak eleştirel bir bakış açısı yakalarlar. Fikret; eleştirel bakış açısını sanatsal duyarlılıkla yansıtan ender şair ve düşünürlerimizdendir. Fikret; 1867'de İstanbul'un Kadırga semtinde dünyaya gelir. Asıl adı Mehmet Tevfik'tir. Çoçukluğunun büyük bir bölümünü geçirdiği Aksaray Ağa Yokuşu'ndaki evleri Tevfik Fikret'in gizli bir kalesidir adeta. İlk şiirlerini evin bahçeye bakan bir odasında henüz lise yıllarındayken kaleme alır. Babasını, Abdülahmit istibdatının bir "getirisi" olan asılsız bir jurnal sonucunda sürüldüğü Arap çöllerinde yitirir. Bu onun için tam bir yitiriş olur. Zira, babasının mezarını hayatı boyunca göremeyecektir. Annesi de hac yolundan dönüşte ölüme yenik düşer. Genç yaştaki Fikret için yaşam örgüsü, acılarla kurulur. Onu bir dönemin vicdanı yapacak kişiliği de tam da bu dönemde şekillenir. Öğrenim hayatına Aksaray'daki Mahmudiye Valide Rüştiyesi'nde başlayan Fikret, okulunun 93 Harbi göçmenlerinin barındırılacak olması sebebiyle boşaltılışından sonra bugünkü adıyla Galatasaray Lisesi olan Mekteb-i Sultani'de sürdürür öğrenimini. 1888'de okulu birincilikle bitiren Fikret, iş hayatına Hariciye Nezareti'nde yazman olarak başlar. Ancak ilk iş tecrübesi kalemde yapılacak çok iş olmadığını düşünen Fikret için hayal kırıklığı, çalıştığı kurum için ahlak dersi niteliği arz eder. Çünkü Fikret bir yılı doldurmadan istifaya karar verir ve bu süreç içersinde kendisine ödenmemiş, maaşlarını da kalemden istifası sırasında istemez. Zira, çalışmamış ve bu sebeple de maaş hak etmemiş olduğu kanaatindedir. Ancak Hazine tarafından kendisine toplu olarak ödeme yapılır ve Fikret bu kez tüm parayı Göçmenler Komisyonu'na bağışlar. İlk işinin ardından yazman olarak çalışmaya başladığı ikinci işindeki maaş da bu kez geçimine yetmeyecektir. 1890 yılında dayısının kızı Nazıma Hanım ile gerçekleştirdiği evlilik ve beraberindeki yaşam koşulları onu devlet bünyesinde çalışmaya iter. 1892 yılında Fikret için yeni bir dönem başlar. O dönem Mekteb-i Sultani'ye (bugünkü Galatasaray Lisesi'ne) öğretmen olarak atanır. Fikret 1892'de sınavla atandığı Mektebi Sultani ilkokul 3. sınıf öğretmenliğinden, istekleri yerine getirilmediği gerekçesi ile 1895 yılında ayrılır. Bu ayrılık kısa sürer. Mekteb-i Sultani'ye tekrar dönüşünde, çok sevdiği okula bu kez müdür olur. 31 Mart gerici ayaklanmasının meydana geldiği dönemde isyancıların baskıları ile kurulan yeni hükümet, Fikret'in Mekteb-i Sultani'deki görevinin de sonunu getirmiştir. İsyancıların istek ve baskısı altında teşekkül eden hükümetin altında görevini sürdürmeyeceğini söyleyen Fikret'i istifadan döndüren öğrencileridir. Bu dönemden sonra Fikret bu kez de yeni Maarif Nazırı olarak Emrullah Bey ile yaşanan gerginlikler neticesinde istifa edecek ve bizzat Emrullah Bey'in ricası dahi onu bu kararından döndüremeyecektir. Fikret, öğretmenlik yıllarında bir bilim dergisi olarak yayın hayatında yer alan Servet-i Fünun'a; Recaizade Ekrem tarafından yönetici olarak atanır. Derginin 256. sayısıyla başlayan bu süreç derginin pozitif bilim içeriğinin son bulup, artık bir edebiyat dergisi olması sonucunu da doğuracaktır. Memet Fuat, "Tevfik Fikret" adlı eserinde Fikret'li Servet-i Fünun dönemini şu şekilde özetlemektedir;"Abdülhamit'in aydınlar üzerindeki baskıları