24 02 2012

Denemeciliğimizin Ataç Boyutu Emin Özdemir

Denemeciliğimizin Ataç Boyutu Emin Özdemir Edebiyata adanmış bir yaşamdır Ataç’ınki. Yaşamı boyunca edebiyat dışında başka bir şey düşünmemiş; başka bir uğraşı, başka bir kaygısı olmamıştır. Bunu, düşsü görüşmelerinin birinde kendi yarattığı düşsel bir kişiliğin, Keziban’ın ağzından şöyle belirtir: Sizde edebiyat sevdası var, ancak edebiyata vurgunsunuz, her şeyi edebiyat arkasından görüyorsunuz. Gelmiş, şurada deniz boyunda geziniyorsunuz; denize baksanız a! Hayır, ille, şiiri, Yahya Kemal’i, Moréas’’ı, Valéry’yi düşüneceksiniz, Baki Efendiden bir beyit okuyacaksınız… Siz kendiniz bir tutsaksınız, edebiyatın tutsağı... Edebiyat sizi avucunun içine almış, bir dakika salıvermiyor. Her düşüncenize, her duygunuza edebiyat karışıyor. Ataç, yaşamını yönlendiren, duygularını ve düşüncelerini besleyen edebiyat tutkusunu daha çok deneme türünde ortaya koymuştur. Şunu sorayım öncelikle: Neden ağırlıklı olarak deneme türüne yönelmiştir? Niye her yazdığını denemenin toprağında üretmiştir? Değişik nedenlere bağlanabilir bu soru. Bana göre baş neden, Keziban’a söylettikleridir; ondaki edebiyat sevdası, edebiyat tutsaklığıdır. Okuduklarının üzerinde bıraktığı etkiyi; düşüncelerine ve duygularına karışan yazınsal tadı, başkalarına duyurmak, iletmek istemesidir. Öyle ki kimi denemelerinde sık sık dile getirdiği gibi, sevdiği hoşlandığı bir şiiri tanıdıklarına, dostlarına, arkadaşlarına okumadığı ya da onlarla yazınsal sorunlar üzerine konuşup tartışmadığı günleri yaşanmış saymaz. Anlamsız, boşuna geçirilmiş günler olarak bakar onlara. Deneme türünün, yazarına sunduğu sınırlanmaz olanaklar vardır. Denemeyi yeğleyişi buna da bağlanabilir. Ataç’ın mizacına, kişilik özelliklerine de. Çünkü dertleşme, söyleşme sanki varoluş yasasıdır onun. Günlerin, olayların, durumların, kısacası yaşadıklarının yüreğinde bıraktıklarını uzun süre taşıyamaz; açmak, dışa vurmak ister. Birilerine anlatma gereksinimi duyar. Onun bu gereksinimini de yapısı, dokusu yönünden en iyi karşılayacak tür, denemedir sanki. Ataç’ın denemeye yönelişini buna bağlayanlar da var. Ahmet Hamdi Tanpınar, Ataç’la ilgili gözlemlerini, izlenimlerini anlattığı bir yazısında şunları söylüyor: Nurullah Ataç için ancak ölüm bu olabilirdi: Dost görmemek, insan sesi işitmemek, edebiyattan ve şiirden bahsetmemek, buluşlarını, düşüncelerini, bir gece evvelki okumalarında rast geldiği şeyleri anlatamamak, sevdiği, hak bildiği veya hoşlanmadığı, hatta bir çocuk gibi tutturduğu şeyler için kavga etmemek... Bütün hayatını bu “sohbet”kelimesinde toplayabilirdiniz. Gençliğinin büyük bir kısmı sohbet adlı bir mecmua çıkarmak hulyasıyla geçti. Yazılarının büyük bir kısmını sonradan “söyleşi”ye çevirdiği bu ad altında yazdı. Ve şimdi hayatına bakarken bunun baştan aşağı ses perdesi daima değişen bir sohbet olduğunu gayet iyi anlıyorum. Tanpınar’ın bu gözleminde Ataç’ın denemeciliğini aydınlatan kimi ipuçları buluyoruz. Doğrudur, onun yazdıkları hangi tür içinde gösterilirse gösterilsin, ister günce, ister eleştiri, ister mektup adını taşısın, bütünselliği içinde ele alındığında “ses perdesi