YURDUM BENİM ŞAHDAMARIM
Engereğin dişlerine işledim, Ağu dişlerine Oluklu, çentik... Ve vurgun, Gözleri bir çift cehennem Burnuna kan tütmüş Pars bıyığına... Dağın pulat yüreğine işledim, Şimşeğin masmavi usturasına Sevdanı usul-usul Sevdanı mısra-mısra Lo ben seni hapislerde sevmişim, Ben seni sürgünlerde. Yurdum benim şahdamarım...
Yücende buzul Ve kar, Maviş dağ tavşanları Gün vuranda alaran Zemheri yılanları Ve yahut bir hışımla Öyle çakılan Sonsuzluğun yakışığı kartallar. ........... Başım gözüm üstünesin Suskum, avazım üstüne... Adından başka silah Yazgından başka günah Daha yazmamış Hiçbir gizli dosyada Hiçbir açık kitapta.
Peşinde azgınları Kanlı paranın Yani Doların itleri, Altın, Sterlin kurtları Ve petrol Nemrutları Ve kurşun Yezitleri...
.................... .................... Kaçgunda, kaçakta Can havlindesin... Ve çocuk ölüleri Parçalanmışlar Daha süt kokuyorlar Ve anne ölüleri İncecikten, gencecikten Açık hepsinin gözleri. Halkım benim Askıda çığ...
AHMED ARİF
Şiir, Refik Durbaş'ın "Ahmed Arif Anlatıyor: KALBİM DİNAMİT KUYUSU" adlı kitabından alınmıştır.
Ahmed Arif: 21 Nisan 1927 tarihinde Diyarbakır'da doğdu, 2 Haziran 1991 tarihinde Ankara'da öldü. Asıl adı Ahmed Önal' dır. Ortaöğrenimini Afyon Lisesi'nde tamamladı. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü öğrencisi iken Türk Ceza Yasası'nın (T.C.K.) 141. ve 142. maddelerine aykırı davranmak savıyla (1950, 1952-1953) iki kez tutuklandı, yargılandı ve 2 yıl hüküm giydi. Cezaevi günleri sona erince Ankara'daki Medeniyet, Öncü ve Halkçı gibi gazeteler ve dergilerde teknik işlerle uğraşarak yaşamını kazandı.
Şiirleri Beraber, İnkılâpçı Gençlik, Meydan, Militan, Kaynak, Seçilmiş Hikâyeler, Soyut, Yeni a, Yeni Ufuklar, Yeryüzü dergilerinde yayımlandı. Toplumcu gerçekçi şiirimizin ustalarındandır. Yaşadığı coğrafyanın duyarlılığı ve halk kaynağındaki sesini hiç yitirmeden, lirik, epik ve koçaklama tarzını kusursuz bir kurguyla kullanarak, özgün, tutkulu, müthiş ezgili çağdaş şiirler yazdı.
*****************************************
YURDUM BENİM ŞAHDAMARIM
Enver Topaloğlu Varlık, Kasım 2003
Yurdum Benim Şahdamarım Ahmed Arif şiirini sevenler için olduğu kadar şiirimizi değişik amaçlarla takip edenler için de önemli bulduğum, kesinlikle ilgilenmesi gerektiğini düşündüğüm, sevindirici ve coşkuyla karşılanması gereken bir gelişme... Everest Yayınları şairin daha önce kitap olarak bir araya getirilmemiş şiirlerini Yurdum Benim Şahdamarım adıyla yayımladı. Kitabın sonunda Veysel Öngören'in söyleşisi, Metin Demirtaş'ın bir anısı ve Adnan Binyazar'ın şairin ölümü üzerine yayımlanmış değerlendirme yazıları da yer alıyor. Kanımca şairin yeni kitabı şiir çevrelerince sürpriz olmayan, ama önemi ve değeri tartışılmayacak bir armağan sayılacaktır. Benim için öyle oldu. Şairin yeni kitabı (bu yeni sözcüğünü tırnak içinde yazmak gerekir mi) sunduğu şiir ziyafetinin yanı sıra Türkçede şiiri şiir, şairi şair yapan özellikleri taşıyan adıyla ilgili düşüncelerimi gözden geçirmemi, görüşümü zenginleştirmemi sağladı. Sonra...
