‘Melissa P.’nin kitabı hoşuma gitti’

13/10/2009 · Kategori: Soylesi

İSTANBUL - Şair Arif Damar, genç şairleri olduğu kadar gündemi de yakından takip ediyor. Melissa P.’nin ‘Yatmadan Önce 100 Fırça Darbesi’ şairin son dönemde okuyup çok beğendiği kitaplardan biri. Yeni kuşak yazarlardan kimleri sevdiğini açık açık söylüyor. Bu arada eski defterleri de karıştırmaktan çekinmiyor.


‘Melissa P.’nin kitabı hoşuma gitti’
Arif Damar, vizyondaki filmiyle yeniden gündeme gelen Melissa P.’nin ilk kitabını çok beğendiğini söylüyor. Yeni kuşak yazarlardan Haydar Ergülen, Küçük İskender, Orhan Alkaya ve Ayten Mutlu’yu başarılı buluyor.
Orta birde. Sevgilim Fitnat için. Ama yayınlanmadı. Sonra orta ikide yayınlandı ilk şiirim. 15 yaşında. Edirne’de akşam. Altında da bir not vardı; harika çocuk diye.

Hasan İzzettin Dinamo bu şiirinizin yayınlanmasından sonra okula Yenikapı Ortaokulu’na sizi görmeye gelmiş.
Evet geldi.

Dinamo o dönemde çok ünlü bir şair.
Nazım Hikmet’le partinin arası açıktı. Onu koymak istiyorlardı. Partili ağabeylerim bana Dinamo’yu daha büyük şair diye kabul ettirmeye çalışıyorlardı. Ben hiçbir zaman şikeye gelmedim. Ben Nazım’ın lirik şiirlerini severdim. 18 yaşımda Taranta Babuya Mektuplar’ı, Şeyh Bedrettin Destanı’nı ezbere okurdum. Kuvay-ı Milliye’yi -bana illegal yollarla gelmişti- ezbere bilirdim. Çok da kolay ezberlerdim.
Bazı toplumcu görüşteki şairler yalnız toplumcu şairleri, Nazım Hikmet’i falan okurlar. Ben hepsini okudum. Hatta ben Antalya’da yaşayan şair Metin Demirtaş’a Turgut Uyar’ın şiir kitabını gönderdim. Bana tepki gösterdi; ne diye bu kitabı gönderdin dedi. “Dünya’nın En Güzel Arabistan’ı”nı. Halbuki Turgut büyük bir şairdir.

ÜMİT YAŞAR’I NE DİYE OKUYAYIM?
Sizin okumam ben dediğiniz bir şair var mı?
Şairin, şirinin kalitesine bakıyorum. Ümit Yaşar’ı ne diye okuyayım ben? Halim Yağcıoğlu yok bilmem Baki Süha Edipoğlu, niye okuyayım bunları? Şimdi ben yabancı şairleri okuyorum daha çok. Ama Türk şiirinde de büyük şairler var; Dağlarca olsun, Melih Cevdet olsun, Oktay Rifat büyük şairler. Turgut Uyar, Cemal Süreya… Edip’i ben sevmem.

‘ATTİLA İYİ ŞAİRDİR AMA MİT AJANIYDI’
Attila İlhan’ı?..
Attila iyi şairdir ama MİT ajanıydı o. İyi şiirler yazdı ama sonradan şairlik önemli değil falan gibi laflar etti. Yani düşünce adamı olmak filan gibi böyle şeyler…
"Attila İlhan iyi şairdir ama MİT ajanıydı. Bilen bilir."


YASEMİN ARPA

NTV-MSNBC
Güncelleme: 23:56 TSİ 14 Temmuz 2006 Cuma

Gündemi takip ediyorsunuz. Dizi izlemek dahil. Genç şairlerin çalışmalarını da… Şiir yazmaya ilkokulda başladığınız söyleniyor.

Şimdi bakın, Onun cenazesine Muhsin Yazıcıoğlu geldi. Büyük Birlik Partisi Başkanı. Generaller geliyor falan. MİT ajanı canım, MİT’tendi.
Şimdi bunun MİT’ten olduğunu Şükran Kurdakul biliyordu.

Bu bilinebilir bir şey mi, sadece sezgidir…
Tabii tabii. Melih de biliyordu canım. Ta gençliğinden beri. Bunu yarım asır evvel Demir Özlü söyledi, maaş alıyor diye. Ferit Edgü biliyormuş o zaman. Ben hatta sonradan tekrar Demir Özlü’ye telefon ettim Türkiye’de olduğu zaman, tabii dedi öyle dedi, Ferit de bilir bunu dedi.
Şimdi bu Paris’e gidiyorum falan diyor ya -Yeni Jöntürkler Birliği vardı, onun kurucusu da benim arkadaşım- onlar hakkında rapor vermek için gidiyor oraya. “Daha neler yaptı” dedi Ferit bana. “Bir gün Demir’le gelir anlatırım sana” dedi. Neyse yani… Ama yazık yani, yetenekli, çalışkan, çok ta kibardı. Mesela onun ‘Bıçağın Ucu’ diye bir romanı vardır, tam anti komünist bir kitaptır o. Sonra taltif ediyor; Mustafa Suphi’yi Mustafa Kemal çok değer verirmiş, uzaktan tanıyormuş diye. Mustafa Kemal’in de emri var öldürülmesi için.. Böyle kafa karıştıran şeyler de yazıyordu.

Oraya çok kuşkuyla bakmak gerekmiyor mu? Bir dönem çok moda olan MİT ajanı yakıştırması. Bu yaftanın bir çok insana yakıştırıldığını gördük…
Bunlar Metin’le ile beraber gözaltına alındılar. Ben çok yakın arkadaşıyım. Metin Eloğlu bıçkın bir adamdı, resim falan yapıyor. Daha çok kadınlarla falan şey yapardı… Bir ara bu bir kızla evlendi; Şiir ve Hasan diye iki çocuğu oldu. Eşi baktı ki Metin öyle ev erkeği olacak adam değil, çocuklarını aldı Almanya’ya gitti. Anlatabildim mi? Ama yani Metin Eloğlu hiçbir zaman polis değildi. Çok çapkındı, bıçkındı. Şimdi bu yağmurlu bir gün yere düşüyor, bir kadın da bunu kaldırmaya çalışıyor, ‘hanfendi telefon numaranızı verinnn’ diyor…(Gülüyor)

Her fırsatı değerlendiriyormuş....
Bir de şimdi İsveç’te yaşayan İhsan diye bir arkadaş var. Bu illa İsveç’e gidecek. Aklına koymuş. Ressam ama yağlıboya işleri falan yapıyor. Metin gidiyor bir gün “Bir şişe şarap parası ver” diyor. “Ben İsveç’e gidiyorum, para biriktiricem, sana nasıl para vereyim” diyor, Metin diyor ki, “Sen de burjuva oldun...”

Kendi aranızda tatlı dedikodu çok yaygın bir şeydi herhalde. Daha küçük ama içli dışlı bir çevre…
Yarım asır önceden bahsediyorum. Bir avuç insan. Mesela İstiklal Caddesi’nde Baylan Pastanesi’ne şairler, ressamlar gelirdi. Yüksel Aslan var Paris’te yaşıyor şimdi. Bir gün Ahmet Oktay’la beraber oturuyoruz. Ahmet Oktay dedi ki, “ben bir kitap çıkaracağım, resimler misin?”. “Bi defa sen komünistsin, ben faşistim sonra ben senin kitabını niye resimleyim, sen benim resimlerime şiir yaz” dedi. Dünya çapında bir ressam oldu sonra. Manavdı o, posbıyıklı keten pantolonla gelirdi Baylan’a. Sonunda Marksist oldu o, Kapital’i resimledi Paris’te.

‘Gitme Kal’ kitabınızdaki söyleşinizde Attila İlhan’la ilgili “Ölümüne üzüldüm, severdim kendisini. Bekledim ki 15 yıllık evlilik yaşamış karısını konuştursun basın, ama ne yazık ki kendisine mikrofon uzatılmadı” demişsiniz. Bu sözlerle neyi kastediyorsunuz?
O herhalde biliyordu onu.

Attila İlhan çocuk istemediği için ayrıldıklarını okumuştum.
Öyle mi diyor? Öyle mi? Onun kız kardeşi Safa Önal’la evliydi.

Onlar ayrılalı yıllar oluyor.
Tam niye söylediğimi hatırlamıyorum ama. Ama bakın ne diyorum. (Kitaptan okuyor): “Şimdi bazı adamların ne işi var… Şairin cenazesini kaldırmaya… İlk kez bir şairin... Devlet de sana külliyen ona tabi gibi davranır…”

Genç şairlerle diyalogu en iyi olan şairlerden birisiniz.
Kitaba pek para vermiyorum. Yayınevleri gönderiyor. Ayın şiirini bana gelen dergilerden seçiyorum.

Nasıl tepkiler alıyorsunuz? Ayın şiirini, şairini seçiyorsunuz.
Ergin Yıldızoğlu’nu seçtim, İngiltere’den telefon etti. 40 kadar oldu. Onları bir kitap haline getirmeyi düşünüyorum.

Size şiir dosyaları gönderen oluyor mu?
Oluyor, maalesef…

Ayın şiirinde her yaştan şair var galiba… Yalnızca genç şairler değil…
Dağlarca’yı seçtim. Ben çekiniyordum, Dağlarca “sen kim oluyorsun” falan der diye. Sonra telefon ettim, “kolay gelsin” dedi. Dergide çıkan şiirlerden seçiyorum.
Dağlarca çok yazıyor ya, şiir makinası gibi.

Şiirleriniz için bir fiyat tarifeniz var sanırım.
Gösteri dergisinde bana 10 milyon veriyorlar, bankadan. Baktım Melih Cevdet’e 20 milyon. Çok canım sıkıldı. “Doğan Hızlan şiir vermiyorsun” dedi. “Vermem” dedim. Niye? “Melih Cevdet’e o kadar veriyorsun bana neden az veriyorsun” dedim. Israr etti, “bundan sonra sana da o kadar vereceğim” dedi. Bir şiirim var hala telif ücretini alamadım.



‘YATMADAN ÖNCE 100 FIRÇA DARBESİ ÇOK HOŞUMA GİTTİ’

Yeni okuduğunuz ve beğendiğiniz kitaplar hangileri?
Melissa P.’nin ‘Yatmadan Önce 100 Fırça Darbesi’ çok hoşuma gitti… Ama ‘Yusufçuk Gece Gelir’ o kadar güzel değil. Okan Bayülgen’in programına çıktı.

Genç şairlerden yakından izledikleriniz kimler?
Haydar Ergülen, Seyhan Erözçelik, Küçük İskender, Orhan Alkaya.

80 sonrası Türk şiirini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Tuğrul Keskin mesela. Mustafa Köz var o da iyi. Çaba gösterenler; çabanın içine bilgi birikimi de giriyor. O zaman iyi şiirler yazıyorlar. Ayten Mutlu kadın şairlerden, o da iyi şiirler yazmaya başladı.

Kendi kuşağınızdan şairlerle görüşüyor musunuz?
Kendi kuşağımdan şair mi kaldı ya?

’DAĞLARCA KISKANÇTIR’

Dağlarca ile birkaç sokak ötede oturuyorsunuz.
Dağlarca şeydir ya, çok kıskançtır . Ben onu ziyarete gittim. Kendisi okuyamıyor. Benim ‘Kırık Makara’ şiiri var.

"Dağlarca çok kıskançtır. Ben kimseyi kıskanmam."

En iyi çalışmalarımdan biridir o. İçinde Lorca’dan ‘gece de ne gece, yoğun gece’ ama yoğunu değiştireceğim, kara gece yapacağım. Ben Lorca’dan aldım’ dedim. ‘Ben de şiirde en çok onu sevdim’ dedi. (Kahkahalar..) Kıskandı aslında…

Ben hangi şairle konuşsam birbirlerini kıskandıklarını görüyorum.

Ben kimseyi kıskanmam. Ben yetenekli olanın peşini bırakmam. 80’li yıllarda Kemal Durmaz diye bir şair çok ilgimi çektim. Dergiye mektup yazdım, “izini kaybettik” dediler. En son Buca Cezaevinde’ydi. En son askere gitmiş. Ana Britannica’yı ciltletmeye götürürken yazı kurulunda ismini gördüm. Baktım yazı kurulunda o da var, kalktım Maslak’a gittim. Sonra arkadaş olduk. Çok yetenekli bir şair o. Yalnız o ünden kaçınır. Sabri Altınel de öyleydi. Hiç tanınmak istemezdi. Kemal Durmaz da öyle.

‘İLHAN BERK ÇOK YOKSULLUK ÇEKTİ.’
“Yoksulduk dünyayı sevdik” dizenizden yola çıkarak sormak istiyorum. Şevki Akşit’le zeytinle kuru ekmeği paylaşma hikayeniz var. Çocukluğunuzda ve gençliğinizde çok yoksulluk çekmişsiniz. Şimdi o günlere nasıl bakıyorsunuz? Yoksulluk duygusunu bugünlere taşıdınız mı?

Tabii tok açın halinden anlamaz. İnanır mısınız çöp kutusunun içinden yiyecek arıyorlar, benim içim parçalanıyor. İlhan Berk de çok yoksulluk çekti, şimdi çok varlıklı. Bodrum’un en güzel evlerinden birinde oturuyor. Fakat her an ertesi gün yoksul kalacağım duygusu var onda.

Sizde nasıl bu duygu?
Pek yok ben de artık.

Tülin Hanım’a mı güveniyorsunuz?
Evet evet. O beni sepetlemezse!

Bugüne kadar dayanmış.

‘NAZIM, MÜNEVVER’E DEĞİL, PİRAYE’YE AŞIKTI’

Ne yapsın? Bir defa hata yaptı işte, ne yapsın?
Şimdi, şairden iyi koca olmaz iyi sevgili olur. Ben bunu Dağlarca’ya da söyledim. Dağlarca ‘iyi sevgili de olmaz’ dedi.

“Anlatsam aklınız durur, şairim inanmazsınız ki” diyorsunuz Kars 1946 şiirinizde… Şair sözü yalandır, deniyor. Sözün gücüne inanmak gerçeği daha mı etkisiz kılıyor?

Nazım Hikmet, Piraye Hanım için en güzel şiirlerini yazdı. Piraye Hanım’a gerçekten aşıktı. Münevver Hanım için yazdığı şiirler hiç güzel değildi. Münevver genç ve çok da güzel bir kadın. Evliydi, Ressam Nurullah Berk’in karısı. O derin bir aşk değil. Münevver yeşil bir elbise giyiyor ve içinde hiçbir giysi yok. Hapishaneye gidiyor; hapishanede Nazım’la sevişiyorlar.

"Nazım Hikmet'in gerçek aşkı Piraye'dir ama herkes Münevver sanır."

Ama Nazım’ın af ihtimali var o sırada, ihtimal sallantıya giriyor. Kocasına dönüyor Münevver. Sonra tekrar dönüyor Nazım Hikmet’e. Yani o cinsel bir şey. O yüzden de güzel şiirler yazamadı.
Vera genç ve güzel bir kadındı. Nazım Hikmet’i öldürdü falan diye laflar çıkmıştı. Vera diyor ki, iktidarsızdı... Vera zaten çocuklarını görmek bahanesiyle haftanın birkaç günü eski kocasına gidiyor. Ama onun için ‘saman sarısı’ diye güzel bir şiir yazdı. Fakat o da biliyor musunuz Blaise Cendras’ın Transsiberien şiirinin etkisindedir. Yani aynı kurgudur.

’MISIRLI ABDÜLSABUR NAZIM’DAN DAHA İYİ’
Şimdi bakın. Nazım Hikmet, çağdaş Türk şiirinin kurucusudur. Türkiye için büyük bir şairdir. Ama ne Edgar Allen Poe, Ne Rimbaud, ne Baudelaire. Onlar birbirlerini etkiliyorlar. Nazım’ın böyle etkilediği bir şair yok. Sonra Mesela Mısır’ın bir şairi var, Türkiye’de bilinmez. Salah Abdülsabur diye. Nazım’dan daha büyük bir şair, daha lirik. Nazım’da idefiks haline gelmiş, ille partili olacak. Marksist olarak kalsın ama partili olmaz. Partili olduğu için parti ona propaganda şiirleri yazdırtıyor, o da yazıyor. Bence sanatçı partiye girmemeli. Ruhi Su’yu -kendi istemiş de olabilir ama- almamak lazımdı onu komünist partisine. Zaten o türküleriyle etkili oluyor. Ahmed Arif şiirleriyle zaten etkili oluyor.

Siz de bir dönem partinin içinde bulundunuz.
Bulundum evet. Hatta o zaman benimle böyle bir şey bu tartışılamazdı bile.

Hangi noktada düşünceniz değişti?
Canım insan gelişiyor tabii. Okuyorum, değişiyorum.

Şairin özgürlüğüyle ilgili bir sorun mu çıkıyor ortaya?
Nazım o zaman… Sosyalist realizm diye bir şey var. Che Guevara bunun için ‘gericiliktir, 19. asra dönüştür’ diyor. Şimdi Küba’da bütün akımlar serbestmiş. Stalinciler bile sosyalist realizmi savunmuyorlar.
SSCB’de Yazarlar Birliği’nin tüzüğüne konmuş, herkes sosyalist realist şiir yazacak diye. Sovyetler Birliği’nden büyük romancı, şair çıkmadı. Şolohov eski devirden kalma romancı, Mayakovski yine eski, Yesenin yine öyle; eski devirden. Yevtuşenko diye bir şair var ama ikinci sınıf bir şair.

1950-51’de ‘işportacılık’ yaptığınızı ve ısrarla ‘seyyar satıcılık’ yapmadığınızı vurgulamışsınız. İkisi arasında nasıl bir fark var?

Voli vurmak vardır. Ben bunu zamanla öğrendim. İnsanlar genelde, birkaç kişi birşey alıyorsa toplanırlar. Nitekim bir gün böyle 15-16 parça sattım. Bir kadın alüminyum tencere almıştı, ‘benim ihtiyacım yok, niye aldım ki’ dedi. Böyle birşey. Şey de önemlidir. Mesela çocuk pantolonu satıyorum, ‘var mı erkek evladın, çocuğu olana, yavrusu olanaaa’... Bir de çamaşır mandalları satıyordum, ondan çok para kazandım en son. O zaman yeni çıkmıştı. “Mandallar naylon, rengarenk, a bakın, rengarenk, Bu arada mandalara bakın falan da diyordum… Bir herif vardı. Elinde tırpan var, tırpanı havada sallıyor? Ne satıyor biliyor musunuz? Biley taşı.

’ORHAN KEMAL’E İŞPORTACILIK YAPTIRMADIK’

"İşportacılık yaptık ama Orhan Kemal'i aramıza almadık. Bir gün geldi sordu 'neden' diye, 'fena mı oldu, romancı oldun' dedik."

Bir gün Orhan Kemal geldi, duymuş çok para kazandığımızı. Şevki Akşit’le konuştuk aramızda. ‘Bu adam zengin olur, romanı bırakır. Sıkıntı çekiyor ama çeksin’ dedik. Yok falan dedik, atlattık. Aradan zaman geçti bir gün Şevkiyle İkbal Kahvesi’nde otururken Orhan Kemal, ‘beni aranıza almadınız’ dedi. ‘Fena mı oldu, büyük romancı oldun’ dedim.

Ne kadar sürdü işportacılık?
Akşit’le gidiyoruz, bir kadın bodrum katından eğildi, bir parça aldı. Arkadan “tabakçı tabakçı” diye bir ses. “Ne diyor bu” dedim Akşit’e. “Ne diyecek, tabakçı diyor, ne diyecekti, şair mi” dedi. Hapishaneden çıkınca bir daha o işi yapmamaya karar verdim. Çünkü insanı özdeşleştiriyorlar o işle.

’FLORANSA VE PARİS’İ GÖRMEK İSTERİM’

Gerçekleştirmek isteyip de gerçekleştiremediğiniz neler var? Ukde diyebileceğimiz şeyler?
Mesela Floransa’yı, Paris’i görmek isterdim. Ama göremedim. Yurtdışına bir Kahire’ye gittim. Bir de Üsküp’e gittim. Onun dışında Sofya’dan geçtim falan. Dünyayı görmek, dolaşmak isterim ama… Eskiden pasaport da vermiyorlardı. Ecevit zamanında bir pasaport vermişlerdi. Biraz da maddi olanaklar meselesi…

ORHAN VELİ’Yİ ÇUKURA POLİSLER Mİ İTTİ?
Orhan Veli’nin çukura düşmesiyle ilgili İsmet Özel’in iddiasından söz etmiştiniz konuşmamızın başında.
İsmet Özel Müslüman oldu falan ama iyi şair. Her zaman ona iyi davrandım. “Orhan Veli’yi polisler itti çukura” dedi. İsmet Özel’e “Sen Marksistsin aslında. İlgiyi üzerinde tutmak için böyle şeyler yapıyorsun” dedim. “Değil” dedi ama ben aynı fikirdeyim.

Kendinizi ateist olarak mı tanımlıyorsunuz?

Evet. Hiçbir zaman ırkçı olmadım. Çünkü Gelibolu’da Yahudi Mahallesi’nde oturuyorduk, Ermeniler ve Yahudiler vardı… Antiemperyalistim. Bir de şundan ötürü. Çanakkale Savaşı sırasında Gelibolu’da bir un fabrikası var. İngilizler orayı bombalarken annemin oradaki evini de bombalıyorlar. Annem o duvarı göstermişti bana. Ondan sonra annem hep kiracı olmuştu. Antiemperyalist olmamda bunun da etkisi vardır.

’BANA BUNDAN SONRA DOKUNMAZLAR ARTIK’
51 tevkifatında tutuklanmamıştım, gözaltına alınmıştım. Bir gece saat iki miydi neydi, sabah diyelim artık, Ahmet Topaloğlu beni uyandırıp, “Seni Yeryüzü’nde çıkan şiirini daha güzel okuyacağın yere götüreyim” dedi, beni tabutluğa götürdü. Ama benim hoşuma gitti, dedim ki şiirim demek ki bunların canını sıkmış, etki yapmış. Sonra Melih’e kızdılar, beni çıkardılar Melih’i koydular oraya.

Evet işte günler geldi geçti. Artık bundan sonra Avrupa Birliği hikayesi var, yaş aldım bana bundan sonra dokunmazlar artık.

Öyle bir rahatlık, güven içindesiniz…
Ama dokunsalar memnun olurum. Ben daha kaç sene yaşayacağım ya…
Yalnız ben 82’de gözaltına alındım Gayrettepe’de. Orada bir paniğe kapılsaydım, herhalde hapishanede ölürdüm. Çok baskı yaptılar bana.

Suçlamaları kabul etseydim… Beni radikal devrimcilerin olduğu en aşağıya attılar. Çok tehdit ettiler, işkence odasına falan götürdüler, gözümü korkutmak için. ‘Askıya alırız’ dediler. ‘Ölürüm’ dedim. ‘Doktor var’ dediler. ‘Bir kolayını bulup ölürüm, Lorca gibi, dirimden daha çok etkili olur’ dedim. Sonra basına çıkınca çok kızdılar. Onun üzerine beni fazla tutamadılar…Selimiye’ye gönderdiler.