değişen bir sohbet”, güncel karşılığıyla bir “söyleşi”dir bir bakıma. Böyle nitelendirebilir, böyle adlandırabiliriz. Hiç de yanılmış olmayız. Hemen belirteyim, “söyleşi” sözcüğünü yazınsal tür bağlamında kullanmıyorum. Denemesel söylemin bir biçimi sayıyorum onu. Çünkü yazınsal bir tür değildir söyleşi; konuşma dilinin olanaklarını, sıcaklığını sözdizimsel ve sözcüksel düzlemde yazıya sindiren bir söylem biçimidir. Bu türün, deneme türünün babası Montaigne’in kendi yazılarını oluştururken ardında koştuğu bir düşü, bir özlemi, Türkçede gerçekleştirmedir. Ne diyordu Montaigne? Neyi düşlüyor, neyin özlemini çekiyordu? Bir denemesinde yazıda olsun, konuşmada olsun gerçekleştirmeyi istediği söylem biçimini anlatır, şöyle der: “İster kâğıt üstünde olsun, ister ağızdan, benim sevdiğim konuşma, düpedüz içten gelen, lezzetli, şiirli, sıkı ve kısa kesen bir konuşmadır... Süsten, özentiden kaçan, düzensiz, gelişigüzel ve korkmadan yürüyen bir konuşmadır.” Şunu da ekler ardından: “Ah, keşke Paris’in zerzevat çarşısında kullanılan sözcüklerle konuşabilsem!” Montaigne, Rönesans’ın getirdiği yeni yaşam düzeninin sesidir, o düzenin yaratmak istediği insanın örneğidir. Bu yönden dile getirdiği özlem, düşünsel ve söylemsel açıdan devrimci bir öz içerir. Donmuşluğu, kalıplaşmayı kırmayı; düşünceyi halka indirmeyi amaçlar. İletişimi, düşünce alışverişini seçkinlere özgü olmaktan kurtarmak ister. Anlatımı yalınlaştırmayı, her türlü özentiden, süsten bezekten arındırmayı amaçlar. Konuşur gibi yazmayı da... Niye Montaigne’den söz ediyorum. Niyesi şu: Ataç’ın eylemi de, yönelim ve yönsemeleri de Montaigne’inkiyle çok sıkı bir benzerlik gösteriyor. Ataç da Montaigne’in ardına düştüğü düşün, özlemin içinde değil midir? İkisinin arasında amaçsal bir ortaklık vardır sanki. İşte Ataç’ın denemeciliğimize kazandırdığı boyut da buradan, bu amaca ulaşma çabasından, savaşımından geliyor. Kestirmeden şöyle diyeyim, gerçekleştirdiği “denemesel söylem”den geliyor; kuşkusuz onu çağdaşı öteki denemecilerimizden ayıran yönü de, denemeciliğimizdeki yeri de... Peki, nedir Ataç’ın gerçekleştirdiği denemesel söylemin belirleyici özellikleri? Ayrıntılara inmeden belirteyim. Bir kez, düzyazımızda öteden beri süregelen tekdüzeleşmiş, asık suratlı tümce örüntüsünü kırdı. Devrik, kısa, eksiltili; eskilerin nitelendirimiyle “karacümle”yi buldu, anlatımın dokusuna yerleştirdi. Tümceyi fiilin baskısından, egemenliğinden kurtardı, özgürleştirdi bir bakıma. Bundan da öte düşüncenin soluğunu tıkayan tantanalı sözcüklere, söz oyunlarına anlatımın kapısını kapadı. Bunların yerine konuşma dilinin suyunda arınmış, o dilin söz değerlerine yaslanan, açık, aydınlık bir biçem yarattı. Yarattığı biçemin odağına da her şeyden önce “kendi beni”ni koydu. Olaylara, olgulara, durumlara, kısaca dış dünyaya her türlü kavrama ben odaklılığın içinden bakmayı sürdürdü. Bunun bizim düzyazı geleneğimizde bir söylem ve anlatım devrimi olduğunu söylesem, bilmem abartmış mı olurum? Ataç kurduğu, oluşturduğu söylem biçimiyle denemeciliğimizde başlı başına bir boyuttur. Bunu açmak, kimi yönlerini betimlemek için öncelikle “ben odaklılık”ın