|
Neymiş.. neymiş.. yazar mıymış?..
NURSEN KARAS* ______________________________________________
İstanbul'da 1938'de doğan Nursen Karas'ın ilk öyküleri 1952'de Yeni İstanbul Gazetesi'nin ''Çocuk Köşesi''nde çıktı. Daha sonra yazı ve şiirleri Akşam, Yeni Gazete, Yirminci Asır, Yelpaze, Yeni Ufuklar, Türk Dili, Varlık, Dost, Yelken, Güney Adam-Öykü, Düşler-Öyküler, Milliyet Sanat, Gösteri, Argos, Karşı, İnsancıl, Cumhuriyet Kitap ve Dergi, Evrensel Kültür, Sanat Çevresi, Kuvayi Milliye dergilerinde, 1971-76 yıllarında Doğu Anadolu'da yaptığı gezilerin izlenimleri fotoğraflı olarak Yeni Ortam, Politika, Dünya gazetelerinde yayımlandı. İkisi Paris ve Londra'da beş fotoğraf sergisi açtı. Çok sayıda şiir ve öykü kitabı bulunan yazar özel bir bankadan emekli.
Dünyada mekân.. demişler; özdeyişin sonrası deyişi bütünlüyor: ''Dünyada mekân, ahrette iman'' . ''Mekân'' ev, sığınak demek Arapçada; ''iman'' .. inanış, yaradılışın gizinden yaradılmışı korumaya, yaşatmaya giden yol. Aslında dinlerin özüne inilebilirse çıkış noktasıyla varış amacı hepsinde bir; toplumları düzeltmeyi, insanın içini temizlemeyi amaçlamışlar... ''Ahrette iman'' ı (ölümden sonra dinginliği) sağlamak için dünyada iyilik, dürüstlük isteniyor çünkü. Yani ''iyi'' olacaksın, iyilik yapacaksın, kimseyi incitmeyeceksin. Öztürkçesi ''Konut'' olan ''Mekan'' için söylenmiş başka özdeyişler de var: Ev alma, komşu al.. gibi. ''Komşun aç yatarken sen tok yatamazsın'' gibi. Bunun karşılığı da ''Komşuda pişen bize de düşer'' dir. Yemeğin bölüşülmesi doğaldır, yani haktır. Dahası dayanışmanın uç noktasını da belirlemiş gelenekler: ''Komşu komşunun külüne muhtaç.'' (1)
Bunlar olmazsa ne mi olur? Onu Sabriye Hanım 'a soralım.. Sormamıza gerek yok; komşusu olamadım ama eski bir arkadaşı olduğum için her şeyini biliyorum. Bazısını geldiğinde anlatır kahvemizi içerken, bazısını da gece gündüz demeden telefonlarda. Ve ''Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı olduğunu'' da hiç unutmaz; ortalıkta kimsenin bulunmadığı zor, dahası acı günlerimde de hep yanımdadır: Gece gelen kalp krizinden avukatsız girdiğim duruşmalarıma kadar!..
Adını Sabriye koyarken başına gelecekleri bilmişler mi nedir! ''Nabza göre şerbet'' vermeyi, ortamlara göre biçim değiştirmeyi bilmeyen benim güzel akradaşım ne yazık ki ''Doğru söyleyen dokuz köyden kovulur'' gerçeğini yaşamaktan kurtulamadı daha!.. Döne dolaşa artık ne gidebileceği yer ne de dizlerinde derman kaldı, ama bildiğinden de şaşmıyor. Aslında kimsenin işine burnunu sokmaz, dedikodu da yapmaz. Düşüncelerini, fikirlerini uluorta saçıp savuranlardan da değil; suskun, kendi halinde. Ne var ki fitne fesat kukumavları biraraya geldi mi.. konu hemen Sabriye. Sabriye çünkü bir yazar!..
Yazar mı dedin?.. Neymiş neymiş.. yazar mıymış? Nasıl yazıyormuş ki? Neden yazıyormuş? Ne yazıyormuş? Başka işi yok muymuş? Ne işi olacak ki çoluk yok çocuk yok.. evini de gördün darmadağınık. Masaların üstü kitap, gazete yığılı, sehpalar yığılı.. bir koltuk takımı bile yok sözümona salonda; bir büfesi bile yok, kitaplık.. kitaplık!.. Mutfakta bile kitaplık var, bir yemek masası yok. Koridor tavanları camlı dolaplarla kaplı!..