“Şiir dediğimiz şey paylaşmak içindir”

4/4/2008 · Kategori: Soylesi

“Şiir dediğimiz şey paylaşmak içindir”

Mehmet Erte


’80 kuşağı içinde anılan şairlerin bir ortak paydasını bulmanın güç olduğundan, 80’li yıllarla birlikte akımların (bir daha “akım” sözcüğünden bahsedilemeyecek şekilde) ortadan kalktığından söz edilir genellikle. Ama bir şiir akımını işaret eder gibi “80 kuşağı” dendiğine de çok sık rastlıyoruz. Gerçi son söylediğim, sanıyorum bu kuşağın olumsuz yönleri ele alınacağı zaman yapılıyor; eğilimleriyle, kaynaklarıyla bu şairlerin topu birmiş gibi genellemeler yapıldığında, atılacak çöpü gösterir gibi “80 kuşağı” deniyor. Oysa, niteliği tartışılmalı, büyük bir dağılma/farklılaşma söz konusu 80’lerde. 80 öncesi kuşakların belirli öbekler halinde toplandıklarını, “birlik” görüntüsü verdiklerini düşünüyor değilim; yine de özellikleriyle ayırt ettiğimiz damarlar var karşımızda. ’80 kuşağı ise yadsınamaz etkinliğine; yayımladığı bildirilere, çıkardığı dergilere, kendi içindeki kümeleşmelerine, tek tek farklılaşmalarına karşın topyekûn bir kenara bırakılmaya açık oldu hep ve bir damar olarak kabul edilmedi. Öte yandan tarih de şiirin artık kendisine söz geçiremeyeceği yıllara doğru evriliyordu galiba...
Sevgili Mehmet Erte, söyleşiye 80’li yıllar şiirine dair tespitlerle başlaman bana bazı şeyleri anımsattı. Senin de vurguladığın gibi şiirde ’80 kuşağı olumsuz bir niteleme. Hele bazılarına göre, ’80 kuşağı şairi olmak, cüzamlı olmakla eşdeğer neredeyse. Benim anımsadıklarımın çoğu da senin saptamanı doğrular nitelikte. 7–8 yıl önce “anlamlı şiir-anlamsız şiir” diye başlatılan, bana o günlerde de şimdi de hayli “anlamsız” gelen tartışmada, bu kuşaktan şair Mehmet Yaşın benim için “Kendisini ’80 kuşağının şefi olarak görüyor,” diyordu. Benzer iddiaları başkaları da dile getirdi. Bir başka ve farklı örnekse arkadaşım ve şiirimizin yetkin eleştirmenlerinden Orhan Koçak’ın söyledikleridir. Yine aynı günlerde, Hollanda’da yapılacak bir şiir etkinliğine katılmam söz konusuydu. Büyüklerden, ustalardan, gençlerden şairler çağrılıydı. Orhan Koçak da şairlerin seçiminde düzenleyicilere yardımcı oluyordu. Beni de önermiş, konuştuk, gidebileceğimi söyledim. Orhan’ın sözleri hâlâ aklımdadır: “’80 kuşağını temsilen gidiyorsun.” Ardından bir kez daha yineledi: “Unutma, temsilen!” Sonra bilmediğim gelişmeler oldu, ben gidemedim, yani beni çağırmaktan vazgeçtiler, başka arkadaşlar gitti. Orhan’ın yinelediği vurgu anlamlıydı, galiba şöyle demek istiyordu: “Benim seçimim sen değilsin, ama temsilci olarak seni görüyorum.” Beni bağışlasın ama, bu vurgunun bana hissettirdiği budur. Bazı eleştirmenler ve şairlerse “’80 kuşağının önde gelen adlarından biri” olarak olumlu biçimde değerlendirdiler beni.
Şimdi bu konuşma vesilesiyle bir kez daha söylemek istiyorum, umarım son kez olur, ben ’80 kuşağının temsilcisi filan değilim, olumlu ya da olumsuz, her iki anlamda da söylüyorum bunu. Şiir yayımlamaya 1978’de Somut, Felsefe Dergisi, Yusufçuk, Türk Dili dergilerinde başladım. Sonra 1980 askeri darbesi geldi, hepimizin hayatı değişti, Bedirhan Toprak’ın bir başka vesileyle çok yaralayıcı bir biçimde söylediği gibi ‘gök karardı’. O yıllarda, galiba 1981’di, Milliyet Sanat ve Hürriyet Gösteri dergilerinin hazırladıkları “Genç şiir, genç şairler” dosyalarında adım bile geçmez. Fakat sonra ne olduysa, birdenbire ’80 kuşağının şefi, muhtarı, lideri, temsilcisi filan oldum! Bunun elbette bazı nedenleri var. Birincisi, 1983’te Adnan Özer’in projesi olan, Tuğrul Tanyol’la benim de katıldığım ve üç sayı sürebilen ÜçÇiçek dergisini yayımlamış olmamızdır. Solun ve İslami kesimin buluştuğu ÜçÇiçek dergisi ve devamındaki Poetika, Yeryüzü Konukları, İmge/Ayrım ve Şiir Atı dergileri, bugün ’80 şiiri olarak konuştuğumuz şiirin başlangıcında ve yaygınlaşmasında öncü dergiler oldular. Benim ÜçÇiçek ve Şiir Atı’nı yayımlayanlar arasında yer almam ve dönemin şairlerine, şiir anlayışına ilişkin yazılar yazmam da, sanırım bu nedenler arasındadır.
Yeterince anlaşılmayan ya da yanlış anlaşılan şey şudur: ‘Ortak bir payda’ yokluğundan söz ediliyor, sen de söyledin, iyi de ‘ortak payda’ dediğimiz şey nedir? Şiiri şiir olarak yazmak, şiir üzerinden siyasal bir bildiri yaymamak, şiiri evine davet etmek de ortak bir payda değil midir? 70’li yıllarda yazılan şiire bir itirazım yok, adı slogan şiiri olsa da, demek ki o dönem öyle gerektiriyormuş, öyle bir şiir yazılmış diye düşünürüm. 1980’deki büyük yenilgiden sonra da bizim payımıza da böyle bir şiir düştü: Yenilginin şiiri. Ama öğretici olmadığını kim iddia edebilir? Yenildik ve evimize, yani şiire döndük. Demek ki uzun sürecek bir yenilgiymiş bu, şiirinin bu kadar uzun süre yazıldığına bakılırsa, ancak bu söylenebilir. Elbette bir ‘akım’ değildi, o şiiri sürdürenler, ben dahil, hiç kimse bunun bir ‘akım’ ya da ‘damar’ olduğunu söylemiyor ki! Hâlâ II. Yeni şiirini konuştuğumuza, tartıştığımıza da bakılırsa, şiirimizdeki akım, damar ya da son büyük kalkışmanın II. Yeni olduğunu söylemek doğrudur, yerindedir. Kimse bunun aksini söyleyemez, söyleyeni de duymadım. Kısacası, ’80 şiiri bir dönem şiiridir, evet, toplam bir etkisi yoktur, manifestosu da yoktur, şimdi de bir kenara bırakılıyorsa, demek ki ömrünü tamamlamıştır. Ne diyebilirim ki? Ne kendi yazdığım şiiri, ne de ’80 şiirini savunacak halim yok!

Şiir dilinizi kurduğunuz, gençliğinizi geçirdiğiniz 70’li yıllarda ortaya çıkan özel bir kuşak yok; toplumsal hareketlenmelere paralel olarak, sizin de söylediğiniz gibi “slogan şiirleri” yazılmış olsa bile, birkaç kuşağın bir arada olduğu 70’leri sadece bu özelliği ile değerlendirmekten yana değilim. Üzerinizde etkisi olduğunu düşündüğüm için belirtiyorum: II. Yeni şairlerinin yanı sıra, Necatigil, Oktay Rifat, Sabahattin Kudret Aksal ve daha birçok şairin dinç bir şekilde ayakta olduğu bu evrede, 60’lardan Cahit Zarifoğu, İsmet Özel, Egemen Berköz, Behramoğlu ile gelen kanla birlikte, Nihat Behram, Metin Altıok gibi kendini iyice belirginleştiren şairler var. 70’ler için eski-yeni kuşaktan daha pek çok şair sayılabilir daha, örneğin Gülten Akın beş şiir kitabı yayımlıyor bu yıllarda... Eskişehir’de geçen çocukluk ve ilkgençlikten ODTÜ’deki öğrencilik yıllarına Haydar Ergülen’in okumalarına, şiirle kurduğu ilişkiye gelelim; dönemin havasını nasıl değerlendiriyorsunuz, ilk şiirlerinizi yazarken kimlerin etkisi altındaydınız?
’70 kuşağı konusunda söylediklerimin yanlış anlaşılmasını istemem. Benim için bu söyleşi gerek senin açımlayıcı soruların, gerek söyleşinin kapsamı bakımından çok önemli. Hem derdimi iyice, yeterince anlatmak isterim, hem de yanlış anlaşılan bir şey kalmasın isterim. Elbette 70’li yıllar, 60’larda şiire başlayan şairlerin ustalaştıkları çok önemli bir dönemdir, aksi iddia bile edilemez: İsmet Özel’den Ataol Behramoğlu’na, Cahit Zarifoğlu’ndan Süreyya Berfe’ye, Mehmet Taner’den Metin Altıok’a, Egemen Berköz’e hem Türk şiirinin ustalarının, hem de benim ustalarımın en iyi şiirlerini yazdıkları, en sıkı kitaplarını yayımladıkları yıllardır 70’ler. Öte yandan senin de iyi gözlemlediğin gibi Necatigil’den Oktay Rifat’a, Gülten Akın’a büyük şairlerimizin de en verimli dönemleridir. İstersen 70’li yıllar meselesini burada kapatalım, çünkü konuştukça yanlış şeyler söylemişim de onları gidermek için çırpınıyormuşum hissine kapılıyorum. Söylemek istediğim basitçe şöyle: Bu ustaların, büyük şairlerin yanı sıra, o dönemin siyasi atmosferine, ruhuna göre biçimlenen ve sonraları ‘slogan şiir’ olarak da adlandırılan bir şiir dolaşıma girmiştir.
ODTÜ’ye öğrenci olarak geldiğim yıllardan çok önce, daha Eskişehir’de ortaokul öğrencisiyken tanışmıştım şiirle. Benden birkaç yaş büyük, lise öğrencisi arkadaşlarımın çıkardığı Deneme dergisinde Umur Erkan ve Erkan Güçlü imzalarıyla şiirler ve avangard hikâyeler yayımlamıştım. O günlere dair beni hâlâ heyecanlandıran anılar var, benim için çok kıymetli. Orta ikiden üçe geçtiğim yaz gördüm İstanbul’u ilk kez, 12 yaşındaydım, devlet ortaokulunda Fransızca sınıfında okuyordum. Eskişehir Maarif Kolejinde okuyan, Nabi Avcı, Ahmet Kot, Bekir Şahin gibi benden birkaç yaş büyük abi-arkadaşlarda (Deneme dergisini de çıkaranlar) gördüğüm Yeni Dergi’ler ve Ece Ayhan’ın kitaplarını çok merak ediyordum. İstanbul’a iner inmez Cağaloğlu’na koştum, Vilayet Han’daki de Yayınevi’ni buldum, Memet Fuat içerdeydi. Yeni Dergi’nin eski sayılarını almak istediğimi söyledim, sonra Behçet Necatigil’in ve Ece Ayhan’ın kitaplarını sordum. Raflara bakıp başka kitaplar da ayırmaya başlayınca, sevgili Memet Fuat benimle ilgilendi, ona şiiri ve Yeni Dergi’yi çok sevdiğimi söyledim. Hayli, dergi kitap aldım, Memet Fuat şaşırdı, bunları kime aldığımı sordu, kendime aldığımı söyleyince gülümsedi ve bana Çocuklar İçin Şiirler adlı bir kitap armağan etti, onu küçük kızkardeşime vereceğimi söyledim: Taşralı bir küçük şair İstanbul’da! Oradan Beyazıt’taki Sahaflar’a yollandım, o zamanlar tam bir hazineydi Sahaflar. Sergilerden ucuz fiyatla hayli şiir kitabı kaldırdım, Dost Yayınları’nın büyük boy, desenli şiir dizisi, Yeditepe kitapları, Âsaf Hâlet Çelebi, Metin Eloğlu, Can Yücel, İlhan Berk... Bütün yaz Yeni Dergi’lerle ve şiir kitaplarıyla geçti. İlk kez o yaz sonu, çizgili, sarı yapraklı, Devlet Malzeme Ofisi’nin ürettiği küçük boy defterime “100 Türk Şiiri” başlığıyla, sevdiğim şiirleri kaydetmeye başladım, O defterde hem Necatigil’in “Evlerle Savaş”ı vardı, hem Sezai Karakoç’un “Balkon”u, hem Ülkü Tamer’in Virgülün Başından Geçenler kitabından seçtiğim şiirler, hem Attilâ İlhan’ın “Pia”sı, İlhan Berk’in “Ne böyle sevdalar gördüm” dizesiyle başlayan şiiri, hem de Ece Ayhan’ın “Bakışsız Bir Kedi Kara”, “Çapalı Karşı” şiirleri, başka şairler, başka şiirler...
Ankara 1973, liseyi bitirdiğim yıl, üç güzel kitapla çarpıldım: Tasarımı, kapağı, renkleri ve elbette içindeki şiirleriyle üç çarpıcı kitap: Oktay Rifat’ın turuncu Yeni Şiirler’i, Cemal Süreya’nın pembe Beni Öp Sonra Doğur Beni kitabı ve Ece Ayhan’ın mor Devlet ve Tabiat’ı. Benim küçük antolojim, “100 Türk Şiiri” çoktan tamamlanmıştı ama, bu üç kitap için yeni bir antoloji daha yapmaya değerdi. Yapamadım, çünkü art arda gelen güzel kitaplardan ve beni şaşkınlıktan hayranlığa sürükleyen şiirleri okumaktan, vakit bulamıyordum. O dönem, hayatımın mutluluk hanesine yazılabilecek en güzel dönemlerden biridir. Cem Yayınevi’nden çıkan üç kitap da bu mutluluğu tamamlıyordu: Turgut Uyar’ın Toplandılar, Edip Cansever’in Sonrası Kalır ve Ülkü Tamer’in Sıragöller adlı şiir kitapları.
Aralık 1981’de Gösteri dergisinin 13. sayısında, düzenledikleri şiir yarışmasında, “Yaz” konulu ve 30 yaşın altındaki gençlere yönelik bir yarışmaydı, Murathan Mungan “Sahtiyan” şiiriyle birinci olmuştu, “Unutulmuş Bir Yaz İçin” adlı şiirimle ikinci olmam nedeniyle benimle bir söyleşi yayımlandı. Bir soru beni etkileyen şairler üstüneydi. Dilersen, tam 24 yıl önce, yani tam da yarı yaşımda verdiğim cevabı hiçbir şey eklemeden buraya alayım: “Şiirime ne ölçüde etkileri olduğunu kestirmem kuşkusız kolay olmasa da İsmet Özel, Nâzım Hikmet, Attilâ İlhan, Edip Cansever, Afşar Timuçin, Ahmet Muhip Dıranas, Cemal Süreya, A. Kadir şiir serüvenimin başlangıcında döne döne okuduğum ozanlardı.”
Son olarak da aynı söyleşide “Bugün Türk şiirinin en başarılı adları kimler?” sorusunu yanıtlamışım ve 1981’de şunları söylemişim: “Ne güzel bir soru. Demek ki ‘sevdiğim sokak adları gibi’ sevdiğim güzel ve soylu şairleri, ‘yaşı küçük ama gönlü ziyade’ arkadaşlarımı söyleyebileceğim. O kısıtlayıcı ‘bugün’ sözcüğünü çıkaracağım sorunuzdan izin verirseniz. ‘Melali anlamayan bir nesle aşina değiliz’ dizelerindeki duyarlılığa vurgun olduğum Ahmet Haşim, bize en güzel aşk ve özlem şiirlerini armağan eden Nâzım Hikmet, devlet dersinde öldürülen çocukların öğretmeni Ece Ayhan, Pera’nın sokaklarındaki her çocuğu Sait Faik inceliğiyle saran İlhan Berk, kara saçlarındaki şiir tellerinde kırmızı karanfiller saklayan Gülten Akın, alnı ağrıyan çocukların elinden tutup sinemaya götüren Ülkü Tamer, her türlü yalnızlığımızdan yeni bir dil yaratan Edip Cansever, anlatmaya basit bir kareli defterin yetmeyeceği Egemen Berköz, Türkçenin ses bayrağı Ahmet Ada, haydutların sarışın da olabileceğini yineleyen Ergin Günçe, göçebelerin dünyanın her yerinde (Ortadoğu’dan başlayarak) kırıldığını şiire döken Cemal Süreya, haksızı bile gümüş hançerle vuran incelik Afşar Timuçin, hem hayatın hem de şiirin efendisi Eray Canberk, şiir ırmağında bir donanma gibi yol alan Süreyya Berfe, hikmet burcunun bilgesi Behçet Necatigil, şimdi uzak dağlarda süren kırgınlık Metin Altıok, çocukların, yaprakların ve eşkıyaların amcası Can Yücel, sabah kentlerin kapısı açıldığında süzülen ilk yolcu Özdemir İnce, tahtadan evimizin kırmızı kiremitlerine yağmur yağdıran Sezai Karakoç, ağır başıyla nöbet alıp şehri deviren Cahit Zarifoğlu ve dile gelmez bir şiir ırmağı İsmet Özel (lütfen bütün şiirlerini okuyunuz!).
Bir de benim kuşağım var, sevgili arkadaşlarım: Şiirde ve öyküde ağabeyimiz olan İzzet Yasar, genç ozanlara ‘meşruiyet’ kazandıran Ahmet Erhan, unutulmuş bir su gibi kıyıda gezinen kimsesizlerin dostu Adnan Azar, kocaman sesiyle çocukların yüreğine kar yağdıran Ömer Ateş Kızıltuğ ve hırçın yüreğinden şiirler uçuran Ali Cengizkan.”
Gördüğün gibi, 24 yıldır pek bir şey değişmemiş, o zaman da ‘şair’ olmaktan çok ‘şairane’ymişim ve o zaman da tıpkı bugünkü gibi herkesi seviyormuşum. Bu söyleşinin tamamını da alabilirmişiz aslında buraya, çünkü hem ’70, hem ’80 kuşağına dair hayli kelâm etmişim, mesela ’70 kuşağına ilişkin şöyle demişim o söyleşide: “Yapay bir yakıştırma olarak sürekli vurgulanan ’70 kuşağında bütünlüklü bir yazın anlayışı, ortak değerler yönelimine rastlayamayız. Her türlü yazılı metnin çeşitliliği, değişik iklimlerdeki ozanların dilimize çevrilmesi, toplumsal muhalefet içinde boy gösteren çeşitli siyasal akımlardan etkilenme gibi nedenlerle, öyle, bu kuşağın çoğunluğu tarafından geliştirilen, benimsenen bir kuramdan söz edilemez. Ayrı yataklardan, su yollarından gelen şairlerin şiir anlayışlarında egemen ortak söyleyişlere yönelmesi de beklenemez, Ortak bir söyleyişten söz etmek yerine, ortaklaşa dışlamalardan söz edilebilir. Tek tek ozanlar da bu noktayla örtüşebilir...” demişim!

90’lardan bugüne, kendi yolunu 80 kuşağının tıkadığını düşünen şairler hep oldu. Ama genel olarak 2000’li yıllarda şiir yazan genç kuşak, 90’larda çatışmaya gireceği bir oluşumla karşılaşmadığı gibi, 80’lerle de belirli şairler aracılıyla ya uzlaşma içinde oldu ya da onu II. Yeni’nin devamı olarak nitelendirip es geçti ve kendisi için “asıl” kabul ettiği kaynağa yöneldi. Dergi editörleriyle girişilen kişisel kavgaları bir kenara bırakırsak, 80’lere dair bir tartışmanın belirgin olarak görülmediği söylenebilir.
‘80 kuşağının yolunu tıkadığını düşünenlerin yapacağı şey belli, senin de söylediğin gibi, ‘asıl’ kaynağa yönelmek. Bu konuda başka bir şey diyemem. 90’lı yıllar şiirine ilişkin, Hürriyet Gösteri’de yayımlanan dosyada “İki kuşak arasında gönül bağı var,” demiştim. Hâlâ aynı şeyi söylüyorum. 90’lı yıllar şiiri ya da kuşağı diye anılacak bir akım ya da hareket var mı? Aynı kaynağa beraber yöneldiğimiz şairler var yalnızca. O yüzden 90’lardaki şairlerin 80’lerdeki şairlere itirazlarının temeli yoktur. İtiraz edenlerse kişisel bir ikbal ve şöhret arayışından öteye geçememişlerdir, çünkü bir şey söyleyememişlerdir. Tekrar ediyorum, ’80 şiiri bir dönem şiiridir, yeni bir dünya kurulurken, eski değerlerimiz, inançlarımız tersyüz olurken yazılan bir şiirdir, eski dünyayı savunmanın şiiridir, bir anlamı varsa, budur. Bakın, ’80 şiirini savunmuyorum, savunma anlamına gelebilecek şeyler söylediğim için de üzülüyorum. Ben, 90’larda yazılan şiir için şunu söylemiştim: “Yeni bir şiir de yok, hareket de.” 80’lerdeki gibi bir altüst oluş, büyük bir kırılma, kopma da yaşanmadığı için, 90’lı yıllar şiiri diye bir şiirden söz etmek zorlama olur, 80’li yıllarda yazılan şiir 90’lı yıllarda da fazla değişmeden sürmüştür. Her iki dönemde de iyi şairler çıkmıştır, iyi şiirler yazmışlardır. Benim söylediğim bu, acaba derdimi yeterince anlatamıyor muyum? Doğrusunu istersen bir yandan da ‘bana ne?’ demek istiyorum, hakikaten bana ne?
80’li yılların şairleri ve dergileri, kendi şiirlerinden çok, önceki kuşaklara, sözgelimi en yoğun olarak II. Yeni’ye sahip çıkmışlar, onları okumuşlar, şairlerini usta bellemişler ve o şiirlerin okunup yaygınlaşması için çabalamışlardır. Bir de böyle bakmakta yarar var. 80’den sonra ‘bireyci’ olmakla suçlanan şairlerin, kendi şiirleri, şair kimlikleri pahasına geçmiş kuşaktan şairlere ve şiirlerine sahip çıkmaları da az rastlanır bir özveri değil midir? En azından o şiirleri ve şairleri gündemde tutma çabaları bile, 80’li yıllar şiirinin değilse de, şairlerinin farkını göstermeye yeter. 80’li yıllar şairleri, şiirleriyle olmasa da, vefalarıyla anılacaktır. Bu vefa da onlara ’80 öncesinden mirastır. Israrla koruyup gözettikleri eski değerlere sahip olmalarının sonucudur. Bu değerlere sahip olan bazı 90’lı yıllar şairleriyle, ’80 şairleri arasında böyle değerli bir gönül bağı vardır, benim söylemeye çalıştığım bu, başka da hiçbir şey değil. 80’li yıllar şiiri, fareli köyün kavalcısı değildir, bazı çocukları ardına takıp götürecek gücü de yoktur, bu yönde bir arzusu da. Hem galiba bunlarla beyhude yere uğraşıyoruz, bunlar çok lüzumlu, çok verimli tartışmalar değil. İşte sevgili Mehmet, 80’lere dair böyle gereksiz suçlamalar, tartışmalar sürüyor, ne kadar tartışma denebilirse?