durmadan artarken, jurnalcilik çok geniş boyutlara ulaşmışken kurulan Servet-i Fünun topluluğu, dışardan bakıldığında, tam anlamıyla siyasal eylemlerden uzak bir edebiyat topluluğuydu. Ortaya koydukları yapıtlar, savundukları düşünceler, yaşayışları hep bu doğrultudaydı. Ama sonradan yazılanlardan görünüşteki siyasa dışılığın bilerek takınılan bir tavır olduğu anlaşılıyor. Aslında Servet-i Fünun Basımevi memleket sevgisiyle yanan, Saray'a, Abdülhamit'e karşı, hürriyetçi, meşrutiyetçi gençlerin ocağı imiş." Fikret'in 1899 yılı sonlarına doğru yayımladığı "Rubab-ı Şikeste" adlı şiir kitabına duyulan ilgi Edebiyat-ı Cedide ve beraberinde getirdiği yenilikçi anlayışın yazar kesim dışında okuyucu tarafından da sevildiği ve benimsendiğinin kanıtıdır. Ancak bu durum Edebiyat-ı Cedide'nin kendi içerisindeki kırılmalara engel olamaz. Fikret'in yıllardır beraber çalıştığı Ahmet İhsan ile olan fikir ayrılığı küslüklere sebebiyet verir. Dergi yönetimi ile bir konu hakkında ortaya çıkan uyuşmazlık Tevfik Fikret'in 1900 yılında Servet-i Fünun'u bırakması ile sonuçlanır. Mehmet Rasim ve Hüseyin Cahit'in yönetim ile Fikret'i uzlaştırma yönündeki çabası da sonuçsuz kalır ve Servet-i Fünun Hüseyin Cahit ile yoluna devam eder. Yönetimin başına Hüseyin Cahit'in geçmesi aynı zamanda Fikret'in ricasıdır. Fikret'in Abdülhamit'e ve onun yönetimine karşı beslediği duygular yakın arkadaş çevresinin de malumudur. Hatta yakın arkadaşlarından Hüseyin Cahit Yalçın, "Edebiyat Anıları" adlı eserinde Fikret ile ilgili olarak şöyle bir tespite yer vermiştir; "En çok Abdülhamit ve zorbalığa karşı konuşurken coşardı. Yanımızda yabancı bulunmadığı zamanlar, söyleşi konusu edebiyattan sonra bu idi...." Servet-i Fünun'dan ayrılış ve babasını yitirişin ardından Fikret; Aşiyan'da yapımında bizzat çalıştığı konağına çekilir. Bu süreçte Robert Koleji'nde öğretmenlik yapar. Edebi yazın hayatından ayrılış çok uzun sürmez ve Fikret 1905 yılında bir gazete çıkarmak üzere Hüseyin Cahit ile yeniden bağlantı kurar. Fikret Meşrutiyet'in ilanını Aşiyandaki gizli kalesinden bir seyirci edasıyla izlemek istemez, bu konuda sessiz kalmamanın toplum menfaatına olduğunu düşünür. Tüm bunların yanı sıra elmas kadar parlak kıldan ince kılıçtan keskin vicdanı da onun susmasının önündeki en büyük engellerdir. Bu zeminde yayın hayatına başlayan "Tanin" gazetesi Hüseyin Cahit ile Fikret'in bir haftalık bir sürede yaptıkları görüşmelerin ürünüdür bir anlamda. Fikret gazetenin daha çok teknik ve yayına hazırlama gibi işleri ile ikinci planda kalmayı tercih etmekte, yazı yazmaktan kaçınmaktadır. Gazetenin başyazarı Hüseyin Cahit'dir. Bağımsız bir gazete olan Tanin gazetesinde İttihat ve Terakki'ye belli bir sempati duyulmakta ve onların bildirileri de yayımlanmaktadır. Yayın hayatına başladığı 4. ayda Fikret, Tanin gazetesinden herhangi bir gerekçe bildirmeksizin ayrılır. Bunun gazete olarak belirli bir mesafede durulan İttihat ve Terakki'nin yönetime ilişkin tutumlarının yarattığı hoşnutsuzluktan kaynaklanan bir ayrılma olduğu kuşku götürmez. Fikret yavaş yavaş yayın hayatından kendisini çekecek, bireysel anlamda katkıları ise devam edecektir. Fikret bu süreçten sonra Robert Koleji'nde yeniden başladığı öğretmenliği ölümüne değin sürdürecektir.