Oturduğu ev apartman yapılmak için boşaltılınca yeni çevresinde ''anlaşılamama'' durumu iyice ortaya çıktı. Kadınların birbirine ilk sözü ''Kocan nerde?'' dimdik bir soruydu artık. Eğer ''nerde'' olduğu söylenebilirse ''neci'' olduğu da söylenecekti; sonra ''kaç çocuk?'' Kız mı erkek mi, kaç yaşındalar, ne okuyorlar, ne yapıyorlar? E.. kadın demek bu demek değil mi?
Hayır!.. Sabriye Hanım'a göre değil. Öncelikle erkek üstünlüğünü kabul etmiyor. Okuduğu kız-erkek karışık okullarda hep sınıf birincisiymiş çünkü!.. Üstelik yaşça en küçük olduğu halde bazı delikanlı arkadaşlarının ''Sabriye Abla'' sıymış!.. ''Kadın'' ya da ''erkek'' olmak için önce ''insan'' olmamız gerekir diyordu; ''insan'' olmak da evin döşemesiyle, kocayla, çocukla belirlenmez. ''İnsan'' olmaya yeterli değil bunlar... İnsanın ''insanım'' diyebilmesi için önce arınıp durulması, ''kendini bilmesi'' (ne demek ''kendini bilmek'' ; kaç kişi kendini, içini, içinde olanları, olmayanları biliyor?), temiz, suçsuz benliğe eriştikten sonra da aldıklarını vermeye çalışması, öbür insanlara, öbür canlılara, doğaya borcunu, borçlarını ödemeye çalışması gerekir. Sabriye Hanım'ın vermek, borcunu ödemek konusunda yapabileceği şey ''YAZMAK'' tı. Gözden kaçan gerçekleri, bilinmeyen yanlışları deşelemek, ortaya dökmek, herkese göstermek!.. Bu nedenle yazar olarak da pek tutulan biri olamıyordu. Millet yatak odalarını anlatırken onun karamsar hikayelerini kaç kişi okuyacaktı ki?.. Eh.. yatak odası.. yatak odasıdır, herkesin yaşamında olan, yoksa özlenen, kimilerince doyumsuz bir nokta. Öbür yüzü nedir; sayıyı çoğaltmanın yanında ne getiriyor? Getirebiliyor mu? Ya götürdükleri? İşte hiç sorulmayan soru: Sevgisiz yatak odalarından bu zehir dışarı nasıl sızar, nelere, nasıl bulaşır, insanları nasıl canavarlaştırır? Kimi yazarlar girdikleri yatak odalarının yatma kalkmalarıyla milleti eğlendirirken Sabriye Hanım o yatma kalkmalardaki ulaşılamamışlıkları didiklemeye çalışıyordu. ''Bundan bize ne?'' diyenler için ''romantik'' oluyordu böylece. Çok okunmamak, çok tutulmamak, yeterince tanınmamayı getirdiği için de kimileri, konusu komşusuna göre bir ''özenti'' den öte geçememiş sayılıyordu. Yazlıkta biri sormuştu bir gün: ''Sen bu yazıları yazıyon da para alıyon mu bari?'' Selamdan öte ilişkisi olmayan bir komşu!.. Kimseye de çalışmalarından sözetmiyor. Gece herkes balkonlara doluşup avaz avaz bağrışıp gülüşürken demir panjurları kapatıp içerde çatır çutur yazısını çıkarmaya çalışıyor. Sonunda göz hapsinde yaşamanın bunaltısıyla bahçesine çiçekler, ağaçlar diktiği o güzel yazlık evini satmıştı. İş yaşamında da çekemeyenlerden birisinin ''Yazarsa gitsin yazısını yazsın'' dediğini duymuştu. ''Ben istemez miyim'' diyordu ''yazılarımın başına oturmayı? Notlar, notlar notlar... Kaçını bütünleştirip ortaya çıkarabiliyorum?''
