İlköğretime Erotik Şiir Kitabı

30/9/2008 · Kategori: Tartisma

İlköğretime erotik şiir kitabı

 

 
Türkiye / 29/09/2008



Onur ÖZKAN/BURDUR, (DHA)

BURDUR'un Gölhisar İlçesi'nde, ilköğretim okullarındaki öğrencilere de satılan şiir kitabındaki bazı şiirlerde erotik ifadelerin yer alması tepkilere neden oldu. Gölhisar İlçe Milli Eğitim Müdürü Osman Candeğer, İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü bünyesindeki değerlendirme komisyonuna kitabı incelettirdiğini, bir sakınca görülmediğini söyleyerek, “Kitapta ufak tefek kelimeler var. Ama komisyon sakınca görmedi” dedi.
Gölhisarlı şair Osman Akkoç'un şiirlerinin bulunduğu, geçen Şubat ayında basılan ‘Bir Deste Gül’ adlı şiir kitabı, 2007- 2008 eğitim öğretim yılının ikinci yarısı içerisinde ilçedeki ilköğretim okulları ve liselerde öğrencilere satıldı. Osman Akkoç'un bastırıp gelirini Milli Eğitim Müdürlüğü'ne bıraktığı ‘Bir Deste Gül’ adlı şiir kitabındaki bazı şiirlerde erotik ifadelerin yer alması ise velilerin ve eğitim camiasının tepkisine neden oldu.
Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın bandrolünün de bulunduğu şiir kitabının 105'inci sayfada bulunan ‘Böyle Güzel Görmedim’ şiirinde ‘Göğüslerinin üstünden, ne hoş olur içmesi’ ve ‘Göğüslerin uçları, bir tülle örtülenmiş’ ifadeleri yer alıyor. Velilerin tepkisini çeken kitabın 2'nci sayfasında ‘Kitabın tüm yasal hakları Gölhisar İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ne aittir” ifadesi bulunuyor.
Ayrıca kitabın önsözünde de Gölhisar eski Kaymakamı Selami Kapankaya, İlçe Milli Eğitim Müdürü Osman Candeğer ve Gölhisar Belediye Başkanı Mehmet Yavuzer'in kitap ve yazar hakkında övgü dolu yazıları bulunuyor.

 


‘KİTAP TOPLATILSIN’

Burdur'un eğitimdeki başarısının en önemli ayağının ‘Burdur Okuyor’ projesi olduğunu belirten Türk Eğitim- Sen Burdur Şube Başkanı Orhan Akın, konuyla ilgili şunları söyledi:
“Bu kitapta, ‘Kitabın tüm hakkı Gölhisar İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü'ne aittir’ diye bir ibare de bulunuyor. Zannediyorum İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü'ndeki arkadaşlarımız, kitabın içindeki bir takım cümleleri ya okumadılar, ya görmediler, ya da bu kitabı incelemeden bu kararı aldılar. Biz Gölhisar'da yapmış olduğumuz incelemelerde ve velilerden gelen haberlerden sonra kitabı okuma fırsatı bulduk. Kitapta, ilköğretim öğrencisinin okumaması gereken cümlelerin geçtiğine şahit olduk. En kısa zamanda İlçe Milli Eğitim Müdürümüzün bu yanlıştan dönerek bu kitabın toplatılmasını ve kamuoyundan özür dilemesini bekliyoruz.”

 


‘KİTAP OKUNMAMIŞ’

Konuyla ilgili açıklama yapan Eğitim-İş Burdur Şube Başkanı Hasan Cengiz de “Şiir kitabından İlçe Milli Eğitim Müdürü Osman Candeğer, Belediye Başkanı Mehmet Yavuzer ve eski kaymakam tarafından övgüyle bahsediliyor. Kitabın 105'inci sayfasında ‘Böyle Güzel Görmedim’ şiirini acaba okumuşlar mı? Bu şiirde cinsellik ve erotizmi çağrıştıran ifadeler yer almaktadır. Yetkililer tarafından da referans gösterilen şiir kitabının gelirinin fakir öğrencilere dağıtılacağı biliniyor” diye konuştu.

 


KOMİSYON İNCELEMİŞ

Gölhisar İlçe Milli Eğitim Müdürü Osman Candeğer, geçen yıl, okul aile birliğine gelir olması için Osman Akkoç'un yazdığı ‘Bir Deste Gül’ adlı kitabını okullara satılmak üzere teslim ettiklerini belirterek, “İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü bünyesinde Özel Değerlendirme Komisyonu var. O komisyona kitabı 2 defa incelettirdim. Komisyonun tutanağını da Burdur Milli Eğitim Müdürlüğü'ne gönderdim ve bir sakınca görülmedi. Kitapta ufak tefek kelimeler var. Ama komisyon sakınca görmedi. İncelettirdikten sonra Okul Aile Birliklerine satılmak üzere verdik” dedi.




GÖLHİSARLI halk şairi Osman Akkoç'un şiirlerinin bulunduğu, ilköğretim okullarındaki öğrencilere de satılan kitaptaki bazı şiirlerde yer alan erotik ifadeler şöyle:

105'inci sayfa

Böyle Güzel Görmedim

O yanaklar, dudaklar, bir yaylanın çeşmesi.
Göğüslerin üstünden, ne hoş olur içmesi.
Bir yiğidin bunlardan, mümkün mü vazgeçmesi?
Böyle yanak, bir dudak, ömür boyu görmedim.

O gerdan yaylasını, omuzlar çevrelemiş.
Her yiğit sevememiş, aşkını ertelemiş.
Göğüslerin uçları, bir tülle örtülenmiş.
Böyle göğüs ve omuz, ömrüm boyu görmedim.


125'inci sayfa

Dibek
Bir gecenin sonunda yaş gününü kutlarım.
Ne kadar bekletse de, mutludur umutlarım.
O gerdan yaylasında, gezinir de otlarım
Çözülmüş düğmeleri, göğüsleri dağ olmuş.

İki göğsün arası, sanki kahve dibeği.
Kıpır kıpır ediyor, mis kokuyor göbeği.
İki saat görüştük, sessiz kaldık epiyi.
İlk önce sakin idi, sevdikçe bir hal oldu.

Sarıldık alt üst olduk, seviştik ve sevindik.
Bunca yıllardan sonra, konulara değindik.
Elli yılın sonunda, bir damat, bir gelindik.
Yarım asırlık zaman, aşkımıza mal olmuş.

Ankara 1. Bölge Bağımsız Milletvekili Adayı, Edebiyatçı, Şair Şükrü Erbaş

12/6/2007 · Kategori: Tartisma

Evrensel, 12/06/2007
Bağımsız adaylar konuşuyor 5
Sultan Özer
‘Yalansız ve korkusuz inandıklarımı söyleyeceğim’
Ankara 1. Bölge Bağımsız Milletvekili Adayı, Edebiyatçı, Şair Şükrü Erbaş. Erbaş, edebiyat alanındaki başarısının yanı sıra, işçi ve emekçilerin, ezilenlerin hak arama mücadelelerinde yanlarında olan bir aydın da. “Bağımsız olarak Meclis’e girecek benzer kaygıları, düşünceleri taşıyan arkadaşlarla ‘devrim’ yapmayı, bir avuç insanla bütün bir toplumsal düzeni ters yüz etmeyi beklemiyorum. Gittikçe suça, hainliğe, ‘Türk düşmanlığına’ dönüştürülen bazı temel sorunları Meclis gündemine, oradan ülke gündemine taşımak, yapılacak en önemli iş olsa gerek” diyen Erbaş, “hiçbir şeyi değiştiremese de yalansız ve korkusuz bir dille inandıklarını söyleyeceğinin” altını çizdi. Erbaş, nasıl aday olduğunu, yaklaşımını ve siyasete bakış açısını anlattı.

Neden bağımsız aday oldunuz? Siyaset yapmayı daha önce düşünüyor muydunuz?
İçtenlikten başka tutamağım, sermayem yok. O nedenle “siyaseten” doğru mu yanlış mı demeden, olanca açıklıkla yanıtlayacağım soruları… Önce şu “siyaset yapma”dan başlayalım. Siyaseti nasıl algıladığımıza bağlı olarak değişecektir yanıt. Sosyalizm düşüncesiyle tanıştığım ilk gençlik günlerimden bu yana siyasetin içindeyim gerçekte. Bu, öğrenci mücadelesi içinde oldu, emek-emekçi mücadelesi içinde oldu, yazı hayatımın temel sorunlarından birisi olarak edebiyat-şiir düzleminde oldu. Pek çok demokratik yapı içinde pek çok toplumsal-siyasal-kültürel sorunlarla ilgili koşuşturdum bugüne dek. Ancak siyaseti, sistemin, merkez-merkez sağ-merkez sol vb. verili yapılarıyla algılarsak elbette böyle bir siyasetle, karşı çıkmanın dışında işim, ilişkim olamaz.
Bağımsız adaylık Ankara için değilse de bir süre önce de önerildi ve ben bütün “baskı”ya rağmen kabul etmedim. Yaşadığım hayata, dünyaya şiirle, yazıyla, pek çok zeminde konuşarak, müdahale ediyordum. Karşı durduğum gerçekliğin, yalnızca sanat ve edebiyatla değişmeyeceğini, değişimin, dönüşümün siyasi yollarla ancak mümkün olacağını biliyorum. Bu iş için koşturacak başka insanlar, arkadaşlar olduğunu düşünüyordum. Kendimi buna inandırmıştım. (Hâlâ da inanıyorum!) Adaylık başvurusunun son gününde EMEP yönetiminden arkadaşlarımın yoğun ısrarları oldu, Emek-Barış-Demokrasi Bloku’nun adayı olarak görev almam konusunda. Öyle ki, hayır demeyi, neredeyse şiirimi ve yaşadığım hayatı inkar etmeye vardıran bir ısrardı bu. Bunlar benim kişiliğim açısından, evet demek için elbette önemli etkenlerdi; ama temel neden, ülkenin sürüklenmekte olduğu korkulu, ırkçı, baştan ayağa şiddete dönmüş, farklı kimlikleri düşman sayan, halkı yoksullukla kötürüm eden, edecek olan kötü gelecektir.