KİŞİLİĞİ

Fikret'in, tüm kurumlarıyla çürümeye yüz tutmuş ve sona yaklaşan bir imparatorlukta mutlu bir birey olarak yaşaması düşünülemez. Bu nedenle yaşamındaki mücadeleci ve zaman zaman kavgacı kişiliği onun ne kadar temiz bir düşünce ve hayatın özlemini kurduğunun en önemli göstergeleridir. "Kafamı taşlara vurasım geliyor,ama nerede benim temiz kanımla sulanmayı hak edecek bir taş" diye seslenmesi bu umutsuzluğunu yansıtmaktadır. Serol Teber'in "Aşiyan'daki Kâhin" adlı eserinde Fikret ile ilgili psikolojik çözümlemeleri onu tanımamızda bizlere yardımcı olmaktadır. Teber, Fikret ile ilgili psikolojik çözümlemeler çerçevesindeki önemli bir çıkarımını şu şekilde örneklendirmektedir; "Tevfik Fikret'in kişiliğinin, psikolojik tartışması yapılmaya çalışıldığında, onun Aristoteles ile Theophrastus'un düşünceleri çerçevesinde, sanatçılara özgü melankolik mizaçta olduğunu söylemek olasıdır. Burada belki bir kez daha anımsatmak gerekebilir ki, bu melankolik mizaç ­ kişilik saptaması bir hastalık tanısına değil, bir duyuş, davranış, dünyaya bakış, özgün bir yaşam tarzına gönderme yapar. " Sanatçı kişiliğin gerisindeki bu melankolik kişilik Fikret'in çoğu zaman toplumun geri kalanından kendisini soyutlamasına ve hatta çok da iradi olmayan bir durumun doğumuna sebebiyet vermektedir. Kişiliğinin içinde yoğrulmuş ruhsal acılar, korkular özgün ve tutkulu bir yaratıcılığı kaçınılmaz olarak doğurmuştur. Bu türdeki bir melankoli Fikret'in kişiliği bağlamında toplumun geneline kıyasla olumlu bir farklılığı doğurmuştur. Fikret'i yakından tanıyanlardan bir olan Ruşen Eşref Ünaydın'ın doğrudan gözlemlerine dayalı anlatımları Fikret'in günlük yaşamı hakkında bizlere bir ipucu vermektedir; "Arkadaşları Aşiyan'a gittiklerinde Fikret, kapılardan birinden yavaşça görünür, seri adımlarla size yaklaşır, tombul parmaklarının ucu sivri elini size uzatır ve elinizi içtenlikle sıkar. Kanepesine oturur. Parmaklarını birbirine kenetler. Ellerini ovuşturur. Ve bakışlarını, gözlerinin önüne eğerek, o iri görünümlü vücuttan hiç beklemediğiniz nazik bir sesle hatırınızı sorar. O zaman Fikret'in gayet sıkılgan bir insan olduğunu görürsünüz. Sözcükleri birer gözyaşı, cümleleri dinmek bitmeyen bir coşkudur. Onu dinlerken insanlığı daha uzaktan, daha açık görmek için yükselmiş ve karışıklıktan arınmış muhteşem bir varlıkla karşılaştığınızı sezer, onun bu coşkusuna hak verirsiniz. Hep insanlığın karanlık, çamurlu yollarında, dehlizlerinde sitemkâr dolaşır, hemcinsleri için kurtuluş diler. Onu her ziyaret edişinizde size mutlaka edebiyattan ve memleket sorunlarından söz eder; şehirden çekilmiş, insanlarla ilgisini kesmiş sanılan bu adamın bizleri ne açık ve kapsamlı bakışlarla