üzerinde durmak istiyorum. Nedir ben odaklılık? Yalınlaştırarak söylersem, anlatmak istediklerimizi kendi benimizin süzeğinden geçirmedir; kendi benimizi katmadır anlatıma. Düşüncelerimizi, görüşlerimizi kendi beğenimizin tezgâhında dokumadır. İçimizin sesini dinleme, kendi “benimizin ülkesi”nde yaşamadır. O ülkenin “öznelliğe dayalı yasaları”na göre, dış dünyayı değerlendirmedir; o yasalar doğrultusunda ölçüp biçme, karar verme, yargılara ulaşmadır. Her tanım gibi, ben odaklılık üzerine söylediğim yalınlaştırılmış bu tanımlayıcı tümcelerin de onu bütün yönleriyle kuşatmadığını biliyorum. Ancak Ataç denemeciliğinin nirengi noktalarına götürür bizi. Ne diyordu Ataç? Deneme “ben”in ülkesidir; “ben” demekten çekinen, her görgüsüne ister istemez benliğinden bir parça kattığını kabul etmeyen kişi denemeciliğe özenmesin. Denemeci büyüklenmeyecektir, ama bir insanoğlu olduğu için, kendinin de bir değeri olduğuna inanarak, en geçici, en kaçıcı düşüncelerini, duygularını bildirmekten kaçınmayacaktır. Denemeci okurlarına açılabilen kişidir. Söylemek bile fazla, Ataç’ın denemeye ve denemeciye bakış açısı, ben odaklılığın, başka bir deyişle öznelliğin üzerine temellenmiştir. Neyi ele alırsa alsın, neyi anlatırsa anlatsın anlattığına kendi benliğinden bir şeyler katacaktır denemeci. Bunu yapmıyorsa, dışsal, nesnel gerçekleri kendi duygularının iplikleriyle yeniden dokumuyor, işlemiyorsa denemeci sayılmaz. Ataç’a göre denemeci, dışsallığı içselliğe dönüştüren, bunu içtenlikle yansıtan kişidir. Bu bağlamda denemeci bir mektup yazarı, deneme de mektuptur. Mektuplara özgü içtenliği, dertleşmeyi, senli benliği içinde barındırır. Deneme ve denemeciye yönelik kimi tümcelerini yukarıda alıntıladığım yazısına şöyle başlıyor: Montaigne’den öyle alıştığımız için olacak, her denemede bir dertleşme havası bekliyoruz. İngiliz yazarlarından biri, her yazının bir mektup olduğunu söyler: Uzaklardan, belki yüzyıllar arasından bir dosta, biz tanımasak da o bizi seçmiş olan bir dosta yolladığımız mektup… Deneme mektuptan da yakındır. Yalnız kaldığımız bir saatta yanımıza sokulan, elini omzumuza koyup: “Kardeşim, yaşamak denen serüveni deneyen kardeşim! Senin gibi ben de yaşadım, ben de güldüm, ben de ağladım. Dinle benim geçirdiklerimi!” diyen bir kimsenin sesidir. Öznelliğin, ben odaklılığın sesidir bu. Diyebilirim ki Ataç’ın denemelerini okurken içten içe duyarız bu sesi. Bu ses denemelerdeki düşüncelere derinlemesine sızdığından önerme biçiminde değildir hiçbiri. Kişisel bir görüş ya da kanıya dönüşmüştür. Ataç’ın denemelerindeki bu ben odaklı, öznel ve kanısal nitelikli görüşleri nasıl bir içeriğe yöneliktir? Duraksamadan söyleyeyim, toplumcu bir nitelik taşımaz. Toplumsal sorunların uzağında durur Ataç. Bunun için de kanısal görüşlerine bireyciliğin gömleğini giydirmiştir. Ne var ki bu tutum, onun ilerici, devrimci kimliğine gölge düşürmez. Yığınlar değil bireyler, kişiliklerdir onun için önemli olan. Denemelerine yüklediği işlev de sınırlıdır. Okurlarını bilgilendirmekten çok, sarsmak, uyandırmak ister. Geleneklerin baskısından, uyuşturuculuğundan kurtulmaya çağırır onları. Denemelerinin