“Vefa” dediniz... Sözlerinizi biraz ileriye götürürsek; modern Türk şiiri açısından bir gelenek düşüncesinin oluşmasında ’80 kuşağı şairlerinin önemli bir payı olduğunu düşünüyorsunuz anladığım kadarıyla. Yayımladığı ürünler bağlamında ’80 kuşağını ele alacak olursak, kendisinden önceki şiirle nerede çatışıyor, nerede uzlaşıyordu sizce? Ve kendi şiirinizi nasıl bir yazınsal çatışmanın ortamında var ettiniz?
“Şiir düşüncelerle yazılmıyor” elbette, “şiir sözcüklerle yazılıyor”. Şu‚ ’80 kuşağı meselesinde de bu saptamaya benzer bir yan var, yani şiir kuşak olarak yazılmıyor, tek tek şairler tarafından yazılıyor. Biraz çocukça bir şey söylediğimin farkındayım ama, 80’ler tartışmasının topyekûn bir harcama tavrıyla sürdürüldüğünden endişe etmeye başladım. Bugün‚ 80’lerdeki gibi şiir yazılmıyor olması ya da daha doğrusu‚ 80’lerdeki gibi şiir yazmama arzusu anlaşılabilir bir şeydir, öyle olması gerekir. İyi de bu‚ ’80 şiirinin ömrünü tamamladığı ya da defterini kapattığı anlamına gelmez ki, eğer “80ler bitti!” tespitinden böyle bir anlam çıkıyorsa veya çıkarılıyorsa, kimse kusura bakmasın ama bu, şiiri de, tarihi de hiç anlamamış olmak anlamına gelir. O zaman bütün eski kuşakların şiiri için de geçerli sayacağımız bu yaklaşıma göre, demek ki Türk şiiri 2000’lerde, hadi biraz geriye gidelim, 90’larda başlamış oluyor! Hani şu her şairin, şiirin kendisiyle başladığına inanması gibi komik bir şey! Yeni bir şiir yazarsınız, yeni bir şiir hareketi başlatırsınız, o da tıpkı önceki kuşakların iyi örnekleri ve dönemlerini temsil eden iyi şairleri gibi gelenek dediğimiz o büyük antolojiye eklenir. Gelenek’ten muradım, şiirin sürekliliği ve haritası olması anlamındadır. En devrimci şiir hareketlerinin bile, kendinden önceki şiir hareketlerini, anlayışlarını tümüyle unutturduğu, geçersiz kıldığı görülmemiştir.
İzninle bir kez daha tekrarlıyorum, adı ister ’80 kuşağı olsun, ister 80’lerde yazılan şiir olsun, Türk şiirinin büyük antolojisinde yer alacak hayli iyi şiir ve şair vardır o dönemde. Diğer kuşaklardan farklı olarak da çatışmacı bir şiir anlayışından çok, uzlaşmacı bir tutumu benimsemişlerdir. II. Yeni’yle çatışmamışlardır sözgelimi, Divan ve halk şiiri geleneğiyle de çatışmamışlardır. Özellikle II. Yeni’nin şiir anlayışını benimsemişlerdir. Uzlaşmacılıktan anladığım budur. Bu anlamda, hiçbir şeyiyle, hiçbir şairiyle ve şiiriyle hatırlanmasa bile, şiire ve kendilerinden önceki şiirlere, şairlere, özellikle de II. Yeni’ye “vefa”sıyla hatırlanacak bir kuşaktır ’80 kuşağı. Eğer hatırlanırlarsa! Ben de şiirlerimi bu ortamda var ettim. Pek çok şiirimde ustalara açık ya da kapalı göndermeler, onlara duyduğum hayranlık ve sevginin izleri, etkileri vardır. Şiir yazmak benim için etkilenmenin bir yoludur, önceki dönemlerin büyük, usta, iyi şairleri olmasaydı, onları okumasaydım yazamazdım ya da bundan daha kötü şiirler yazardım. Kendi kuşağımdaki arkadaşlarımdan da, daha sonra yazan genç şairlerden de etkilendim, hâlâ şiir yazdığıma göre bu etkilenme de sürüyor demektir.

’80 kuşağı şairlerinin büyük bölümünün reklamcı olması –ya da bir süreliğine de olsa bu işle meşgul olması– da bu kuşağın üzerine eleştiri oklarını çekti. Uzun yıllardır reklamcılık yapıyorsunuz... Hayır, reklam-şiir, reklamcılık-şairlik üzerinden bir şey sormayacağım. Ama mesleğinizle kurduğunuz ilişki de bu söyleşinin kapsamı içerisinde yer alsın istiyorum. Diğer yandan, şu günlerde işsiz kaldığınızı biliyorum. İşsizliğin şairlikle ilişkisi, daha önemli bir konu olabilir belki?
Vallahi Mehmet, bu konu hakkında neredeyse reklamcılığa başladığım 22 yıldan beri sayısız yazı yazdım, soruşturma yanıtladım. Bazen de öyle saldırgan sorularla karşılaştım ki, kendimi sanki cinayet işlemişim de onun hesabını veriyorum sandım. Kısaca söylemek gerekirse: Bir ‘şair’ olarak değil, aldığım sosyoloji eğitimi ve devamındaki Reklamcılık ve Halkla İlişkiler yüksek lisansı üzerinden reklam yazarlığı yaptım. Bir şairin reklam yazarlığı yapmasını da doğrusu istemem. Şiirin ve reklam yazısının kökeninde ‘yaratıcılık’ olduğu iddia edilse bile, şiir ve reklam doğaları gereği uyuşmazlar, biri tüketime yöneliktir, diğeri değerleri ve insani olanı korumaya. Ben kimsenin mesleğine karışmam, eleştirmem, yargılamam; kimi öğretmendir, kimi avukat, mühendis, asker, doktor, işçi, memur, vb. Her neyse, benim de mesleğim reklam yazarlığıydı. Sağolsun reklamcı olmayan bazı şair arkadaşlar, reklamcılık yapan şairleri açıkçası kötülemek ve karalamak amacıyla bir “Reklamcı Şair” kategorisi yarattılar. Yaratsınlar da, zahmet edip Türk şiirinin son 40 yılına bir baksalardı; ben bunu Yasakmeyve’de ad vererek uzunca yazdım, o ‘reklamcı’ diye kötüledikleri şairlerin, Türk şiirinin en iyi şairleri arasında yer aldığını görürlerdi. Uzun lafın kısası: En yoğun reklamcılık yaptığım dönemler, şiirde ve yazıda en verimli olduğum dönemlerdir. Bir tür arınma ve kendimi koruma isteği de sayılabilir bu. Şimdi işsizim, işsizliğin en kötü tarafı, dergilerden çok fazla sayıda yazı ve şiir istenmesi, yalnızca bu nedenle bile yeniden reklam yazarlığına dönebilirim!

Günümüz genç şiiri üzerine neler söylemek istersiniz?
2000’lerde yazılmaya başlanan şiirler diyelim, 90’lardan farklı. 80’li yılların şiirine dair itiraz daha temelli ve nitelikli bir biçimde seslendiriliyor. Yorulan bir şiirin ayak değiştirmesi zordur, onu tümüyle değiştirmektir asıl devrimci çaba. Doğrusu ben yazılmakta olan ya da önümüzdeki dönemde yazılacak olan şiirden bunu beklerim. Şiire bir hareket getirmesi anlamında da, şiirde yeni bir hareket doğması anlamında da 2000’lerin şiirinden beklediğim budur. Çünkü 2000’li yıllar da, tıpkı 1980’li yıllar gibi, dünyanın bir kez daha yoksulların, büyük halk yığınlarının aleyhine değiştiği yıllar, hepimiz yaşıyoruz ve görüyoruz. O yüzden bu dönemin şairlerinin gerçekten itiraz edecekleri pek çok şey olduğunu düşünüyorum, elbette şiir de bu oluşumlara duyarsız kalmayacaktır. Ümit ediyorum ki, ‘80 şairlerinin, uzun süren yenilgi sebebiyle de yapamadıklarını, 2000’li yılların şairleri yaparlar. Evet, galiba, 2000’li yıllar bize yeni bir şiir getireceğe benziyor.

Hemen hemen tüm şiirlerinizde “ben” sesini kullandınız. Ama üçüncü kitabınız Sırat Şiirleri’nde (1991) ne öncesinde ne de sonrasında yayımlanan şiirlerinde görülmeyen sertlikte bir “ben” sesi var. 1981-1984 tarihleri arasında yazmış olduğunuz şiirlerinizi içeren bu kitabın yayımlanış tarihi biraz geç. Sadece yazılış ve yayımlanış tarihleri arasındaki farka bakarak demiyorum bunu, bir dönemin havasını da geç veriyor bize. Öte yandan belki ilk kitabınız Karşılığını Bulamamış Sorular (1981) bu havayı taşımalıydı diye düşünüyorum. Ama dediğim gibi olsaydı, kuşağınız içindeki çıkışınızda sizi farklı kılan neden de ortadan kalkardı bir ölçüde. 80’lerin başına şiirde politika ve toplumculuk hem 60’ların, 70’lerin mirasıydı, hem de darbe’ye bir tepki vermenin yöntemiydi. Durum böyleyken, kalabalıkların artık meydanlarda buluşamadığı günlerde, bireyi ve kişilerarası ilişkileri merkeze alan, “orta sınıf için” yazılmış “usul sesle söylenen şiirler” kaleme almanız da bir tavırdı bence. Şimdi artık politika da, darbe de unutuldu; bugünden bakınca sezilmiyor ama o dönemde –eleştirileri açık olması bakımından– tehlikeli bir tercihti herhalde bu?
Hayatımda olduğu gibi şiirlerimde de yüksek sesli bir ‘itiraz’ım olmadı hiç, sessizce kabullendim, sessizce itiraz ettim, duyulur duyulmaz ya da duyuldu duyulmadı. Yine de o sesin hep ‘biz’den çıkmasını istedim, ‘biz’den geldiğine inandım. Usul sesle söylenenler de ‘biz’e mahsusmuş gibi gelir bana. Yoksa yanıldım mı? Belki yazdığım şiir derdini iyi anlatamamıştır, böylece ortaya kocaman bir ‘ben’ çıkmıştır. Oysa benim ‘biz’im, biraz sevgili arkadaşım Ali Cengizkan’ın pek sevdiğim kitabının adı gibidir, Senlere’dir, yani ‘benler’den oluşan bir ‘biz’ olsun istemişimdir, demek ki olmamış!
Öyleyse bir kez daha yinelemekte mahsur yok, ‘ben’ demeyi sevmem, ruhuma, gönlüme, fikrime ters gelir çeşitli nedenlerle: Birincisi, Marksist oluşum nedeniyledir, bu hülya diyelim, Marksist hülya, ‘ben’i ‘sen’ olarak görür bence, bu da ‘biz’ anlamına gelir. İkincisi içinde büyüdüğüm Alevi kültürü ve tasavvufu da ‘ben’lik davası gütmeye izin vermez, “Aynayı tuttum yüzüme/ Ali göründü gözüme” demek, benim için, mensubu olduğum inancın kendini başkasıyla, ‘öteki’yle bir ve aynı görme anlayışının bir ifadesidir. Fazla bir özdeşlik ya da fazla kardeşlik sayılabilir bu söylediğim ama, benim şiirlerimdeki ‘ben’ tam da budur, yani ‘sen’dir, ‘biz’dir. Sevgili Yücel Kayıran’ın da yıllar önce bir yazısında bana ağır bir biçimde ‘patronaj’ suçlamasını yöneltirken anlamadığı şey budur. Kardeşim ya da arkadaşım olarak görürüm şairleri ve öyle yazar, öyle davranırım, burada eleştirilecek bir husus varsa çok çok ‘abilik’tir, fakat ‘kardeşçe bir abilik’, daha ötesi, fazlası değil. Bu dünya görüşü ve inancın biçimlendirdiği bir insan olarak, bir şair olarak ‘bencillik’ etmem de herhalde beklenemezdi.
Bu benim cevabımdı, senin soruna gelince: 1980 sonrası Türk şiirinin ilk önemli çıkışı olan (genç şairlerin ilk kitaplarının topluca yayımlanması anlamında söylüyorum bunu), sevgili Yaşar Miraç’ın kişisel özverisiyle, deliliğiyle, dürüstlüğüyle, coşkusuyla kotardığı Yeni Türkü Şiir Yayınları’ndan benim de ilk kitabım yayımlandı, Karşılığını Bulamamış Sorular, yıl 1981. O kitap, kitap bile denmez aslında, o güne dek yazdığım, 1978-1981 arası 3 yıl, tüm şiirlerin bir toplamıdır. İçinde ağıttan ironiye çok farklı duyuşların şiirleri vardır. Bir ‘sorular’ toplamıdır ve benim sesimdir hepsi de. Ama ‘ben’ sesinden çok, kardeşlerinin, arkadaşlarının yerine söz almış bir gencin sesidir. Oradaki ‘Anne’ hepimizin annesidir, ölenler hepimizin yoldaşlarıdır. Sırat Şiirleri ise, dediğin gibi, hayli geç yayımlanmıştır. Bu dünyadaki sıratlardan biri olan 80 darbesinin hayatımıza kazandırdıkları vardır o kitapta. Kitabın ilk şiiri “İki Gömlek”, yıllarca dövüştüğümüz sağcılardan bir militanın idam edilmesi üzerine yazılmıştır. Diğerleriyse, aile, okul, hapishane, akıl hastanesi gibi kurumların, iktidar odaklarının insanı nasıl hapsettiği, çıldırttığı, bencilleştirdiği bağlamında, doğrusu biraz da sosyoloji eğitimi almış olmanın etkisiyle yazılmış şiirlerdir. Haklısın, daha ‘sert’ bir sestir, düşün, benim bile sesim ‘sert’ çıkmıştır. O yılları yaşayanların daha içerden duyabileceği bir sestir bu.

“İki Gömlek”in sağcı bir militanın idamı üzerine yazılmış olduğunu anlamak bugün çok zor. Siz hiçbir zaman alıştığımız anlamıyla siyasi şiirler yazmadınız. Bir söyleşinizde (Varlık, Haziran 2003, Alihan Irmakkesen) dokuzuncu şiir kitabınız Ölüm Bir Skandal (Adam Yayınları, 1999) ile Sırat Şiirleri’nin ele aldıkları meseleler bakımından kardeş kitaplar olduklarını ve politik şiirler içerdiklerini belirtmiştiniz. Doğrusu, “politik” iyi seçilmiş bir sözcük; siyasi’yi çağrıştırıyor ama o demek değil. Bizimse şiirde politik ya da siyasi sözcüklerinden ne anladığımız ortada. Darbe yıllarında darbeye karşı yazılmış şiirler bekliyoruz, bu noktada “karşı dil”in iyi tanımlanmadığını düşünüyorum; bu dilin tanımlanmasının, ona sınırlar çizilmesinin doğru (ve mümkün) olup olmadığı başka bir tartışma. 1985 yılına kadar yazmış olduğunuz şiirler, darbenin ezdiği bireyin varoluşsal kaygılarını, aşkını, ayrılıklarını anlatarak da “karşı” olunabileceğinin örneklerini sunuyor bize. Peki, Ölüm Bir Skandal’ın politikası nedir?
Umarım bir daha memlekette darbe olmaz, kimse de darbeye karşı şiir yazmak zorunda kalmaz! Gerçi şimdilerde yazılan şiirler de darbeye karşı sayılır, çünkü 12 Eylül’ün vurduğu darbe geçti, ama anlayışı yerleşti ve hâlâ sürüyor. “İki Gömlek” şiirinin bir sağcı militanın idamı üstüne yazıldığını bugün bakınca anlamak zor, katılıyorum, ama yazıldığı zaman da anlamak zordu, çünkü hem biraz kapalı bir şiirdir, hem de idamdan duyulan acıyı yansıtır. Ölüm Bir Skandal kitabını yazmaya ise 1996’da başladım. Güneydoğu’da süren savaşın en şiddetli olduğu, gazetelerin bombalandığı, köylerin boşaltıldığı, ormanların yakıldığı, ve birçok insanın faili meçhul cinayetlere kurban gittiği günlerde. Gencecik askerler ve dağdaki gençlerle, yaklaşık 30 bin insanın hayatına malolan bir savaştan söz ediyorum. Doğal ölümün yerini cinayetin aldığı günlerden. Evet, yaşamı değil, cinayetin karşısında doğal ölümü savunan bir kitaptır Ölüm Bir Skandal. Yalnızca Güneydoğu’da değil, İstanbul’da da yargısız infazların yapıldığı, insanların cinayeti alkışlarıyla desteklediği, Sivas’ta 37 canın yakıldığı, ateşin, yangının daha da kararttığı o karanlığı, dilerim bir daha yaşamayız demek istiyorum biraz ürkek bir sesle. Ürkek çünkü, geleceğin daha aydınlık olacağına dair bir ümit ve inanç yok içimde. Azgın milliyetçiliğin kök saldığı bir ülkede iyimser olmak için de fazla bir neden yok ne yazık ki! 33 bölümden ibaret tek bir uzun şiir olan Ölüm Bir Skandal’ın “sonsöz”ünde şöyle yazmıştım, kitabın ‘politik’asını anlatsın diye buraya da almak istiyorum: “İnsan yaşıyorken özgürdür’ diyemem/ çünkü ölümüm yok özgür değilim/ ölüm bile cinayete kurban giderken!/ Güzel ve haklıydı Cemal Abi’nin şiiri/ ‘Her ölüm erken ölümdür’ derken/ oysa şimdi düpedüz çocuktur bazı ölümler/ düpedüz cinayettir içimize işlenen/ ben, Haydar Ergülen /çocukluk, aşk, yokluk ve ölümden/ dört kitaba heves ettim/ ve ölümden başladım hiç istemeden/ hevesimi de aldım dersimi de aldım/cinayet sürerken ölümü savunabilirim sandım/ ne iyilik var bu kitapta ne de iyi bir şiir/ hayat da ölüm de artık kötülüğe dair/ kelimeler kullanmadan yazılamazmış meğer/ sonunda anladım ve ilk kez bir kitabımı/ ‘Hiç kimseye hiçbir zaman’ sözleriyle adadım/ böylece ölümün skandal olduğu bir çağda/ tuttum, hayatımın en kötü kitabını yazdım,/ evet, cinayeti bundan daha kötü anlatamazdım!” Hayatımın “en kötü kitabı”nı aralıklı olarak 2,5 yılda yazdım ve 1999’da yayımladım. Bir daha böyle ‘kötü’ bir kitap daha yazdırmaz umarım bu memleket bana, bu, şiirin, kitabın iyiliğinden, kötülüğünden daha önemli benim için.

Karşılığını Bulamamış Sorular, Sokak Prensesi (1990), Eskiden Terzi (1995), 40 Şiir ve Bir... (Varlık Yayınları, 1997) ve son şiir kitabınız Keder Gibi Ödünç (Komşu Yayınları, 2005) bir daire çiziyor gibi geliyor bana. Bir bütünü tamamlamak üzere bir araya geldikleri düşüncesinde değilim. Demek istediğim: bu kitaplardan bir yolculuk çıkacaksa eğer, bu yolculuğun duraklarının İstanbul’dan Ankara’ya giden Anadolu Ekspresi’nin durduğu istasyonlar gibi art arda gelmediği. Bir çizginin, ilerlemenin şairi değilsiniz... Kitaplarınız arasında siz nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?
Doğru düşünmüşsün. Kitaplarım bir bütünü tamamlamak üzere bir araya gelmiyor, zaten o amaçla da yazılmadı hiçbiri. ‘Daire’ yaklaşımında da haklısın, ben onu biraz daha aşağıya çekip bir ‘kuyu’dan söz etmek istiyorum. Dışbükey değil, içbükey bir şiir yazdığımı düşünüyorum. Bunu da geçen yıl yitirdiğimiz sevgili arkadaşım Mehmet Günsür’ün bir cümlesini ödünç alarak söylüyorum. Uzun yıllar aynı reklam ajansında birlikte çalıştık, birgün “Senin dışbükey değil, içbükey bir sesin var, içine doğru konuşuyorsun,” demişti. Hiç aklımdan çıkmadı bu söz. Galiba şiirim de sesime benziyor, o da içine doğru konuşuyor, yazılıyor. Şiirlerimdeki kimi temaların, ki zaten az sayıdadır, ve sözcüklerin, onlar da az sayıdadır, sık tekrarlanması, yazdığım şiirin dışa doğru değil, içe doğru açılmasındandır belki de. Kıyıdan fazla açılamamak gibi. Sanki bir ‘kuyu’da birikiyor sözlerim ve durmadan o ‘kuyu’nun içine söyleniyor gibi.
Karşılığını Bulamamış Sorular, Sokak Prensesi, Eskiden Terzi, Karton Valiz (1999) (ki altbaşlığı da “Dergilerde Kalmış Şiirler”dir) çeşitli dönemlerde yazdığım şiirlerin bir araya getirilmesiyle oluşmuş “şiirler” kitabıdır. Sırat Şiirleri, 40 Şiir ve Bir..., Ölüm Bir Skandal ve Keder Gibi Ödünç, bunlara Lina Salamandre’ın Kabareden Emekli Bir Kızkardeş’i (1995) ile Hafız’ın Hafıza’sı da (1999) dahildir, “kitap” olarak tasarlanmış ve yazılmış şiirlerdir, yani bunlar “kitap”tır. Uzun zamandır, 10 yılı aşkın süredir diyelim, şiirlerimi “kitap” olarak düşünüp yazıyorum. Yıllardır dergilerde “Nefesler, Gazeller”, “Ben Başkasının..... Olsaydım”, “On Dakika Ara” ve son olarak da “Çizgili Defter” üstbaşlığıyla yazdığım dört ayrı şiir dizisi var, bunların hepsi birer “kitap” olarak tasarlandı ve öyle yazılıyorlar.

Bilindiği gibi, Haydar Ergülen bir yenililikçi değil. Kitaplarınıza yenilikçilik açısından birer “deney” olarak bakılamaz. Ama “başka”nın peşine düştünüz. Kabareden Emekli Bir Kızkardeş ve Hafıza bunun örnekleriydi. Lina Salamandre ve Hafız adına yazmış olduğunuz şiirlerin, Haydar Ergülen olarak yazamayacağınız şiirler olduğunu vurguladınız çeşitli kereler. Bir şair, bazen kendi şiir serüveninin ve kaynaklarının dışında bir şiir yazar ve onun bir başkasının şiiri olabileceğini düşünür, sadece bununla açıklanabilir mi bu durum? Bir başkası olmak mümkün mü?
Lina Salamandre’ın bir şiirinden şu dizeler: “aşk bir varlığa sığmaz/ sürer yokluğa kadar”, şu dizelerse Hafız’dan: “Hiç bilmediğimiz başkalarının yerine/ meğer ne çok sevmişiz birbirimizi/ .../ Yoksa insan başkasının yerine mi sevmeli?” Ben de sana sorayım, ne dersin Mehmet? Acaba başkasının yerine yazıp, başkasının yerine mi sevmeli? Bazı arkadaşlarım Lina’nın ve Hafız’ın şiirlerini benim şiirlerimden daha çok sevdiklerini, beğendiklerini söylerler. ‘Senin şiirini sevmiyorum’ demenin kibarca ifadesi de olabilir bu sözler ama, içlerinde çok yakın arkadaşlarım da olduğu için, sözlerinde hakikat payı olduğuna inanıyorum.
‘Başkası’ olmak: Bu benim için şiirsel bir mesele değildir sadece, hayatta da olabilmeyi istediğim bir şeydir. Kendimden çıkmak, karşıma geçmek, ‘ben’i terketmek, ‘ben’siz olmak, kalmak, her türlü ‘iktidar’dan arınmak, içimdeki faşistten de mümkün olduğunca kurtulmak. Galiba biraz içinde yetiştiğim Alevi-Bektaşi kültürünün de payı var bunda, orada bize öğretilen yol ve erkan anlayışının da payı var. Beni etkileyen bir şey anlatmak isterim: Rahmetli Nazlı Babaannem, mevsim başlarında, sözgelimi yazın kiraz, çilek, erik, karpuz her neyse meyvelerin yeni çıktığı, turfanda olduğu zamanlarda dul aylığıyla hepsinden alır, mahallemizdeki yoksullara dağıtırdı, evlerine kadar götürürdü, bazen de bize verirdi götürmemiz için, bizden önce onlar tatsınlar diye. Biz de kardeşlerimle birlikte, babaannemin o meyveleri dağıtmasını bekler, yoksullardan önce, hatta meyveyi onlara götürürken bile, ağzımıza sürmezdik. Başka pek çok terbiye ve tecrübe de var bu hususta ama bu bile beni tüm hayatım boyunca etkilemiştir.
Lina ve Hafız’ı da içine alan bir yazı yazmıştım 10 yıl kadar önce Hürriyet Gösteri’de, yazının adı “Şairlerden Kurtulmanın Yolları” idi. Gerek siyasi olarak, gerek dinsel inanç bakımından kolektif ruhun hüküm sürdüğü bir gelenekten, paylaşmanın esas olduğu cemaatlardan geldiğim için, o yazıda ‘anonim’ ve ‘imzasız’ şiir yazmayı teklif etmiştim, elbette Lina ve Hafız gibi farklı kimliklerle de yazmayı. Sağolsun, sevgili Yücel Kayıran cevap vermekte gecikmedi, ‘ilk çıkışında yakalayamadığı başarıyı şimdi bu tip oyunlarla yakalamaya çalışıyor’ dedi, ‘iktidar olmak ya da iktidarını yaygınlaştırmak için başka şairler çıkarmakla yetinmedi, şimdi de imzasız yazmayı teklif ediyor’ dedi, ve bunun gibi şeyler... Hakikaten şaşırmıştım, acaba dışarıdan böyle mi görünüyorum diye? Bilirsin ‘kapalı’ ve ‘anlamsız’ şiirler yazdığım da iddia edildi, ama yazılarımda hayli açık, doğrudan, net ve samimi şeyler söylediğimi, yazdığımı düşünürüm. Ne yönden, ne türlü eleştiriler geleceğini ise hiç düşünmem. Düşünmem çünkü, ben o niyetle yazmamışımdır, karşımdakinin de böyle okuyacağı aklıma bile gelmez.
Bir başkası olmak... mümkün mü? Bilmiyorum ama, buna hayatta ve şiirde çalıştığımı biliyorum. Adın, imzanın önemi yok, şairin önemi yok, hatta bana göre şiirin bile o kadar önemi yok, ama madem ki yazıyoruz, bunu da en iyi, en farklı, en güzel, en sıkı, vb. ‘en’ sıfatlarla abartmaya, süslemeye de hiç gerek yok. Şiir böyle bir şey değildir çünkü, kimseye bir statü ve ayrıcalık sağlamaz. Şiir dediğimiz şey paylaşmak içindir, Mehmet yazmış, Şeref yazmış, Bâki yazmış, Haydar yazmış, iyi ya, biri yazmış işte. Onlar yazar ben okurum, ben yazarım başkaları okur, şiiri okumak da onu yazmak sayılır benim gözümde, paylaşmak da budur. Öyleyse ister kendi adınla yaz, ister başka bir adla, ister imzasız yaz, ister ortak yaz, her türlüsü kabulümdür.
Hiçbir zaman “Benim şiirim” ifadesini kullanmadım, “yazdığım şiirler” dedim, çünkü “benim şiirim” yok ki, hem de olamaz! “Benim şiirim” dediğin şeyde, kimbilir kaç şairin, kaç şiirin etkisi, payı, izi vardır, hem de olmalıdır; bu yüzden ben sadece ‘yazmış bulundum’ demek isterim. Bazen kendi yerime, bazen Lina’nın, bazen de Hafız’ın yerine ‘yazmış bulundum’ diyelim, geçelim...