izlediğini, genel toplumsal yaşama ne derece yakın olduğunu görerek şaşırırsınız. Aşiyan'a giden bilgilenmiş, hakikate biraz daha yaklaşmış olarak çıkardı. Biz kendimizi ona bakarak tanırdık." Fikret'in toplumdaki kirlenmeye karşı duran kişiliğinin yansıması yaşamının bir bölümünde adeta bir sığınak gibi gördüğü Aşiyan'da da gösterir kendini. "Aşiyan geleneksel kültürün egemen olduğu toplumsal bir ortamda modernleşmeye çalışan Tevfik Fikret'in, yaşadığı düş kırıklıkları karşısında, kendisini korumaya çalıştığı trajik bir özgürlük barınağı...." olarak nitelendirilmiştir Serol Teber tarafından. Aşiyan; Fikret için bir anlamda bu kirlenmeden etkilenmemek için yapılmış bir kaçıştır. Gördüğü her şey şiirlerinde ve dilinde vücut bulur, anlamlanır. Leibniz bu eğilimi "monadlaşma" olarak çözümler. Şöyle ki, bir düşünür ya da sanatçı yaşamını sürdürmek üzere kapısız ve penceresiz bir mekâna kapanacak, burada aslında kendisi ile baş başa kalacaktır, Ancak toplumun bütününden de kopmayacaktır. Topluma ilişkin gözlemleri eserlerinde biçimlenecektir. Teber bu hususu "kapsüle olma, ama izole olmama" şeklinde tanımlamaktadır. Fikret, çağdaşları arasındaki pek çok ünlü şair ve sanatçıyı da etkisi altında bırakmıştır. Bunda eserlerinin olduğu kadar mizacının da çok büyük bir etkisi vardır. Buna en iyi örneği Halit Ziya Uşaklıgil'in anılarını derlediği "Kırk Yıl" adlı eserinde Fikret ile ilgili tespitleri teşkil etmektedir."Hayatın ilk bakışta her türlü önemden uzak sayılan nice küçük izlenimleri vardır ki, kısa bir süre yaşadıktan sonra çekilip atılan binlerce önemli etkilenmelerle unutuluşun karanlıklarına gömülürken, onlar ömrün son günlerine kadar sizinle birlikte yaşar, bıraktıkları tablolar en küçük ayrıntılarına kadar sürekli net çizgilerle parıldar; daha dün meydana gelmişçesine gözlerinizin, kulaklarınızın içinde canlılıklarını duyururlar. İşte Tevfik Fikret'le tanışma gününü böylesine anımsıyorum. Tanımadan önce ve tanıdıktan sonra Tevfik Fikret'in kişiliğine, karakterine ilişkin özelliklerle, sanatının günden güne serpilen ve yükselen görüşleriyle o denli ve elimde olmayarak o derece tutkunlukla doldum ve onun her zaman çevresindekiler üzerine büyüleyici varlığını öyle derinden duydum ki, onunla ilgili anılarım, belleğimde bir daha silinmeyecek izler bırakmıştır." Uşaklıgil'in kaleminden dökülen bu satırlar ne derece büyük bir düşün adamı ile karşı karşıya olduğumuzu gün yüzüne çıkarır. Ama bu büyüklük bazılarının sandığı gibi kibirle değil, konumundan beklenmeyecek bir alçakgönüllülükle oluşmuştur. Büyük insan olmak için küçük işleri büyük bir beceri ile gerçekleştirmenin ne demek olduğunu Fikret'in şiirlerini okuyanlar iyi bilirler.