Ev kadınlığıyla ilgili hiçbir iddiası yok. Ortalık temizlemek.. yemek pişirmek... Yaşamın içinde daha önemli sorunlar, görevler var: Toplumsal sorunlar, kişisel sorunlar, ''Dert babası'' değil ama ''dert anası'' . Sabırla dinliyor; en olumlu çıkış yolunu bulup anlatmaya çalışıyor. Öngörüleri.. sezgileri.. doğru, akılcı. Konuştuğu insanlara yararlı oluyor. Bazen hiç düşünmediğimiz konularda uyarıyor. Böcek ilaçlamalarının sebze, meyvelerdeki etkisinden tiksiniyor, kanserin çoğalmasını buna bağlıyordu. Tohumların yurtdışından getirilmesiyle başlayan genlerle oynama konusunu da ilk ondan duymuştuk. ''Genleri değiştirilen yiyeceklere ne özellikler yüklüyorlar biliyor musunuz?'' diyordu, ''neden günden güne aptallaşıyoruz, unutkanlaşıyoruz? Gençlere bakın.. unutkan, düşüncesiz çocuklar!.. Bizim anne babalarımız hiç unutkanlıktan sözeder miydi? Dürüstlük, yardımlaşma, idealler yerine adam aldatma, arkadan vurma, dalavera sergileniyor, öğretiliyor, bilinçaltına işleniyor bütün yayınlarda. Kadın erkek ilişkisi çocuk yaşının alt çizgilerine indirilip kafalar boşaltılıyor; toplumsal bütünleşme önleniyor...''
Öbür hatunlarla politikaya girme fırsatı olmazdı ama bana içinin yangınını açardı: ABD'nin yaptıkları, yapabilecekleri, Kore, Vietnam'dan Irak'a kadar savaşları, topraklarımızda ''üs'' adıyla el koyduğu yerler?!... ''Amerikalı'' dediğin, kovboy filmlerinde gördüğümüz adam vurmaktan, para çalmaktan hüküm giymiş, Avrupa'nın hapishane kaçkınlarının Kızılderililere çektirdiklerini, onları yokedişlerini anlatır; Afrika'da duralardı. Yüzyıllarca köle olarak satılmış bu karaderili insanların açlık ve susuzluğunu tam anlatamaz; ellerini iki yana açarak sorardı: ''Irak'a sözümona 'Özgürlük' diyerek savaş açmak mı kolay ve yararlıydı; Afrika'ya yiyecek, içeçek, AIDS ilacı vermek mi kolay, yararlıydı? Amerika'nın dünyaya zulmünden sonra Avrupa Birliği'ne girmemizin yaratabileceği sakıncaları, özelleştirmede dönenleri, yabancılara toprak satışını düşünür, konuşurdu: 'Kan dökerek, can vererek alınan, korunan toprak.. nasıl parayla satılır?!..''
Dış görünümlerine, etiketlerine yaslanarak çalım satan kimi hatunlar için özgüveni korumanın kolay yolu böylelerini dışlamak, tepeden bakmak. Ne biçim kadınsa.. sıradan, adam sendeci bir giyim, yürüyüş.. köşedeki çiçekçi kadınla gülüşüp konuşmalar!.. ''O yazar!..'' diyenlere de şaşıyorlar: ''Neymiş?!.. Yazar mıymış?.. Ne yazıyormuş ki?.. Nerde yazıyormuş?..'' Eh bir de aynı apartmanda oturuyorlarsa.. hele de yöneticiyseler!.. Vah Sabriye Hanım vah!.. Ama Sabriye Hanım son geldiğinde hiç de üzgün değildi. Tüm bu can sıkıcı durumlar ona yeni bir hikaye kazandırmış: Naziler Apartımanı!.. Kuşkusuz hikayenin yayımlanacağı derginin adını bilmez buncağızlar ama düşüncesizlik ve çiğlikleriyle de olsa edebiyatımıza girdiler. ______________________________________________
* Hafta Sonu 19.08.2006
Cumhuriyet 18.08.2006 Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer:
Atatürk'ün esin kaynağı ''İnsan aklının ve bilimsel düşüncenin yüceliğini benimseyen ve yazın tarihimizde unutulmaz yeri olan Tevfik Fikret, onurlu yaşamı ve seçkin yapıtlarıyla Ulu Önder Atatürk'e esin kaynağı olmuştur. Fikret'in, çağdaşlığın gerisinde kalan düşünce ve yaşam biçimlerinin yanı sıra, siyasal ve toplumsal kurumlara yönelik eleştirel tutumu Türk ulusunun, daha güzel günlere kavuşmak için verdiği savaşımda yol gösterici olmalıdır.''
Sayın Sezer'in bu çok anlamlı mesajı 20 Ağustos'ta çoğu gazetede hiç yer bulmazken bazı yayın organlarının da tepkisine yol açmıştı. Bunlardan Vakit gezetesi 'Sezer'in övdüğü adama bak' manşetiyle Cumhurbaşkanı'na saldırıyor ve onu 'kendisi ateist, oğlu da papaz olan' Tevfik Fikret için övgü dolu ifadeler kullanırken Mehmet Akif 'i 'hatırlamamakla' suçluyordu.