Hafız, Lina ve Ergülen’in şiirleri başka başka şairleri işaret edecekse eğer, bu başkalığın dil’den, ses’ten değil temalardan kaynaklandığı söylenebilir. Kabareden Emekli Bir Kızkardeş’te ve Hafıza’da değişen temalarla birlikte kendi dilinizi genişlettiğiniz görülüyor. Hafız’ın ve Lina’nın ortaya çıkışından sonra, muhakkak bu şairlerle bir çatışmaya girmişsinizdir. Kendi imzanızla yazdığınız şiirlerde bu şairlerin etkisini yakaladığınız oldu mu? Örneğin, Lina’nın monoloğu andıran ama yine de birine seslenen, mektup havasındaki şiirlerinin, teknik anlamda 40 Şiir ve Bir...’e katkısı olduğunu düşünüyorum ben.
Başkalığın temalardan kaynaklandığı görüşünde haklı olabilirsin, kendi adımla yazdığım şiirlerde temaların sınırlı olması da beni Lina’nın ve Hafız’ın yerine yazmaya sevketmiş olabilir. Hafız ve Lina’yla bir çatışmaya girip girmediğimi, kendi imzamla yazdığım şiirlerde bu arkadaşların etkilerinin olup olmadığını bilemem, daha doğrusu bilmiyorum. Başka şairlerden etkilendiğime göre, kardeşlerim ve en yakınlarım olan Lina ile Hafız’dan da muhakkak etkilenmişimdir. Doğrusu Lina ile 40 Şiir ve Bir... arasındaki ilişkiyi de hiç düşünmemiştim. Mümkündür.

Şiir bir mektuptur belki, pek çoklarının dediği gibi. Ve sizin Zarf (2004) adında bir şiir kitabınız var.
Radikal gazetesinde 1998’den beri yazdığım “Açık Mektup” köşesinde, mektupların hemen altında küçük şiir ‘zarf’ları yayımlıyordum, 2 yıl kadar yazdım, sonra çoğunluğu usta şairler ve eleştirmenlerden gelen tepkiler, olumsuz değerlendirmeler nedeniyle ‘Zarf’ı kaldırdım. 75 civarında şiir ‘zarf’ı yazmışım. Bunlara önce o yazıları topladığım Haziran, Tekrar’da (Can Yayınları, 2000) yer verdim. Daha sonra, şimdi maalesef kapanmış olan, Turgut Çeviker’in editörlüğünde, Dünya Kitapları tarafından 5 sayı yayımlanan Posta Kutusu dergisinin 2. sayısının eki olarak ve Zarf adıyla yeniden yayımlandı. İçinde 1995’te yazdığım “Zarf ile Mazruf” adlı uzun bir giriş yazısının yanı sıra, “Zarf” ve “Mazruf” adlı iki bölüm de yer alıyor. “Zarf”ta Radikal’de çıkan, “Mazruf”ta ise başka kitaplarımda da yer alan mektup temalı şiirlerim var. Ek olduğu için dergiyle beraber verildi, satışa sunulmadı. Kapağını ise şimdi aramızda olmayan sevgili arkadaşım Necati Abacı tasarlamıştı. “Zarf”ın arka kapağında şunlar yazılıdır: “Bazı mektuplarsa boş yere ‘zarf’ edilir, aşklar ‘sarf’ edildikten sonra, kelimeler toplanıp ‘zarf’ edilirse, o mektup ne yazar ki?”

Köşe yazılarınızı Haziran, Tekrar’dan sonra Üvey Sokak’ta (Gri Yayınevi, 2005) derlediniz. Bu yazılarda, yer yer geçmişin hatırlandığı bir günlük havası var. Şahsi bir tarihe giriştiğinizi söyleyebilir miyiz?
Üvey Sokak, artık tek ciltte toplanması mümkün olmayan “Açık Mektup”ları tematik olarak bir araya getirme düşüncesinin sonucunda ortaya çıktı. İçinde şiir, edebiyat, sinema, müzik, resim, fotoğraf, şairler, şiir kitapları üstüne yazılar var. Adı da hepimizin hayatında “üvey” olan, bu saydığım şeylere yakışıyor. Daha sonra “Yağmur Kedisi” ve “Yolculuk Evimizdir” adlı iki cilt daha olacak, o kitaplar da hayat, ölüm, zaman, aşk, yolculuk, çocukluk gibi “hayati” temaları içeren “Açık Mektup”lardan oluşacak.
Galiba insan, hayatının ve yazı hayatının belli bir döneminde farkında olmadan geçmişe dönmeye başlıyor. Bende bu biraz erken başlamış olmalı ya da aslında geçmişten bugüne hiç gelmemiş olmalıyım ki, bugünü ancak geçmiş duygusuyla ya da geçmiş gibi yaşayabiliyorum. Yazılarda da bu hayli yer tutuyor. Mektup da bir tür günlük değil midir hem? O yüzden hatıralar bana dünü değil, asıl bugünü hatırlatıyor. Şahsi bir tarihten çok, kolektif bir tarihi kendi tecrübelerim üzerinden anlatmaya çalışıyorum.
Bu söyleşi için çok teşekkür ediyorum sevgili Mehmet Erte, biz de küçük İskender’le birlikte seninle yapacağımız söyleşi için soruları hazırlamaya başlarız yakında...

Ben teşekkür ederim, ama sorularım bitmedi. “taşra büyüyünce dile sığmıyor” diyorsunuz son şiir kitabınızda (“Haydarpaşa-Eskişehir-Ankara”); sohbetimize de sığmayacağı kesin ama...
Bugünlerde çok önemli bir kitap yayımlandı, Tanıl Bora’nın editörlüğünde, 13 yazarın denemeleri ve Nuri Bilge Ceylan’ın fotoğrafları eşliğinde, adı Taşraya Bakmak (İletişim Yayınları). Kitabın arka kapağında şöyle bir cümle var: “Elias Canetti’nin İnsanın Sılası kitabından ilhamla söylersek: Taşraya bakmak, insanın kendi içine bakmasıdır biraz!” Benim de kitapta “Şiir Taşraya Aittir” adlı uzun bir yazım var, yukarıdaki cümleden mülhem “taşraya bakmak, şiire bakmaktır biraz da” demeye çalıştığım bir yazı. Öyle bakıyorum, şiir ve taşra deyince “ikisinin de ‘eskilik’te birbirleriyle yarışabileceğini bile iddia edebilirim... Özellikle günümüz şiiri bahsinde, taşra, merkezden değil, merkez, çevreden, yani taşradan beslenmektedir... 80’li yıllarda yazılmaya başlanan şiir de dahil olmak üzere, Türkiye’de şiirin tarihinin bir bakıma taşranın da tarihi olduğu söylenebilir: Taşranın içinden, taşradan geçerken ya da taşraya karşı şiir. Taşraya uğramayan, onunla uğraşmayan, ilgilenmeyen şiir neredeyse yok gibidir, ister coğrafi/fiziki bir mekân olsun, ister bir çocukluk ya da duygu mekânı olsun. Bir zihniyet olarak ‘akıl mekânı’nda yer alan şiir de, taşranın temsil ettiği değerlerin karşısında ya da yanında saf tutmuştur kimi zaman. Bu ortalama şiirler için olduğu kadar, büyük şiirler ve usta şairler için de geçerlidir.”
Ezcümle: Ben de şiirin en güzel taşrada mırıldanıldığı inancıyla, taşraya bir şiir olarak bakıyor ve şiir deyince taşraya bakıyorum.

Bu söyleşiyi yapabilmek için İstanbul Film Festivali’nin bitmesini beklemek zorunda kaldım. O nedenle sinema için bir parantez açıyorum şimdi, kapattığınız yerde söyleşi biter.
Şiirle sinemayı karşı karşıya koymuyorum, yalnızca hayli zamandır zihnimde ve hayatımda hüküm süren bir oluştan söz ediyorum. Ne şiir sinemanın, ne sinema şiirin yerini alabilir, ben yalnızca, belki tehlikeli bir cümle ama, şiiri sinemada buluyorum, görüyorum. Şiiri seyrediyorum! İyi film, iyi şiir gibidir, okuması, seyretmesi insana yaşadığını itiraf ettirir. Nasıl iyi bir şiir, bir okumada tüketilemezse, her okuyuşta yeni bir keşfe imkân verirse, kelimelerarası yolculuk imgelerarası yolculuğa oradan da hayatımızın açık ve kapalı sayfalarına, beşinci mevsimine uzanırsa, her zaman yeni kapılar açamasa da, bizi kelimenin ardında başka bir hayat var heyecanına sürüklerse, işte sinema da bana bu yolculuğu hissettiriyor, gösteriyor. Tıpkı Ingmar Bergman’ın anılar kitabının adı gibi, Büyülü Fener. Şiir edebiyat değil, sinema da sanat değil bana göre, ikisi de çocukluğu büyüleyen ve büyüten birer büyü. İkisi beni de hem büyüledi, hem büyüttü.

Şadi Bey’den Bademler Köy Tiyatrosu anlatısı

10/1/2008 · Kategori: Soylesi

Evrensel, 10/01/2008
Şadi Bey’den Bademler Köy Tiyatrosu anlatısı
A. Can Demir
Bademler Köy Tiyatrosu 75. yıla Necati Cumalı’nın Susuz Yaz oyununu sahneleyerek girdi.
Bademler Köy Tiyatrosu 75. yıla Necati Cumalı’nın Susuz Yaz oyununu sahneleyerek girdi. Tiyatro, Bademler Köyü’nün hala günlük faaliyetlerinden biri… Ancak Köy Tiyatrosu’na yıllarını vermiş olan sahnedeki adıyla Şadi Bey, gençlerden şikâyetçi: Şimdi gençler televizyonun esiri olmuş.
Urla’ya bağlı Bademler Köyü, tiyatroyla olan içli dışlı ilişkisi nedeniyle onlarca habere, tartışmaya konu oldu. Köyde 1933 yılında Mustafa Anarat isimli bir öğretmenin meydan piyesleriyle başlayan tiyatro serüveni, bugüne kadar sürdü. Oyunculuktan izleyiciliğe, ışıkçılıktan kostüme kadar bir tiyatro oyununun izleyiciyle buluşması amacıyla gereken her iş için emeklerini birleştiren Bademler Köylüleri, üç çeyrek asır içerisinde 100’e yakın oyun sahneledi. 75. yıla da Necati Cumalı’nın Susuz Yaz öyküsünü sahneleyerek girdi. 1969 yılından bu yana bir tiyatro salonuna da sahip olan Bademler Köylüleri, tiyatroyla yaşamaya devam etmekte kararlı.
‘Şadi Bey’i herkes bilir’
Tiyatronun ilk oyuncularından Hüseyin Kınık, hem kendi serüvenini hem de Bademler Köy Tiyatrosu’nun serüvenini anlattı. 1926 doğumlu olan Kınık sohbete, “Beni burada Hüseyin Kınık diye sorsanız, tanıyan çok çıkmaz. Ama Şadi Bey diye sorsan herkes bilir” sözleriyle başlıyor. Hüseyin Kınık, 1934 yılında öğretmeni Mustafa Anarat’ın hazırladığı Hasan Ağa adlı bir oyunda Şadi Bey rolünü oynamış. Hüseyin Kınık o günlerde ilkokula giden bir öğrenci. Sohbet ettiğimiz kahvehanenin bulunduğu binayı gösterip gülümseyerek,“İşte, bu bina o zaman benimdi. Tabi rol gereği” diyor.
Şadi Bey, Hasan Ağa’nın ardından Yarım Osman, Atak Ali, Dingilzadeler, İlan Hatası, Yüzatı, Beyaz Zehir, Sana Rey Veriyorum ve Paydos gibi oyunlarda hep rol almış. Artık oynamıyor, görevi gençlere bırakmış. “Bir büyükbaba rolüne ne dersiniz?” diye soruyorum. Gülümseyerek, “Neden olmasın, tiyatro bitmez ki” yanıtını veriyor. Şadi Bey, tiyatroyu artık gençlere bırakmış ancak gençlere de biraz sitem ediyor: “Gençler pek umursamıyor. Çünkü televizyon bütün gençliği esir aldı. Daha önce öyle değildi. Biz tiyatro izlemek için mektep salonlarını tıka basa doldururduk. Biraz eski hızını kaybetti gibi Bademler.”
“Tiyatro nedir sizin için” sorusuna Şadi Bey, köyün yaşlılarından birinin sözünü hatırlatarak yanıt veriyor: “Tiyatro edepli mekteptir.” Çevre köylere bu edepli mektebi anlatmak oldukça zor olmuş. Şadi Bey’e göre çevre köyler, tiyatroyu ‘başka türlü’ anlamışlar: “Bademler Köyü kadın oynatıyor diye dedikodu yaptılar. Bizi kabullenmediler. Ben Seferihisar’a Paydos piyesini oynamaya gittim. Köyden bir tek izleyici bile gelmedi. Gelen izleyiciler, köyün memurları ve askerlerdi.”
Şadi Bey, hemşerileri gibi gibi tarımla uğraşıyor. Gündüz tarlada, bağda bahçede çalışıyor, akşam sahnede kimi zaman muhtar oluyor, kimi zaman jandarma… İkisini bir arada götürmek zor tabi ki… Hatta bir gün sahnede uyuyakalmış: “Bir gün tarlada çalışıyorum. Muhtarlık, akşam konukların geleceğini ve oyun oynanacağını anons etti. Akşam başladık oyuna. Ben muhtar rolündeyim. Oturduğum sandalyede uyuyakalmışım. Ne olacak ki! Akşama kadar tarlada çapa kazıyorum.”
Bademler Köyü’nde ilk dikkati çekenlerden biri insanlar arasındaki ilişki oluyor. Dışarıdan gelen konuklara ‘yabancı’ olduğu hissini uyandırmayan köyde, zaman, acele etmeden dinginlikle akıyor hissi uyandırıyor. Hüseyin Kınık, nam-ı diğer Şadi Bey, köydeki değişimlerin tiyatro sayesinde olduğunu belirtiyor. “Tiyatro bizim içimizi açtı” diyen Şadi Bey, insanlar arasındaki ilişkilerin de tiyatro sayesinde geliştiğini söylüyor. (İzmir/ANF)

 

10/01/2008
Selma Ağabeyoğlu’ndan aşk ve hüzün şiirleri
Şiar Can Şener
Selma Ağabeyoğlu’nun son şiirlerini topladığı “Beni Senden Sorarlar”, Aralık ayında okurlarla buluştu.
Selma Ağabeyoğlu’nun son şiirlerini topladığı “Beni Senden Sorarlar”, Aralık ayında okurlarla buluştu. 72 sayfa ve 45 şiirden oluşan kitap Kanguru Yayınları tarafından basıldı. Ağabeyoğlu bu son şiirlerinde hayatı, aşkı, vedayı, hüznü, çocukluğu, savaşı ve daha birçok konuyu/olguyu ele almış. Kendi dünyasından toplumsal olana, kendi topraklarından değişik ülkelere ve insanlara uzanmaya, onların sesini duyurmaya çalışmış şiirlerinde.
Başına kurşun sıkılarak öldürülen, 12 yaşındaki Filistin kız çocuğu İman da, Ankaralı mendil satıcısı çocuk da imgelerin arasında nefes alıyor “Beni Senden Sorarlar”da. Ama en çok aşka dair düşünceler, ayrılıklar, muammalar, tartışmalar dile getiriyor Ağabeyoğlu. ‘Hayat aşksız olmaz, düşünülemez’ düsturundan yola çıkan şair, hasret çekmenin, unutmanın, kırgınlığın izlerini kendi şiir diliyle ortaya koyuyor.
‘Toprak oluruz, gül doğururuz’
“Çeşm-i Siyah” şiirinde, “gayya kuyusuna düşen çocuklarsa / aslında ölüm diye bir şey yoktur / kötülüğün kınında büyüyen / iyiliğin şavkında erirken / toprak oluruz, gül doğururuz” diyen Ağabeyoğlu, hayatının daha ilk yıllarında olan çocukların yaşamını yitirmesine isyan ediyor. Çağına zulme, acıya tanıklık etmenin sıkıntısını anlatıyor Ağabeyoğlu, haksızlıkların kanrevan içinde, aç yoksul ve biçare bıraktığı halklara bakıyor: “sen bilemezsin / kanayan bir çağı turnusol kağıdı yaptım / nasıl cam gibi yapıştılar can evime / onlar ki kanın alnında utanç / gibi ölüm olup düştüler ellerime”.
“Unutamadım” şiirinde ise sevgiliye ve geride bırakılan güzel günlere duyulan özlemi dile getirir gibi Ağabeyoğlu: “dipnotumuzda hiçbir şey yoktu / çıplak dervişin heybesinde / şiir ezberledik her gece / duvarlarına yapıştırdık yırtık resimleri / karanfil ateşi, kuş tüyü, elma çürüğü / donattık bu viran şehri”. Geride hem bir şey yoktur hem de vardır, isteyen geçmişini arar, bulur, öğrenir, tarihine sahip çıkar. İstemeyense unutur, başka bir limana yelken açar, diyor Ağabeyoğlu.
‘Çağıma namusluca tanıklık etmeye çalışıyorum’
Selma Ağabeyoğlu, şiirlerini sevenleriyle paylaşmak ve birlikte şiir okumak üzere bir de söyleşi düzenledi. Kanguru Yayınevi’nde haftasonu yapılan etkinlikte Ağabeyoğlu, önce şiirlerinden okudu, sonra söyleşiye katılanların sorularını yanıtladı. Aşkla karışık acıların, şiirlerinde oldukça fazla yer aldığını belirten Ağabeyoğlu, yaşadığı dünyanın tanığı olarak gördüğü haksızlıkları, yaşanmış ve yaşanmakta olan acı olayları daha çok konu olarak seçtiğini kaydetti. Şiirlerinde belki de anne olduğundan çocuklardan fazlaca bahsettiğini aktaran Ağabeyoğlu, aydınların kendi canı yanmasa da yaşanan haksızlıkları dile getirmesi gerektiğini belirtti. Şiirin tüm sanat dalları içinde ayrı bir yere sahip olduğuna dikkat çeken Ağabeyoğlu, şairlerin şiirle halka kan taşıdığını söyledi. Söyleşinin ardından Ağabeyoğlu okurlarına “Beni Senden Sorarlar” kitabını imzaladı. (Ankara/EVRENSEL)

 

10/01/2008
Nâzım eşyalarıyla dönüyor
Dünya şairi Nâzım Hikmet, ilk kez sergilenen kişisel eşyaları, özel belgeleri ve elyazmalarıyla, Yapı Kredi Kültür Merkezi Sermet Çifter Salonu’nda memleketinin insanlarıyla buluşuyor.
Dünya şairi Nâzım Hikmet, ilk kez sergilenen kişisel eşyaları, özel belgeleri ve elyazmalarıyla, Yapı Kredi Kültür Merkezi Sermet Çifter Salonu’nda memleketinin insanlarıyla buluşuyor. 19 Ocak – 22 Mart tarihleri arasında açık kalacak “Şehrime ulaşamadan bitirirken yolumu…” / Nâzım ve Vera, Moskova’dan İstanbul’a başlıklı sergi, Nâzım Hikmet’in eşi Vera Tulyakova’yla paylaştığı ve yaşamının son yıllarını geçirdiği Moskova’nın 2. Pesçannaya Sokağı’ndaki evinden getirilen pek çok özel eşyayı şairin sevenlerine ve edebiyat meraklılarına sunuyor; şairin ve eşinin yaşam alanının kendine özgü atmosferini yeniden canlandırıyor. M. Melih Güneş’in küratörlüğünde hazırlanan ve Sadık Karamustafa tarafından tasarlanan sergi, Vera Tulyakova’ya ait bazı kişisel eşyaları da kapsıyor.
Nâzım Hikmet’le Vera Tulyakova’nın bilinen bazı fotoğraflarına da yansıyan kıyafetlerinden örnekleri de içeren ve Nâzım Hikmet’in Moskova’daki dünyasını, ilk kez sergilenen özel eşyalarıyla İstanbul’a taşıyan sergi, büyük şairin yaşadığı mekâna dair ilginç ayrıntıları izleyicilerle buluşturacak. İzleyiciler, bu eşyaların/giysilerin çiftin yaşamında nereye denk geldiğini ve günlük hayatlarının neresinde durduğunu, YKY’nin bu ay yayımlayacağı Vera Tulyakova imzalı Bahtiyar Ol Nâzım adlı kitaptan alıntılanan metinlerden takip edebilecekler. Sergi Nâzım Hikmet’i sabahlığından pijamasına, yeleklerinden takım elbiselerine, cüzdanından telefon defterine, oyuncaklarından plaklarına daktilosundan kalem kutusuna Pesçannaya Sokağı’ndaki evinden İstanbul’una getiriyor. (KÜLTÜR SERVİSİ)