SERVET-İ FÜNUN EDEBİYATI

Servet-i Fünun ya da diğer adıyla Edebiyat-ı Cedide'nin teşekkülü konusunda birbirine zıt pek çok fikir ileri sürülmektedir. Bu görüşlerden bir kısmına göre Servet-i Fünun tesadüfler çerçevesinde, bünyesindeki sanatçıların ortak amaçları söz konusu olmaksızın meydana gelmiştir. Bu iddianın karşısındaki görüşe göre ise belirli amaçların iradi olarak ortak bir noktada birleştirilmesinin bir ürünüdür Servet-i Fünun akımı. Bu iki farklı görüş bir yana, ortak olan bir şey vardır ki, Servet-i Fünun'un oluşumuna dair net bir tarih zikredebilmek veya teşekkülü tek bir şahsın çabası ve iradesinde görmek mümkün değildir. Servet-i Fünun edebiyatı teşekkül edişi ve gelişimi itibarıyla bir imparatorluğun yıkılma, çökme zihniyetinin yönetim kadrosu da dahil toplumun geneline hâkim olduğu bir döneme rastlamaktadır. Bu hiç şüphesiz bu akımın şair ve yazar kadrosunu, dolayısıyla bu sanatçıların eserlerini de fazlasıyla etkilemiştir. Servet-i Fünun akımı hiç şüphesiz sadece günün dinamiklerinden değil, en azından doğumu aşamasında kendisinden önceki edebi hareketlerin birikiminden de nasibini almıştır. Bu anlamda Tanzimat Edebiyatı'nın ve bu dönemin yazarlarının Servet-i Fünun üzerinde dönemsel etkileri olmuştur. Servet-i Fünun edebiyatının teşekkülünden önceki bu dönemi nesillere ve onların hâkim temayüllerine göre kendi içersinde bazı devrelere ayırmak mümkündür:1. Şinasi, Namık Kemal ve Ziya Paşa'nın temsil ettikleri politik ve sosyal fikirler devri2. Abdülhak Hamit ve Recaizade Ekrem'in ifade ettikleri romantik büyük ihtiras ve ıstıraplar devri,3. Ara-neslin eserlerinde kendini gösteren günlük, küçük hassasiyetler devri(realizm) Bu devirler içersinde Servet-i Fünun akımını en çok etkileyen ikinci devre şair ve yazarları olarak görülür. Bu dönemin ferdiyetçi ve kendi içine dönük birey anlayışı Servet-i Fünun akımında da görülmektedir. Bu dönemim yazarlarından Abdülhak Hamid ve Recaizade Ekrem özellikle duyuş ve üslup bakımından etkilemişlerdir. Yukarıda da ifade olunduğu gibi Servet- Fünun edebiyatı bir istibdad dönemi edebiyatı idi. Padişah 2. Abdülhamit'in Babıâli'nin varlığından duyduğu rahatsızlık ve onu susturabilme yönündeki aklı almaz uygulamaları sadece Babıâli değil, bütün ülkeyi sosyal meseleler üzerinde düşünmemeye ve söz söylememeye sevk ediyordu. Ancak Fikret'in asi tutumu, sert kalemi ve derin vicdanı sonucunda oluşmuş eserleri Abdülhamit istibdatını adeta bir hallaç pamuğu gibi kaldırıp atmıştır.

M. AKİF'İN SALDIRISINA YANITI

B. Akarsu ise Fikret'in en belirgin özelliğinin yurtseverliği ve insancıllığı olduğunu belirttikten sonra bir Tarih-i Kadim şiirini yazmanın günümüzde bile büyük bir cesaret gerektirdiğini belirtmekte. 96 yıl önce bugün meydana gelen, 31 Mart gerici ayaklanması sırasında Fikret'in yaşadıklarını şu şekilde anlatmaktadır: "31 Mart olayı sırasında arkadaşları Fikret'e okulun (Galatasaray Lisesi'nin) yakılıp yıkılacağı haberini gönderir ve kaçmasını önerirler. Fikret ise öfkeyle "Benim cesedimi çiğnemeden kimse bu okula giremez der ve kapının önüne çıkıp akşama kadar saldırganları bekler ama gelen giden olmaz." A.H. Tanpınar için o bir kahramandır. Tanpınar ilginç bir olay anlatır, "...yaşadığı devirde toplum hayatında ahlaklılık ve dürüst olmak ender görülen bir davranıştı. Bulunduğu dairede iş görülmediğini öne sürerek ayrıldığı memuriyetten biriken maaşları kendisine götürüldüğünde çalışmadığım halde para almam diyerek geri çevirir." Ne varki Fikret böylesine dürüst ve uygar olmasına rağmen ağır yergilerden de kurtulamaz. Kendisine en ağır geleni de Mehmet Akif'in "zangoç" suçlaması olur. Fikret bu suçlamayı önce yanıtlamaya gerek görmez. Ama iki yıl sonra 1914'te "Tarihi Kadimi Zeyl" (Eski Çağlar Tarihine Ek) şiirinde kendi onurunu ve yürekliliğini sergileyerek bir eleştiri zerafeti gösterir: Doğruluk, alçakgönüllülük, sevgi, bağlılık/Acıma, iyilik, yurtseverlik, insaflılık, /Sonra zangoç dememek bir şaire/ Vicdanımın gittiği yol budur işte. Akarsu, bunun en ağır bir taşlama ve aynı zamanda "incelikli bir eleştiri" olduğunu ifade ederek şu dizelerine vurgu yapmaktan kendini alamaz: Osmanlılar yüzyılların gelişimine yabancı kalarak düşmeye doğru eğilmektedir/Yükselme kültürsüz olmuyor/Uygarlık ki en yüce amaçtır/ona doğru koşmak ve öncelikle. Yine kızları konu alan şiirinde; Gönlün, cömertliğin, bilimin yarattığı her şeyde kızların bu sevgili çiçeklerin bir hakkı vardır. Verin. dizeleriyle de Fikret'in o gerici ve baskıcı dönemde çağını aşarak ne kadar ileri bir çizgide olduğunu görürüz. (Savaşımcı Şair Tasarımı Tevfik Fikret TYS Yayınları)