Neler yapmayı hedefliyorsunuz?
Gerçekçi olmakta büyük yarar var. Ben kendi adıma, “bağımsız” olarak Meclis’e girecek benzer kaygıları, düşünceleri taşıyan arkadaşlarla “devrim” yapmayı, bir avuç insanla bütün bir toplumsal düzeni ters yüz etmeyi beklemiyorum. Gittikçe suça, hainliğe, “Türk düşmanlığına” dönüştürülen bazı temel sorunları Meclis gündemine, oradan ülke gündemine taşımak, yapılacak en önemli iş olsa gerek. Kürt sorununun savaş ve şiddet dışında, toplumsal bir paranoya ve kinden uzak bir dille tartışılabileceği, konuşulabileceği, demokratik yollardan çözüm olanaklarının aranacağı bir tutumu, azımsanacak bir tutum olarak görmüyorum. Sonra yoksul halkın, açık bir şiddete dönüşmüş açlık ve yoksulluk gergefindeki gelir durumlarını; “büyük insanlığı” küçük düşüren sağlık, eğitim ve benzeri sorunları; farklı kültürlerin ve kimliklerin, inkâr ve imhaya varan acılarını; üreticinin ürettiğini bir idam yaftası gibi boynuna asan özelleştirmenin sömürge düzenini; işsizliği… bir kişi ya da bir grup olarak değiştirmek değilse de, hiçbir kaygı ve korkuya kapılmadan dillendirmek… Hiçbir şeyi değiştiremesem de yalansız ve korkusuz bir dille inandıklarımı söyleyeceğim. Sartre’ın bir sözü var; “siyahlar eziliyor demedikçe siyahların ezilmesinin bir anlamı yoktur; bir tek sözdür ona bu anlamı kazandıran.” Tam da böyle bir anlam arayışı olacak izleyeceğim siyasal tutum.

Seçim gününe kadar gerek siz gerekse sizi destekleyenler seçmenle yüz yüze gelip çalışacaklar. Siz bu çalışmalarda ne söyleyeceksiniz?
Kazanmak ya da kaybetmek endişem yok. İnsanlara şunu söyleyeceğim: Sorun benim seçilmem değil; sorun söylediklerimin, savunduklarımın odağında insanların kendine sahip çıkması. Oylarımız boşa gitmesin aldatmacası ile bizi yok sayan, bir seçim gereci olarak gören sistemin “güçlü”lerini mi destekleyeceğiz; nicel olarak “zayıf, az” olan ama tepeden tırnağa bizim olanı, bize ait olanı mı seçeceğiz… sanırım insanları yıllardır inandıramadığımız bu. Çok olanı, güçlü olanı seçmek bize dayatılan bir yalan, bir yanılsamadır. Bu, durmadan kendimizi küçük düşüren bir toplumsal hastalıktır. Bu yanılsamadan kurtulduğumuz gün, kendi gerçeğimizi ve geleceğimizi kurmaya başladığımız gün olacaktır. Ne yapıp ne konuşacağımdan, güncel olarak neleri vaat edeceğimizden çok, insanları buna inandırmanın en önemli çalışma olacağına inanıyorum. Çehov der ki; “Gerçek bir yaşamın olmadığı yerde onun yerini düşler alır.” Gündelik hayatın mengenesinde kıvranan insan güzel bir yalana elbette hemen inanır. Buna rağmen bu yalanı bizden duymayacak insanlar. Benim ve bizim farkımız bu olacak; kaybetmek pahasına da olsa…

Siyasetin, şu an Meclis’te bulunan partilerin geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kim hangi partiye giderse gitsin, ülkenin temel sorunlarıyla ilgili bir fark var mı düşüncelerinde, eylemlerinde… Kürt sorunu, yoksulluğun vardığı yer, IMF ile ilişkiler, demokratikleşme konusundaki tavırları, eğitimin gerici karakteri ile ilgili düşünceleri, çağdaş sanat ve edebiyatla ilişkileri, gelir dağılımındaki onur kırıcı uçurum… bunlardan hangisinde biri diğerinden ayrılıyor ki… Şu ya da bu partiye geçmiş olmalarının benim açımdan da toplumun büyük çoğunluğu açısından da bir anlamı yok. Ancak insan yine de, bir insan nasıl bu kadar belkemiğini yitirir, nasıl bir hırs insanın ahlakını ve ruhunu bu kadar teslim alabilir diye düşünmekten kendini alamıyor.

Nasıl bir Türkiye istiyorsunuz? Özlediğiniz Türkiye’yi anlatabilir misiniz?
Sanırım resim ana hatlarıyla belli oldu. Belki şunlar eklenebilir: Bir korku cumhuriyetine doğru sürükleniyoruz. Bir şiddet cezbesi içinde, toplum bir “akıl tutulması”, bir kalp körleşmesi yaşıyor. Bu, hepimizi yalnız düşüren, varlığına yabancılaştıran, kendi dışında herkese düşman eden berbat bir ruh hali yaratıyor. Sıradan bir itiraz cümlesinin bile karşısına onlarca kutsal çıkarılıyor. Tüm bunlar ekonomik şiddetle ikinci bir cezaya dönüştürülüyor. Toplum tam bir “değersizleştirilmiş eşitlik”le (Adorno), demokrasi yanılsaması içerisinde tutuluyor.
Evet, tüm bunların olmadığı bir ülke… insanların kendini sevdiği; kendini sevdiği için başkalarını da gerçekten sevebildiği; bu dünyadaki her insanı, canlı-cansız her varlığı, kendi varlığının tamamlayanı, zenginliği olarak gördüğü; saygıyı, hoşgörüden ve sevgiden önde tuttuğu; kendi özgürlüğünün birlikte yaşadığı insanların özgürlüğü olduğunu temel bir etik değer haline getirdiği; dünyadaki tüm varlıkların bizim hayatımız gibi bir hayatı olduğunu ve bu hayatların hepsinin de biricik olduğunu toplumsal bir bilinç haline getirmiş bir ülke…

Bir edebiyatçı olarak siyasete bakış açınız nedir?
Bir şair, bir edebiyatçı olarak siyasete bakış açınız, yaklaşımınız nedir? Meclis’e gittiğinizde ne yapacaksınız; farkınızı nasıl ortaya koyacaksınız?
Yıllardır toplumun önüne konulan haliyle bir yalan kumpanyasına dönüşmüş; bırakın ideolojik-etik tutarlılığı, gündelik ahlaktan yoksun; para ve şiddetin dışında hiçbir paradigması kalmamış; kültür ve sanatı, zanaata ve ilkel bir ırkçılığa indirgemiş; ezikliğine devletle soluk aldıran; adını, bütün gövdesiyle dönerek ve on dakikada söyleyen bir siyasete benim bakışım, olsa olsa acı ve komik bulmak olur. Daha akli sözler istersen, benim siyasetten anladığım, bilimden sanata pek çok disiplinin, kendine sunduklarını bir simyacı gibi insan onuruna yakışır bir hayata, yaşama gücüne ve sevincine çeviren bir dünya algısı, sevgisi ve emeğidir.
Yazarak kurduğum dili, dile getirdiğim sorunları siyasetin alanında da kurabilir, koruyabilirsem, beklenen fark neyse, ortaya çıkmış olur sanırım. Hangi katı gerçeği, hangi acılı öfkeyi dile getirirsem getireyim; hangi ahmak hamasete ve şımarık şiddete itiraz edersem edeyim, dilimin inceliği elden bırakmamasına çalışacağım. Ülkenin sürüklendiği yeri görünce, Gandi’nin tutumu gibi bir tutumun ne kadar değerli olduğunu düşünüyorum bir süredir.

'Aydın Yararlı Olmalı' / OKTAY AKBAL

27/10/2006 · Kategori: Tartisma

OKTAY AKBAL
'Aydın Yararlı Olmalı'

Ben, şu 'aydın' sözünden çok ürken biriyim! Aydınlar, aydınlarımız, biz aydınlar, aydın gücü!.. Çok söylenir, çok yazılır!.. Ama gerçekte nedir 'aydın olmak' ? Sayısız yorum yapılır. Her anlayışa, her görüşe, her siyasal hesaba uygun tanımlar...

İster istemez, Kenan Evren Paşa'nın bu konudaki konuşmasını anımsıyorum:

''Aydınlarmış! Vahdettin de aydındı. Ne yapayım öyle bir aydını?''

Hiçbir şey yapamayız, aydını, aydınım diyeni, aydın geçineni... Varsın kendini öyle sansın! Yüksekokullar bitirmiş, doktor, prof. olmuş, kitaplar yazmış, büyük ün kazanmış, zenginlik yaratmış... Kendine 'Ben aydınım' demiş çıkmış sonunda...

Bedri Rahmi 'nin mi, Sabahattin Eyuboğlu 'nun mu bir sözü vardı: ''Güzel yararlı olmalı'' diye.. Bunu ''Aydın yararlı olmalı'' diye değiştirsek mi? Her işin başında yararlı olmak gelmeli. Kime yarar sağlayacak aydın? Önce kendine, sonra çevresine, toplumuna, dünyaya...

Son haftalarda iki 'aydın' olayı yaşadık. Kürt sorununa bir çözüm bulmak amacıyla Başbakan'la konuşan aydınlar... Öte yanda Lozan'a gidip Türk halkının Sevr boyunduruğuna hiçbir zaman girmeyeceğini, Lozan anlayışının sürgit yaşayacağını, sözleriyle, sesleriyle, eylemleriyle kanıtlayan aydınlar...

İkisi de iyi niyetli, ikisi de yurt ve ulus yararını öne alan iki eylem sayılmamalı mı?.. Ama neden birbirine ters, birbirine karşıt gibi düşünülüyor? Oysa iki aydın eyleminin bir bütün olarak ulusumuza kazandırılması, benimsetilmesi gerekmez mi? İlk aydın kuruluna katılanlar, niye Lozan'a giden arkadaşlarının yanında değil? Lozan'a gidenler de neden Kürt sorununa başka gözle bakar gibi...

Gerçek aydınlar belli olaylarda, belli konularda birbirine ters düşemez. ''Aydın yararlı olmalı'' ilkesi her iki yanda da etkisini, gücünü göstermeli. Bir bütünleşme, bir anlaşma olmalı.. Hiç değilse ulusal savaşım günlerinde! Günümüzde bir çeşit ulusal savaşım yaşadığımızı kabul etmemiz gerekmiyor mu? ''Hayır ben öyle şey düşünmüyorum, işim yolunda, Kürtmüş Ermeniymiş umurumda değil'' diyenlerin sahiden bir aydın, bir düşünür olduğu söylenebilir mi?

Ne zaman ki kendini okumuş yazmış, düşünen, duyan anlayan bir yurttaş sayan insanlarımız, Fener - Galatasaray rekabetine benzer kişisel ayrılıklarla bölünmüşse, bundan tüm ulusça zararlı çıkmışızdır. Bölmeyi, parçalamayı hedef alan güçlerin keyiflerine keyif katmışızdır...