konu haritası içinde “aydın sorunu”na; soran, sorgulayan, aklını kullanmasını bilen, Cumhuriyet’in getirdiği değerler dizgesine göre yaşamını yönlendirecek bireyler yetiştirilmesi sorununa yer vermesi de bundandır. İnsanımızı kulluktan kurtarıp birey kılmanın gerekliliğini vurgular. Demem o ki toplumcu değil, bireyci bir yönseme içindedir Ataç. Ataç’ın düşünce ve duygu sarkacı, sürekli devinim içindedir. Bundan olacak belirli bir inanca, bir düşünce dizgesine ya da öğretiye bağlı olduğu söylenemez. Kişiliği, davranış örüntüsü üzerinde duranlar, bağlanmanın onun doğasına, yaradılışına aykırı olduğunu vurgulamışlardır hep. Denemelerinin duygusal, düşünsel dokusundaki değişkenliği de besbelli bununla açıklayabiliriz. Bağlanma, Ataç’ın doğasına, yaradılışına aykırıdır dedim; önceden saptanmış, bağlayıcı, sınırlayıcı kurallar da. Kurallarla sınırlandırmayan, kural tanımaz özgür bir yanı vardır. Bunun için de terimsel anlamıyla eleştiri, yapıta ve topluma dönük nesnel eleştiri, onun yaradılışına yatkın bir edim değildir. Çünkü yansızlık, nesnellik isteyen; terimlerle düşünmeyi, kurallara bağlı kalmayı zorunlu kılan yazınsal bir türdür eleştiri. Şöyle diyeyim, belirli kuramların, terimlerin çizdiği yönde “metin üzerine metin üretme”dir. Oysa Ataç’ın da ozanlar, yazarlar, yapıt ve yaratılar üzerine ürettiği birçok metin vardır. Ne ki bunlar “metin üzerine üretilmiş metin”ler sayılmaz. Ele aldığı yazarı, ozanı, yapıt ve yaratıyı bahane ederek kendi duygularını, izlenimlerini anlattığı yazılardır, daha doğrusu denemelerdir bunlar. Yazınsal türler üzerinde çalışanlar Ataç’ınkileri anıştıran, denemesel söylemle eleştirel söylemin birbiri içinde eritilmesiyle oluşturulmuş böylesi yazılara “okura dönük” ya da “izlenimci, öznel eleştiri” adını da veriyorlar. Buna “eleştirel deneme” diyenler de var. Ataç’a göre de eleştiri yönü sınırlıdır bu yazılarının. Çünkü bunlar, bir okur tutumuyla, okura özgü bir yaklaşımla oluşturulmuştur. Gerçekte okur da bir eleştirmendir. Okuduklarının üzerinde bıraktığı izlenimleri, uyandırdığı duygu ve düşünceleri kendine saklamayıp söyleyen, yazan her okur, bir eleştirmen sayılabilir. Ataç da kendi eleştirmenliğini “okurluk” diye adlandırmıştır. Okuduklarıyla ilgili duygu ve düşüncelerini kendine saklamayan bir okur. Sanırım sık sık soracağız şu soruyu: Nesnellikten olabildiğince uzak, yapıt ve yaratıyı büyük ölçüde dışlayan ben odaklı yazılar eleştiri sayılabilir mi? Aslında kendini de eleştirmen olarak tanımlamaz Ataç. Bir denemeci olmayı istemiş, düşlemiştir hep: Tenkit yazılarım azdır. Asıl essai, deneme yazmaya bir moraliste olmaya heves ederim. Dünya yazarları arasında en çok kimin gibi olmak isterdin? Diye sorsalar, önce Montaigne’i, sonra La Bruyére’i, belki bir de Hazlitt’i gösterirdim. Nesnelliği dışladığını söyledim. Ataç için sanat, öznel bir yaratımdır. Böyle olunca eleştiri de ister istemez öznel olacaktır. Bu bağlamda nesnellik de, nesnel eleştiri de sanatın doğasıyla bağdaşmaz: Bir eleştirmen gökçeyazın yapıtlarını nesnel yargıladığını mı söylüyor? Bilin ki ne dediğini bilmiyor o kişi, eleştirmenin ne olduğunu da bilmiyor. “Güzeldir” ya