ATATÜRK VE FİKRET

"Sultan Aziz tarafından 1800'lerde yapıldığı için onun adıyla anılan Aziziye Karakolu'nu geçip dar ve bozuk yoldan sarsıla sarsıla Bebek'e ulaşır. Birkaç dakika sonra da Aşiyan'a sapan dik yokuşun başına...İki arkadaş;- Buradan sonrasını yüreyeceğiz. diyerek arabadan inerler. Otomobilin çıkmayacağı bakımsız ve daracık yokuşu tırmanırken Paşa'nın yaveri de biraz geriden onları izlemektedir. Mustafa Kemal; koluna girdiği Harbiye'den hocasına yüreğinin derinliklerinden gelen bir sesle Fikret'e olan sevgisini anlatır: - Ben inkilap ruhunu ondan aldım. Ziyaret edeceğim yerlerin başında elbette Aşiyan gelir. Bir de o gün bir sır verir hocasına "Yakında Anadolu'ya gidiyorum"Bu satırlarla anlatır, Orhan Karaveli, Atatürk'ün Samsun'a çıkmadan önceki Aşiyan ziyaretini. Fikret'i inceleyen bir birçok eserde belirtildiği gibi Ferda Şiiri'nin Atatürk için ne kadar önemli olduğunu bu eserde de öğreniyoruz. Kanımızca Fikret'in Ferda şiiri, Mustafa Kemal'in; Atatürk olmasında önemli bir kilometre taşı, diğer bir deyişle biraz da Atatürk'ün Atatürk yapan şiirdir. Bu güzel şiire Asım Bezirci'nin çevirisiyle yer veriyoruz;

FERDA (YARIN)

Yarınlar senin; senin bu devrim, bu yenilik...Her şey senin değil mi zaten?.. Sen, ey gençlik,Ey umudun güzel yüzü, işte karşında aynan:Titreyen kucağını açmış, bekliyor... Koş, çabuk!Ey hayatın gülerek doğan sabahı, işte herkesinGözleri sende; sen ki hayatın umudusun,Alnında yeni bir yıldız, hayır bir güneş.Doğ ufuklara, önünde şu sıkıntılı geçmişSönsün sonsuza değin.Bir daha yaşanmasın o cehennem; senin bugünCennet kadar güzel yurdun var; şu gördüğünZümrüt bakışlı; inci gülüşlü kızcağızKimdir, bilir misin? Yurdun...Şimdi saygısızBir göz bu nazlı yüze, -Tanrı esirgesin,-Kötü bir gözle baksa, katlanabilir misin?İster misin, şu ak sakalın temiz, görkemli,Onurlu alnına, bir kirli el şöyle dursun,Hatta yabancı bir el uzansın? Şu mezarıBırakır mısın, taşa tutsun bir serseri?Elbette hayır; o mezar, o onurlu alınKutsal birer örneğidir yurdun...Yurt çalışkanİnsanların omuzları üstünde yükselir.Gençler, yurdun bütün umudu şimdi sizdedir.Her şey sizin, yurt da sizin, şeref de sizin;Ama unutmayın ki zaman ağır, güvenli,Sessiz adımlarla arkamızdan gelir.Önden koşan, ama dikkatle her iziİncelemeye yol bulan bu şaşmaz izleyiciPaylayıp utandırırsa bizi, yazık! Demin"Yarınlar senin", dedim, beni alkışladın; hayır,Bir şey senin değil, sana yarın emanettir;Her şey emanettir sana, ey genç, unutma:Senden de hesap sorar, yakınır gelecek.Geçmişe şimdi sen ibretle bakıyorsun,Gelecek de senden böyle kuşkulanacak.Her organı ihtiyaç kasırgasıyla sarsılan Bir kuşağın oğlusun; bunu ara sıra anımsa.Unutma; çağın şimşeklerin bollaştığı çağdır:Her yıldırımda bir gece, bir gölge yıkılır,Bir yükseliş ufku açılır, yükselir yaşamak;Yükselmeyen düşer: Ya ilerlemek, ya yıkılmak!Yükselmeli, dokunmalı alnın göklere;Doymaz insan denilen kuş yükselmelere...Uğraş, didin, düşün, ara, bul, koş, atıl, bağır;Durmak zamanı geçti, çalışmak zamanıdır!Karaveli'nin eserindeki önsözünde İlhan Selçuk; "Şeytan da biz, cin de, ne şeytan ne melek var. Dünya dönecek cennete, insanla inandım" diyen Fikret için Namık Kemal'e nasıl Vatan Şairi diyorsak ona da "İnsan Şairi" denebileceğini belirtmektedir. Yaşadığımız her olayda herkes; hem insani bakış açısına hem de şair duyarlılığına sahip olsa yeryüzünde ne savaş kalır ne açlık ne de insanın insana zulmü. Bu anlamda "günümüzün şairi" Fikret'in önemi daha da iyi anlaşılıyor. İnsani bakış açısına sahip olup da şair duyarlılığı ile hareket eden ve asi bir ruhun haykırışlarına tanık olmak isterseniz eğer; başlangıç olarak size Tevfik Fikret yeter !..