Ben Başbakan'la görüşmekte yarar bulan aydınlarımızla, Lozan'a kadar ceplerinden para ödeyerek gidip dış güçlere meydan okuyan aydınlarımızı birbirinden ayırmak istemiyorum. Kendileri de bunu istemesinler... Çözüm arayanlar, çözümsüzlükte direnmesinler. Aydın olmanın ilk koşulu aydınlık yaratmak, o aydınlığı tüm yurtta yaygınlaştırabilmektir.

OKTAY AKBAL, EVET / HAYIR, Cumhuriyet 25.08.2005

İletişim'den
-------------

Orhan Pamuk'un Alman Yayıncılar Birliği'nin "Barış Ödülü" Töreninde Yaptığı Konuşmanın Tam Metni


Alman Yayıncılar Birliği tarafından 1950 yılından beri verilmekte olan Barış Ödülü, Almanya'nın kültür alanındaki en seçkin ödülü olarak kabul ediliyor. Barışın, insanlar ve halklar arasındaki karşılıklı anlayışın yerleşmesine hizmet etmek amacıyla verilen ödül, özellikle "edebiyat, bilim ve sanat alanlarındaki çalışmalarıyla barış fikrine olağanüstü katkılarda bulunan şahsiyetlere" veriliyor. Hermann Hesse, Astrid Lindgren, Octavio Paz, Vaclav Havel, Max Frisch, Jürgen Habermas, Yehudi Menuhin, Yaşar Kemal gibi kültür dünyasının önde gelen isimleri ödülü şimdiye kadar alan isimler arasında hemen sayılabilecekler.

Yayıncılar Birliği, ödülün bu sene Orhan Pamuk'a verilme gerekçesinde ise şu ifadelere yer verdi: "Bu ödülle zamanımızın hiçbir edebiyatçısının yapmadığı bir şeyi yaparak, Doğu'da Batı'nın, Batı'da da Doğu'nun tarihi izlerinin üstüne giden ve kendini tümüyle bilgiye ve başkalarına saygıya dayalı bir kültüre adamış bulunan bir yazar onurlandırılıyor. Orhan Pamuk, Avrupa ile Müslüman Türkiye'nin birbirleriyle buluştuğu bir eser yaratmıştır. 'Beyaz Kale', 'Benim Adım Kırmızı' veya 'Kar' romanlarında Doğu'nun masal gelenekleriyle Batılı modern üslup unsurlarını birbiriyle birleştirmekte ve toplumumuzun dar anlayışlı olmayan bir Avrupa'da ihtiyaç duyacağı imajlar ve kavramlar oluşturmaktadır. Yazar özgün bilgi ve belleğiyle büyük Osmanlı tarihine kadar uzanırken, aynı zamanda günümüzün sıcak olaylarının da çekinmeden üstüne gidebilmekte, insan haklarının ve azınlık haklarının savunuculuğunu yapmakta, ülkesinin siyasal sorunlarıyla ilgili tutumlar almaktadır."

"Alman Yayıncılar Birliği'nin Ödül Töreninde Orhan Pamuk'un Yaptığı Konuşmanın Tam Metni"
için TIKLAYINIZ

Neymiş.. neymiş.. yazar mıymış?..

16/10/2006 · Kategori: Tartisma

Neymiş.. neymiş.. yazar mıymış?..

NURSEN KARAS*
______________________________________________

İstanbul'da 1938'de doğan Nursen Karas'ın ilk öyküleri 1952'de Yeni İstanbul Gazetesi'nin ''Çocuk Köşesi''nde çıktı. Daha sonra yazı ve şiirleri Akşam, Yeni Gazete, Yirminci Asır, Yelpaze, Yeni Ufuklar, Türk Dili, Varlık, Dost, Yelken, Güney Adam-Öykü, Düşler-Öyküler, Milliyet Sanat, Gösteri, Argos, Karşı, İnsancıl, Cumhuriyet Kitap ve Dergi, Evrensel Kültür, Sanat Çevresi, Kuvayi Milliye dergilerinde, 1971-76 yıllarında Doğu Anadolu'da yaptığı gezilerin izlenimleri fotoğraflı olarak Yeni Ortam, Politika, Dünya gazetelerinde yayımlandı. İkisi Paris ve Londra'da beş fotoğraf sergisi açtı. Çok sayıda şiir ve öykü kitabı bulunan yazar özel bir bankadan emekli.

Dünyada mekân.. demişler; özdeyişin sonrası deyişi bütünlüyor: ''Dünyada mekân, ahrette iman'' . ''Mekân'' ev, sığınak demek Arapçada; ''iman'' .. inanış, yaradılışın gizinden yaradılmışı korumaya, yaşatmaya giden yol. Aslında dinlerin özüne inilebilirse çıkış noktasıyla varış amacı hepsinde bir; toplumları düzeltmeyi, insanın içini temizlemeyi amaçlamışlar... ''Ahrette iman'' ı (ölümden sonra dinginliği) sağlamak için dünyada iyilik, dürüstlük isteniyor çünkü. Yani ''iyi'' olacaksın, iyilik yapacaksın, kimseyi incitmeyeceksin. Öztürkçesi ''Konut'' olan ''Mekan'' için söylenmiş başka özdeyişler de var: Ev alma, komşu al.. gibi. ''Komşun aç yatarken sen tok yatamazsın'' gibi. Bunun karşılığı da ''Komşuda pişen bize de düşer'' dir. Yemeğin bölüşülmesi doğaldır, yani haktır. Dahası dayanışmanın uç noktasını da belirlemiş gelenekler: ''Komşu komşunun külüne muhtaç.'' (1)

Bunlar olmazsa ne mi olur? Onu Sabriye Hanım 'a soralım.. Sormamıza gerek yok; komşusu olamadım ama eski bir arkadaşı olduğum için her şeyini biliyorum. Bazısını geldiğinde anlatır kahvemizi içerken, bazısını da gece gündüz demeden telefonlarda. Ve ''Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı olduğunu'' da hiç unutmaz; ortalıkta kimsenin bulunmadığı zor, dahası acı günlerimde de hep yanımdadır: Gece gelen kalp krizinden avukatsız girdiğim duruşmalarıma kadar!..

Adını Sabriye koyarken başına gelecekleri bilmişler mi nedir! ''Nabza göre şerbet'' vermeyi, ortamlara göre biçim değiştirmeyi bilmeyen benim güzel akradaşım ne yazık ki ''Doğru söyleyen dokuz köyden kovulur'' gerçeğini yaşamaktan kurtulamadı daha!.. Döne dolaşa artık ne gidebileceği yer ne de dizlerinde derman kaldı, ama bildiğinden de şaşmıyor. Aslında kimsenin işine burnunu sokmaz, dedikodu da yapmaz. Düşüncelerini, fikirlerini uluorta saçıp savuranlardan da değil; suskun, kendi halinde. Ne var ki fitne fesat kukumavları biraraya geldi mi.. konu hemen Sabriye. Sabriye çünkü bir yazar!..

Yazar mı dedin?.. Neymiş neymiş.. yazar mıymış? Nasıl yazıyormuş ki? Neden yazıyormuş? Ne yazıyormuş? Başka işi yok muymuş? Ne işi olacak ki çoluk yok çocuk yok.. evini de gördün darmadağınık. Masaların üstü kitap, gazete yığılı, sehpalar yığılı.. bir koltuk takımı bile yok sözümona salonda; bir büfesi bile yok, kitaplık.. kitaplık!.. Mutfakta bile kitaplık var, bir yemek masası yok. Koridor tavanları camlı dolaplarla kaplı!..

Oturduğu ev apartman yapılmak için boşaltılınca yeni çevresinde ''anlaşılamama'' durumu iyice ortaya çıktı. Kadınların birbirine ilk sözü ''Kocan nerde?'' dimdik bir soruydu artık. Eğer ''nerde'' olduğu söylenebilirse ''neci'' olduğu da söylenecekti; sonra ''kaç çocuk?'' Kız mı erkek mi, kaç yaşındalar, ne okuyorlar, ne yapıyorlar? E.. kadın demek bu demek değil mi?

Hayır!.. Sabriye Hanım'a göre değil. Öncelikle erkek üstünlüğünü kabul etmiyor. Okuduğu kız-erkek karışık okullarda hep sınıf birincisiymiş çünkü!.. Üstelik yaşça en küçük olduğu halde bazı delikanlı arkadaşlarının ''Sabriye Abla'' sıymış!.. ''Kadın'' ya da ''erkek'' olmak için önce ''insan'' olmamız gerekir diyordu; ''insan'' olmak da evin döşemesiyle, kocayla, çocukla belirlenmez. ''İnsan'' olmaya yeterli değil bunlar... İnsanın ''insanım'' diyebilmesi için önce arınıp durulması, ''kendini bilmesi'' (ne demek ''kendini bilmek'' ; kaç kişi kendini, içini, içinde olanları, olmayanları biliyor?), temiz, suçsuz benliğe eriştikten sonra da aldıklarını vermeye çalışması, öbür insanlara, öbür canlılara, doğaya borcunu, borçlarını ödemeye çalışması gerekir. Sabriye Hanım'ın vermek, borcunu ödemek konusunda yapabileceği şey ''YAZMAK'' tı. Gözden kaçan gerçekleri, bilinmeyen yanlışları deşelemek, ortaya dökmek, herkese göstermek!.. Bu nedenle yazar olarak da pek tutulan biri olamıyordu. Millet yatak odalarını anlatırken onun karamsar hikayelerini kaç kişi okuyacaktı ki?.. Eh.. yatak odası.. yatak odasıdır, herkesin yaşamında olan, yoksa özlenen, kimilerince doyumsuz bir nokta. Öbür yüzü nedir; sayıyı çoğaltmanın yanında ne getiriyor? Getirebiliyor mu? Ya götürdükleri? İşte hiç sorulmayan soru: Sevgisiz yatak odalarından bu zehir dışarı nasıl sızar, nelere, nasıl bulaşır, insanları nasıl canavarlaştırır? Kimi yazarlar girdikleri yatak odalarının yatma kalkmalarıyla milleti eğlendirirken Sabriye Hanım o yatma kalkmalardaki ulaşılamamışlıkları didiklemeye çalışıyordu. ''Bundan bize ne?'' diyenler için ''romantik'' oluyordu böylece. Çok okunmamak, çok tutulmamak, yeterince tanınmamayı getirdiği için de kimileri, konusu komşusuna göre bir ''özenti'' den öte geçememiş sayılıyordu. Yazlıkta biri sormuştu bir gün: ''Sen bu yazıları yazıyon da para alıyon mu bari?'' Selamdan öte ilişkisi olmayan bir komşu!.. Kimseye de çalışmalarından sözetmiyor. Gece herkes balkonlara doluşup avaz avaz bağrışıp gülüşürken demir panjurları kapatıp içerde çatır çutur yazısını çıkarmaya çalışıyor. Sonunda göz hapsinde yaşamanın bunaltısıyla bahçesine çiçekler, ağaçlar diktiği o güzel yazlık evini satmıştı. İş yaşamında da çekemeyenlerden birisinin ''Yazarsa gitsin yazısını yazsın'' dediğini duymuştu. ''Ben istemez miyim'' diyordu ''yazılarımın başına oturmayı? Notlar, notlar notlar... Kaçını bütünleştirip ortaya çıkarabiliyorum?''