ASIM BEZİRCİ: SOSYALİZM VE EDEBİYAT
GÜLSÜM AKYÜZ ______________________________________________________
Asım Bezirci'nin ülkemiz edebiyatında seçkin, doldurulamaz bir yeri vardır. Edebiyat dünyasında, çalışkanlığı, titizliği, üretkenliği her zaman takdir ve beğeniyle karşılanmıştır. Çalışkan, yürekli bir karınca olarak nitelendirilmiştir. Kuşkusuz, 67 yaşında 70 yapıt veren, yapıtları üstüste dizildiğinde boyunu açan bir kişi olarak o, bunu çoktan hak etmişti. Türk diline saygı duyan, onu iyi kullanan, anlaşılır bir biçimle yazan güçlü bir kalem olmasının yanı sıra iyi bir çevirmendi. Edebiyatımıza katkısı olacağını düşündüğü kitapları araştırmış, çevirip dilimize kazandırmıştır. Pek çok yazarımız için hazırladığı biyografik araştırma ve deneme kitaplarıysa; genç yetişkin bütün edebiyatçılara, edebiyata ilgi duyanlara, edebiyat öğrencilerine ders kitabı olacak niteliktedir.
Asım Bezirci'nin sevgisi yalnız şair ve yazarlarla, tanıdığı insanlarla sınırlı değildi. Sonsuz bir insan sevgisiyle doluydu. İçinden çıktığı, bağını hiç koparmadığı halkına büyük bir sevgisi vardı. Kendini halkına borçlu sayıyordu. Ve diyordu ki; "Elbette, halktan aldıklarımızla oluşturduğumuz birleşimleri kafamızda saklamayacağız. Onları hayata geçirmeye, uygulamaya girişeceğiz. Evet, 'devrimci düşünce olmadan devrimci eylem olmaz' ama eylem olmayınca da düşünce bir işe yaramaz"
91. ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE TÜM YÖNLERİYLE TEVFİK FİKRET DOSYASI >>>
DERS KİTAPLARINDA TOPLUMSAL CİNSİYET Ali'ye kitap, Ayşe'ye süpürge
HAMZA AKTAN ___________________________________________________
'Ders Kitaplarında Toplumsal Cinsiyet', öğretmenlerin ve onlara müfredat hazırlayan Milli Eğitim'in çokça ders alması gereken bir kitap
Türkiye'de ders kitaplarının ideolojisi her zaman sorunlu oldu. Özellikle tarih ders kitaplarında 'bizi' merkeze alıp 'öteki'yi dışarıda tutan, bununla da çocuklara daha o yaşlarında zenofobi zerk eden kuvvetli bir damar vardır. Bu yönde Milli Eğitim Bakanlığı'nın düzeltme çabaları nihâyet son birkaç yıldır gündeme gelebildi. O da, başta Yunanistan'la olan yakınlaşma ve tabii akademi ve medyadan gelen dozu yüksek eleştirilerin dikkate alınmasıyla mümkün hale gelebildi. Fakat hâlâ dışarıdan bakıldığında geçerliliği kalmamış bir içerikle karşı karşıya olduğumuz görülebilir. Ders kitaplarında toplumsal cinsiyet ise son yıllara dek pek dikkate alındı denilemez. Kadın-erkek ayrımlarının toplumsal alan içinde çok net çizildiği, geleneksel rollerin doğrudan alınarak ders kitaplarına monte edildiği de birkaç itiraz dışında 'yetkililer'in dikkatini çelmedi. Bu itirazlardan belki en fazla ses bulanı Firdevs Gümüşoğlu'nun Ders Kitaplarında Toplumsal Cinsiyetbaşlıklı çalışması oldu. Firdevsoğlu'nun 1996'da bitirdiği çalışması (Kaynak Yayınları) 2000'li yılların kitaplarıyla güncelleştirilerek Çağdaş Eğitim Vakfı tarafından yeniden basıldı. Çalışma, Cumhuriyet'in ilk yıllarından bugüne dek ilköğretimde okutulan kitapları inceliyor. Firdevsoğlu, araştırması için 1928'den 1995'e kadar ilk ve ortaokullarda okutulan bin tane kitabı incelemiş. 95'den 2005'e dek de sekiz sınıfa ait matematik ve yabancı dil kitapları hariç bütün kitapları tarayarak başta öğretmenlere, sonra da Milli Eğitim Bakanlığı'nın elinden düşürmemesi gereken bir 'ders alma' çalışması ortaya çıkarmış.