Bana bir şairi bir başka şairin dizeleriyle göstermesi ilginç gelir. Onun için belki de ötekilerin her türlü tanımından daha önemli sayarım bir şairin bir başka şaire yaklaşımını, bakışını. O bakışta şaire mahsus bir sihir duyumsarım. Cemal Süreya'nınki gibi: "Bir şair: Ahmed Arif Toplar dağların rüzgârlarını Dağıtır çocuklara erken"
Ahmed Arif dilinin kıymetini bilmiş, onun gereğini hassasiyetle, örnek olacak bir tutumla yerine getirmiş bir şair. Öyle ki bir dilin kıyısında anadilini yaşarcasına var olmuştur. Anadili kadar duru ve yalın kullanabilmiştir. Dili böylesine güçlü ve sağlam bir şair olmak şiirini bayraklaştırmıştır. Adındaki son harfin anadiliyle kültür dili arasındaki uzaklığa işaret ettiği söylenebilir mi?.. Ne denirse denilsin şu bir gerçek ki Türkçeye sevdalı bir Kürt şair olarak şiirimizde anıtlaştı. Ahmed Arif ve şiirleriyle ilgili öne sürülecek her türlü sav Türkçenin bütün bir şiir birikimini de ilgilendirir...
Ahmed Arif'in şiiriyle ilgili yazılmış birçok deneme, inceleme, söyleşi vardır. Bu yazılardan çıkan sonuç, onun solgun bir halkın onurlu şairi olduğudur. Hasretinden Prangalar Eskittim kitabında yer alan Cemal Süreya'nın yazısında, Ahmet Oktay'ın Karanfil ve Pranga kitabında olduğu gibi...
Şiirlerin dergilerde yayımlandığı tarihlerden yıllar sonra kitaplaşması ve tek kitap dışında şairin suskun kalması şiirdeki yerinin zayıflamasına yol açmamıştır. Tek kitabıyla, daimi şiir okurunun yanı sıra, yolu kısa bir an için şiire düşmüşlerin de buluşur buluşmaz en sevdiği şair olmuştur. Hasretinden Prangalar Eskittim kitabının baskı adedi buna kanıt gösterilebilir. Bir şiir kitabının tirajının meşru ve gayri meşru baskılarla ulaşabileceği en üst rakama ulaşması küçümsenmesi imkânsız ve derslerle dolu bir başarıdır. Peki evindeki kitaplıkta şairin adı deyimleşen bu kitabını bulundurmayan kaç kişi vardır, var mıdır? Okurun ilgisi, sevgisi karşılıksız değildir:
"Ne alnımızda bir ayıp Ne koltuk altında Saklı haçımız. Biz bu halkı sevdik Ve bu ülkeyi. İşte bağışlanmaz Korkunç suçumuz..."
Hanidir varlığı bilinen fakat bir araya toplanmayan şiirlerin kitaplaşmasında sevindirici çok şey var elbet... Belki yıllardır bekleyenleri bile vardır bu şiirlerin. Böylece yüzleri gülmüştür artık. Nihayet tek tük orda burada okudukları şiirlerin kitaplaşmasıyla içleri rahat etmiştir. Haksızlığa, zulme başkaldırının onurlu, gürlek, dupduru diliyle, sevdanın keskin ve hassas kelimeleriyle yazılmış dizelerin okunacağı bu sonbahar ve belki kış çok şiirli geçecek. Geçmeli...
Otobüslerde, trenlerde, vapurlarda, tramvaylarda, "varoşların sorumlu sıkıntılı araştırıcı gençliği"nin ev içi sığınaklarında, öğrenci yatakhanelerinde, bekâr odalarında, deniz kenarında, parkta çay içerken, şarap yudumlarken... Şiir okunan her mekânda, her ortamda Yurdum Benim Şahdamarım kitabı açık olacak... Açık olmalı... Yunus Emre, Pir Sultan ve ille de Dadaloğlu, sesiyle, duygularıyla, düşünceleriyle aramıza dönsün, yüreklerimizi ateşlesin yeniden... Ahmed Arif'in şiirleri okuruna bu daveti sunar. Yurdum Benim Şahdamarım da bu davet için yeni bir imkân... bu davet barışa olduğu kadar şiire de ihtiyacımızın olduğu bugünlerde geri çevrilebilir mi? Kitaplığınızdaki ve belleğinizdeki Hasretinden Prangalar Eskittim şiirlerinin yanına Yurdum Benim Şahdamarım'ı da koyun... İlk kitabın ilk şiiri Sevdan Beni'yle başlayıp iki kitabı birlikte okuyun... Varlık, Kasım 2003
Yurdum Benim Şahdamarım
Ahmed Arif'in şiirleri, ezilmiş bir halka yaslanan, bu yüzden kendisi de son derece hırpalanmış bir insanın içten gelen haykırışları gibi karşılanıyor. Oysa, şiir söylemi, çok duyarlı bir mantığın ürünü gibi görünüyor.