Ev kadınlığıyla ilgili hiçbir iddiası yok. Ortalık temizlemek.. yemek pişirmek... Yaşamın içinde daha önemli sorunlar, görevler var: Toplumsal sorunlar, kişisel sorunlar, ''Dert babası'' değil ama ''dert anası'' . Sabırla dinliyor; en olumlu çıkış yolunu bulup anlatmaya çalışıyor. Öngörüleri.. sezgileri.. doğru, akılcı. Konuştuğu insanlara yararlı oluyor. Bazen hiç düşünmediğimiz konularda uyarıyor. Böcek ilaçlamalarının sebze, meyvelerdeki etkisinden tiksiniyor, kanserin çoğalmasını buna bağlıyordu. Tohumların yurtdışından getirilmesiyle başlayan genlerle oynama konusunu da ilk ondan duymuştuk. ''Genleri değiştirilen yiyeceklere ne özellikler yüklüyorlar biliyor musunuz?'' diyordu, ''neden günden güne aptallaşıyoruz, unutkanlaşıyoruz? Gençlere bakın.. unutkan, düşüncesiz çocuklar!.. Bizim anne babalarımız hiç unutkanlıktan sözeder miydi? Dürüstlük, yardımlaşma, idealler yerine adam aldatma, arkadan vurma, dalavera sergileniyor, öğretiliyor, bilinçaltına işleniyor bütün yayınlarda. Kadın erkek ilişkisi çocuk yaşının alt çizgilerine indirilip kafalar boşaltılıyor; toplumsal bütünleşme önleniyor...''

Öbür hatunlarla politikaya girme fırsatı olmazdı ama bana içinin yangınını açardı: ABD'nin yaptıkları, yapabilecekleri, Kore, Vietnam'dan Irak'a kadar savaşları, topraklarımızda ''üs'' adıyla el koyduğu yerler?!... ''Amerikalı'' dediğin, kovboy filmlerinde gördüğümüz adam vurmaktan, para çalmaktan hüküm giymiş, Avrupa'nın hapishane kaçkınlarının Kızılderililere çektirdiklerini, onları yokedişlerini anlatır; Afrika'da duralardı. Yüzyıllarca köle olarak satılmış bu karaderili insanların açlık ve susuzluğunu tam anlatamaz; ellerini iki yana açarak sorardı: ''Irak'a sözümona 'Özgürlük' diyerek savaş açmak mı kolay ve yararlıydı; Afrika'ya yiyecek, içeçek, AIDS ilacı vermek mi kolay, yararlıydı? Amerika'nın dünyaya zulmünden sonra Avrupa Birliği'ne girmemizin yaratabileceği sakıncaları, özelleştirmede dönenleri, yabancılara toprak satışını düşünür, konuşurdu: 'Kan dökerek, can vererek alınan, korunan toprak.. nasıl parayla satılır?!..''

Dış görünümlerine, etiketlerine yaslanarak çalım satan kimi hatunlar için özgüveni korumanın kolay yolu böylelerini dışlamak, tepeden bakmak. Ne biçim kadınsa.. sıradan, adam sendeci bir giyim, yürüyüş.. köşedeki çiçekçi kadınla gülüşüp konuşmalar!.. ''O yazar!..'' diyenlere de şaşıyorlar: ''Neymiş?!.. Yazar mıymış?.. Ne yazıyormuş ki?.. Nerde yazıyormuş?..'' Eh bir de aynı apartmanda oturuyorlarsa.. hele de yöneticiyseler!.. Vah Sabriye Hanım vah!.. Ama Sabriye Hanım son geldiğinde hiç de üzgün değildi. Tüm bu can sıkıcı durumlar ona yeni bir hikaye kazandırmış: Naziler Apartımanı!.. Kuşkusuz hikayenin yayımlanacağı derginin adını bilmez buncağızlar ama düşüncesizlik ve çiğlikleriyle de olsa edebiyatımıza girdiler.
______________________________________________

* Hafta Sonu 19.08.2006

Cumhuriyet 18.08.2006
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer:

Atatürk'ün esin kaynağı
''İnsan aklının ve bilimsel düşüncenin yüceliğini benimseyen ve yazın tarihimizde unutulmaz yeri olan Tevfik Fikret, onurlu yaşamı ve seçkin yapıtlarıyla Ulu Önder Atatürk'e esin kaynağı olmuştur. Fikret'in, çağdaşlığın gerisinde kalan düşünce ve yaşam biçimlerinin yanı sıra, siyasal ve toplumsal kurumlara yönelik eleştirel tutumu Türk ulusunun, daha güzel günlere kavuşmak için verdiği savaşımda yol gösterici olmalıdır.''

Sayın Sezer'in bu çok anlamlı mesajı 20 Ağustos'ta çoğu gazetede hiç yer bulmazken bazı yayın organlarının da tepkisine yol açmıştı. Bunlardan Vakit gezetesi 'Sezer'in övdüğü adama bak' manşetiyle Cumhurbaşkanı'na saldırıyor ve onu 'kendisi ateist, oğlu da papaz olan' Tevfik Fikret için övgü dolu ifadeler kullanırken Mehmet Akif 'i 'hatırlamamakla' suçluyordu.

ASIM BEZİRCİ: SOSYALİZM VE EDEBİYAT

GÜLSÜM AKYÜZ
______________________________________________________

Asım Bezirci'nin ülkemiz edebiyatında seçkin, doldurulamaz bir yeri vardır. Edebiyat dünyasında, çalışkanlığı, titizliği, üretkenliği her zaman takdir ve beğeniyle karşılanmıştır. Çalışkan, yürekli bir karınca olarak nitelendirilmiştir. Kuşkusuz, 67 yaşında 70 yapıt veren, yapıtları üstüste dizildiğinde boyunu açan bir kişi olarak o, bunu çoktan hak etmişti. Türk diline saygı duyan, onu iyi kullanan, anlaşılır bir biçimle yazan güçlü bir kalem olmasının yanı sıra iyi bir çevirmendi. Edebiyatımıza katkısı olacağını düşündüğü kitapları araştırmış, çevirip dilimize kazandırmıştır. Pek çok yazarımız için hazırladığı biyografik araştırma ve deneme kitaplarıysa; genç yetişkin bütün edebiyatçılara, edebiyata ilgi duyanlara, edebiyat öğrencilerine ders kitabı olacak niteliktedir.

Asım Bezirci'nin sevgisi yalnız şair ve yazarlarla, tanıdığı insanlarla sınırlı değildi. Sonsuz bir insan sevgisiyle doluydu. İçinden çıktığı, bağını hiç koparmadığı halkına büyük bir sevgisi vardı. Kendini halkına borçlu sayıyordu. Ve diyordu ki; "Elbette, halktan aldıklarımızla oluşturduğumuz birleşimleri kafamızda saklamayacağız. Onları hayata geçirmeye, uygulamaya girişeceğiz. Evet, 'devrimci düşünce olmadan devrimci eylem olmaz' ama eylem olmayınca da düşünce bir işe yaramaz"

orhankaraveli_tevfikfikret.jpg

91. ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE TÜM YÖNLERİYLE TEVFİK FİKRET DOSYASI >>>

DERS KİTAPLARINDA TOPLUMSAL CİNSİYET
Ali'ye kitap, Ayşe'ye süpürge

HAMZA AKTAN
___________________________________________________

'Ders Kitaplarında Toplumsal Cinsiyet', öğretmenlerin ve onlara müfredat hazırlayan Milli Eğitim'in çokça ders alması gereken bir kitap

Türkiye'de ders kitaplarının ideolojisi her zaman sorunlu oldu. Özellikle tarih ders kitaplarında 'bizi' merkeze alıp 'öteki'yi dışarıda tutan, bununla da çocuklara daha o yaşlarında zenofobi zerk eden kuvvetli bir damar vardır. Bu yönde Milli Eğitim Bakanlığı'nın düzeltme çabaları nihâyet son birkaç yıldır gündeme gelebildi. O da, başta Yunanistan'la olan yakınlaşma ve tabii akademi ve medyadan gelen dozu yüksek eleştirilerin dikkate alınmasıyla mümkün hale gelebildi. Fakat hâlâ dışarıdan bakıldığında geçerliliği kalmamış bir içerikle karşı karşıya olduğumuz görülebilir.
Ders kitaplarında toplumsal cinsiyet ise son yıllara dek pek dikkate alındı denilemez. Kadın-erkek ayrımlarının toplumsal alan içinde çok net çizildiği, geleneksel rollerin doğrudan alınarak ders kitaplarına monte edildiği de birkaç itiraz dışında 'yetkililer'in dikkatini çelmedi. Bu itirazlardan belki en fazla ses bulanı Firdevs Gümüşoğlu'nun Ders Kitaplarında Toplumsal Cinsiyetbaşlıklı çalışması oldu.
Firdevsoğlu'nun 1996'da bitirdiği çalışması (Kaynak Yayınları) 2000'li yılların kitaplarıyla güncelleştirilerek Çağdaş Eğitim Vakfı tarafından yeniden basıldı. Çalışma, Cumhuriyet'in ilk yıllarından bugüne dek ilköğretimde okutulan kitapları inceliyor. Firdevsoğlu, araştırması için 1928'den 1995'e kadar ilk ve ortaokullarda okutulan bin tane kitabı incelemiş. 95'den 2005'e dek de sekiz sınıfa ait matematik ve yabancı dil kitapları hariç bütün kitapları tarayarak başta öğretmenlere, sonra da Milli Eğitim Bakanlığı'nın elinden düşürmemesi gereken bir 'ders alma' çalışması ortaya çıkarmış.