Eskinin modernliği, şimdinin muhafazakârlığı Çalışmadan çıkan bulgular bizim de içinden geçtiğimiz tedrisatta hangi kodlarla yerleşik rollerimize yönlendirildiğimizi fark etmemizi ve tabii Cumhuriyet'in ilk yıllarıyla günümüz arasındaki 'çağdaşlık' düzeylerindeki kırılmanın boyutlarını görmeyi sağlıyor. İçindeki bazı eksik ve tartışmaya açık yanları olmakla birlikte görüyoruz ki Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki ders kitapları kadına toplumda hak ettiği yeri gösteriyor, öneriyor. O dönem dışarının öznesi olarak gösterilen kadın, 1950'lerden itibaren evin, mutfağın içine sıkıştırılıyor. Çocuklar için de büyüdüklerinde edinecekleri yer şimdiden işaret ediliyor. 1963'teki Hayat Bilgisi kitabına göre bugünün küçük Ayşe'si, yarının ya hemşiresi ya da ev kadını; küçük Ali'si ise askeri, mühendisi, doktoru olacaktır. Firdevs Gümüşoğlu bu nedenle ders kitaplarında toplumsal cinsiyet bağlamında Türkiye tarihini çok net biçimde ikiye ayırabiliyor; Cumhuriyet'in ilk yıllarıyla birinci dönem (1950'lere dek) ve ikinci yarısından günümüze kadar gelen ikinci dönem. Bu ikilik üzerinden bakıldığında sürekli bir geriye (yazara göre Osmanlı'ya) gidiş gözlemleniyor. Gerçekten ilginç bir paradoks. Toplumun yapısının dayatmalarıyla aslında fiilen edilginleştirilmiş olan Cumhuriyet dönemi kadını ders kitaplarında toplumla çatışacak biçimde (yazara göre Osmanlı'ya tepki, ondan kaçış) özne kabul ediliyor. Fakat Türkiye toplumunun gelişmesi, kadınların ev dışında da söz sahibi olabildikleri günümüzde ders kitaplarında yine eve/mutfağa yönelim söz konusu oluyor. "Baba para kazanır, anne evin düzen ve temizliğini sağlar" esprisi 1950'lerden bugüne dek korunuyor. 'İlk yıllar'la günümüz arasındaki çağdaşlık-muhafazakârlık ayrımları hep kadınlar üzerinden yürüyor. 1933'te kadın için kocasından hoşnut olmamayı 'bile' boşanmak için yeterli gören yaklaşım 1987'de boşanmayı ancak ölümle mümkün gören hilkat garibesi bir muhafazakârlığa evriliyor. Yine çok basit göstergelerle ders kitaplarını düzenleyenlerin ideolojik dünyalarını teslim ettiğini görebiliyoruz: 33'te fizik deneyi yaptırılan kız çocuğu 1971'de yerini erkek çocuğa bırakıyor. Gümüşoğlu'nun gözlemine göre 1950'den sonra hiçbir kitapta kız çocuklarına bilimsel deney yaptırılmıyor. Gümüşoğlu'nun kitabın sonuna koyduğu yirmi sayfalık (altmış iki adet) görsel malzeme, çalışmasının değerini daha bir artırıyor doğrusu. Aslında yalnızca kitap sayfalarından alınmış bu resimlere bile bakıldığında ders kitaplarındaki ideolojinin ne menem bir şey olduğu hakkında bir fikre varmak mümkün. 1920'lerde kadını ev içinde de olsa çocuklarını bilgilendiren bir faaliyet içinde gösteren resimler yaklaşık kırk yıl sonra yerini kadını yeniden mutfak araç-gereçlerinin içine hapsetmiş görsellere bırakıyor; 1937'de avukat kadınlar resmedilirken, 1950'lerde kadınlar çamaşır yıkarken, ütü yaparken gösteriliyor. Daha vahim bir örnek 2003'teki bir Hayat Bilgisi kitabından. Kitapta kadın bedeni ilk kez resmediliyor, fakat bir müdahaleyle; kadına şort ve tişört giydirilmiş. Bu haliyle her nedense- kadının yalnızca kalbini görebiliyoruz. Erkek bedeni ise tüm açıklığıyla karaciğeri, böbreği, idrar kanalı görülebilecek şekilde gösterilmiş.