MEHMET YALÇIN
Ahmed Arif , ozanlık imgesinin görkemi oranında fazla şiir yayımlamış değil. Kendine saklamak için bile olsa, gerçekten daha fazla yazmamış olabilir mi, diye düşünüyorum, çünkü oğlu Filinta Önal 'ın belirttiğine göre, o, ''kendince yeterli ve gerekli bir süre şiirlerini zihninde ve yüreğinde damıtır, sonra kaleme alırdı.(...) Bunlardan dilimizde ve yüreğimizde yalnızca zaman zaman dost meclislerinde paylaştığı, çeşitli söyleşilerde okuduğu bazı şiirleri kaldı.'' Filinta Önal, bu satırları Ahmet Arif'in ( Hasretinden Prangalar Eskittim 'den sonra yayımlanan) ikinci şiir kitabı Yurdum Benim Şahdamarım 'ın Sunuş'unda yazıyor.(*) Burada konu etmek istediğim şu: Ahmed Arif az şiir yayımlamış, ama çok tanınmış bir ozanımızdır; iki kitabında toplam yirmi beş şiir! Oysa kimileri çok yazdığı için tanınıyor, kimileri de çok yazmış olmasına karşın yeterince tanınmıyor. Az yazan bir ozan Ahmed Arif şiirinin özgül niteliğini yaratan başlıca nedeni, bu 'tutumlu' davranışına mı bağlamalı, yoksa (şiir dışı) kimi yan ölçülere mi? Sözgelimi, onun yazdığı betikler, toplumculukla ya da ''Diyarbakır'' bağlantılı kimliğinin çağrıştırdığı yandaş ya da karşıt önyargılarla bilmeden, şiir dışı bir söylem türüne indirgenebilir. Ama olay kişisel duygu ve tepkilerden kaynaklanıyor olsaydı, Ahmed Arif'i bir tür otomatik şiir makinesi sayabilir, niçin daha çok şiir yazmadığı konusunda eleştirebilirdik... Gerçekten de onun şiirleri, ilk okumada, ezilmiş bir halka yaslanan, bu yüzden kendisi de son derece hırpalanmış bir insanın içten gelen haykırışları gibi karşılanıyor. Ama durum öyle değil gibi: Siyasal çıkışları ya da duygusal tepkileri onu şiir yazmaya iten temel bir gerekçe sayılsa da ortaya koyduğu şiir söylemi, çok duyarlı bir mantığın ürünü gibi görünüyor; üstüne üstüne gittikçe, çok iyi hesaplanmış oluşumlar içerdiğini ayırt ediyorsunuz. Rastlantı bu ya ben de İzmir'de yayımlanan şiir dergisi Dize için birkaç kısa yazıda ''Ahmed Arif'in dizeler'' ini, yüzeysel de olsa incelemeye başlamıştım (Bu yazıların ilki Ocak 2004'te çıktı, arkası da gelecek). Derken Cumhuriyet'te, şimdi söz konusu ettiğim ikinci kitabının yayımlandığını öğrendim. Nâzım Hikmet gibi, Can Yücel gibi, birer siyasal kişilik olarak da toplumda öne çıkmış ozanların şiirini incelemekte yıllardır çok duraksadım. Şiirin oluşma gizemi Genel olarak ozanların iyi ya da kötü, az ya da çok şiir yazmalarının nedenlerini, içinde bulundukları tinsel ve toplumsal koşullarda araştırmak, bir şiir kuramının amacı dışındadır. Asıl incelenmesi gereken şey, şiirsel söylemin kendisidir... Ama hiç değilse, biraz mantık, biraz da gözlem sonucu olarak denilebilir ki, bir sanat yapıtı, çok duyarlı bir ''işlem'' in ürünü gibi göründüğünden, olabildiğince daha çok değil, daha az üretmeyi gerektirir. Ama işin gerçeğinde, bir sanatın, sanatçı benliğindeki üretim süreci, bir gizemdir; belki de kendisi bile bunu açıklamakta zorlanabilir. Sayın Filinta Önal'ı, bu büyük ozanın kalan şiirlerini de bizlere sunduğu için kutluyor ve kendisine içten teşekkür ediyorum. Ahmed Arif'i
*********************************************************************************
Asi dağları söyleyen şair Ahmed Arif
Belinde Diyarbekir kuşağı Zulasında kimbilir hangi hınç, hangi mısra Yürür namus bildiği yolda... Yürür yine de yalınayak ve ayakları yanarak.