Eskinin modernliği, şimdinin muhafazakârlığı
Çalışmadan çıkan bulgular bizim de içinden geçtiğimiz tedrisatta hangi kodlarla yerleşik rollerimize yönlendirildiğimizi fark etmemizi ve tabii Cumhuriyet'in ilk yıllarıyla günümüz arasındaki 'çağdaşlık' düzeylerindeki kırılmanın boyutlarını görmeyi sağlıyor.
İçindeki bazı eksik ve tartışmaya açık yanları olmakla birlikte görüyoruz ki Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki ders kitapları kadına toplumda hak ettiği yeri gösteriyor, öneriyor. O dönem dışarının öznesi olarak gösterilen kadın, 1950'lerden itibaren evin, mutfağın içine sıkıştırılıyor. Çocuklar için de büyüdüklerinde edinecekleri yer şimdiden işaret ediliyor. 1963'teki Hayat Bilgisi kitabına göre bugünün küçük Ayşe'si, yarının ya hemşiresi ya da ev kadını; küçük Ali'si ise askeri, mühendisi, doktoru olacaktır. Firdevs Gümüşoğlu bu nedenle ders kitaplarında toplumsal cinsiyet bağlamında Türkiye tarihini çok net biçimde ikiye ayırabiliyor; Cumhuriyet'in ilk yıllarıyla birinci dönem (1950'lere dek) ve ikinci yarısından günümüze kadar gelen ikinci dönem.
Bu ikilik üzerinden bakıldığında sürekli bir geriye (yazara göre Osmanlı'ya) gidiş gözlemleniyor. Gerçekten ilginç bir paradoks. Toplumun yapısının dayatmalarıyla aslında fiilen edilginleştirilmiş olan Cumhuriyet dönemi kadını ders kitaplarında toplumla çatışacak biçimde (yazara göre Osmanlı'ya tepki, ondan kaçış) özne kabul ediliyor. Fakat Türkiye toplumunun gelişmesi, kadınların ev dışında da söz sahibi olabildikleri günümüzde ders kitaplarında yine eve/mutfağa yönelim söz konusu oluyor. "Baba para kazanır, anne evin düzen ve temizliğini sağlar" esprisi 1950'lerden bugüne dek korunuyor.
'İlk yıllar'la günümüz arasındaki çağdaşlık-muhafazakârlık ayrımları hep kadınlar üzerinden yürüyor. 1933'te kadın için kocasından hoşnut olmamayı 'bile' boşanmak için yeterli gören yaklaşım 1987'de boşanmayı ancak ölümle mümkün gören hilkat garibesi bir muhafazakârlığa evriliyor. Yine çok basit göstergelerle ders kitaplarını düzenleyenlerin ideolojik dünyalarını teslim ettiğini görebiliyoruz: 33'te fizik deneyi yaptırılan kız çocuğu 1971'de yerini erkek çocuğa bırakıyor. Gümüşoğlu'nun gözlemine göre 1950'den sonra hiçbir kitapta kız çocuklarına bilimsel deney yaptırılmıyor.
Gümüşoğlu'nun kitabın sonuna koyduğu yirmi sayfalık (altmış iki adet) görsel malzeme, çalışmasının değerini daha bir artırıyor doğrusu. Aslında yalnızca kitap sayfalarından alınmış bu resimlere bile bakıldığında ders kitaplarındaki ideolojinin ne menem bir şey olduğu hakkında bir fikre varmak mümkün. 1920'lerde kadını ev içinde de olsa çocuklarını bilgilendiren bir faaliyet içinde gösteren resimler yaklaşık kırk yıl sonra yerini kadını yeniden mutfak araç-gereçlerinin içine hapsetmiş görsellere bırakıyor; 1937'de avukat kadınlar resmedilirken, 1950'lerde kadınlar çamaşır yıkarken, ütü yaparken gösteriliyor. Daha vahim bir örnek 2003'teki bir Hayat Bilgisi kitabından. Kitapta kadın bedeni ilk kez resmediliyor, fakat bir müdahaleyle; kadına şort ve tişört giydirilmiş. Bu haliyle her nedense- kadının yalnızca kalbini görebiliyoruz. Erkek bedeni ise tüm açıklığıyla karaciğeri, böbreği, idrar kanalı görülebilecek şekilde gösterilmiş.


Olumsuz örnek rasyonelse...
Cumhuriyetin ilk yıllarıyla sonrası arasında net bir ayrım koyan Gümüşoğlu, haliyle 'ilk yıllara' adeta güzelleme yapıyor. Bu açıdan kitabın hemen tümü günümüzle, 'ilk yıllar' karşıtlığı ve çatışması üzerine bina edilmiş. Doğrusu bu konuda son elli-altmış yıllık örneklere bakıldığında yazara hak vermemek elde değil. Fakat, günümüzdeki kof cinsiyetçiliğe duyulan tepki üzerinden gelişen 'ilk yıllar' sempatisi ve bu yılları her haliyle olumlayan tavır kimi yerlerde sıkıntıya da yol açmıyor değil. Bu sıkıntıyı Gümüşoğlu'nun o yıllara halel getirmemeye özen gösteren tavrından açıkça görebiliyoruz.
Örneğin; "Büyük kısmı daha yüksek bir tahsil görmeden hayata karışacak, ev kadını olacak olan kızlarımıza müstakbel vazifeleri hakkında esaslı bilgi ve fikir vermek " içerikli 'İlkmektep Müfredat Programı' 1930 tarihini taşıdığı için olsa gerek Gümüşoğlu'nun eleştirisinden kurtulmuş oluyor. Kızların neden büyük kısmının yüksek tahsil görmeden ev kadını olacağı, bunun nereden ve neden öngörüldüğü, müstakbel vazifenin aslında ne olduğu" gibi son derece önemli soru ve itirazlarla karşılaşması gereken müfredata Gümüşoğlu ilginç biçimde 'iyi tarafından' bakmayı tercih ediyor: "Yukarıdaki değerlendirmede dönemin gerçeklerini göz önüne alan bir bakış açısını görüyoruz " diyen Gümüşoğlu bu yanıyla müfredata rasyonellik payesi biçiyor. Fakat bu izahtan bakıldığında, yine o yıllarda toplumun hali hazırdaki vaziyetine tamamen ters ama çağdaşlık dikkate alınarak oluşturulmuş olumlu örneklere de 'irrasyoneldi' demek gerekiyor.
Çalışmada eksikliği hissedilen bir diğer konu da 'ilk yıllar'daki olumlu çerçevenin nasıl olup da bambaşka bir anlatıya dönüştüğünün siyasal-sosyolojik analizi. 1950'lerden sonraki ders kitaplarında oluşturulan cinsiyetçi yönelim Kemalizm'e olan bir tepkiden mi, toplumun muhafazakârlaşmasından mı, yoksa ilk yıllardaki içeriğin toplumca benimsenmemiş, kabul görmemiş olmasından mı kaynaklandığı gibi sorular yanıtsız kalıyor.
Bizlere toplumun cinsiyetimize uygun gördüğü 'arkaik' rol modelleri ders kitaplarında da benimsetilmeye, içselleştirilmeye çalışıldı, hâlâ da çalışılıyor. Kız çocuğuna annesi gibi yemek yapması, çamaşır yıkaması, onun gibi giyinmesi telkin ediliyor, erkek çocuklarına da babaları gibi 'racona uygun' işler-meslekler benimsemesi. "Birol, ablan evi süpürmüş mü?" benzeri fişlerin toplumun kadınların aleyhine dizaynı olarak öğretildiğinin aslında öğretmenlerin de ayırdında olmadığını yine Gümüşoğlu'ndan öğreniyoruz. İkinci baskının önsözünde çalışmasından sonra aldığı tepkileri aktaran yazar, birçok öğretmenin kendisine "öğrettiklerimizin böyle anlamlara geleceğini hiç düşünmemiştik" dediğini anlatıyor. Bu yönüyle de halen cinsiyetçi bir müfredat çerçevesinde ders veren öğretmenlerin ve onlara müfredat hazırlayan Milli Eğitim Bakanlığı'nın Gümüşoğlu'nun çalışmasından öğreneceği çok şey var.

DERS KİTAPLARINDA TOPLUMSAL CİNSİYET
Cumhuriyetin İlk Yıllarından Günümüze
Firdevs Gümüşoğlu, ÇEV Yayınları, 2006, 197 sayfa, 10 YTL.

Radikal Kitap (RK), 23/06/2006

BİR KİTAP, BİR ŞEHİR, BİR YAZAR...

TEMMUZ ALEVİ / MADIMAK BELGE VE YAZILARI

(...) Cesetlerin şu anda kimliklerinin tespit edilmesinin mümkün olmadığı görüldü. Yedi cesedin bulunduğu birinci soğuk hava odasından alınan cesede bir numara verilerek incelenmesine geçildi.

Birinci cesedin üzerinde pembe renkli kısa kollu tişört, blucin. 1.60 boyunda, 50-55 kg ağırlığında, 17-18 yaşlarında. Açık kahverengi saçlı. Kahverengi gözlü, siyah kaşlı, benli bir kız cesedi. Ölüm nedeni: Yangın ortamında bulunmasına bağlı is, duman ve diğer zehirli yangın gazlarının solunması sonucu asfiksidir.

İkinci cesedin incelenmesine geçildi. Cesedin 1.75 boylarında, 75-80 kg ağırlığında, buğday tenli, atletik yapılı, vücudu normal kıllı, sünnetli, siyah normal saçlı ve kaşlı, kahverengi gözlü, bir günlük sakal traşlı, yaklaşık 25 yaşlarında bir erkeğe ait olduğu...

İkinci soğuk odadan alınan 9 numaralı cesedin üzerine Asım Bezirci yazılı olduğu.

Üzeri gri ve açık çizgili kısa kollu bir tişört ile biraz daha koyu mavi renkli, belinde siyah kemeri olan pantolonu, ayağında bir çift açık mavi renkli çorabı, koyu yeşil renkli bağcıklı süet ayakkabısı olduğu, beyaz külotunun bulunduğu, 60-65 yaşlarında, saçları büyük ölçüde dökülmüş, 1.55-1.60 boylarında, 65 kg ağırlığında, vücudu beyazlanmış kıllı, sünnetli bir erkek cesedi olduğu.

Kesin ölüm nedeni, yüzde 50'den fazla birinci ve ikinci derecelik yanık ile yangın ortamından çıkan gazların neden olduğu asfiksidir. Kişi canlı iken yanmıştır.
(...)

ŞAİR -YAZAR WEB SAYFALARI

ASIM BEZİRCİ

ASUMAN KAFAOĞLU- BÜKE

ERENDİZ ATASÜ

ESEN YEL

MEMET FUAT

NAZIM HİKMET

NAZIM HİKMET

NAZIM HİKMET

NAZIM HİKMET

OĞUZ ATAY

ORHAN KEMAL

OYHAN HASAN BILDIRKİ

RIFAT ILGAZ

UĞUR MUMCU

VEDAT TÜRKALİ

YAŞAR KEMAL

ZEYNEP ORAL

ECEVİT'İN ŞAİRLİĞİ TARTIŞILIYOR

14/1/2006 · Kategori: Tartisma

Cumhuriyet Kitap, 04.08.2005

Mustafa Şerif Onaran Dergilerden

"Ecevit neden şair değildir?"