KAYNAKÇA

Prof. Dr. Mehmet Kaplan "Tevfik Fikret, Devir- Şahsiyet ­ Eser" ( Dergah Yayınları ­ 2004 - İstanbul)Serol Teber "Aşiyan'daki Kâhin" (Okuyan Us ­ 2002 - İstanbul) Memet Fuat, Tevfik Fikret (Altın Kitaplar ­ 1992 - İstanbul )Orhan Karaveli, Tevfik Fikret ve Haluk Gerçeği (Pergamon- 2005- İstanbul) congunmynet.com niluferkoceryahoo.com

Aydınlanma arkeoloğu

Coşkun ONGUN

Usta gazeteci Orhan Karaveli; önemli bir araştırma kitabıyla daha karşımızda. Bu araştırmalarıyla aydınlanmacı düşünürleri bize tanıtmaya, onların bilinmeyen yönlerini bize anlatmaya devam ediyor. Ölümünün Doksanıncı Yılında Tevfik Fikret Ve Haluk Gerçeği isimli yeni eserinde de yazar; bizlere Fikret'in dünyasını tanıtmakla kalmıyor; Fikret'in şiirlerini kendi çevirisiyle bu eserde bizlere sunuyor. Karaveli; bu çevirileri kendisinin yapmasını da önemli gerekçelere dayandırıyor. Öncelikle şimdiye dek yapılmış çevirilerin, büyük bir kısmının çeviri olmaktan çok şiirlerin yeniden yorumlanması şeklinde yapıldığını anlatıyor. Fikret'in şiirlerini çevirenlerin bu şiirleri günümüz Türkçesine çevirmek adına, Fikret'in şiirsel üslubunu büyük ölçüde bozduklarını belirtiyor. Bu çevirilerin kimisine örnek verirken de bizleri haklılığı ortaya çıkıyor. Örneğin Fikret'in bir şiirinde geçen "...heyhat" kelimesini, çevirmenin "...halt ettim" olarak çevirdiğini gözler önüne seriyor. Bu ve benzeri özensizliklere örnekleri çoğaltarak veriyor yazar. Özensizce yapılmış şiir çevirilerinin maksatlı olduğunu düşünüyor. Bu duyguları eserinde şu metinlerle ifade ediyor: " Fikret'in onlarca biyografisi yazıldı ama gerçek portresi aslında şiirleri değil mi? Ne var ki iş burada biraz çatallaşıyor ve Fikret'i unutturmak isteyenlerin eline ­amaç bu olmasa da- art niyetle kullanmaya elverişli bir silah verilmiş oluyor. Fikret'in dili eskidir anlaşılmaz!.. Ya da bu şiirler okunmasa ve şairi tanınmasa da olur gibisinden." Karaveli anlaşılmaz bulunan her şeyin okunmadan es geçilmesi kolaycılığına haklı olarak karşı çıkıyor. Karaveli'nin karşı çıktığı bu düşüncenin tutarsızlığı hemen ortaya çıkıyor. Çünkü bu doğrultuda hareket etseydik eğer, bugün Nutuk bile okumaya değer görmeyecektik. Oysaki Nutuk kurtuluş mücadelesinin öyküsünü anlatmakla kalmıyor, günümüz sorunlarından nasıl sıyrılmamız gerektiğine de ışık tutuyor. Bu nedenle eski dille yazılmış eserlerin özüne dokunmadan günümüz Türkçesine çevrilmesi yaşamsal bir önem arz ediyor. Karaveli'nin yaptığı şiir çevirilerinde Tevfik Fikret'in şiir üslubu bozulmadan kalırken, bu şiirleri anlayarak okumanın edebi tadına varıyoruz. Daha önce Asım Bezirci'nin şiir çevirilerinde aldığımız bu tat bu kez Karaveli'nin kaleminden şairin ölümünün doksanıncı yılında yeniden karşımıza çıkıyor.