-------------------------------------------------------------------------------------
Şerif Karataş
Onu Diyarbekir Kalesi’nden bizlere yazdığı notlardan biliyoruz. İsmi ile Diyarbekir’le bütünleşen şair Ahmed Arif. Haziranın sıcaklığını hissetirmeye başladığında aramızdan ayrıldı...
21 Nisan 1927’de Diyarbakır’da doğdu. Asıl adı Arif Ünal’dır. Ortaöğretimini Afyon Lisesi’nde tamamlayan Arif, Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde felsefe bölümünde okuyordu. Eğitim gördügü sırada Ceza Yasası’nın 141. ve 142. maddelerine aykırı eylemlerde bulunduğu ileri sürülerek, iki kere tutuklandı. 1950 ila 1953 yılları arasında tutuklu bulunduğu için öğrenimini tamamlayamadı. Daha sonra Ankara gazetelerinde çalışmaya başladı. Yazdığı şiirleri 1944-1955 yıllarında çeşitli dergilerde yayımlandı. 1967 yılında Aynur Hanım’la evlendi. Filinta adında bir çocuk babası olan Arif’in ilk ve tek şiir kitabı olan “Hasretinden Prangalar Eskittim” 1968 yılında yayımlandı. Arif, 2 Haziran 1991 yılında yaşama veda etti. Şiirleriyle içimizde bıraktığı sıcaklığı haziran sıcaklığıyla ölümsüzlüğe bırakarak yoluna devam etti.
Eskimeyen şiirler.... Yazdığı tek şiir kitabı ile yaşadığı kentin ve bölgenin sıkıntılarını toplumcu bir bakışla şiirlerine yansıttı. Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yaşayanların başta Kürtler olmak üzere sesi oldu. Onları şiirleri ile dünyaya tanıttı. Sade dili sayesinde şiirleri, kısa sürede toplum tarafından sevildi. Cemal Süreya, Ahmed Arif’in şiirini şu biçimde tanımlar: “Ahmed Arif’in şiiri bir bakıma Nâzım Hikmet çizgisinde, daha doğrusu Nâzım Hikmet’in de bulunduğu çizgide gelişmiştir. Ama iki şair arasında büyük ayrılıklar vardır. Nâzım Hikmet şehirlerin şairidir. Ovadan seslenir insanlara, büyük düzlüklerden. Ovadan akan ‘büyük ve bereketli bir ırmak’ gibidir. Uygardır. Ahmed Arif ise dağları söylüyor. Uyrukluk tanımayan. Yaşsız dağları, ‘asi’ dağları. Uzun ve tek bir ağıt gibidir onun şiiri. Daha deniz görmemiş çocuklara adanmıştır.” Kendi deyişle insanlar Ahmed Arif’in şiirlerini “He kurban he” diyerek benimsedi. O şiirlerinde 1945-50’li yıllarda bölgede yaşananları anlattı bizlere. Ama bugün de bu gerçekler hâlâ karşımızda duruyor. Bir tarafta kimliklerini isterlerken bir tarafta açlık ve yoksullukla hâlâ boğuşuyorlar. Bugün hâlâ yaşananları, Ahmed Arif’in dizelerinde bulmak mümkün. Eskimeyen dizeler O, şiirlerinde insanların dertlerinin ve sıkıntılarının yanında onların yaşamlarını da bütün yönleri ile ele aldı. İnsanların sevdalarını da işledi şiirlerinde. Her şiirinde yaşama dair bir kesit sunuyor. Ve bugüne kadar üstad hakkında çok şey yazıldı. Ama onu bize en iyi, yine şiirleri anlatıyor. O, toplumun ve kendisinin yaşadıklarını hep şiirlerine konu etti. Ve onun içindir ki şiirleri eskimiyor. Veysel Öngören’in Mart 1970 yılında Ankara Birliği Dergisi için yaptığı söyleşide sorulara verdiği cevaplar arasındaki şu sözler, içinde doğduğu kültüre dikkat çekiyor: “...’Alkışa karşı dayanıklı olmak’ önce bir yetişme ve eğitim sorunudur. Hem devrimci töreye, hem bizim aşiret töresine göre bir yiğit, alkışa tutkun olamaz. Eh yiğitlik raconu bu olunca bize de buna uymak düşer.”