Siyaset sahnesinden çekilmeyi içine sindiremeyen Ecevit'in, zaman zaman kendini anımsatmak ister gibi şaşırtıcı çıkışlar yapması artık yadırganmıyor. Çünkü bu yanlış davranışı ilk değildir.

"Sözün Büyüsü" izlencesi TRT 2'de üç yıl sürdü. Bu izlenceyi yürütenler Erendiz Atasü, Talat Sait Halman, Mustafa Şerif Onaran'dı. İçimizde en deneyimli olan, önünü iyi gören Talat Sait Halman; "Bir masa başı izlencesi için üç yıl yeterli bir süredir. Çekilmemiz iyi olur" demeseydi de, bu izlenceyi sona erdireceklerdi.Namık Kemal'in,"Çekildik izzet ü ikbal ile bâb-ı hükümetten" dediği gibi, işi tadın da bırakarak ayrılmak, kendimize saygı duymamıza yarayacaktı.Yapmak istediğimiz kimi izlenceleri yapamadık. Ayrıntılara girmek gerekmez. Ama yapamadığımız izlencelerden biri var ki, sorumlusu ben oldum.Talat Sait Halman demişti ki:"Bir izlencemize de Bülent Ecevit'i çağırsak, şiir üzerine, kültür siyaseti üzerine konuşsak uygun olmaz mı?"Erendiz Atasü de bu öneriyi olumlu karşıladı.Bense geçmişteki bir olayı anımsayarak,"Bilmem ki benim bulunduğum bir izlenceye katılmayı uygun bulur mu?" dedim.Nitekim Bülent Ecevit, Talat Sait Halman'a; "Mustafa Şerif'in bulunduğu bir izlenceye katılmam" diye yanıt vermiş.Bu katı tutumun nedenlerini anlatmam gerekiyor?

OZAN KİMLİĞİ

Olayın geçtiği 1996 yılında Edebiyatçılar Derneği'nin genel başkanı olarak sorumluluk almıştım. Derneğimizin 2. Başkanı Ali Cengizkan'la genel sekreteri Şükrü Erbaş çağdaş edebiyatımızın iki önemli ozanı; "Bülent Ecevit Neden Şair Değildir?" diye bir bildiri hazırlamıştı. Bu bildiriyi gözden geçirdik. Kimi yerlerine eklentiler yaptık.Hapishanelerdeki ölüm oruçlarının 12'ye yükseldiği, yöneticilerin duyarsız davrandığı çalkantılı bir toplum içindeydik. Madımak Oteli sanıklarını savunan Şevket Kazan'ın Adalet Bakanı olduğu bir siyaset ortamındaydık.Siyaset anlayışı ile ozan kimliği arasında ilişki kurmak yadırganbilir. Ama ozan kimdir? Ozan, sevi dalgınlığı içinde kendinden geçen, kendini de, çevresini de tanımakta zorlanan, Mükrimin Halil'in "esafil-i şark" dediği, o kendinin bile uzağında, "marazi" bir dalgınlık içindeki duyarsız insan mıdır? Yoksa ozan, çağının tanığı olan, sorumluluğunu bilen, siyaset anlayışının üstüne çıkan bir insan mı?Aslında bir ozanın kişiliği ile şiiri arasında denge aramak, tutarlı bir kişilik göstermesini beklemek, düştüğü siyaset yanlışları yüzünden şiirini suçlamak doğru bir anlayış değildir. Ama burada onun ozan kimliği bir söyleyiş biçimi olarak kullanılıyor, ozanlığı sorgulanmıyor. Düştüğü siyaset yanlışlarıdır sorgulanan.

"ECEVİT NEDEN ŞAİR DEĞİLDİR?"

Siyaset sahnesinden çekilmeyi içine sindiremeyen Ecevit'in, zaman zaman kendini anımsatmak ister gibi şaşırtıcı çıkışlar yapması artık yadırganmıyor. Çünkü bu yanlış davranışı ilk değildir. Edebiyatçılar Derneği, 27 Temmuz 1996 tarihli bildirisiyle bu yanlışları şöyle saptamıştı (HABERLER, Ağustos 1996):Bülent Ecevit neden şair değildir?Çünkü her dakika bir gencimizin ölüm haberinin beklendiği bir ülkede, Sıvas'ta 37 kişinin toplu öldürümüne maşalık yapanların avukatlığına soyunan Adalet Bakanı'nın söylemine katılarak insan ömrünün kutsallığını hiçe sayıyor.Bülent Ecevit neden şair değildir?Çünkü 'devlet otoritesini ivedilikle kurmak' adına hapishaneye düzenlenecek operasyoları savunuyor!Bülent Ecevit neden şair değildir?Çünkü şairlerin peşinde olmadıkları bir şeyle, koltukla çok ilgileniyor. İktidar koltuğu için her şeyini ortaya koyuyor; gözü, geçmiş ve geleceğe ilişkin hiçbir şey görmüyor; koltuk hırsıyla bacakları titriyor.Bülent Ecevit neden şair değildir?Çünkü gerçekle ilgisini koparıp, bir Karaoğlan, mitosunun rantını yiye yiye bitiremiyor. Geçmişte iktidar olup da muktedir olmadığını, kendine doğrudan bağlı bir TRT Genel Müdürü'ne bile söz geçiremediğini unutturmaya çalışıyor.Bülent Ecevit neden şair değildir?Çünkü hükümetteyken Kahramanmaraş ve Çorum olaylarına seyirci kalıyor, iki bakanı Yüce Divan'da yargılanıyor, bugün ise güçlü iradesi ve temiz kimliği ile övünüyor.Bülent Ecevit neden şair değildir?Çünkü ülkenin adım adım 3. MC'ye (Üçüncü Milliyetçi Cephe) teslim edildiği bir dönemde geçmişteki MSP + AP + MHP treninin arka vagonuna koşarak yetişiyor ve biniyor.Bülent Ecevit neden şair değildir?Çünkü toplumsal sorunlarımızın dağ gibi yığıldığı bir dönemde çekinser sözcüğünü uydurarak, bütün bunlardan çekindiğini topluma duyuruyor. Uydurukçusun dendiği halde özür dilemiyor.Bülent Ecevit neden şair değildir?Çünkü bütün bunları yaptıktan sonra yalnızca kendi muhaliflerinin aczi sayesinde hayatta kalıyor.Çünkü bütün olanlardan sonra, utanmıyor!Sahi kendinden başka kim söylemişti zaten şair olduğunu?"

TEPKİLER

Bir Latin sözü; "verba volant scripta manent" (sözler uçar yazılar kalır) diyor. On yıl kadar gerilerde kalmış bu olay unutulmuş görünüyor. Oysa zamanın gazeteleriyle dergilerinde bu bildiriye karşı değişik tepkiler vardı.Bu bildiri 29 Temmuz 1996'da basın açıklaması olarak yapılmıştı.HÜRRİYET gazetesi bildiriyi "Ecevit şairlikten azledildi" diye yorumladı. Doğan Hızlan'ın yazısı "Şairlik Ruhsatı Veren Arkadaşlara" başlığını taşıyor, Edebiyatçılar Derneği yetkililerini, bir ozanın kişiliğine sataşmakla suçluyordu.DSP örgütünden gelen yanıtların hepsi aynı kalıptan çıkmış yazılardı.Bildiriyi DAMAR'da yorumlayan Özgen Seçkin ayrıntılı olarak üzerinde durdu. Bakış açısını göstermesi bakımından küçük bir alıntıyla yetineyim. (DAMAR, Sanatçılar Daha Duyarlı Olmalıdır, Eylül 1996):"Açın, bir daha okuyun, Edebiyatçılar Derneği'nin metnini, 'ruhsat' mı vermişler ki 'ruhsat'ını geri alsınlar, atamışlar mı ki 'azletsinler'. O dernek bir tespitini dile getiriyor ve diyor ki, yaptığın bunca yanlışlardan ötürü sen artık nasıl bir şair yüreği taşıyabilirsin? Yazdığın birkaç şiir de seni yalanlıyor; ülkedeki demokrat kesimin vebali senin boynundadır. Bu duruma senin öznel tutumların yol açtı. Ve hiç olmazsa artık görünen kişiliğini açıkla, herkes doğruyu görsün, anlasın. Çünkü, şair önce insana, yaşama, doğaya sahip çıkar; her şeyi bunlar için oluşturmaya, örgütlemeye çalışır."Gülmece dergisi LEMAN'da kara güldürü örneği bir söz vardı: "Ecevit: Ölüm orucu duyarsızı şair."Edebiyatçılar Derneği'nden istifalar da oldu. Çağdaş şiirimizin önemli ozanlarından biri olan Mehmet Taner'in ayrılmasına hep yazıklanmışımdır. Mehmet Taner Ecevit'in şiirini sever miydi? Çağdaş şiirimizde yeri olduğuna inanır mıydı? Sanmıyorum. Onunki şiir adına giriştiği bir kahramanlık.Ama ben şiire geniş açıdan bakmaya çalışırım. Bülent Ecevit'in şiirindeki kullanılmış duyarlığın eskimişliğini değil, siyaset çalışmalarında şiirden uzak düşmeyişinin coşkusunu benimserim. Özleşme dilini kolaylıkla kullanan bu söz ustasına saygı duyarım.

"İKİ YÜZLÜ ADAM"

Ne var ki, bu tutumuyla çelişen, Türk Dil Kurumu'nun çalışmalarını tıkar gibi yargıya başvurmasını da unutmadık. Turan Güneş'in akıl hocalığıyla, Atatürk'ün "vasiyeti"ni değiştiren bir anlayışla, İş Bankası gelirinden CHP'ye üçte bir pay istemesi; "Türk Dil Kurumu Atatürk'ün yolunda mı çalışıyor?" diye "tesbit davası" açması hep anımsanacak.Bunlar da Bülent Ecevit'in yanlışlarına eklenmeli.Onun Vahdettin'e sahip çıkması, solun bilinçlenmesine, bütünleşmesine yol açabilir mi? Bu yanlış çıkışa gösterilen tepkiler umut vericidir. Bir zamanlar "Umudumuz Ecevit"ti o! O umudun yıkılmış olması, aydınlanmaya giden yolda yeni bir umut ışığıdır.Belki de elli yıl sonra bir tarihçi çıkacak, Ecevit'in bu tutumunu, solun birleşmesini sağlayan bir eylem olarak değerlendirecek.Vahdettin neredeyse Milli Mücadele kahraman haline getirilirken, tükenmiş insan Ecevit, neden solu birleştiren bir kahraman olarak anımsanmasın?O, kendini "İki Yüzlü Adam" olarak niteliyor ama, içine düştüğü çelişkileri, yanlışları açıklamak için "iki yüzlü" olmak yetmez. Kaç yüzlü olduğunun yorumunu okurlara bırakırken onun "İki Yüzlü Adam" şiiriyle yazıya son verelim:"İkinci yüzüm sen gül biraz Ben ağlıyacağım Havadan sudan konuş kaygısız Ben deli gibi Âşık olacağım İkinci yüzüm İşine gücüne bak sen Ben şiir yazacağım Dosyalar aç Tezkere yaz Dostlara bile duyurmadan Ben öleceğim yine biraz İkinci yüzüm Yolda kaldı iki gözüm Ekmek getir bana biraz."