10/01/2008
Yaşamdan damlalar
Güngör Gençay-gungorgencay@gmail.com
Serhat Kestel deyince, çok yönlü üretkenliğinin ve uğraşının yanı sıra, içtenlikli kişiliği akla gelmeli bana göre.
Serhat Kestel deyince, çok yönlü üretkenliğinin ve uğraşının yanı sıra, içtenlikli kişiliği akla gelmeli bana göre. Çünkü kişinin içtenliğini yapıtlarında da görme ya da görememek olasıdır. Başka bir deyişle, kişilik, sanatsal üretilere de yansıyan bir özelliktir. Sanatı, hayatın bir yansıması olarak kabul edenler, bu özelliğin önemini de çık iyi bilirler.
7 Renk Kitaplığından 2007 yılında çıkan “Yaşamdan Damlalar” adlı şiir kitabının dışında, biri otobiyografik olmak üzere dört roman, iki hikâye ve bir de gezi kitabı bulunan Serhat Kestel 1922 İstanbul doğumludur. Kandilli Kız Lisesi ve Yüksek Öğretmen Okulu Türkoloji Bölümünü bitirdikten sonra çeşitli il ve ilçelerde öğretmenlik ile İstanbul Fatih Kütüphanesinde memur olarak görev yapmıştır. “Yaşamdan Damlalar” yıllardır edindiği birikimleri, duygu ve düşüncelerini acısı, sevinci, mutluluğu ve özlemleriyle dizelere döktüğü bir şiir kitabıdır. Bu şiirler, bir anlamda da Kestel’in soyağacı konusunda da ipuçları veren yaşam öyküsünü içermektedir. Çünkü annesi, kardeşleri, çocukları, eşi ve kendisi çeşitli haller içinde dizelerde yer almışlardır. Ama seksen beş yılın mutlulukla sarmılınan şaşkınlığı vardır Serhat Kestel’in üstünde. Onun için anlayamadığı atmosferi, aynı adı taşıyan şiirlerde: “Sevinçler, üzgüler.. derken / Yeni bir yıla daha / Alkışlarla “merhaba” dedik. / “Yeni” olan ne:. / …Anlamadık!. / Başlangıçla son arasında / Bir virgül kadar zaman / Geldik niye, / Gidiyoruz nereye:. / …Anlamadık!. / “Beterin Beteri..” korkusuyla, / Suskun duraksamak, / Bir var bir yok gibi yıllarla, / Buysa yaşamak, / … Anlamadık! / İhanetler, cinayetler.. / Bencil ilişkiler ki hâlâ. / Öncelik yoksa saygılara-sevgilere, / Ne kazandık?. / …Anlamadık,” belirlemesiyle dile getirir. Ne ki, Serhat Kestel’in anlamadıkları, çoğu bilinçli ve sorumluluk taşıyan insanların da anlayamayıp kendilerine sordukları sorulardır. “Pazarda Defile” şiirinde (Bakanı, inşaatçıyı, memuru, doktoru ve yazarı) alış-veriş ilişkisi içinde ironiyle işleyen şair, kitapta yer alan şiirlerin büyük bir bölümünde ölümden söz etmiş ya da “Otuz beş yaş” şairine adadığı “Orta” adlı şiirin “Uzanmak istedim / Gücümün üstüne / Vardığım orta. / Bereket sezdim ellerimde, / Ektim, / Biçtiğim orta. / Her şeyi öğrenmek isterken / Bildiğim orta. / Ne zamana dek bu çaba?. / Az git, uz git. / Dön bak ki / Gittiğin? Bir arpa boyu orta. / Geri dönemiyorum, / İleri varamıyorum, / Yerim orta.” dizelerinde olduğu gibi ölümü çağrıştıran sözcüklere, deyişlere yer vermiştir. Belki yaşının ve koşullarının gereği olarak ölümü kendine ya da kendini ölüme yakın bulan Kestel, aynı temayı çokça işleyen Cahit Sıtkı Tarancı’nın dizi dibinden ayrılmamakta “Yaş Elli Beş” şiirindeki “Yaş elli beş / Neresi eder yolun?. / … Sezemediğim. / Bir tahterevalli gibi yaşam, / Kısa uzantısında ömrün, / … Çık doğum / …İn ölüm. / … / Deli yürek, deli umut, / Gömüt taşlarında sopsoğuk / Zaman “sobe” dediği an!. / Öyleyse neden / Ölüm saçan savaşları insanların?. / Üstelik / …Övgüsü nötronların!. / Yaş elli beş / Sobelesin beni zaman / Bıktım ölümlerle yaşamaktan.” dizelerde belirttiği gibi yine ölümü çağırmaktadır. Sonra hem hayat, hem de kendisiyle dalga geçer gibi “Elveda Yaşam” şiirinde: “Sonunda, / Gömüte yerleştirdiler beni, / “Ohh, bu iş bitti.” / Sorunsuz ve çabuk / Oluyormuş bu iş. / Ama sürmekte henüz / Ağlamalar, acımalar.. / … Öldüm diye. / Beni hısımlar, dostlar, / Ölen kim?. / Yaşadım mı ki öleyim?,” diye sormaktadır kendini izleyenlere.
Türkçe’nin tutkunu şair, kişisel ya da gönül dostluğu olan Aziz Nesin, Nedim Günsür, Ahmet Arif, Zeki Müren, Cavit Orhan Tütengil, Cahit Sıtkı, Talat S. Hamlan, Selman Erdem ve eski başbakanlardan, asılan Adnan Menderes’e şiirler yazmak ya da adamaktan geri durmaz.
Hayatın içinde ne denli olumsuzluklarla karşılaşılırsa karşılaşılsın, Nâzım Hikmet’in dediği gibi yine de “Yaşamak Güzel Be Kardeşim”. Bu yaşam güzelliği Kestel’in şiirinde “Bilmeli her günün değerini / Gecenin uykusuna dek. / O tek günün içinde / Bütün gelecek. / …Sabahlarla başlamada ömür, / Doğan güne şükür.” dizelerini içeren “Güne Şükür” şiirini oluşturuyor.
Serhat Kestel’in sanat hakkındaki görüşleriyle ve özdeyişleriyle de zenginleşen “Yaşamdan Damlalar”ı ister bir şairin, ister öğretmenin, ister bir ablanın kitabı olarak okuyun. Her biçimiyle seveceksiniz. Çünkü, kitapta yer alan şiirlerin tümü, Serhat Kestel’in hayatın içinden damıtarak getirdiği ve dizelerini özenle kurduğu şiirlerden oluşuyor.

Atillâ İlhan İle Söyleşi(*)

12/12/2007 · Kategori: Soylesi

Atillâ İlhan İle Söyleşi(*)
Sevdanın ve Kavganın Yolcusu
Zeynep Aliye

Siz söyledikleri tartışma yaratan ve başından beri kıyasıya eleştirilen bir aydın-şair-yazar-düşünce adamısınız. Sol bir tavrınız olmasına karşın kroşelerin çoğunu da sol'dan alıyorsunuz.

Benim tavrım başından beri hep aynıdır. Şöyle söyleyeyim: Fransa'ya gidinceye kadar Türkiye'deki sosyalist çerçeve içindeydim. O zaman ne kitap vardı okuyabilecek, ne de aydınlanmak için bir şeye başvurup bilgi alabilirdim. Ben diyalektiğin ne demek olduğunu en azından on kişiye sordum Türkiye'de, bana kimse anlatamadı ne demek olduğunu. Sonra Fransa'ya gittim. İşçi Üniversitesi'nde Kamarot Paul, Renault'da işçiydi, o bana ayaküstü anlattı bunun ne demek olduğunu. Diyalektiğin ne olduğunu gördükten sonra ve diyalektiğe göre düşünmenin ne demek olduğunu araştırmaya başladıktan sonra arkadaşlarımızla aramızda ihtilaflar oldu. Bunları çok ciddi olarak tartıştık. Bunları 'Hangi Sol'da anlattım. 'Hangi Sol' çıktığı zaman da bana hepsi "hain" dediler, "casus" dediler. Ama sonunda kabul ediyorlar söylediklerimi. Çünkü söylediklerimin hepsini Kruşçef de söyledi. İş oraya dayanıyor. Metodla bakıyorum ben, bilimselim, rasyonalistim. Belliydi tek ülkede sosyalizm olamayacağı. Çünkü kapitalizm bütünüyle dünyada işlemekte devam ederken sen kapitalist bir sistem içinde kamu ekonomisi yapan bir azınlık durumuna düşüyorsan o sistem canına okur.

Tek kutuplu bir dünyada tek ülkede sosyalizm bir düş gibi.

İşte bütün mesele oraya geliyor. Sonunda Enternasyonal'in kurulmasının sebebi de odur. 'Üçüncü Dünyacılar'ın bir örgütlenmeye gitmesinin sebebi de odur. Onlardan ödü patlıyordu kapitalist sistemin. Çünkü hele 1960'lı, 1970'li yıllarda bir yanda Üçüncü Dünya, bir yanda Doğu Bloku tarafından çok fena sarılmıştı.. Ona kala kala Kuzey Amerika'yla, Batı Avrupa kalmıştı. Başka ülke yoktu. O, telaşla şimdi bunların hepsini dağıtmaya çalışıyor hazır eline geçirmişken. Ama kozları o kadar büyük değil. İç yapılarını da biliyoruz. Onların içinde de kızılderililer, zenciler... bir sürü sorun. Bütün mesele mazlumların metodlu, bilinçli, derli toplu, akıllı hareket etmesi ve bu şakşakçılıktan, aptallıktan vazgeçmesi. Mazlum milletlerin aydınlarından geliyor en büyük tehlike. Onlardaki eğilim yüksek burjuvaziye katılma yönünde. Sınıf değiştirme eğilimi. Satılıyorlar. Bizdeki holding gazetelerinde yazı yazan birtakım eski solcular var. Bunlar olayın nasıl geliştiğini görmüyorlar mı? Bunlar metodu da biliyorlar ve görüyorlar. Ama bile bile yalan söylüyorlar. Niçin? Nazım'ın bir şiirinde vardı: "Beş Yüz kağıt için" diye yazmıştı. O zaman o aydın olmuyor ki. Adamın meşhur hikayesi: Padişahla yemekteler. Yemek de çok güzel. Padişah yemeği yiyor. "Bu musakka ne kadar kötü" diyor. "Ya efendim çok kötü" diye onaylıyor yanındaki. Sonra öteki, "Sen niye yalan söylüyorsun. Musakka çok iyiydi" diye söylenince, adam, "ben musakkanın değil, padişahın dalkavuğuyum" diye yanıtlıyor. İşte onların da durumu bu.

Peki aydın kimdir, aydın olmanın kriteri ne?

Aydın, aydınlık bir tip demek. Her şeye kendi metoduyla bakabilen, kendi metoduyla değerlendirebilen demek. Bir de metodu değil, inancı olan adam var. İnançla bilinç arasındaki fark bunda. Metod sahibi aydın, bir bilinç aydınıdır. Bu bilinciyle hükmediyor, metodunu uyguluyor, bir sonuç çıkartıyor, bu sonucu herkesle tartışabiliyor. İnancı olan aydın inancının içinde hapis, inancını tartışamıyor. Zaten inanç tartışılamaz. Onun önyargıları, genel kabulleri var. Bu onaya attığı şeyleri tartışamazsın. Bir hocamız vardı. Adam Müslüman'dı. Hâlâ da çok saygı duyarım. Konuşmalarımız sırasında iş bir defasında dine intikal etmişti. Bana "Bunu seninle tartışamayız" dedi. "Niye hocam" diye sorunca "Çünkü bunun için önce inanmak lazım" dedi. O inanıyor, ama ben inanmıyorum onun düşüncelerine. Ben onun tarzında bakmıyorum meseleye.

Aydın olmak, daha çok da olayı farklı bakış açılarından görebilmek değil mi?

Özellikle Marksist aydın olmak demek büsbütün bu.

Türkiye sanırım yıllardan beri aynı konuları tartışıyor. Edebiyatımızdaki Kalem Kavgaları da hep aynı eksende: Yeni-Eski, İlericilik-Gericilik, Doğululuk-Batılılık, Köy Edebiyatı-Modern Edebiyat vb. Ama sağlıklı bir tartışma ortamı yarattığımız söylenebilir mi? Tartıştığımız konular sonuçta dönüp dolaşıp aynı kavşakta buluşuyor, daha da kötüsü, ötekilerin versiyonu, türevi olmaktan öteye gidemiyor. Hiçbir sorunumuza bir çözüm aramıyormuşuz gibi geliyor bana. Yöntem bilmemek mi, durmaksızın manipüle edilmek mi, yoksa zaten çözüm istememek mi?

Bu tartışmaların önemli bir kısmının içine katıldığım için konu üzerine düşündüm. Türkiye'de edebi ortamda tartışma ortaya çıkmasından, tartışma yaratılmasından hoşlanılmaz. Çünkü bu, kurulu düzeni aksatabilir ve Türkiye'de garip bir kurulu düzen vardır. Genellikle sanat alanında bu düzen, değerlerden çok intisaplara göre ayarlanır. Eğer bir gruba intisap etmediysen senden hoşlanılmaz. Bir tartışmaya girersen de seni suçlamak için ellerinden geleni yaparlar.

Nasıl Rusya'da mesela Mayakovski gibi bir sanatçı tamamen devrimi destekleyen bir adam tavrıyla işe girmişse bizimkilerde de böyle adamlar vardır. Yakup Kadri gibi, Falih Rıfkı Bey gibi; sonra içlerinde Nazım gibi solcular da vardır. Onlar o zaman bir düzen kurmaya çalıştılar. Gazi'nin düşüncesine göre Anadolu üzerinde Anadolu edebiyatına dayalı bir edebiyat yapılmalıydı. O güne kadar Anadolu'yu kimse düşünmüyordu. Bu çerçeve içinde devrimin kendini kabul ettirme esasına dayanan otoriter denebilecek bir düzen kuruldu. Bu otoriter düzen içersinde sanırım Gazi'nin ölümüne kadar ki dönemde ulusal bir edebiyat üzerinde çalışıldı ve Kemalist devrimin ana fikirleri o edebiyat tarafından ortaya kondu. Ancak bu dönem, İnönü'den itibaren değişti. Otorite olarak aynı, fakat teması değişti. Anadolu ağırlıklı, Ulusal ağırlıklı bir temadan, Yunan ve Latin edebiyatına bir kayış. Gazi döneminde ulusal ve çağdaş bir müziğimiz olsun deniyordu. Onun nazarında operası olmayan bir ülke çağdaş değildi. Bu anlamda eğitim görmüş adamlar toplandı. Her şeyiyle Anadolulu Türk olmaya çalışan bir müzik ve edebiyat amaçlanıyordu. Örneğin Ömer Bedrettin Uşaklı gibi Anadolulu şairler vardı. Bu gelişme sürdürülebilseydi, Türk tarihi içersinde Anadolu kökenli bir edebiyat olacaktı. İsmet Paşa'yla birlikte iş değişti: 'Madem Batı medeniyeti, Yunan Latin medeniyeti üzerine kurulmuş... Onlar da klasikleri tercüme ederek Hümanizma yapmışlar. Ancak bu anlayışla Batılı bir edebiyat yapılabilir. Öyleyse biz de aynı yöntemi deneyeceğiz' anlayışı. Kimse ortaya çıkıp 'Yaptığımız, Tanzimat'tan bu yana yapmakta olduğumuzdur' demedi. 

Nazım'ın yarattığı şiir ilerici şiirdi, yeniydi. Onu hapse koydular, Garip şiirini ilerici şiir diye sundular. Yani Mustafa Kemal'in getirmek istediğiyle, sonrasında getirilenler arasında ihtilaf vardı. Bu meseleyi tamamen kökünden değiştiriyorlardı. Yunan Latin edebiyatı üzerine bir edebiyat yapılmaya kalkışıldı. Sonra Nurullah Ataç ortaya çıktı. Sebahattin Eyuboğlu'yla Yunan Latin hikâyesini yaymaya çalıştılar. 25 Yunan klasiği basılırken 1 Türk klasiği basılıyordu.

Batıda, örneğin Fransa'da bireyselleşme, rasyonalleşme, laikleşme çabaları kendi ulusal kültüründen beslenirken bizde yabancı bir kültüre dayanarak sağlanabildi. Aynı zamanda sizin de ileri sürdüğünüz gibi aydının toplumuna yabancılaşmasının en önemli nedenlerindendi bu başlangıç. Ama başka türlüsü olanaklı mıydı ? Yepyeni bir cumhuriyet kurulabilmesi için başlangıç itibarıyla gerçek bir devrim sağlanmalıydı. Bir feodal ümmet toplumdan burjuva millet toplumuna başka türlü nasıl geçilebilirdi. Diğer bir deyişle dayanağı dinsel değerler olan bir toplumdan değerleri pozitivist olan bir topluma geçiş?

Tabii bu güzel bir soru. Batıyla bizim ilişkilerimizi ele alırken üzerinde hassasiyetle durulası gereken nokta bence şu: Batıda ki bütün toplumsal gelişmeler klasik gelişme şemasına, uygun olarak yani onların toplumlarına göre izahlar yapılmıştır. Onların toplumlarına göre klasik bir gelişme şemaları vardır. Bu şemanın içersinde ümmet toplumu dönemi, o toplumlarda kilise tarafından tamamen kontrol altına alınmış bir toplum olarak görülür. Kilise vaziyete o kadar hakimdir ki o toplumlar da isterse kralları değiştirebiliyor. İsterse kralı aforoz edebiliyor, hayatını yok edebiliyor. Ortaçağ böyledir. Ortaçağda gerek feodaller, yüksek derebeyler, gerekse onların üzerindeki krallar krallık ederler, idare ederler ama kiliseye dalkavukluk ederek ederler. Eğer kilise istemezse krallık da edemezler, onları tahtından indirebilirler. Bu kadar güçlüdür kilise.. Şimdi kilisenin toplumsal bir organizasyon halinde halkın içine girmesi ve onları doğumdan ölüme kontrol etmesi ve kutsal kitabı bahane ederek çok ciddi bir diktatörlük kurması ve bu diktatörlüğün, şu kadın cadı, büyü yapıyor, ya da şu adam büyü yapıyor, diye insanları yakması korkunç mertebede bir baskı toplumuna dönüştürüyor Ortaçağı. Onun için 'Hıristiyan-ümmet' topluluğu şayanı hayret derecede insafsız bir diktatörlüktür. Tabii ona din diktatörlüğü demek yanlış, çünkü bir kilise diktatörlüğü. Orada din kilise halinde örgütlenmiştir. Şimdi Avrupa'da laikliğin önemini kavrayabilmek için önce bunu anlayabilmek lazım. Yani bizim kendi toplumumuzda asla görmediğimiz bir din baskısı var. Biz nasıl asla görmedik: Bizde Osmanlıda kilise yok. Yani bizim dinimiz öyle örgütlü değil.

Şiirimizin entelektüel bir yoksunluk için de olduğunu söylüyorsunuz. Yazdıkları metinlerle savundukları edebi anlayış arasında paralellik kurulamayan yazarlarla karşılaşılıyor sıkça. Yazdıklarıyla savundukları anlayış çok farklı. Bu durumun entelektüel yoksunlukla bir bağı olabilir mi?

Tabii, çok büyük' bağı var. Bunu ben aşağı yukarı 1950' den beri hem söylerim, hem yazarım. Şimdi ben 1950 senesinde Fransa'da ilk önce bunun üstünde kafa yordum. O zaman kendi kendime diyordum ki, ben solcu bir şairim, Marksist bir şairim. İyi de benim şiir anlayışımı ben nasıl ifade ediyorum? Bu şiir anlayışının ifade edilmesi lazım. 'Şiir toplum için yazılır' gibi düz bir lafla hiçbir şey anlatmış olmazsın. Ben bunu iki düzeyde ifade etmek zorundayım. Bunun birisi, ideolojik düzeyde evvela sentezi yapmam lazım. Sentezi yapabilmek için metodu öğrenmem lazım. Metod, diyalektik metod. Aslında diyalektik metodu biz o zaman bilmiyoruz. Çok basit bir sebepten bilmiyoruz, çünkü Türkiye'de Marksizm ile ilgili kitap satılmıyor. Olmayınca tabii bilmiyoruz. O zaman ne zannediliyor. Çok enteresandır. O zaman 'Sosyalist, Marksist bir edebiyat hürriyet istemektir' zannediliyordu. O dönemin bütün şiirlerine bak, iki şeyden bahsedilir. Birisi "Hürriyet" diye bağırırlar çünkü baskı var, faşizan bir dikta. Bir de sefalet edebiyatı yaparlar. Halbuki bunun Marksizmle falan alakası yok. Bu çok genel bir olay. O zaman Marksizmin bu işe nasıl baktığına girdiğimde dehşete düştüm. Çünkü bir kere Fransızcam yeterli değildi. İkincisi okunacak o kadar kitap vardı ki ben bunların altından nasıl kalkacaktım. Şaşırdım. Ama sabırla en usta, en büyük, en aklı başında estetler, özellikle Plekhanov, ondan evvel Çernişevski. Allah tarafından o zamanlar 'Sovyetler Birliği Yabancı Dilde Yayınlar Yayınevi' bunların toplu eserlerini Fransızcaya çevirtip yayınlamışlar. Fransa'da da Globe diye bir yayınevi bunları çok ucuza satıyordu. Ben bunları bütün toparladım. Eleştirel gerçekçileri inceledim. Sonra da bu iş nasıl Sosyalist Gerçekçiliğe dönüşüyor inceledim. Plekhanov gediyor, o bir şeyler yapıyor, daha çok sonraları da Astrahov diye biri vardı Sovyetler Birliği'nde. Çağdaş zamanlara doğru getiriyor bu meseleyi. Bunları orada incelemeye başladım. Bu arada da ilginçtir, Kendi Kendime Sanat Konuşmaları' diye bir kitap yapmaya karar verdim.

Bir defter aldım. O defter duruyor hâlâ evde. Kareli bir defterdi. Karınca bacağı bir yazıyla küçük küçük bütün defteri doldurdum ben. Ama o defter dolduğu zaman benim modelim, metodum, nasıl bir estetik sentez düşündüğüm ve Türk edebiyatına nasıl uyguladığım 'tamam' dı. Ondan sonra ben Türkiye'ye geldim ve Mavi Hareketi'ne başladım. İdeolojik hazırlık tamamdı. O zamandan beri de kimse başa çıkamıyor benimle, uğraşamıyor. Çünkü hiçbirinin bu hazırlığı yok. Yani hiçbirisi oturup 'Ben ne yapmaya çalışıyorum, metodum ne, bu metod nasıl uygulanır, nereden nereye gidilecek, Türk edebiyatına nasıl bakılması lazım, Batının vaziyeti nedir, Batı edebiyatının bize etkisi nedir, bizim kendi sentezimiz nasıl olmalıdır.' Bunlar üzerinde kafa yormamışlar. Halbuki daha 1950'lerde, ben Garip hareketine karşı çıkmak lazım geldiğini anladım. "Yahu bunlar Tanzimatçılık yapıyorlar" dedim. 