-------------------------------------------------------------------------------- 33 KURŞUN VE MUĞLALI Ahmed Arif’in yaşadığı toprakları ve o topraklardaki hayatı şiire yansıtmadaki başarısı konusundaki en iyi örneği “Otuz Üç Kurşun”dur. Şiir, tarihe geçmiş olan “Özalp Olayı” ya da “Muğlalı Olayı” nı işler. 30 Temmuz 1943 tarihinde, Van’ın Özalp ilçesinde 32 insan, III. Ordu Komutanı Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın buyruğuyla, yargısız olarak kurşuna dizilirler. Bugün Muğlalı adının aynı ilçedeki askeri kışlaya verilmesi de trajedinin bugün de süren boyutu. Ahmed Arif, “33 Kurşun” olayı ile ilgili haberi okuyunca, şiiri bir ağıt olarak tasarlamıştı. O zaman yayımlamayı düşünmediği “33 Kurşun” elden ele kısa sürede yayıldı. Bu şiirde şöyle sesleniyordu Ahmed Arif:
“Kirveyiz, kardeşiz, kanla bağlıyız Karşıyaka köyleri, obalarıyla Kız alıp vermişiz yüzyıllar boyu, Komşuyuz yaka yakaya Birbirine karışır tavuklarımız Bilmezlikten değil, Fukaralıktan Pasaporta ısınmamış içimiz Budur katlimize sebep suçumuz, Gayri eşkıyaya çıkar adımız Kaçakçıya Soyguncuya Hayına...”
02.06.2004 Evrensel Gazetesi
''En güzel savas, insanin kendi öz varligi ve tutkularina karsi giristigi ugrastir.''
****************************************************************************
|
Oğlu Filinta Önal, ölümünün 13. yılında babası ünlü şair anlattı Şiiri önce kafasında yazardı Karakteri sertti. Peki bu nereden geliyor? Yaşadıklarından tabii... Genç birini şiir yazdı diye içeri atıp işkenceden geçirirseniz böyle bir sertlik olur tabii ki... Ama bir çocuk ruhuna da sahipti babam. Yoksa bu saf şiirleri nasıl yazardı ki... Ailesinden ve dostlarından bu ruhunu asla esirgemedi. NİHAT AKKAYA ANKARA - ''33 Kurşun'' da geçer ''Filinta'' sözcüğü... Kısa, beş kurşunlu, Fransız yapımı bir tüfektir aslında... Ama oğluna bu ismi koymasının nedeni bu anlamı değil Ahmed Arif 'in. Çünkü Filinta'nın bir anlamı daha var: Yakışıklı, uzun, selvi boylu delikanlılara denir. Bu nedenle bu ismi seçmiş Arif. 40 yaşında evlat sahibi olmuş. Hem de istediği gibi bir evlat: Yakışıklı, uzun, selvi boylu bir delikanlı: Filinta Önal . Önal bize Ahmed Arif'in 13. ölüm yıldönümünde babasını anlattı. ''Ben iki yaşımdayken dışarıdan prim ödeyerek emekli olmuş babam. Annem o zamanlar çalışıyormuş. Ölümüne kadar birlikte olduğum için arkadaş gibiydim babamla'' diyor Önal. Babasının gençlik yıllarında yazdığı şiirleri, ''Yurdum Benim Şahdamarım'' adlı kitabında topladı. Heykeltraş olan Önal babasının Diyarbakır'daki büstünü yapmış. Niyeti aslında bir anıt heykel yapmakmış. 