DÜZELTME

Bir dil yazısında dizgi yanlışlarının dil bozukluğu olarak görülmesi yazarı üzer.Dil anlayışımı bilen okurlar kimi yanlışları kolay düzeltebilir.Ümmetçi toplumdan ulus-devlete geçerken toplumsal değişimin karşısında olanlar için şöyle demiştim:"Bu değişimi benimsemeyenlerin Türkçenin kendi benliğini bulmasını olumlu karşılaması beklenemezdi."Tümcedeki sözcük "benimseyenlerin" diye çıkınca anlam bozuluyor.



ECEVİT'İN ŞAİRLİĞİ TARTIŞILIYOR


Ecevit'in toplumsal ve politik meseleler karşısındaki tavrının şiir duruşu ile bağdaşmadığı anlatılan bildiri yeniden gündeme geldi. Biz de şairlere sorduk, ''Ecevit'in şiirlerini nasıl bilirsiniz?'' diye...
05 Ağustos 2005 Cuma 10:57

 

Ecevit'in son günlerde Padişah Vahdettin ile ilgili yaptığı açıklamalara bir tepki de Mustafa Şerif Onaran'dan geldi. Onaran, Cumhuriyet gazetesi Kitap ekinin 4 Ağustos tarihli sayısında yayımlanan ''Ecevit Neden Şair Değildir?'' başlıklı yazısında, Edebiyatçılar Derneği Genel Başkanı olduğu 1996 yılında, dernekten Ali Cengizkan ile Şükrü Erbaş tarafından kaleme alınan ve ''Bülent Ecevit Neden Şair Değildir?'' adını taşıyan bildiriyi yeniden gündeme getirdi. Bildiride, Ecevit'in toplumsal ve politik meseleler karşısındaki tavrının şair duruşu ile bağdaşmadığı söyleniyordu. Şairlerimize, 'şair tavrı'nı ve Ecevit'in şairliğini sorduk.

Enis Batur (Şair-yazar)

'Siyasal kimliği kıstas değil'

Ecevit'in şiiri benim gözümde biraz anakronik bir şiir. Bu benim subjektif görüşüm. Ecevit'in şair olduğuna şüphe yok; şiir yazıyor ve şiir kitapları yayımlanıyor. Çok yakınlık duyduğum bir şiir türü değil. Türk şiirinin gelişmesinin biraz dışında bir şiir yazdığını düşünüyorum. Öte yandan Ecevit'in siyaset adamı kimliğiyle insanları coşturduğu da, düş kırıklığına uğrattığı da oldu.

Ama bütün bunlar onun bir şair olup olmamasına yol açabilecek kıstaslar değil. İsmet Özel de Sivas olayları sırasında çok garip tavırlar almıştı ama bu onun iyi bir şair olmasını engellemedi.

Gülten Akın (Şair)

'Şair olarak ortalama'

Ecevit, kendince bir siyaset yapmış; kötü-iyi diye değerlendirmek bana düşmez. Ancak tabii iyi bir sınav vermedi insan olarak. Şair olarak ortalama... Bazı iyi şeyler vardı yazdığı, kabul etmeli. Ama genel olarak iyi bir şair sayılmaz; bu, herkesin bildiği bir şey.

Süreyya Berfe (Şair-yazar)

'Tartışmaya gerek yok'

Şair tavrı diye özel bir duruş olduğunu sanmıyorum. Şairin bilinci ve sorumluluğu olmalıdır. Ecevit, hiçbir zaman şair olduğunu iddia etmedi bence.

Bülent Bey, şiirle uğraşıyor, şiir çeviriyor; hobi yani. Kendi sözleri konuya biraz açıklık getirebilir: ''Benim için şiir yazmak, özellikle siyasete girdiğimden beri bir iletişim aracı, bir düşünce açıklama yolu değil, bir düşünme yöntemidir. Yapabildiğim kadar toplumsal görevimi siyasal eylem yoluyla yapıyorum, siyasal açıklamalarımla yapıyorum. Şiir benim özel eylemim.'' Bunları söyleyen birinin şair olup olmadığını tartışmaya gerek yok.

Birhan Keskin (Şair)

'Çok kötü biri de iyi şair olabilir'

Şiir kitaplarını, Bülent Ecevit şairdir diyerek alıp okumuşluğum yok. Demek ki şair değil diye bakmışım. Bunun dışında bir şairin etik, ahlaki ve doğru olan tarafta durması onun şairliğinin göstergesi midir? Çok kötü bir adam da ne yazık ki iyi şair olabilir.

Ülkü Tamer (Şair-yazar)

'Şairliğiyle ilişkisi yok'

Bülent Ecevit'in şair olmadığı görüşüne katılmıyorum. İnsan şiir yazmayı yaşamının belirli bir bölümüne yerleştirmişse şairdir. Ecevit'in kimi davranışlarını, sözlerini, eylemlerini elbette yadırgıyorum. Ama bunun şairliğiyle doğrudan ilişkisini kuramam.

O zaman, İkinci Dünya Savaşı'nda faşistleri destekleyen Ezra Pound'u şiir defterimden bütünüyle silmem gerekir. Bülent Ecevit'in şairliğine gelince, imzasını görmeden ''Hah, bunu Ecevit yazmış'' diyemeyeceğim bir şair bence.

Lale Müldür (Şair)

'Şair susmaz politikacı susar'

Karaoğlan diye çok sevildiği zamanlarda bir şeyler yapabilirdi; yapamadı, korktu. Ama bu korku da son derece anlaşılır bir şeydir. Ki şairlerle politikacıların farkı, şairler susmaz, politikacılar susmasını bilir. Ecevit'in bir iki şiirini duydum, anladım kötü şair olduğunu ve bıraktım peşini.

(MİLLİYET)

Mustafa Miyasoğlu

Ecevit şair değil hain mi acaba?


Ecevit'in Vahdettin'le ilgili görüşlerini açıklamasından sonra, Demirel'in Atatürkçü solcular safında, hatta onları telefonla tahrik eden tavırlarıyla ortam birden bire gerildi ve tartışmalar başladı. Temmuz ayının ikinci yarısında gündem oluşturan bu tartışmalar, Ecevit'e karşı bazı solcuların eski kinlerini deprendirdi ve çok yönlü hücumlara maruz kaldı. Bazıları onu Cumhuriyet'in temel değerlerini sarsmakla, bir kısmı da Atatürk'ü küçültmekle itham etti. Bunlardan bir kısmı da onun şair olup olmadığıyla ilgili açıklamalar yaptı.
Tabii bu arada onun siyasi kariyeri, Karaoğlan efsanesi ve Osmanlı hanedanı ile akrabalığı gibi bir sürü bilinen-bilinmeyen mesele ortalığı kapladı. Bu dolmuşa binmeye alışık bir kısım basının üzerinde durmadığı tek husus şu oldu:
28 Şubat döneminde Ecevit, Meclis'in beşinci partisinin başkanı olduğu halde, 9. Cumhurbaşkanı Demirel tarafından seçim hükümetinin başbakanlığına neden getirildiği ve Demirel'in ailesinden saydığı Cavit Çağlar'ın helikopteriyle seçim yatırımı olarak PKK'nın başı APO'nun güvenlik güçlerine nasıl teslim edildiği?
Bu husus gerçekten tartışılabilseydi, Demirel'in tek yetkili başbakan olmak için Erdal İnönü ile koalisyon kurduğu ve Cumhurbaşkanlığı'nı rahat sürdürmek ve mümkün olursa koltuğunu bir dönem daha korumak imkânını Ecevit'le mümkün gördüğü ortaya çıkacaktı. Demirel, ailesinin itibardan iyice düştüğü bir dönemde Ecevit'in masum görünen bir yakın tarih görüşüne olanca şiddetiyle karşı çıkarak yeniden gündeme gelmeyi nasıl becerdiği ise, hiç mesele edinilmedi. Bu bir kısım dolmuşçu basın mensubunun köşe yazarları da aynı oyuna gelmiş oluyorlar? Asıl üzerinde durması gerekenleri de unutuyorlar?
Halbuki kalem ve kelam sahibi insanları ilgilendirecek şeyler, Ecevit'in başarısız siyaseti veya şair olup olmayışı değil, Demirel'in amaçlarına bilerek bilmeyerek nasıl hizmet ettiği olmalıydı. Yalnız Ecevit Demirel'in amaçlarına hizmet etmiyor, ona karşı kalemlerini bileyen köşe yazarları herkesten fazla olup biten üzerine kafa yormak zorunda, onunla mükellef; işleri bu? Fakat sıcaktan mı, yoksa bu havada alkole erken yakalandıklarından mı bilinmez, hiçbirinin bu işlerle ilgisi görülmüyor?
Bu arada en cin görünenlerden biri eski defterleri karıştırarak 1996'dan, yani Ecevit'in önemli biri olmadığı günlerden bir belge çıkarıp yayınladı. Şair olup olmadığı da böylece tartışmaya konu oldu. Cumhuriyet ve Milliyet ona her yönden saldırırken, onun en naif görünen bu tarafını da ihmal etmediler.
Edebiyatçılar Derneği eski başkanı ve eski Türk Dil Kurumu mensuplarından olan M. Şerif Onaran, Cumhuriyet Kitap dergisinde, "Ecevit neden şair değildir?" başlıklı bir yazı yazdı ve Edebiyatçılar Derneği adına yayınladıkları bildiriyi ve hikâyesini anlattı.
Ecevit'in şair olmayışının gerekçesi şunlarmış:
Sivas'taki Madımak Oteli yangınına duyarsız kaldığı, devlet otoritesi adına hapishanelere düzenlenen operasyonları savunduğu, şairlerin ilgili olmadığı koltukla çok ilgili olduğu, iktidar olduğu zamanlarda TRT'ye bile söz geçiremediği için muktedir olamadığı ve "çekinser" kelimesinin uydurma olduğunu söyleyenlerden özür dilemeyip sorunlardan kaçtığı ve "yalnızca muhaliflerinin aczi sayesinde hayatta" kaldığı için?
Bütün bunlara, CHP adına İş Bankası gelirinden pay istemesi ve "Türk Dil Kurumu Atatürk'ün yolunda mı çalışıyor?" diye tesbit davası açtırması da eklenince, Ecevit'in eski suçları epey kabarıyor ve son suçu da eklenince, onun için söylenmedik sadece bir söz kalıyor o da "Hain!" Nasıl Sultan Vahdettin paratöner gibi şimşekleri üzerine çekmişse, Ecevit de öyle yapabilir deniyor. Bakın şu taktikle solu birleştirmek düşüncesi ne kadar anlamlı:
"Onun Vahdettin'e sahip çıkması, solun bilinçlenmesine, bütünleşmesine yol açabilir mi? Bu yanlış çıkışa gösterilen tepkiler umut vericidir." (Cumhuriyet Kitap, s. 807, s.22). Vahdettin'in yurdu terk edişiyle iç savaşı önlediği sözleri düşünülürse umut anlaşılır?
Ecevit'in FP Milletvekili seçilen Merve Kavakçı'yı Meclis'ten attırmak için gösterdiği gayret hatırlanırsa, bugün onun başına gelenler de anlaşılabilir. Konu çok derin!..
Mustafa Miyasoğlu
mmiyasoglu@vakit.com.tr
Ecevit'in şairliği de tartışmalı
05 Ağustos 2005 12:50  
Osmanlı tarihine getirdiği yeni tezlerle tartışmaların odağı haline gelen Bülent Ecevit'in şairliği de sorgulamaya başlandı...