MERAK EDİLEN KONULAR

Eserde, Atatürk, Fikret etkileşimi, akıcı ve bir o kadar çarpıcı bir dille okuyucuya sunuluyor. Kitabı elinize almadan ya da görmeden; tarihsel incelemeleri sıkıcı bulup okumak istemeyebilirsiniz. Ancak eminiz ki; bu düşüncenizi daha kitabı görür görmez değiştireceksiniz. Fikret ve oğlu Haluk'un kapakta yer alan resimleri sizi kitabı okumaya davet ediyor. Kitabı elinize alıp okumaya başladıktan sonra bir solukta bitiriyorsunuz. Bir sayfayı okurken bir sonraki sayfada anlatılacakların merakı içinizi kemiriyor. Kitabın ara sayfalarına serpiştirilmiş fotoğrafları inceledikçe; o dönemi ve kişilerin anlatılarını yüreğinizde hissederek yaşıyorsunuz. Fikret'in eserlerinde adı sıkça geçen ve hepimizin okul sıralarından tanıdığı Haluk Fikret'i de yakından tanıtıyor yazar bizlere. Haluk'un neden küçük yaşlarda yurtdışına gittiğini, orada ne tür eğitimler aldığını, üzerinde çok konuşulan, din değiştirme kararını, babasının onun bu kararına gösterdiği tepkiyi, çok istemesine rağmen neden bir daha Türkiye'ye gelemediğini ve Amerikalı eşinden çocukları olup olmadığı gibi merak edilen konuların tümünü birinci ağızdan dinleme olanağını buluyoruz bu incelemede.

GEÇİM SIKINTISI

Bu arada Tevfik Fikret'in eşi Nazıma Hanım'ın, Peyami Safa'ya söylediklerini de bu eserde öğreniyoruz. Nazıma Hanım da 1939 tarihinde Cumhuriyet'te yayımlanan bu röportajda eşine ve oğluna yapılan saldırıları ve bunlara nasıl göğüs gerdiklerini, geçim sıkıntısı çektiği dönemde Aşiyan'ı öğrencilerin hizmetine nasıl açtığını ve Aşiyan'ı Amerikalılara satma dedikodularının neden kaynaklandığını anlatıyor. Biz de Nazıma Hanım'ın söylediklerini okurken anlatılanların; günümüz koşulları ile ne derece benzeştiğini (özellikle geçim sıkıntısını) görerek şaşırıyoruz. Gazeteci Orhan Karaveli; daha önceki kitaplarında Sakallı Celal'i ve Nâzım Hikmet'in bilmediğimiz yönlerini bizlere anlatmış, bu değerli insanları daha yakından tanımamızı sağlamıştı. Bu eserinde de yazarın kaleminden Tevfik Fikret'in bilmediğimiz aydınlık dünyasını keşfediyoruz. Bu topraklarda yaşayıpta yüzünü aydınlanmaya dönmüş insanları; yazarın bu şekilde bize tanıtması kuşkusuz kutsal bir görev niteliğinde. Bu düşün adamlarının bu yönlerini tozlu raflarda bırakmayıp, bir arkeolog titizliği ile gün ışığına çıkaran Orhan Karaveli, Aydınlanma Arkeoloğu sıfatını fazlasıyla hak ediyor. Tevfik Fikret ve Haluk Gerçeği/ Orhan Karaveli/ Pergamon Yay./ Belgesel/ 306 Sf.
Cumhuriyet Kitap, 25.08.2005

0
0
0
Yorum Yaz