Hatta ben şuraya kadar geldim: Nazım'ın başlangıçta yaptığı harekette konsrüktivistlerin tavrının Türkiye'ye aktarılmasıydı. Yani o da gene taklitti. Daha da komiği var, Mayakovski de İtalyan Fütüristlerini taklit ediyor. Nazım başlangıçta tamamen fütürist tavırlıydı. Fakat Şeyh Bedrettin'e geldiğinde, trak diye oturttu kendi sentezini. Yani metoduna sahip çıkmak, metodu uygulamak için özgün bir tavır içinde olmak gerek. Bunlar düşünülmeyince birbirlerine uyarak, birbirlerinin taklitleri olarak, hatta birinin yaptığını aynı biçimde değil bir başka biçimde yaparak yürüyor bizde iş. İsmini söylemeyeyim, bizim gerçekçi ve solcu romancılarımızdan birine ben falan kitabında ne yapmak istediğini sordum: "Asıl yapmak istediğin neydi?" dedim. "Ben, orada istismarı anlatmak istedim" dedi. Şimdi bu çok umumi bir laf. Sen toplumcu bir sanatçı olarak istismarı, sömürüyü anlatabilirsin. Ama bunu eleştirel gerçekçi de anlatır, natüralist de anlatır, Zola anlatmıştır en güzel şekilde ama bu senin ayırt edici vasfın değildir. Senin ayırt edici bir vasfın olması lazım. Estetikte imge teorisine mesela inanıyorsun. Bana imge teorisinden Türkiye'de hiç kimse bahsetmedi. Ben bunu Plekhanov'da okudum. Ondan sonra geldim Türkiye'de söyledim. En çok sevdiğim arkadaşım bana "Marksizmde imge teorisi yoktur" dedi. Ondan sonra ben satır satır hangi kitapta var, nerede var yazıp söylemek zorunda kaldım. Netice şuraya varıyor: Türk aydını inandığı konuda bile zamanının çok gerisinde. 1970'lerde, 1980'lerde bizdeki Marksistlerin tartıştıkları konular, dünyanın 1930'da tartıştığı konulardı. Çünkü ben Avrupa'dan 3. seyahatimden geldim, dehşete düştüm. Neler konuşuyorlar, neleri tartışıyorlar ve nelerden dolayı birbirlerini suçluyorlar. Halbuki l960'larda dünya Sovyet ihtilali çıktığı zaman ilk muhalefeti yapan işçi muhalefetinin üstündeydi. Frankfurt filozoflarını konuşuyordu. Frankfurt filozofları Freud'un Marksizme katkısını tartışan adamlardı. Bunları konuşuyorlardı. Ve Sovyetler Birliği'nin Marksizmin gereklerini yerine getiremediğini tartışıyorlardı. 

Ben bu bilgilerle geldim. Burada birden baktım ki onlar 1930'lardaki sorunları tartışıyorlar. Son derece gerideler. O zaman yazdığıyla düşündüğü birbirine uymuyor. Çünkü düşüncesi billurlaşmış değil. Kulaktan dolma. Daha doğrusu şu komiklik içindeyiz: Tanzimatçı ne yapıyordu; Fransa'da şu anda hangi edebiyat ekolü önde, ona bakıyordu. Romantikler mi? Romantiklerin tarzını aynen oturup burda adapte etmeye çalışıyorlardı. Şimdi bizim solcumuz ne yapıyor. Rus edebiyatı nasıl, (ne kadarı Türkçeye çevriliyorsa, çünkü çoğu Rusça bilmiyor) ona bakıyor. Yahut Çinliler ne yapıyor, ona bakıyor ve burda aynını yapmaya çalışıyor. Bunun Türk edebiyatı olması mümkün değil.

Türk halkının bunu benimsemesi mümkün değil. Türk halkının bunu benimsemesi için mutlaka ulusal bir sentez olması lazım. Ulusal sentez de ulusal edebiyatı, ulusal tarihi ve ulusal kültür sentezini bilmek demektir. Yani geliyoruz baştaki noktaya; ümmet kültürünü ve ümmet kültür sentezini bilmeden Türk halkının kabul edeceği bir sentez yaratamazsın. Nâzım yaratmıştır. Tabii, çünkü çok iyi biliyordu edebiyatını da, okumuş, öyle yetişmiş o.. Canı istediği zaman serbest gazel yazar, canı istediği zaman rubai yazar. Ve çok da güzel yazar. Ve ondan sonra bunu bir ben yaptım. Çünkü ben de inekledim: Bunlar nasıl yapmışlar, ne yapmışlar, buraya nasıl gelinmiş, Bâki mi daha iyi, Şeyh Galip mi?.. Bunlar eskimiştir, bunlar dini şairlerdir diye kaldırıp attın mı ortada kalıyorsun böyle. Ortada kaldın mı yapabileceğin birşey yok, var. Bir kendi kendine bir şeyler uydurup durmak. Bir müddet uydurabiliyorlar, sonra tükeniyorlar. Çünkü bir şeyle beslenmiyor. İkincisi de Batı ne yapmışsa aynını burda tekrarlamak, yahut komünistler ne yapmışsa burda aynını tekrarlamak. Bu da geçersiz, yani işlemiyor. Ve dünyanın en çok şiir seven, her dakika cebinde şiir taşıyan halkı, şairlerini okumuyor. Böyle acayip bir yere geldik. Ve tabii kültür birikiminin yetersizliği ve metodsuzluk var.

Şeyh Galip'ten, Baki'den söz etmişken... Sizin farklı bir görüşünüz de, Divan edebiyatımızla Halk edebiyatımız arasında nitel değil derece farkı olduğu.

Bu böyle biliniyor. Çünkü Halkevi edebiyatı aksini söylemiştir. Köy Enstitüleri ve Halkevleri demiştir ki, "Halkımızın asıl edebiyatı odur, halkın söylediğidir. Beriki saraylarda okunandır". Halbuki Marksist bir adam bu işe şöyle bakar: Her iki edebiyat ümmet yapısıdır. O zaman feodal bir sistem var Türkiye'de. Feodal bir ekonomik sistem var, 'dirlik düzeni' dediğimiz düzen. Bu düzen yapısı ekonomik olarak görülüyor, biliyoruz. O altyapının bir üstyapısı var. Bu üstyapıda edebiyat olarak görülen Divan şiiri var, müzik olarak Divan musikisi, edebiyat olarak Tekke edebiyatı var; bir de Halk edebiyatı var. Yani biri laik, biri dini. Hepsi o ümmet sisteminin üst yapısı. Diyalektik baktığın zaman bunlar aynı sistemin üst yapısı. Zaman zaman bazı halk şairleri vardır, divanları vardır bunların. Bazı besteleri vardır, Divan musikisi makamındandır. Nasıl ayırırsın bunları? Aynı şeyi söylüyorlar aslında. Muhtevaları da aynıdır. Tabiatı överler, sevgiliye seslenirler. Şairin tabına göre değişir bu. öyle şair vardır ki, mesela Karacaoğlan gibi. Karacaoğlan çok güzel Türkçeyle söyler, müziği de hoştur. Divan edebiyatında müstehcenliğe kadar varan şiirler vardır, Karacaoğlan da der ki,

Ben sana söyleyeyim işin doğrusunu
Soyunup koynuna girmeye geldim

O da böyle söyler. Bunlar hepsinde vardır, müşterektir. Şimdi sen bunları böyle ayırdın mı çok suni bir ayrım çıkar. Formel mantıkla ayırdılar. Biz halkçı bir rejimiz, halkı tutuyoruz. Bu edebiyat bizim, öbürü değil. Bu Arap/Acem. Peki hiç kimse Gevheri'yi okumamış gibi, Dertli'yi okumamış gibi. Onları okuduğun zaman aynı Arap/Acem kelimeler çıkıyor, onlardan kaçamazsın. O senin ümmet sentezinin dili. O dil de Osmanlıca. Osmanlıca ümmet sentezinin dilidir. Arada sadece derece farkı. Cahil adam cahil Türkçesiyle söylüyor. Öbürü okumuş adam, okumuş Türkçesiyle söylüyor. Fark bu. Yoksa aynı toplum içindeler, aynı şeyleri söylüyorlar, üst yapıdırlar. Ama bunu görebilmek için metod sahibi olmak lazım.

Biraz önce günümüz edebiyat dergilerinin yetersizliğiyle ilgili bir saptamanız oldu. Bir dönem yayımlanmış olan '7 Gün' gibi bir salon edebiyat dergisinin ne yazık ki bugün Türk edebiyatında olmadığını, olamadığını, bunu da Türk edebiyatı adına üzücü bulduğunuzu söylüyorsunuz. Gerçekten de yaşayan canlı edebiyatın temsilcileri olan dergilerin edebiyatımızın kan damarları olarak isteksiz, heyecansız olduğunu görüyoruz. Bazılarında da tam anlamıyla magazin dergiciliğine bir kayış. Nedir sorun?

Küçük bir azınlık, edebiyatta çok da başarılı değiller ama edebiyat meraklısı insanlar bunlar, edebiyat yayıncılığını ele geçirmişler. Edebiyat yayınları çok küçük bir İstanbul çevresi içinde yapılıyor. Ahmet'le Mehmet, Mehmet'le Fatma, Fatma'yla Ayşe arasında küçük bir çevrede. Onlarla ilişkin varsa, onlardan biriysen senden söz ediliyor. Eğer onların dışında biriysen, bir ilişkin yoksa sen de yoksun. Haşim bu tiplere edebiyat memuru derdi. Edebiyatın memurlarından korkacaksın, edebiyatçı değildirler çünkü. Hiçbir zaman edebiyatta belirli bir kaliteye ulaşamamışlardır. O alanın içindedirler fakat alanın yan sektörlerinde çalışırlar. Çok iyi bir edebiyatçı onları rahatsız eder. Çünkü o karşılarına geldiği zaman "Yav bu çok şey yapar" oluyor yargıları. Bu yüzden, bunları önlüyor, çöp sepetine atıyorlar. Bu adam eminim bu kitapları yollamıştır bir yerlere fakat çöp sepetine gitmiştir kitaplar.

Türkiye'de eleştiri en geç gelişen alan belki de en az hareketli alan.

Evet, bütün dünyada, dünyanın bütün ülkelerinde eleştiri edebiyata kılavuzluk eder, Türkiye'de edebiyat eleştiriye kılavuzluk eder.

Neden. Hâlâ feodal bir yapıyı mikro ölçekte, bireyler olarak içten içe sürdürüyor olmamızdan mı? Bağlı olarak sistemin otoriter yapısından mı. Eleştiriye kapalı, eleştirmeye ve eleştirilmeye kapalı insanlar olmamızın etkisi olabilir mi?

Ondan değil. Tembellikten. Araştırma incelemede de durum aynı. Ciddi çalışma yok. Sistemli metodlu kafa yok. Bunlar olmayınca nasıl araştıracaksın? Bir yerden giriyor ya övgü ya yergi olarak çıkıyor. Bu da duygusal; bilimsel değil. Halbuki işlerin bilimsel olması lazım. Çalışkanlar yapıyorlardı. Mesela Tahir Alangu, Rauf Mutluay, Fethi Naci. Bunlar sistemli olarak yapıyorlar. Simdi Alangu'yla Mutluay'ı kaybettik. Onlar gittiler. Onların yerini dolduracak o kalitede eleştirmen yok. (Fethi) Naci'yi Allah saklasın, uzun ömürlü olsun; onu kaybedersek yerini tutacak adam yok.

Genç bir eleştirmen kuşağı yetişiyor.

Biliyorum, öyle birtakım çocuklar bir şeyler yazıyorlar. Fakat onların postmodernist olması tehlikesi var. Postmodernist oldukları an hiçbir yere varamazlar. 2. Yeni eleştirmenleri gibi olurlar. Postmodernizm demek, dünyayı dünya yapan bütün değerleri, insani değerleri kaybetmek, terketmek demek. Çünkü moderniteye karşı çıkıyor. Dünyayı dünya yapan modernizmdir oysa. Modern çağlarda dünya dünya olmuştur. Tüm bunları reddediyor. Bunları reddettiği andan itibaren batıl itikada, büyüye dönüyor insan. Böyle bir sistemin eleştirmeninden bir şey çıkmaz. İlk olarak, "Yaşar Kemal de romancı mı" diyecektir. Sorun bu.

Piyasa kuşatılmış, işgal edilmiş, farklı yönlere kanalize edilmiş bir piyasaysa ne yapmak gerek. Baştan kaybedilmiş bir mücadele alanında hissettim kendimi.

Hayır çok kötü günler yaşadık biz. Bunları söylediğimde hemen alıp götürüyorlardı, hapse giriyorduk, umutlar tükenmedi. O ki 'Ben Bir Kiralık Katilim ' kitabı çıkmıştır, üstelik reklamcıdır bunu söyleyen, umutlar tükenmez. İşte bu dürüstlüğü arıyoruz. Yazar bu. Bu işi yapıyor ama benim yaptığım iş bir kiralık katilliktir diyor. Bülent Oran'ın bir sözünü hatırlattı bu. Bülent Oran çok iyi hikâyeci olarak başladı kariyerine ama sonra senaryo yazarlığına geçti. Yeşilçam'ın bütün senaryolarını o yazmıştır neredeyse. Sorduğun zaman kendisine "Ben bir kiralık katilim" derdi. Çünkü dürüst bir adamdı. "Benden ne isterlerse onu yazıyorum" derdi. Buna direnmek biraz kahramanlıktır ama biraz da aydının görevidir. Sen direnmiyorsan kim direnecek!

Siz hep direndiniz. Bir süre içinde yer aldığınız Mavi dergisi'nden söz etmek istiyorum biraz da. Toplumcu bir ozan kuşağının yeniden belirlenmesine olanak hazırlanmak isteniyordu Mavi dergisi'nde. Dergi bunu genelde başardı denebilir mi?

Hayır, olmadı. Niye olmadı. Çok basit bir sebepten. Mavi başlangıçta çok hareketli ve tamamıyla bu anlattığım platform üzerinde yani benim Paris'te 'Kendi Kendime Sanat Konuşmaları'nda yazdığım platform üzerinde ortaya çıkan bir hareket gibi görüldü. Aslında onlar kendi başlarına Ankara'da bir dergi çıkarıyorlardı. O dergide Ahmet Oktay, Sokaktaki Adam hakkında bir yazı yazdı. Ben yazıyı beğenmedim, yanlış buldum. Onlara bir cevap yazdım. O cevabı yayınladılar. Sonra buraya geldiler. Benimle konuştular. Bir anlaşma oldu aramızda. "Şu Garipçilere karşı bir hareket örgütlensin, daha toplumcu bakalım,
bunlar toplumcu falan değil" dedik ve başladık. Birkaç sayı bu devam etti. Fakat buna iktidardan çok sert bir cevap geldi. Yani o zamanki iktidarın resmi organı olan gazetede biz resmen Moskova komünisti ve sahibi olarak ben suçlandım, soğuk savaşın bütün yansımaları hissedilmeye başlanınca onlar korktular ve Mavi'de "Atilla İlhan'la bir alakamız yoktur" diye bir açıklama yaptılar. O yapıldıktan sonra neticede ben tabii onlardan ayrılmış oldum. Hatta onların aleyhine yazmaya başladım. '2. Yeni Savaşı' kitabı odur. Şimdi bunun üzerine onlar tabii 'imge teorisi'ne yatmışlardı. 'İmge teorisi'ne yatmışlardı ama komünist veya sosyalist olarak geliştirmeleri mümkün değildi, çünkü korkuyorlardı. Bunun üzerine onu boşa çalıştırdılar. İşte 2. Yeni o, boşa çalıştırılmış bir imge sistemi. İmgelerden bir şey anlatmıyor. Onun için hem ben hem rahmetli arkadaşım Asım (Bezirci) bunların üzerine gittik. Bu yüzden de hem Memet Fuat'la hem Fethi Naci'yle aramızda ihtilaf çıktı bizim. Çünkü onlara açıkça değilse de arka çıkıyorlardı. "Biz hem Marksist, hem toplumcu olup bunları destekleyemeyiz" dedik. Haklı da çıktık. O, 2. Yeni Türkiye'de bir türlü tam kök salamamış bir harekettir.

Batı'nın Türkiye'yi Türk edebiyatını dışlamasıyla, Türk edebiyatını ısrarlı biçimde görmeme, onu ciddiye almama tavırlarıyla ilgili olarak ne diyorsunuz? Örneğin bugüne dek Nobel için Türkiye'den Yaşar Kemal aday gösterildi. Ama sanırım ona da verilmeyeceği baştan belliydi.

Mesele şudur: Batı kendi ülkesini kirleten yazara verir. Kendi ülkesini yücelten yazara vermez. Bizden Batıya çevrilen bütün kitaplara baktığın zaman bunu hemen görürsün. Türkiye'nin aleyhine olan kitapları çevirirler, Türkiye'nin lehine olan kitapları çevirmezler. Nobelde de aynı şeyi yapabilirler. Yani Salman Rüşdi alabilir. Memleketini lekeliyor. Bizde de memleketi aleyhine yazan bir insana verebilirler. Ama bunu böyle kabul etmemiz lazım. Batı kendi ulusallığını, evrensellik olarak empoze eden bir sistemdir.

Evrensel kavramıyla ilgili olarak son yıllarda sinsi bir çarpıtma hissediyorum. Sizce nedir 'evrensel' olmanın kriteri?

Burada da evrenselin tuzağına düşmemek lazım. Bunların evrensel olduğu söylenir. Bunlar evrensel kavramlar değildir. Bunlar batılıların kavramlandırlar. 18. Yüzyıldan itibaren kendi medeniyetlerini başka ülkelere empoze ettikleri için herkese bunların evrensel olduğunu yutturmuşlardır. Bunlar evrensel falan değildir. Bunlar batıda aslında toparlarsak 5 ülkenin ve en fazla 100-150 milyon nüfusun içinde olan şeylerdir. Yani "Batı müziği evrenseldir" ifadesi yanlıştır. Bu emperyalizmle ilişkili bir olay. Sana geliyor, sen mecbursun Bach dinlemeye, diyor. Niye mecbur olayım canım? Ben Dede Efendi dinleyeceğim. Eğer Osmanlı böyle bir emperyalist politika güdecek olsaydı bütün Avrupa şimdi alaturka müzik çalıyor olacaktı. Bunu yapmadık. Böyle bir şey yok Osmanlıda. Farklı bir bakışımız var. Çünkü biz Asyalıyız, onlar Avrupalı.

Asyalılar daha despotik değil mi, yani feodalitenin zincirini hâlâ kıramamışlık, aydınlanma hareketindeki geç kalmışlık...

O da evrensel diye Batılıların bir saptamasıdır. Batılılar kesici silahlarla savaşmayı sevmezler. Biz Asyalılar onlarla savaşırız. Karşı karşıya gelindiği zaman Türk askerinin batılılar üzerindeki dehşet verici etkisi; kestik Batılıları biz. Bize 'vahşi ' dediler, 'barbar' dediler. Onlar kesmiyor, kesemiyorlar. Hangi kabadayı Batılı olursa olsun bu silahı çektin mi kaçar. Bu silahla savaşamıyorlar. Türk askerinin Batılılar üzerindeki dehşet verici etkisi süngüdendir. Onlar uzaktan savaşmayı seviyorlar. Batılılar düello bilirler. Biz zırhsız Savaşırız. Bizim bütün Batıyı yenmemizin gerisinde bu yatıyor. Bizimkiler civa gibi, onlar hantal o zırhlar içinde. Bizim yenilmeye başlamamız, uzaktan adam öldüren ateşli silahların çıkmasından sonra oldu. Onlara göre biz çok vahşi oluyoruz. Biz çok kolay öldürebiliyoruz. Ama hesaba katmadıkları bir nokta var, onlara göre bir avantaj bu, çok da kolay ölüyoruz. Bunu göze alıyoruz. Asyalı ölmekten korkmuyor, onlar çok korkuyor. Ancak şunu kendi toplumumda elle tutulur şekilde görüyorum. Bizim çocukluğumuzda deprem olurdu. Örneğin Dikili depremi, Erzincan depremi. 40 bin kişi öldü Erzincan depreminde. O depremler boyunca, Türkiye de olan deprem histerisi diye bir histeri asla olmamıştır. Şimdi niye oluyor, Batı'dan alıyoruz. Yeni yetişen nesiller Batı'dan bu korkuları alıyorlar. Çünkü Erzincan depreminde onca insanın ölmesine karşılık hiç kimse telaşa düşmedi, paniğe kapılmadı, kimse kendini balkondan atmadı. Bu saçmalıkları duydukça ben çok üzülüyorum. Çünkü neredeyse korkak bir toplum haline geldik. Bunlar korkak. Çünkü Mustafa Kemal Paşa'nın Çanakkale'de şöyle bir emri vardır: "77. Fırka düşmanın sahile çıkmasını engelleyecektir. Bunu engellemek için sürekli hücum tazeleyecektir. Ben size hücum etmenizi emretmiyorum, ölmenizi emrediyorum" demiştir. Ve 77. Fırka'nın tamamı ölmüştür, Türk bu. Şimdi yer kımıldadı diye kendilerini atıyorlar.

Biraz da şiirinizden söz edelim istiyorum. CHP'nin düzenlediği bir yarışma sizi edebiyat dünyamızın merkezine adeta gökyüzünden indirdi. Ben genel bir soru sormak; istiyorum bir sanatçının çok erken kabullenilmesi edebi kişiliğinin oluşumunda bir handikap oluşturmaz mı?

Olur, elbette olur. Hem de büyük bir hadikap olur. Yalnız senin söylediğinde yaşından dolayı gelen bir yanlış var, çabuk kabul edilmedim. Attila İlhan şiiri 1980'lere doğru kabul edildi.

Ama şiirleriniz halk tarafından çok çabuk kabul edildi, sevildi Sisler Bulvarı ardarda baskı yaptı..

Sevildi ama edebiyatçılar bana ne isim takmışlardı biliyor musun: "Türk edebiyatının gayri meşru çocuğu" diyorlardı, evet. O kadar rahatsızdılar benim yaptığım şiirden.

Bir şairin veya yazarın erken kabul edilmesi onun için bukağı oluşturmaz mı?

Bunun güzel bir örneği Orhan Pamuk; şimdi patinaj yapıyor. Ne yapacağını bilmiyor. Çok zor. Harcananlar da oluyor. Çünkü başladığında Orhan Kemal, Kemal Tahir geleneğinden bir yazardı. Onu birden bıraktı postmodernist olmak için. Çünkü Salman Rüşdi olmak istiyordu. Türk roman geleneği gerçekçiydi, o da bu gelenekten geliyordu. Şimdi postmodernist roman yazmaya çalışıyor, postmodernist ne, doğru dürüst bilen yok. Böyle bir durumda. Çünkü bu pazara çalışmıyor, Batı pazarına çalışıyor, Salman Rüşdi olacak. Bu mümkündür ama bu ticarettir, edebiyat değildir.

Her edebiyatçının yazın yaşamında belli dönüm noktaları vardır. Ve öyle bir dönemeç gelir ki artık kendi sesini bulmuştur. Bu süreç sizde nasıl gerçekleşti? Şiirinizin ana dönemeci?

Uzunca bir süre Nâzım Hikmet okuruydum. Ve uzunca bir süre benim şiirlerimin güzel olması için Nâzım'ınkilere benzemesi şarttı. Nâzım'dan başka toplumcu şairlerle temasa geçer geçmez birdenbire uyandım. İlle Nazım gibi şiir yazmak gerekmiyordu. Sonra bir başka şey ortaya çıktı. O benim özelliğim: teorik bir kafam var. Şimdi teorik kafa ortaya çıkınca iş değişti. Birdenbire bütün bunların teorileri olması lazım geldiği ve bunların üzerinde düşünme, kafa yorma ve sentezler yapma gereği insiyaki olarak bende doğdu. Meselelerin üzerine soru işareti koyma eğilimi başlayınca tabii Nâzım'ın şiiri üzerine de o soru soruldu. Çünkü Nâzım'ın şiirini özellikle 'Şeyh Bedrettin Destanı'nı okuduktan sonra birden önceki şiirleriyle onlar arasında bir yabancılaşma buldum. Çünkü önceki şiirler konstrüktivisttir. Mayakovski ekolündendir. Nâzım ilk defa Şeyh Bedrettin Destanı ile Türk şiirinin sentezini yapmaya başlar. Bedrettin'den 1940'a kadar yazdığı şiirler Nâzım'ın Türk şiir sentezidir ve başarılıdır. Ama bunlar içinde Divan şiiri de vardır, Türk Halk şiiri de vardır, Batı şiiri de vardır. Yapılacak şey kendiliğinden ortaya çıkıyor: Öyle bir sentez yapacaksın ki bunların hepsi içinde olacak ama Nazım'ınkinden farklı olacak. Ben de onu yaptım. Önce tabii bana çok kızdılar. Çünkü ben serbest kaldım. Onlar Stalin'ci bir estetiğin içine hap solmuşlardı. Benim ilk şiir kitabıma aşk şiirlerini koydurtmadı ağbiler. 'Duvar'ın ilk baskısında yoktur aşk şiirlerinin yarısı. Ondan sonra yavaş yavaş dinlememeye başladım. Sonunda dediğim gibi 1950'lerde yani 'Sisler Bulvarı'nda başlamıştır Attila İlhan şiiri ortaya çıkmaya. Üstelik şu güzelliği var ki, bence çok önemlidir bir şairde, birçok damar atar benim şiirimde. Aynı şiirdir çeşitli damarlar içinde dolaşır. Halbuki mesela Behçet Necatigil'in bütün şiiri tek damardan atar. Birtek damarı vardır o gider. Cahit Külebi öyledir. Benimki öyle değildir. Bir bakarsın halk şiiri damarından geliyor şiir, bir bakarsın müthiş şehir şiiridir.