Olumsuz örnek rasyonelse... Cumhuriyetin ilk yıllarıyla sonrası arasında net bir ayrım koyan Gümüşoğlu, haliyle 'ilk yıllara' adeta güzelleme yapıyor. Bu açıdan kitabın hemen tümü günümüzle, 'ilk yıllar' karşıtlığı ve çatışması üzerine bina edilmiş. Doğrusu bu konuda son elli-altmış yıllık örneklere bakıldığında yazara hak vermemek elde değil. Fakat, günümüzdeki kof cinsiyetçiliğe duyulan tepki üzerinden gelişen 'ilk yıllar' sempatisi ve bu yılları her haliyle olumlayan tavır kimi yerlerde sıkıntıya da yol açmıyor değil. Bu sıkıntıyı Gümüşoğlu'nun o yıllara halel getirmemeye özen gösteren tavrından açıkça görebiliyoruz. Örneğin; "Büyük kısmı daha yüksek bir tahsil görmeden hayata karışacak, ev kadını olacak olan kızlarımıza müstakbel vazifeleri hakkında esaslı bilgi ve fikir vermek " içerikli 'İlkmektep Müfredat Programı' 1930 tarihini taşıdığı için olsa gerek Gümüşoğlu'nun eleştirisinden kurtulmuş oluyor. Kızların neden büyük kısmının yüksek tahsil görmeden ev kadını olacağı, bunun nereden ve neden öngörüldüğü, müstakbel vazifenin aslında ne olduğu" gibi son derece önemli soru ve itirazlarla karşılaşması gereken müfredata Gümüşoğlu ilginç biçimde 'iyi tarafından' bakmayı tercih ediyor: "Yukarıdaki değerlendirmede dönemin gerçeklerini göz önüne alan bir bakış açısını görüyoruz " diyen Gümüşoğlu bu yanıyla müfredata rasyonellik payesi biçiyor. Fakat bu izahtan bakıldığında, yine o yıllarda toplumun hali hazırdaki vaziyetine tamamen ters ama çağdaşlık dikkate alınarak oluşturulmuş olumlu örneklere de 'irrasyoneldi' demek gerekiyor. Çalışmada eksikliği hissedilen bir diğer konu da 'ilk yıllar'daki olumlu çerçevenin nasıl olup da bambaşka bir anlatıya dönüştüğünün siyasal-sosyolojik analizi. 1950'lerden sonraki ders kitaplarında oluşturulan cinsiyetçi yönelim Kemalizm'e olan bir tepkiden mi, toplumun muhafazakârlaşmasından mı, yoksa ilk yıllardaki içeriğin toplumca benimsenmemiş, kabul görmemiş olmasından mı kaynaklandığı gibi sorular yanıtsız kalıyor. Bizlere toplumun cinsiyetimize uygun gördüğü 'arkaik' rol modelleri ders kitaplarında da benimsetilmeye, içselleştirilmeye çalışıldı, hâlâ da çalışılıyor. Kız çocuğuna annesi gibi yemek yapması, çamaşır yıkaması, onun gibi giyinmesi telkin ediliyor, erkek çocuklarına da babaları gibi 'racona uygun' işler-meslekler benimsemesi. "Birol, ablan evi süpürmüş mü?" benzeri fişlerin toplumun kadınların aleyhine dizaynı olarak öğretildiğinin aslında öğretmenlerin de ayırdında olmadığını yine Gümüşoğlu'ndan öğreniyoruz. İkinci baskının önsözünde çalışmasından sonra aldığı tepkileri aktaran yazar, birçok öğretmenin kendisine "öğrettiklerimizin böyle anlamlara geleceğini hiç düşünmemiştik" dediğini anlatıyor. Bu yönüyle de halen cinsiyetçi bir müfredat çerçevesinde ders veren öğretmenlerin ve onlara müfredat hazırlayan Milli Eğitim Bakanlığı'nın Gümüşoğlu'nun çalışmasından öğreneceği çok şey var.
DERS KİTAPLARINDA TOPLUMSAL CİNSİYET Cumhuriyetin İlk Yıllarından Günümüze Firdevs Gümüşoğlu, ÇEV Yayınları, 2006, 197 sayfa, 10 YTL.
Radikal Kitap (RK), 23/06/2006 |