da “güzel değildir” diye yargılıyor betiği, demek ki bir değer yargısı bildiriyor. Değer yargısı da nesnel olamaz, tellim özneldir. Kişi bir yapıtın güzel olup olmadığını ancak kendi beğenisine göre yargılar. Öz olmayınca, özne olmayınca beğeni de olmaz. Hangi türle adlandırılmış olursa olsun Ataç’ın günceleri de, mektupları ve eleştirileri de birer denemedir. Denemesel söylemle, ben odaklı öznel bir anlatımla oluşturulmuştur bunlar. Yaratılarının kapılarını nesnelliğe kapalı tutmuştur. En çok eleştirilen, karşı çıkılan yönü de bu olmuştur. Sözgelimi Adnan Benk eleştirmenliğini değerlendirirken şöyle diyor: Ataç’ın eleştirmeciliği, bir “beğeni” eleştirmeciliğiydi. Eleştirmenin kendi beğenisi dışında birtakım nesnel ölçütlere dayanarak eserleri yargılayabileceğine inanmamıştı. Sevdiğini sever, sevmediğinin üzerinde durmayı aklından bile geçirmezdi; dursa, incelemeye katlansa belki de beğeni ölçütleri değişecek, ummadığı imkânlar bulacaktı kendine. Fakat nesnel ölçülerin dışında kaldığından olacak, içgüdüsü, sezgisi alabildiğine gelişmişti. Kendi sanat görüşüne uygun eserler arasında (bu görüşün 19. yüzyılı aşamadığı bir gerçektir) en özlülerini hemen sezer, deyimim hoş görülsün, bunların kokusunu alır, az eleştirmende görülen bir inatla da savunurdu. Bütün bunlar şunu gösteriyor bize; Ataç’ın yazın atlasımızdaki yerini eleştirmenliği değil, denemeciliği belirliyor. Denemeciliğimize kazandırdığı dilsel, söylemsel, düşünsel boyut belirliyor. Kuşkusuz, duraksamalı bir yaklaşımla söylüyorum bunu. Bu iki yönünü birbirinden ayırmak kolay değil çünkü. Bir kâğıdın iki yüzü gibi. Nermi Uygur da aynı kanıda: İkizli bir niteleyiş durup durup aklıma takılıyor: Eleştirileri yer yer deneme tadında, denemeleri çokça eleştiri ağırlığında bir yazar Ataç... Yaşamını ne denli tutkuyla eleştiri eylemine adarsa adasın, çevresindeki yazı-çizi dünyasının oluşumuna ne denli etkin el atarsa atsın, gönlüm gene de Ataç’ı düpedüz eleştirmen diye nitelemeye el vermiyor; eleştirmense de denemeci o. Düzyazının düşünen yönü, sorgulayan gücüdür deneme. Ataç’ın denemelerinde de bu iki özelliği, düşünme ve sorgulama özelliğini buluruz. Kesinlemelerden olabildiğince kaçar Ataç; soruların itici, yönlendirici gücünden yararlanarak kırmaya çalışır kavramların kabuğunu. Onun dilinde ne “ak, aktır”, “ne kara, karadır” dediğim gibi kesinlemelere yer yoktur. Şöyle diyor bir denemesinde: Hiçbir düşünüyü yanlıştır diye kolay kolay atamam. Aktır, karadır diye kestiremem. Bilirim ki ak dediğimizde bir karalık, kara dediğimizde de bir aklık bulunabilir. Ne yapayım? Öyledir benim kafamın kuruluşu, karşımdaki kesin bir şey söyledi mi, onun yanlışını, çürütmek istediği düşününün de doğru yanını aramak isterim. Bir betiğimin başına Jacques Rigault’nun “Kesin de söylesem, gene sormaktayım” sözünü almıştım. Ben de sormaktan, bulduğumla yetinmeyip gene aramaktan alamam kendimi. Denemelerinde sürekli bir arayış içindedir Ataç. Sözcüklerle, kavramlarla dalaşması; düşünceleri, kanıları, görüşleri karşıt yönleriyle ele alması da buradan, sürekli bir arayış içinde olmasından gelir. Söylediklerine son noktayı koymaması, okurunu