Onun için şiiriniz tıkanmadı, bir damar tıkanınca öteki harekete geçti.

Evet, tabii. Bu tıkandı mı öbür damardan yürür, o tıkandı mı bu damardan yürür. Teknik olarak sentezin yapılmasındaki başarı bunda bence. Tabii Nazım'ın şiirinin bunda çok rolü oldu. Ama Batı'ya gidişimin de çok rolü oldu. Her zaman söylüyorum, yine söyleyeyim. Bir derstir bu, burdaki toplumculara 1940'lı yılların sonuna doğru, ismini söylememeyim, bir broşür çıkardılar. Adı "Edebiyatın Kanlı Basurları"ydı. Bunun içinde, Fransız edebiyatında Bauddaire, Rimbaud ve benzer şairlerin edebiyatın kanlı basurları oldukları ve bunların asla okunmaması lazım geldiği anlatılıyordu. Ben bunların bir iki şiirini okumuş ve beğenmiştim. Tercüme okuyorum o zamanlar, ama "Madem bunları okumamam lazım" dedim, bıraktım. Sonra Fransa'ya gittim. Fransa'da dili iyi kötü söktüm. 'Genç Şairler Muhiti' diye demek gibi bir yer vardı. Zaman zaman toplantılar yapılıyordu. Aragon da geliyor dediler. Tabii oraya koşarak gittik Aragon'un geldiği gün. Aragon toplumcu bir şiirin, modern yazılabilmesi için ne olması lazım geldiğini söyledi. "Önce Rimbaud, Baudelaire vb. şairleri çok iyi incelemelisiniz" dedi. "Buna mecbursunuz. Çünkü onlar yeni bir şey başarmışlar ve çok güzel de şiirler çıkmış ortaya. Yeni bir insan işlemesini öğrenmişler. " Şimdi o zaman bizim burdakilerle ordakilerin söylediklerinin çok farklı olduğunu gördüm. Üstelik bizim burda bu kitabı yazan adamın, arkadaşımızın parti içinde önemli bir sıfatı yoktu, Aragon orada merkez komite ve politbüro üyesiydi ve o sıfatla söylüyordu. Diyordu ki, "Ey şair, genç şair önce bunları oku. Verlaine, Rimbaud okunmadan bu işler olmaz". İşte bir de bunun yararı çok oldu, yurtdışına çıkmam benim Fransızcayı öğrenmemi, Fransızca öğrenmem de Marksizmi. Çünkü dikkat edersen 1950'lerde diyoruz, şiirimin oluşması süreciyle ilgili ben 1949'larda dışarı çıktım

Başından beri toplumcularla ters düştünüz, görüş ve düşüncelerinizle, bağlı olarak şiirlerinizle. Zaman zaman bir uçurumun karşı yakaları gibi durdunuz. Romanlarınızda, şiirlerinizde yarattığınız kahramanların iç çelişkilerine eğildiniz, onların iç dünyalarına diyalektik yaklaşımın bireycilik demek olmadığını savundunuz.. Belirli bir zaman ve yer içinde önerilmiş, belirli bir toplumsal çözümün dogmatiğine indirgenmiş şiirin evrenseli kucaklayamayacağını ileri sürerek de toplumcularla çatıştınız.

Marksist estetikte birey sabit bir şey değildir. Peki, çünkü toplumcu estetiğin birinci maddesi "Her şey değişimdir". "Diyalektik bununla başlar. Her şey zıddına dönüşebilir. Böyle bakmaya başladığında bireyi değişmez özellikleri olan bir şey gibi alamazsın. Birey de aynı karşıtlıklar sistemi içinde bir karşıtlık sistemidir. Hatta doğal, diyalektikte insanın kendi kendisini reddi. Yani nasıl oluyor: sen kadınsın ama aynı zamanda erkeksin. Çünkü sende erkeklik hormonları da var. Sende erkeklikten birçok özellik var. Öteki de erkek ama aynı zamanda kadın. Çünkü erkeklik hormonu yanında kadınlık hormonu da taşıyor ve bunlar değişken; durmadan azalıp çoğalıyor. Bunlar da kanıtlanmış şeyler. Şimdi öyle baktığın zaman bireye, sen bireyin içinde yaşadığı şartları yazacaksın. O şartlar içersinde neye bakacaksın? Ben bireyi kendi içinde bulunduğu çelişkiler yumağı diye alıyorum. Aldığın zaman nasıl görüyorsun. Bir, bu bireyin toplumsal sınıfsal konumu nedir? Evvela ona bakmak zorundayız. Çünkü Marksist bir yazarım


* Zeynep Aliye tarafından yapılan bu söyleşi Cumhuriyet Gazetesinin 26 Ekim 2000 tarihli sayısından alındı.

“Tam Üç Çuval, Bir Valiz Kitap İmzaladı...” / KADİR

7/10/2007 · Kategori: Soylesi

“Tam Üç Çuval, Bir Valiz Kitap İmzaladı...”

 

                                                                                                 KADİR İNCESU

Mehmet Saydur’un “Rıfat Ilgaz’lı Yıllar” adlı kitabı ikinci baskısını yaptı. İlk baskıdan pek çok olumlu eleştiri alan ve Rıfat Ilgaz’la geçen sıcak anıların anlatıldığı kitabın yazarıyla söyleştik...

 

-Rıfat Ilgaz’la tanışmanızla başlayalım isterseniz. Tanışmadan önceki ve sonraki düşünceleriniz nelerdir?

-Adı tehlikeli bir insandı bir kere. Sürekli izlenen, insanların tanışmaktan ürkütüldüğü ve uzak tutulduğu bir ortam vardı. Böyle bir ortamda o koca yazar Ankara, İstanbul’da değil de Cide’de halkının arasında yaşıyordu. Cide Postası, Kastamonu ve Bartın gazetelerinde yerelden genele yazılar yazıyordu. İnatçı ve itişken olduğu belliydi. Oysa fotoğraflarında asık suratlı, öfkeli bir duruşu vardı. Hem seviyor hem çekiniyordum. Yaptıkları ve yazdıklarıyla bizden biri; görünüşüyle uzaktaydı. 1082’de yayınlanan Yıldız Karayel romanı o kadar bizi anlatıyordu ki, duramadım, 1 Eylül’ün en sıcak ortamında Kastamonu gazetesinde tanıtıcı bir yazı yazdım. On baş-yirmi gün sonra gazetede adıma bir paket... Açtım, Ilgaz’dan... Yazımı okumuş, teşekkür ediyordu. Sonra mektuplaşmalar başladı. Koca yazar bir keresinde yedi sayfa mektup yazmıştı. Derken 1984’de Ankara’da yüz yüze geldik. O da ne, yüzünden gülücükler eksik olmuyordu. Kafanızda onu koyuş yerinizi yıkıyor,  on dakikada senli benli iki sıcak dost oluveriyordunuz. Hatta yöresel sözcüklerle söyleşiye başlayıveriyor, kahkahalara boğuyordu. “Ayrılık” kavramına karşı gibiydi. Yatacağı zamana kadar her yere ilk tanışmamızda bile birlikte gittik. Sonra, “Ee, ben sabah erken kalkarım, saat yedide beklerim...” Anlatılması güç, böyle bir sıcaklık işte...

-Fotoğrafları sizi yanıltmış. Peki inatçılığı ve itişkenliği...

-Umduğumun üç-beş katı üstünde... Hatta bir çıkarımda bulunarak 80.Yaş Törenindeki konuşmamda “İnatçılığı da Cide’den geliyor olmalı” diye bir söz attım. Konuşmasında bu söze değindi. Anasının yedince çocuğu olduğu için sütü yetmediğini, Kargacak Köyü’nden Kezban Teyze’nin keçilerinin sütüyle büyümüş olduğunu, anasının kızınca “Keçi inatlı! Keçi sütüyle büyüdü ya...” diye çıkıştığını anlatmıştı.

-Sizce memleketi Rıfat Ilgaz’a gerektiği gibi sahip çıkabildi mi? Ilgaz’ın memleketine verdiği değeri memleketlileri ona verebildi mi?

-Yan yana bir dizi “Hayır”, sonra üçte biri kadar “Evet”. Yaşamının son on-on iki yılına kadar sahip çıkılamadı. 13 Nisan 1985’de adlarımızı değiştirerek ve gizlice Kastamonu’ya gidebildik. Etkililer, yetkililer konusu... Çağıran falan yok, çıkarma yapar gibi... Şehirde gezerken kimse tanımıyordu hemşehrileri Koca Çınar’ı. Üçüncü gün tanıyan bir kişi çıktı, o da “ispiyoncu” biriydi. Beşinci gün belediye sesyayarlarından duyuru ile (Şimdi İnebolu’dan taze balık geldi, gibi) imzaya başladı. O ne; kuyruklar, kalabalıklar... Dört gün sürdü, tam üç çuval ile bir valiz kitap imzaladı.

-O nasıl ölçü öyle?

-Sayısını bilmiyoruz. Ankara’daki dağıtımlardan toplamıştık. Kaç para tuttuğunu da bilmiyoruz. Kitapçının verdiğini aldık o kadar. Zaten amacı kitap satmak değil, imza atmaktı. O da fazlasıyla oldu.

-Son yıllarında memleketlilerinden değer görebildi yani...

-Umduğumuzun da üstünde. Her yıl bir iki kez Kastamonu’dan çağrılır oldu. Türkiye’de ilk kez 1990’da adı Kastamonu’da bir sokağa verildi. 1991’de 80. yaş töreni yapılan dört büyük ilden (!) birisi Kastamonu oldu, onun deyişiyle. 1993’te ise hükümet binasının bitişiğindeki restore edilerek kültür merkezi yapılan eski cezaevine adı verildi:T.C.Kültür Bakanlığı Kastamonu Rıfat Ilgaz Kültür Merkezi... Bir cezaevi gediklisinin adıyla cezaevinden kültür merkezine... Bu olaylar bir şeyi kanıtlar gibidir; “sorun halka inebilmekte”derdi Ilgaz. İşte bu başarılınca arkası gelmişti. Hatta öylesine ki, ölümünden sonra adına şiir ve öykü yarışmaları düzenlenir oldu bu kentte. 2006 Mayısında da üç günlük sempozyum... Yirmi iki oturum, doksan altı bildiri...

-Memleketiyle ilgili yaşadığı tüm olumsuzluklara karşın, gerek sanatsal ve gerekse yaşamsal anlamda memleketinden kopmamıştır. Bu durumu neye bağlıyorsunuz?

-İki şeye. İlki, kişiliğinin ve buna bağlı olarak birikiminin (dil, gelenek, halkı tanıma vb) bu yörede oluşmuş olması. İkincisi de halktan biri olması. İkinci yönüyle bir ilk oluşturur belki de. Sınıfsal bakarken sınıfından kopmayan, gerçekçiliğinin gereği gerçeklerin arasında yaşayan ve o topluma bir şeyler katma kaygısı olan bir devrimci... Her yörede bir Rıfat Ilgaz olsaydı, bugünkü Türkiye başka bir yerde olurdu. İlk şiiri “Sevgilimin Mezarında” Kastamonu Nazikter gazetesinde, son yazısı da Bartın gazetesinde çıkmış olan bir yazar Ilgaz.

-Sevgilimin Mezarında adlı şiirinden söz etmişken yine ilklerden olan ve ilk kez sizin kitapta anlatılan Sazını Çalana şiirinin ilginç bir öyküsü vardı...

-Evet. Gelmiş geçmiş en büyük, en devrimci Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati, Trabzon’dan dönerken Kastamonu’ya uğramıştır. Tarih 2 Temmuz 1928. İstiklal Mahkemesi Başkanıyken (yaşamında yazdığı tüm yazılar bunlardır) kendisinin de yazdığı, Kurtuluş Savaşı’nın ilk ulusalcı gazetesi Açıksöz’ün o günkü sayısını ister. Bir şiir ilişir  gözüne:Sazını Çalana. Çok beğenir, yanında bulunan Faruk Nafiz’e gösterir. O da beğenir. Bu şairle tanışmak isterler. Bulunur, karşılarına 17 yaşındaki Mehmet Rıfat çıkarılır. Konuklar şaşırmışlardır. Burada Mustafa Necati’nin sözü bence çok önemli:”Sazını Çalana şiirlerini yazarken senin gibi topluma seslenmesini bilen şairler istiyoruz.” Demiştir. Oysa, Atatürk’ün ölümüyle her şey değişmiş; Bakanın istediği şairler içeri tıkılır olmuştur. Başta da Rıfat Ilgaz...

-24 Haziran 1993’te Bartın’dadır Rıfat Ilgaz. Kitabınızdan öğrendiğimize göre ateşi 39,5 derece, nabzı 97’dir. İki saat sonra ise söyleşiye çıkacaktır. Yanında bulunan dostlarının üstelemelerine karşın söyleşiden vazgeçmez...

-Son söyleşisi oldu, sözünü ettiğiniz. Ilgaz, otelde yatağında kıvranıyordu. Bartın gazetesi sahibi Esen Aliş ile salona gittik, tıklım tıklım; bir şey diyemedik. Otele döndük, çok şaşkınım. Ilgaz anlamış olmalı ki yanına çağırdı, elimden tuttu. “ Ben burjuva yazarı değilim, ‘Özür dilerin, rahatsızlandım’ diyecek. Halkımıza söz verdiysek çıkarız. Yalnız sen konuşur, durumu idare edersin.”dedi. Çıktık. Dr. Sıtkı kürsünün önünde, gözünün içine bakıyor, fenalaşsa hop atlayacak. Ben konuşuyorum ya, bu kez de kızıyor. “Hani soru sormayacak mısın?” diye çıkışıyor. Bir soru soruyorum, uzun uzun ve zevkle konuşuyor. Bir daha bir daha... Gittikçe açılıyor. Doktora bakıyorum eliyle “çok iyi” işareti yapıyor. Uzadıkça uzadı söyleşi. Otele geldik, ateşi düşmüş... Böyle ilginç bir adamdı. Her şeyi olduğu gibi ilacı da halktı...

-Farklı bir kişilik, farklı bir şair yazar yani...

-Onun anlayışına göre şair, yazar, aydın toplumuna karşı sorumluydu. Edebiyat yaparken halkı bilinçlendirmeli, uyarmalıydı. “Sömürenden yana mı, sömürülenden yana mı?” sorusunu sık sık yineler, uğraşısının amacını ortaya koyardı. Emperyalizmin yeniden ülkeye girişine o yıllarda başkaldırmış, Sabahattin Ali ve Aziz Nesin’le Marko Paşa dergisini bu amaçla çıkarmış bir yiğit Kuvayi Milliyeciydi. Ağabeyi Çanakkale’de yaralı, Hemedan’da şehit düşmüştü. Kendisi, Kurtuluş Savaşı’nda Cide’de savaş bildirileri çoğaltmıştı. Bunlar okunup geçilecek şeyler değil, ateş düştüğü yeri yakıyor. Yılmaz bir kişilik, siperini terk etmeyen bir savaşımcı, son yıllarında tek ayak üstünde Anadolu’yu gezen bir Sokrates’ti sevgili Ilgaz Hoca... Bugünlerde Ilgaz gibi şairlere, yazarlara, aydınlara daha çok gereksinimimiz var...

 

 

Mehmet Saydur, Rıfat Ilgaz’lı Yıllar, Çınar Yayınları, 2. Baskı, Nisan 2006.

 

Evrensel Kitap 2006

ABDULKADİR BUDAK: On bir kitap tek bir şair eder mi?

12/6/2007 · Kategori: Soylesi

ABDULKADİR BUDAK: On bir kitap tek bir şair eder mi? Metni büyültün Metni küçültün 

ERKAN DOGANAY
doganayerkan@gmail.com
Türk şiirinin ve kuşamının özgün şairlerinden Abdülkadir Budak, 1978-2006 yıllan arasında ki şiirlerini bir ciltte topladı: 'Dalgın Rüzgar' Dalgın Rüzgâr, Abdülkadir Budak'ın şimdiye dek yayımladığı on bir şiir kitabını bir araya getiriyor. Budak 1978 yılından 2006 yılma kadar yazdığı şiirlerini oku-yucusuyla yeniden tek bir ciltte buluşturdu, "ilk şiirim 1970 yılında çıktığına ve bu yılı başlangıç saymam gerektiğine göre tam $j yıl olmuş. Şiir serüvenimi, bu güzel ve güzel olduğu kadar da sancılı yolculuğu çeşitli nedenlerle anlatmak durumunda kalmıştım" diyen Abdülkadir Budakla şiirler üzerine sohbet ettik

» Otuz yıldır şiir üreten bir şair olarak bu yolu, yolculuğu nasıl anlatırdınız?
Şiirde şu kadar yıl demek önemli midir bilemem; ilk şiirim 1970 yılında çıktığına ve bu yılı başlangıç saymam gerektiğine göre tam 37 yıl olmuş. Şiir serüvenimi, bu güzel ve güzel olduğu kadar da sancılı yolculuğu çeşitli nedenlerle anlatmak durumunda kalmıştım, burada tekrarlamak istemem. Hem zaten, toplu şiirlerimin çıkması bir anlatıcı olarak aradan çıkmamı da gerektirmiştir. Söz bu külliyatındır artık; ilk kitapla son kitap bir ciltte buluşmuştur çünkü. Yola nasıl ve niçin çıkıldığı da, şimdilik nereye varıldığı da bu kitap yoluyla gözler önüne serilmiştir. Kitabı edinmek, okumak yeterli olacaktır. Okur haz duygusuyla, eleştirmen ya da edebiyat tarihçisi ise haz almanın yanına başka şeyler de koyarak okuyacaktır bu şiir toplamını. İlki şiirin tadına, kendisini de içine alıp almadığına bakarken; ikincisi daha başka kıstaslarla bakacaktır doğal olarak. On bir kitap bir şair etmiş midir ona bakacaktır; içlerinden bazıları şiir tarihimiz açısından ayrı bir değer ifade etmiş, poetik ya da bir meseleyi deşmek babında ayrıcalık kazanmış mıdır, ona da. Kitaplar arası yolculuk bazında düşünürsek yaklaşık olarak otuz yılı kaplar Dalgın Rüzgâr ve bu yolculuğun ayak izlerini gösterdiği kadar, tarihçesini de çıkarmış olur.

» Bu aralar şiir kitlesini yitirdi diye bahsediliyor edebiyat çevrelerince, sizce de doğru mu? Doğruysa bunu neye bağlıyorsunuz?
Doğru değil. Has şiirin popülarite ile ilgisi yoktur; buradan bakılınca da böyle bir kaygı söz konusu değildir. Eğer bundan, şiirin alanlardan odalara çekildiğini kastediyorsanız o başka. Behçet Necati-gil gibi, "sığınakta da faydalı işler yapılır" diyerek kestirip atacak değilim de, şiirin doğası bunu gerektirir zaten. Geride gibi görünüp önde olmayı, öncü olmayı. Şiiri şarkı sözü ya da parti marşıyla karış-tırmazsak zaten az okunan ama öz okunan bir yapıya sahip olduğu hemencecik anlaşılır. Daha okunurken tüketilen bir şey değildir ki has şiir; okurundan katılım bekleyen ve yeniden üretilen bir şeydir. Okuyandan belli bir çaba, birikim ister. Hâl böyle olunca da kolay şiir okuru iyi şairleri bırakıp, popüler söylemin araçlarından biri haline getirenlere, "seslendirenlere" yönelecektir. Varsın yönelsin; bu şiir için kayıp değil, olsa olsa ayıp bir şeydir.

Şiir okurunu böyle bir düşünceye, yani şiirin eski etkisini yitirdiği düşüncesine sevk edenlerin başında ne yazık ki yine şairlerin kendisi gelmektedir. Bugün hâlâ şiir yazıp, kitap çıkarmasına karşın "şiir son büyük atılımını 1955-1959 yılları arasında yaptı" diyenlere de rastlanmakta, "şiir öldü" yaygarasına çanak tutana şairlere de. Düne kadar "Nâzım Hikmet'ten sonra şiir yazılamaz" diyenler, bugün "Cemal Süreya'dan, Attilâ İlhan'dan, Edip Cansever'den sonra şiir yazılamaz" demeye getiriyorlar. Dediğim gibi şairler yapıyor bunu; yıl içinde dişe dokunur tek bir şiir bile okuyamadığını söyleyip de 200 şiirden oluşan yıllık hazırlayanlar yapıyor. Şu da var, hiçbir dönemde olmadığı kadar şiir dergisi çıkıyor bugün, onca sızlanmalara, şikâyetlere karşın şair adayı daha ilk kitabını iyi bir yayınevinden çıkarabiliyor. Şöyle ya da böyle yazılıyor bu kitaplar hakkında, kocaman dergiler bu gencecik şairlere özel bölüm yapmaktan geri durmuyor; şiirin önüne geçen şair fotoğrafları eşliğinde üstelik. İlk dosyasıyla ya da kitabıyla ödülle tanışması daha kolay artık. Bana kalırsa beş bin kişi etrafında dönüyor şiir, ki büyük bir rakamdır bu. Şiir oldukça "popüler" bugünlerde.

» Ankara'da siyasetin merkezinde şiir yazmak nasıl? Toplumsal meseleleri ya da siyasi rüzgarı da imgelere yansıtıyor musunuz?
Şairin nerede yaşadığı değil, neyi nasıl yazdığı önemlidir değil mi? Bu anlamda Ankara'da oturuyor olmak, sözgelimi İstanbul'da ya da Hakkari'de yaşıyor olmanıza engel değildir; ya da başka bir ülkenin başka bir şehrinde. Şair öncelikle dilin yurttaşıdır, daha sonra da bir dünya yurttaşı. Şairin bulunduğu mekân şiiridir. Sordunuz da söylüyorum, ben aslında siyasetin merkezi sayılan Ankara'da değil, dilin, dolayısıyla şiirin merkezinde yaşıyorum. Dilim her zaman Çankaya'dan yakın olmuştur bana. "Aaa siz İstanbul'da oturmuyor muydunuz" diyen çok okurla ya da şair adayıyla karşılaştım. Şiirlerim daha çok orada çıkan dergilerde, kitaplarım orada bulunan yayınevlerinde basılıyor da ondan. Bu özel bir tercih değil, bir bakıma zorunluluk. Adresi olan bir şair olacaksam, adresim şiir yayımladığım dergilerdir, kitabımı basan yayınevidir kuşkusuz. Ya da, bugüne kadar yazdığım onca şiirin ortak imgesi neyse odur.

Ben başından beri insana ait olan her şeyi yazmak istedim. Buna korkular, içe kapanmalar, yalnızlığı tercih etmeler de dahildir. Daha ilk kitabımı yayımladığım zaman benimle yapılan söyleşilerde de altını çizdim bunun. Toplumsal konulara da bireyin (ben'in) penceresinden bakmaktan çekinmedim. Yazdığımın öncelikle şiir değeri taşıyor olması zorunluydu. Şiir bana göre, doğruları söyleme sanatı değil, güzel söyleme, farklı söyleyebilme sanatıdır. Şiir çelişkilerden, karşıtlıklardan, çarpışmalardan doğar daha çok. Acılardan, kıstırılmışlıktan doğar. Şairin bir dünya görüşü, seçimi, belli bir duruşu olmasından yanayım elbette; ama şiirini siyasanın aracı yapmasına, ideolojisi uğruna heba etmesine razı olamam. İstenirse, benden de politik denilebilecek şiirler bulunabilir.