     Ecevit'in son günlerde Padişah Vahdettin ile ilgili yaptığı açıklamalara bir tepki de Mustafa Şerif Onaran'dan geldi. Onaran, Cumhuriyet gazetesi Kitap ekinin 4 Ağustos tarihli sayısında yayımlanan "Ecevit Neden Şair Değildir?" başlıklı yazısında, Edebiyatçılar Derneği Genel Başkanı olduğu 1996 yılında, dernekten Ali Cengizkan ile Şükrü Erbaş tarafından kaleme alınan ve "Bülent Ecevit Neden Şair Değildir?" adını taşıyan bildiriyi yeniden gündeme getirdi. Bildiride, Ecevit'in toplumsal ve politik meseleler karşısındaki tavrının şair duruşu ile bağdaşmadığı söyleniyordu. Şairlerimize, 'şair tavrı'nı ve Ecevit'in şairliğini sorduk.

Enis Batur (Şair-yazar)
'Siyasal kimliği kıstas değil'


Ecevit'in şiiri benim gözümde biraz anakronik bir şiir. Bu benim subjektif görüşüm. Ecevit'in şair olduğuna şüphe yok; şiir yazıyor ve şiir kitapları yayımlanıyor. Çok yakınlık duyduğum bir şiir türü değil. Türk şiirinin gelişmesinin biraz dışında bir şiir yazdığını düşünüyorum. Öte yandan Ecevit'in siyaset adamı kimliğiyle insanları coşturduğu da, düş kırıklığına uğrattığı da oldu.

Ama bütün bunlar onun bir şair olup olmamasına yol açabilecek kıstaslar değil. İsmet Özel de Sivas olayları sırasında çok garip tavırlar almıştı ama bu onun iyi bir şair olmasını engellemedi.

Gülten Akın (Şair)
'Şair olarak ortalama'


Ecevit, kendince bir siyaset yapmış; kötü-iyi diye değerlendirmek bana düşmez. Ancak tabii iyi bir sınav vermedi insan olarak. Şair olarak ortalama... Bazı iyi şeyler vardı yazdığı, kabul etmeli. Ama genel olarak iyi bir şair sayılmaz; bu, herkesin bildiği bir şey.

Süreyya Berfe (Şair-yazar)
'Tartışmaya gerek yok'

Şair tavrı diye özel bir duruş olduğunu sanmıyorum. Şairin bilinci ve sorumluluğu olmalıdır. Ecevit, hiçbir zaman şair olduğunu iddia etmedi bence.

Bülent Bey, şiirle uğraşıyor, şiir çeviriyor; hobi yani. Kendi sözleri konuya biraz açıklık getirebilir: "Benim için şiir yazmak, özellikle siyasete girdiğimden beri bir iletişim aracı, bir düşünce açıklama yolu değil, bir düşünme yöntemidir. Yapabildiğim kadar toplumsal görevimi siyasal eylem yoluyla yapıyorum, siyasal açıklamalarımla yapıyorum. Şiir benim özel eylemim." Bunları söyleyen birinin şair olup olmadığını tartışmaya gerek yok.

Birhan Keskin (Şair)
'Çok kötü biri de iyi şair olabilir'


Şiir kitaplarını, Bülent Ecevit şairdir diyerek alıp okumuşluğum yok. Demek ki şair değil diye bakmışım. Bunun dışında bir şairin etik, ahlaki ve doğru olan tarafta durması onun şairliğinin göstergesi midir? Çok kötü bir adam da ne yazık ki iyi şair olabilir.

Ülkü Tamer (Şair-yazar)
'Şairliğiyle ilişkisi yok'


Bülent Ecevit'in şair olmadığı görüşüne katılmıyorum. İnsan şiir yazmayı yaşamının belirli bir bölümüne yerleştirmişse şairdir. Ecevit'in kimi davranışlarını, sözlerini, eylemlerini elbette yadırgıyorum. Ama bunun şairliğiyle doğrudan ilişkisini kuramam.
O zaman, İkinci Dünya Savaşı'nda faşistleri destekleyen Ezra Pound'u şiir defterimden bütünüyle silmem gerekir. Bülent Ecevit'in şairliğine gelince, imzasını görmeden "Hah, bunu Ecevit yazmış" diyemeyeceğim bir şair bence.

Lale Müldür (Şair)
'Şair susmaz politikacı susar'


Karaoğlan diye çok sevildiği zamanlarda bir şeyler yapabilirdi; yapamadı, korktu. Ama bu korku da son derece anlaşılır bir şeydir. Ki şairlerle politikacıların farkı, şairler susmaz, politikacılar susmasını bilir. Ecevit'in bir iki şiirini duydum, anladım kötü şair olduğunu ve bıraktım peşini.

Haber: Sema Aslan
Kaynak:
www.milliyet.com.tr

VECDİ ERBAY:
Şair Tavrı

Mustafa Şerif Onaran Cumhuriyet Kitap'ta, 1996'da yayımlanan 'Bülent Ecevit Neden Şair Değildir' bildirisini hatırlattı. Bu bildiriyi, Edebiyatçılar Derneği Genel Başkanı Şükrü Erbaş'la birlikte Ali Cengizkan kaleme almıştı. Özetle, başbakanlığı sırasında hak ihlallerine ve savaşa karşı bir şair tutumu geliştirmediğini ve bu nedenle, Ecevit'in şair olmadığını savunuyordu metin.

Onaran'ın yazısından yola çıkan Sema Aslan da Milliyet gazetesinde şairlere şair tavrını sordu. Enis Batur, Gülten Akın, Birhan Keskin, Süreyya Berfe, Lale Müldür ve Ülkü Tamer'in konuyla ilgili görüşleri var haberde. Şairlerin ortak görüşü Ecevit'in şair olduğu yönünde. Bir diğer ortaklaştıkları nokta, Ecevit'in vasat bir şair olduğu...

Ecevit'in siyasal ve toplumsal olaylar karşısındaki tavrını benimsemiyor soruşturmaya cevap veren şairler. Burada, Lale Müldür'ün tespitini ilginç bulduğumu belirtmeliyim. Şöyle diyor Müldür: 'Karaoğlan diye çok sevildiği zamanlarda bir şeyler yapabilirdi; yapmadı, korktu. Ama bu korku da son derece anlaşılır bir şeydir.

Ki şairlerle politikacıların farkı, şairler susmaz, politikacılar susmasını bilir. Ecevit'in bir iki şiirini duydum, anladım kötü şair olduğunu ve bıraktım peşini.'

Peki, İHD ile ilgili yaptığı talihsiz açıklamaya rağmen, Adalet Ağaoğlu'nun vasat bir yazar olduğunu kim iddia edebilir? Sanırım, hiç kimse. Üstelik Ağaoğlu'nun açıklaması, İsmet Özel'in Sivas katliamından sonra yazdığı yazının yanında çok masum kalıyor. Düşüncelerine katılmasak da Ağaoğlu iyi bir yazar, Özel iyi bir şairdir.

Sanırım meseleyi daha farklı bir düzlemde tartışmak gerekiyor. Şairlerin, yazarların yüklendiği ya da kendilerine yüklenen misyondur kafaları karıştıran.

Ağaoğlu'nun açıklamasından sonra İHD'yi savunanlar ile öteden beri İHD'ye karşı olanlar Ağaoğlu'nun açıklamasını çok önemsedi. Bunun nedeni, Ağaoğlu'nun İHD'nin kurucularından biri olmasıdır kuşkusuz ve aynı zamanda Ağaoğlu'nun yazar olmasıdır.

Yazar olmak. Mesele budur galiba. Yazara 'aydın' demişiz. 'Şair susmaz' demişiz. Siyasal ve toplumsal sorunlara çözüm üreten demişiz. Şairi 'bilici' ilan edip sırra kadem basan Rimbaud ve başkalarının benzer yakıştırmalarına inanmışız.

'Şair bilicidir' diyorsak, her dediğine kutsal bir paye biçmemiz gerekiyor, her dediğini koşulsuz kabul etmemiz gerekiyor. Önce sosyalist, sonra dinci ve şimdilik ırkçı olan İsmet Özel'e; İHD'yi, bugüne kadar İHD'yi olumlayan tek kelimeye yer vermeyen Hürriyet gazetesinin manşetinden karalayan Adalet Ağaoğlu'na da inanmamız gerekiyor o zaman.

Şair, yazar, ressam... sanatçılara ezbere yüklediğimiz anlamları yeniden düşünmeli ve tartışmalıyız galiba. 'Şair tavrı' diye bir şey yoktur. Bu nedenle ne fildişi kule kalmalı ne de boynunun tutulmasını göze alıp fildişi kuleye bakanlar... Hayat, herkesi eşit kılıyor gecikmeli de olsa...

vecdierbay@hotmail.com

« Önceki :: Sonraki »