sallantıda bırakması da. Deneme kitaplarına koyduğu adlar da onun bu yönünü göstermiyor mu? Günlerin Getirdiği, Karalama Defteri, Sözden Söze, Ararken, Söz Arasında, Söyleşiler, Okuruma Mektuplar, Diyelim… Cemal Süreya, Ataç’ın denemedeki bu tutumuna, soran, sorgulayan, arayışçı yönsemesine bakarak “Anadolu Sokrates”i demiştir ona. Ataç’ın denemecilik tavrıyla birebir örtüşen bir adlandırma, bir nitelendirmedir bu. Peki, neleri sorguluyor Ataç? İnsanoğlunun doğasına, birbiriyle ilişkilerine, yaşamımızın akışı içinde kullandığımız kavramlara; şiire, yazınsal sorunlara; yücelttiğimiz, putlaştırdığımız kişilere değin birçok şeyi sorguluyor. Kimi denemelerinin adlarını tarayarak saptadığım kavramlardan bir bölüğünü anayım burada: “yalnızlık”, “yaşamak”, “öz ile biçim”, “kendini beğenmek”, “çürüten hayranlık”, “rahatlık”, “özgürlük”, “aydınlarımız”, “yenilik”, “yaşlılar-gençler”, “ılımlı devrim”, “okumak”, “dayanışma”, “inanmak”, “övülmek”, “doğruyu söylemek”, “ölüm”, “uğraş saygısı”, “sinema”, “kalmak”, “üslup”, “kumar”, “alaturka musiki”, “ahlak”, “sanat ve ahlak”, “güdümlü yazın”, “övünmek”, “samimilik”… Dediğim gibi, bunlar kimi deneme adlarından aktardıklarım. Denemelerde sorguladığı kavramlara sınırlı da olsa bir örnek oluştursun diye sıraladım bunları; yoksa Ataç’ın deneme evreninde oluşmuş kavramlar kuşağını ya da kavram salkımlarını anlatmak için değil. Şükran Kurdakul, Çağdaş Türk Edebiyatı - Cumhuriyet Dönemi adlı yapıtında Ataç’ın yazdığı yazıların toplu dökümünü yapıyor. 1930’lu yıllarda 1.500’ü aşkın yazı; 1940’tan ölümüne değin geçen on yedi yıl içinde de 1000’in üzerinde deneme yazdığını söylüyor. Bunların konusal haritası geniş bir alanı kuşatır. Okuduklarını, gözlemlerini, duygu, düşünce ve yaşantılarını kuşatır. Kısaca, kendini sarıp sarmalayan sorunlarından söz eder. Bir bakarız Karacaoğlan’ın bir dörtlüğünden yola çıkmış, yaşlılığın, kocamışlığın evrenine götürmüştür bizi; bir de bakarız baharın gelişinden duyduğu sevinci, coşkuyu anlatıyor. Kimileyin bize yüce, değerli diye bellettikleri bir ozanın, bir yazarın hiç de öyle olmadığını göstermek için gözümüzdeki perdeyi yırtmaya çalışır; kimileyin de okuduğu bir yazının yazarıyla tartışmaya girdiğini, onun söylediklerini de, onun gibi düşünenleri de hallaç pamuğu gibi attığına tanık oluruz. Söylemek istediğim şu: Konusal yönden büyük bir çeşitlilik taşır Ataç’ın denemeleri. Buna karşın bu denemelerin, yaşamımızı bütün yönleriyle kucakladığını söyleyecek değilim. Ancak bunların konu haritasında iki bölge, oldukça geniş bir yer tutar: Dil ve yazınsal sorunlar. Konusu ne olursa olsun bir punduna getirir, Türkçe düşünme ve Türkçe anlatmanın üzerinde durur Ataç. Denemeciliğinin belirleyici özelliklerinden biri de budur işte. Diyebilirim ki şiirimiz “şairanelik”ten kurtulduysa, denemeciliğimiz yapay söz oyunlarına dayalı sözcüksel bir yığışım olmaktan sıyrıldı, yeni bir soluk, yeni bir açılım kazandıysa Ataç’ın büyük payı vardır bunda. Elbette bizde denemenin soran, sorgulayan, uyarıcı bir yönseme içine girmesinde de. Denemeciliğimizin Ataç boyutu, en yalın anlamıyla bunları içerir.

644
0
0
Yorum Yaz