40 yaşındaki babasının şiir yazarkenki genç haliyle ama... Ve şiirlerindeki bazı imgelere yer vermeyi arzulamış: Prangaya ya da bir yeşil soğana... ''Ama heykel maliyetli bir iş'' diyor Önal, ''Bronzdan dökümü ile sadece bir büstünü yapabildim''. Çağdaşları Ahmed Arif'i anlatırken hep öfkeli yanına vurgu yaparlar. Önal ise bunu şöyle anlatıyor: ''Doğrudur. Öfkeliydi babam... Haksızlığa karşı tahammülü yoktu. Hani dostuna dost, düşmanına düşman diye bir söz vardır ya... İşte bu sözün hakkını veren bir insandı. Karakteri sertti. Peki bu nerden geliyor? Yaşadıklarından tabii... Genç birini şiir yazdı diye içeri atıp işkenceden geçirirseniz böyle bir sertlik olur tabii ki... Ama bir çocuk ruhuna da sahipti babam. Yoksa bu saf şiirleri nasıl yazardı ki... Ailesinden ve dostlarından bu ruhunu asla esirgemedi.'' Şiiri zihninde bitiren namus işçisi Pek not tutmayan bir ozanmış Ahmed Arif. Şiirini önce zihninde bitirir, sonra kâğıda dökermiş... ''Tam anlamıyla içime sinmeden halkımın karşısına çıkarmam şiirimi'' dermiş hep. ''Peki, az mı yazıyordu yoksa?'' diye sorduk Önal'a: ''Aslında sürekli kafasının içinde yazıyordu. Sürekli meşgul oluyordu şiirle. Ama bunları kaleme kâğıda pek aktarmıyordu. Çünkü 'Daha bitmedi, önce bir aklımda bitsin, ondan sonra yazarım' derdi. Bir de şunu düşünüyorum hep: Gençliğinde yazdığı bazı şiirler arkadaşlarının evinden çıkıyor ve sonra onların başı belaya giriyor. Sadece kendisi değil sevdikleri de acı çekiyor bu yüzden. Acaba bununla ilgili bir şey mi bilmiyorum. Ama bunu babama sorduğumda bana pek bir şey dememişti.'' İkinci kitabı ile birlikte öldü İkinci şiir kitabını yazamadı Ahmed Arif bu nedenle. Bir hafta daha yaşasaydı kaleme alacak ve hatta yeni şiirlerini bir kasete söyleyecekti ilkinde olduğu gibi. Önal, aslında annesi ile birlikte çok ısrar etmiş yazması için Ahmed Arif'e... Filinta Önal sözlerini şöyle sürdürüyor: ''Onu tanıyanlar bilir, çoğu şiirleri aklındaydı. Bir hafta daha yaşasaydı İstanbul'a gidecek, hem kasete söyleyecek, hem de şiirlerini yayınevi kaleme alacaktı. Hatta bir ara yaz demiştik annemle birlikte. Onlar sonra kaleme alır, biz bir görelim demiştik. 'Haftaya yazarım oğlum' dedi. Ama olmadı. Kalp krizinden öldü. İkinci kitap onun kafasında gitti. Ben de kütüphanelerden, elimizde olanlardan bulabildiğim kadarıyla yeni kitapta topladım onları. Aslında bir vefa borcuydu...'' Odabaşı'nın emeği... Ahmed Arif'in ilk kitabına yazdığı yazıdan sonra, ikinci kitabın çıkmasında da yardımları olmuş şair Yılmaz Odabaşı 'nın. Önal, ''Yayınevini bulmamda o bana yardımcı oldu. Emeği çok büyük. İkinci bir kitap hazırlamak istiyorum dedim, 'Bana da göster, ben de bakayım' dedi. Bir edebiyatçı gözü ile bakmasının çok yararı oldu'' diye konuştu. Önal, Ahmed Arif'in şiirlerini yabancı dillere de kazandırmak için uğraşıyor. Yıldırım Dağyeli ile Almanca çevirisi yapılacak Ahmed Arif şiirlerinin. İngilizce ve Fransızca çevirileri için de çalışmalar sürüyor.
|
|
|
• 16/8/2007 - ahmet arif