» Ankara ile İstanbul'u kıyasladığınızda aradaki sanatsal, edebi ve insani ilişkileri nasıl değerlendirirsiniz?
Ben edebi anlamda, bunun çalışmaları ve sonuçları anlamında şehirlerle şehirleri kıyaslamam; ille olacaksa şairle şairi, şiirle şiiri kıyaslarım. Bu şehrin değil şairin yeteneğine bağlı bir şeydir. İstanbul'da yaşayan onca taşralıyı düşünecek olursak, Ankara'nın iyi şairleri barındırması anlamında hiç de geride durmadığını rahatlıkla görürüz. Şurası doğru; edebiyata yön verecek etkin dergiler hâlâ İstanbul'da, büyük yayınevleri, medya orada hâlâ. Ama şair ancak yeteneğinin yanındadır; gücü ve çapı ölçüsünde. İstanbul'da yaşayanların Ankara'yı memur kenti olarak gördükleri ve küçümsedikle-ri ortadadır. İstanbul'un daha sivil bir şehir olduğu, metropol olduğu doğrudur ama, dediğim gibi şairin mekânı şiiridir.

» Toplu şiirlerinizden oluşan Dalgın Rüzgâr'a gelecek olursak, bütün şiir kitaplarınızın bir arada basımı anlamına mı geliyor bu, yoksa daha başka bir anlama mı?
İlk anda ilkine, ama bana kalırsa daha çok da öteki anlama geliyor bu. Yani toplu şiirler esprisi, bütün kitapların bir ciltte toplanmasından çok, bir şiir serüveninin gözle görülür, elle tutulur hale gelebilmesidir. Parçalardan elde edilen bütüne bakma olanağını verir okura. Hangi şiirin ötekini niçin doğurduğunu ya da izlediğini görebildiğiniz kadar, hangi kitabın hangisinden doğduğunu ya da bir sonrakine el verdiğini de görebilirsiniz. Şair büyümeye razı olmaz da, bir şiir serüveninin -şayet bunu başar-dıysa- nasıl büyüdüğünü görebilirsiniz. Son kitaplar, ilklerin gerisine de düşmüş olabilir, bunu da. Şair bir ses bulabilmişse, kendine özgü bir söyleyiş biçimini büyütmüş, oradan da farklı gibi duran bir koku ya da renk olabilmişse ne mutlu ona. İçinde yaşadığı dilin farklı bir biçemi olmuşsa ya da. Güzel şiir yazmakla yetinmeyip, kendine ait olanı, özel şiir yazmayı başarmışsa toplu şiirler bir işe yaramış demektir.

Tekrarlıyorum: On bir kitap bir şair etmişse.

Kazandırmıyor diye sol yayınevlerinden kovulan şiire, bankalar sahip çıkıyor
» Yayınevlerinin büyük şirketlerle bağlantılı olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Şiir dizisi kaldırılmadan önce daha solda gibi duran Can Yayınları'ndaydım bilindiği gibi. Şimdi YKY'deyim. Oraya geçince başka bir şey söylemiş değilim, neysem oyum ben. Hilmi Yavuz, Zaman gazetesinde yazmaya başlayınca Memet Fuat'a bu konuda ne düşündüğünü sormuşlar, "ben adamın nerede olduğuna değil, ne yazdığına bakarım" diye yanıtlamış. Ben bu konuda, yani yer seçme konusunda biraz daha dikkatliyimdir de, okura çok değerli kitapların ulaşmasında titizlikle aracı olan bir yayınevinde çıktı Dalgın Rüzgâr. Satmıyor, para getirmiyor gerekçesiyle sol yayınevlerinden kovulan şiire, işi paradan para kazanmak olan banka destekli bir yayınevi sahip çıkıyor bugün. Oturmuş, kendini kabul ettirmiş bir şiir dizisi var üstelik. Nâzım Hikmet'i, Turgut Uyar'ı, Edip Cansever'i, İlhan Berk'i, Gülten Akın'ı, Metin Eloğlu'nu, Behçet Necatigü'i ve daha nice doruğu barındıran bir "toplu şiirler" dizisinde yer almak sevindirici. Bundan dolayı mutluyum.

Birgün, 10/06/2007

Şair Ahmet Erhan: Kimseye yaranamadım

31/5/2007 · Kategori: Soylesi

Şair Ahmet Erhan: Kimseye yaranamadım

Şair Ahmet Erhan: Kimseye yaranamadım
Ahmet Erhan, Teoman'a, devrimcilik yıllarını, babasını, içkiyi, at yarışlarını, futbolu, şiiri ve 'saplantılarına tesilm olup' kullanacağı oyunun rengini anlattı. FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN
Ahmet Erhan, toplumcu şiir geleneğinin etkili isimlerinden biri. 'Sağcılara da solculara da yaranamadım, ama seven sevdi...' diye anıyor geçmişi. Bugün ise 'Şu an ölmeye niyetim yok, babamın öldüğü yaşa az kalsa da' diyor

Radikal; 31/05/2007

TEOMAN (Arşivi)

Şair Ahmet Erhan'la onun bir şiirini besteleyen Teoman konuştu
Anne ben geldim, ağdaki balık
bardaktaki su kadar umarsızım
dizlerin duruyor mu başımı koyacak?
anne ben geldim, oğlun, hayırsızın....


İSTANBUL - Yıllar önce Express dergisinde; Haydar Ergülen kimi zaman şiiri odak alan, kimi zaman da bir temayı şiirle bezeyen çok güzel yazılar yazardı. Onlardan birinde rastlamıştım 'Oğul' şiirine Ahmet Erhan'ın. Şiire vuruldum ve sonrasında 1996 senesinin kışını 'Oğul' ile geçirdim.
Türlü çilelerle telefonunu buldum ve heyecanla aradım Ahmet Erhan'ı, bestelediğim şiirini kaydederken izin istemek için. "Senindir şiirim" dedi ve bir şeycik istedi sadece: "Albümünde şarkı sözü değil şiir yaz 'Oğul' için, eğer adımı yazacaksan."
Geçen 10 yıl boyunca hiç yüz yüze gelmedik, birkaç kez telefonla konuştuk. Bu röportaj teklifi geldiğinde de benim adımı söylemiş, konuşmak istediği kişi olarak. Ne güzel bir şey benim için!
Şiirlerinden çıkardığım ya da onunla ilgili bilmeden hayal ettiğim şeylerden sorular yaptım, 'annesini, babasını, incir ağaçlarını, Galatasaray'ı ve arkadaş ölümlerini' sordum ona. Bir de 'yaprakların birer namlu olup içlerinden çıkan kurşunlarla birkaç saniye içinde ölmüş olan insanları' ya da 'düşen gövdenin elinden dışarı fırlamış kesekâğıtlarından yere saçılmış portakalları, okunmaktan çıktığı gün eskimiş kıvrık bir gazetenin üstüne damlayan kanları.'
Ahmet Erhan; ben daha fazla aranıza girmeden sizlerle...

12 Eylül şairi dediler bana. Oysa, o şiirlerin hepsi darbeden önce yazılmıştı, içeriden bir eleştiriydi. Solculara da, sağcılara da yaranamadım; ama sevenler sevdi. Açıkçası o kitaba bakınca ona uzakmışım gibi... Şu an bana çok acemice geliyor 16- 17 yaşında yazdığım ilk kitabım. Ama alçakgönüllülük de etmeyeyim, kuşağım o kitabın bir öncü olduğunu kabul eder, benim kuşağım vefalı kuşaktır.
Kuşağım, acılı kuşağım acılarla sevinçleri böyle yoğun yaşamak kimselere nasip olmadı.
Zaten, Haydar (Ergülen) veya sayamayacağım kadar şairle hiçbir zaman, hiçbir sorunum olmamıştır benim şiirsel anlamda. Ama şu anda 'Edebiyatçılar Derneği' Başkanı olan kişi, neredeyse küfür diyebileceğim şeyler yazdı kitabım hakkında. Halbuki evi gibi bir şeydir insanın yarattıkları, yazdıkları... Mahremiyetidir. Ayrıca, arabesk şair de derler bana, ben de övgü olarak alırım bunu. Müslüm'e de bayılırım, Orhan'a da...
...ben bu şiiri yazar mıydım hiç, azıcık 'drink' alsam
Yetmiş altı yılında, bir haziran ayazında alkolden öldü babam
bayrağı kaptığım gibi meyhaneye koştum
o gün bu gündür camlarımda bir buğu...
Herkes beni 'anneci' sanır. Ben aslında 'babacı'yımdır. Aydın bir insandı, Türkiye İşçi Partisi Aybar kanadından. Beni yetiştiren, beni edebiyata yönlendiren babam alkolden ölmeden önce içkiden nefret ederdim. 17 yaşındaydım ve onun ölümü her şeyi tersine çevirdi. Öldüğünde alkolik bayrağını aldığım gibi meyhaneye koştum. Şimdiki yaşım (49) o yıllarda o kadar büyük gelirdi ki bana. Ama şu an ölmeye niyetim yok. Babamın yaşı 51'i geçmeye çalışıyorum... 'babamın öldüğü yaş'a az kaldı yani!
Yine de oğlum iyi bak, adama benzer baban
kirlenmemek için kendini alkolde saklar...
...Gece lisesinde okudum, babamın ölümünden sonra gündüzleri aynı lisenin kantininde çalıştım. Gündüz çay ocağında çalışır, akşam derste uyurdum. Bir gün solcular kapıyı tekmeyle açıp bir arkadaşımızı çağırdılar dışarı. Öğretmen pencerenin yanına kaçtı... Sağcıymış çocuk, vuracaklar. Ben sınıf sorumlusuyum, önüne geçiyorum onun ve "Hayır" diyorum, "Benim sınıfımdan adam alamazsınız." Ama sonrasında ona da, "Arkadaş okulu bırak" diyorum, "Her zaman ben olmayacağım ki yanında."
...Yedi kere kurşunlandım ben, toplu ya da tek. İlginç tarafı; dördünü solcuların, üçünü sağcıların yapması. Halbuki hiçbir zaman eline silah değmemiş adamlardanım! Bir gece dere yatağından eve dönerken sağcılar çevirdi, üzerimde parka, içinde de bir sürü bildiri. Hepimizin 'Deniz Gezmiş' olduğu zamanlar! Benim sınıfta kurtardığım çocuk çıktı aralarından şansıma, "Kimse dokunmasın ona" dedi. Yoksa nalları dikmiştim.
Üçüncü ayakta 'rüzgârın kızı' yine gelmeyecekti
ganyanım tökezlemiş ve hayatım buruşuk bir resim olarak hatırlanacaktı.
...At yarışı, biraz da beni yaşatan şeylerden biridir. Ben beş yaşındayken iki tane yarış atımız vardı. Babam demir-çelik işiyle uğraşırdı. Sonra ne olduysa battı, Adana'ya gittiğimiz sıralarda. Yoksullaştık, babamın içki olayı da o zaman başladı. Atları göreyim, onlarla ilgileneyim diye giderim hipodroma. At yarışı da oynarım cüzi miktarlarda, genellikle de kaybederim.

Benim hiç silahım olmadı Mayakovski gibi
tutup bir gece yarısı alnıma dayayacağım
ne de James Dean gibi bir otomobilim var
önüme çıkan ilk kamyona vuracağım.
Hiç intiharı düşünmedim ben. Ama diyeceksin ki, insan yaşayarak da intihar eder. O konuda biraz hızlı koştum. Bundan sonra da frene bassam ne olacak ki? Şu andaki durum; uçurumdan atlamışsın, havadasın, düşmemişsin ama! Hayat tökezlemelerle geçti de, hâlâ düşmedim, değmedim yere.
Kalbim sen hâlâ burada mısın?
şol bedende, gurbette mi, sılada mısın?
alkol, taşikardi, panik atak
maceran bir gün tıp dergilerini çalkalayacak.
kalbim, sen hâlâ burada mısın?
Panik atakla ilgili doktorum terapi tavsiye etti. Ben dedim ki, her gün terapi yapıyorum şiir yazarak, yine de hastalığı atlatabilmiş değilim.

İpsiz ruhum, sarsak, serseri
otobanlarda sırtında heybesiyle
cafelerde tuborg bira ve patates cipsiyle
durdun bir yerde, çağını bekliyorsun.
Son dizesi önemlidir bu şiirin. Sanki o dize için yazılmış gibi... Biraz Amerikanvari bulundu. Öyle düşünenler ya sonradan haksız çıkmış olmalılar ya da gerçekten her yer 'Amerika' oldu. Eskiden yol kenarlarında şarap içerdi insanlar, artık otobanlar var; eskiden koltuk meyhaneleri vardı, şimdi barlar. Çağını bekliyorsun gelsin diye. Gelince de bir sürü belayla karşılaşıyorsun. Acısını çekiyorum, haklı çıkmanın acısını... 'alacakaranlık...'ta anlattıklarımın doğru çıkışını yaşadım, Sivas'ı yaşadım.
Adana Demirspor'da Fatih Terim'le aynı takımda
epeyce sıyrık meşin bir yuvarlağın peşinde
Fatih Galatasaray'a doğru deplase oldu, sense şiire
kesilmiş bir süt kadar buruk
yıllar kaldı arkada ve önde
Futbol ilk gençliğimin en büyük tutkusuydu. Allahaşkına söyler misiniz, ne var yurtdışında şu son yıllarda Türkiye'yi gerçekten sevindiren Galatasaray dışında? Bunu Galatasaraylı olduğum için söylemiyorum. Fener şampiyon bu sene ve kutluyorum, ama bence futbolu, göze hoş gelen oyunu Galatasaray oynadı. Yabancı takımlardan Inter'i severim. Adı güzel bir kere! Real Madrid'den nefret ederim, Franco kurmuştur bu takımı.
...Adanademirspor'da oynardım futbol. Adıyaman'ın sağ beki kaval kemiğime bir girişti, kırıldı kemiğim. Benim de küsme huylarım vardır, sonuçta futbola küstüm ben. Hatta şu anda sanki şiirle de ona benzer bir mecra üzerinde gibiyim, hatta her kitapta şiiri bırakıyorum. Çünkü ortalıkta o kadar çok şiir, o kadar şair, o kadar çok soytarı var ki... O kadar çok dergi, O kadar çok dedikodu.... O kadar çok!
...Beni besleyen aslında romanlardır. Rus edebiyatı, özellikle de Dostoyevski....Ve Fransız edebiyatı. Ortaokulda kitaplık kolunda, tüm kitaplardan sorumluyum. Bir gün babam, "Oğlum benim gözlerim görmüyor, bana geceleri kitap okur musun?" dedi. Ciltlerce kitap okudum ona, Dostoyevskiler, klasikler... Aslında derdi bana kitap okutmakmış. Onu küçücük puntolu bir gazete okurken yakaladım sonra.
Bu ülkenin genç insanları halklarına ölerek yaklaşmak istemiyorlar!
Şu anda ülkenin durumunu çok daha karanlık görüyorum. Laiklik, milliyetçilik, bölücülük gibi kalıplar üzerine düşünmeden hem de. Ama aslında kafam karışık bu konularda. Ben azınlık psikolojisine sahibim, bir 'Türk' olarak hem de. Babam bir gün bana, "Bildiğin her şeyi unut, ama 'cumhuriyet çocuğu' olduğunu unutma" demişti. Vasiyeti kabul ederim bunu. Ama laik kesimin de bir fanus içinde olduğunu, çıkması gerektiğini düşünüyorum. "Bir şairin hayatı tanımaması" gibi bir şey onların yaptığı. Ayrıca biraz elimizi vicdanımıza koyalım; iktidar partisinin her yaptığı da kötü değil ki. Ama onlar da her iktidarın yaptığını yapıp kadrolaştı.
Türkiye'de hiçbir kesim bir bütün değil. Belki bir tek MHP var ve onlar konuşmuyor, ama geliyorlar da! Milliyetçilik yükseliyor burada, oysa tam tersinin olması gerekirdi; yurtseverlik yükselmeliydi... İşçi sınıfı diye bir şey artık yok Türkiye'de. Eskiden sendikalizm açısından var gibiydi, DİSK gerçekten DİSK'ti, devrimciydi. 80 öncesinde düşmanınızı biliyordunuz. Bu çok önemlidir savaşta. Şu anda düşmanımı da bilmiyorum, dostumu da... Bir vatandaş olarak, "Bir tehlike gelecek, ama nereden?" diye düşünüyorum. Tehlike var! Kapkaç olayları, maçlardaki rezaletler... Oyun oynamayı bile bilmiyoruz. Oyun olmayınca da, hiçbir şey olmaz bence hayatta...
20. yüzyılın sonbaharında TC'ye bir şeyler oluyor
bildiğim bütün hastalık terimlerini sıralıyorum:
Menopoz, anksiyete, andropoz ve ABD
'Sivas' olduğunda, bütün mahallemin çocuklarını kaybettim. Ve bütün İsmet Özel kitaplarını attım çöpe. Orada ölenler 37 kişiyse 30'unu tanıyordum. Sadece şairleri- romancıları değil ki, orada ölen 14 yaşındaki çocuğu da... Onunla da oturuyordum, çay içiyordum, aynı sokağın çocuklarıydık. Milliyetçilik yükseliyor ama ben de sinir oluyorum Amerika ile Avrupa'ya. Karikatür krizi çıktığında da insanların inançlarıyla fazla oynandığını düşündüm. İnsani yönden de, politik yönden de katılmıyorum olanlara. Her şeyin bir sınırı var, oyunu oynayalım ama güzel oynayalım... Temiz olsun. Daha ilk başta birbirimizin 'kaval kemiği'ne girişmeyelim. O kadar uzlaşma noktamız varken hem de.
Sol birleşecekmiş! Birleşse ne olur! Ama mecburen oy vereceğim oraya doğru. Valla saplantılarım beni yönetiyor bu konuda. Deminden beri 'hakkaniyet'ten bahsediyoruz ama, oy verişim hak etmeyene doğru olacak. Ne yazık, bazen kalbime altı tane ok batıyor.
"bu şiir burda biter."

Fazıl Hüsnü Dağlarca: Sözcüklerim birer tay

17/5/2007 · Kategori: Soylesi

Fazıl Hüsnü Dağlarca: Sözcüklerim birer tay

Fazıl Hüsnü Dağlarca: Sözcüklerim birer tay
Koca çınar Dağlarca'yla söyleşi yapmak Bedirhan Toprak için hayli zorlu bir süreçti. Daha ilk sorunun cevabındaki bir kelimeyi anlamayıp "Anlamadım?" deme gafletinde bulununca, "Anlamadıysan çık git!.." tersleyişiyle alenen kovuldu. Ama pes etmedi. FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN
Fazıl Hüsnü Dağlarca için sözcükler, konuşurken de yazarken de birer 'tay'... Dille ilişkisini 'Onları ilkin ıslıklarımla çağırıyorum, geliyorlar, gidiyorlar, siz buna konuşma diyorsunuz' diye anlatan Dağlarca, çocukken dinlediği, bir sözcükle dağın kapısını açan Kırk Haramiler masalını düşüne düşüne şiire varmış

17/05/2007 (731 kişi okudu)

BEDİRHAN TOPRAK (Arşivi)

Türk şiirinin 93 yaşındaki büyük ustası Fazıl Hüsnü Dağlarca'yla şair, yazar Bedirhan Toprak konuştu
İSTANBUL - Öğrenmenin yaşı yok; epeyce eskide kalmış tanışıklığımızdan ve 90'ı devirmiş yaşından dolayı ne kadar hazırlıklı olursam olayım, 'evdeki hesabın çarşıya uymadığını' koca çınar Fazıl Hüsnü Dağlarca sayesinde bir daha öğrendim:
Sesimi işittirmek bir yana, ilk cevabındaki bir kelimeyi anlayamayıp da "Anlamadım?" diye itiraf etmek gafletinde bulununca, "Anlamadıysan çık git!.." tersleyişiyle alenen kovuldum; hemen sonra ne 'kapitalist'liğim kaldı ne 'kitabi'liğim; bir ara hatırladı, "Konuşmamız bitince oku da ağzımızdan kaçmış eski sözcükleri Türkçeleştirelim!" diye talimat verdi; daha sorularımın 10'da birini sormamışken "Yeter, ben yoruldum!" deyip ortada kalmışlığımı hiç mi hiç umursamadan kendince bitirdi söyleşiyi... Ama az sonra Muhsin Akgün'ün gelişiyle "Hadi bi soru da fotoğraflar hatırına sor bakayım!" diyerek lütfetti yüksek perdeden. Öylece yüz bulup bir cevaba da ben 'kandırdım' ve "Tamam, yeter artık, doldurursun sayfayı... Boş kalan yerlere de şiir koy!" deyip de 'söyleşimizin' bittiğini resmen ilan ederken son derece sevimsiz bir işten kurtulmanın rahatlığıyla, "boşver edebiyatı!" dedi.
Memleketin, iktidarın, muhalefetin ahvalini konuştuk, Atatürk'ü andık; öylece neş'esini de buldu, "Biliyor musun, iyi ki Dağlarca'dan önce gelmişim ben, Dağlarca'dan sonra gelmiş olsam Dağlarca adındaki bu şairin yazmış olduğu onca kitabı okumak zorunda kalacaktım" dedi kıs kıs gülerek; "Bunları yazma!" diyerek 'sözcükler'den söz etti sonra uzun uzun; çok güldü, çok eğlendi. 'Mutlu'ydu hatta. Gün, 11 Mayıs Cuma'ydı; 15.30'dan 18.00'e iki buçuk saat kalmıştım yanında; "Kimse tutmuyor sözünü" deyince, Muhsin Akgün'den alacağım fotoğrafları 'Bizzat getireceğim' sözü vererek vedalaşmış, sigarama kavuşmuştum...
Dağlarca'nın, tıpkı İlhan Berk gibi, Şiir'den başka hiçbir şeyi önemsemediğini zaten biliyordum da... Şiir'i neden önemsediğini, gene öğrenememiştim. Olsun, ben dağlarca, denizlerce, derinlerce helal ettim Dağlarca'ya.
16 Haziran 1990'da, Yeni Düşün dergisinin son sayısında yayımlanacak şiirinizle beraber bir de şiir üstüne, sizin şiiriniz üstüne bir cümle almıştım sizden; "Şiirlerim sanki düzyazılarımdır, benim yazmak istediklerimse daha yazamadıklarım" diyordunuz... Hâlâ böyle mi düşünüyorsunuz?
Kişilerin yanıtları başka kişidir. Sorunun boşluktaki durumunu boşluktaki ısıyla sezerler. Sorular kendi kendilerine öylesine kümeleşirler ki soru soran dışarıda kalır. İşte, okuyucuların o konuşmadan aldıkları tat da burada başlar; iki kişinin karşılıklı konuşmasından yavaş yavaş uzaklaştıkları kendilerince de anlaşılır, artık kâğıtta kalan soru ile okuyucudur.
(Satır başı!..) Yaptığım konuşmalarda, iki kişiyle başlayan bu küçük toplantının çok kişiyle sürdüğünü, daha çok kişiye ulaştığını gözlemliyorum. Bu olay, sözün, 'olduğunda' durmadığını, 'olacağına' dönüştüğünü duyurur bize. Konuşmalarım böyle başkalaşmalarla sanki başkasına adanmış gibidir. Sanıyorum ki kişinin sözleri de düzeltilmiş yeni baskılarla ayrı ayrı sürelerde yayımlanmış yapıtlara çok benzer. Anlamın doğurganlığı yanıtlarımızı öylesine yeniler ki hangisi bizimdir, hangisi değildir bilemeyiz. Ben çok konuşmak istemem; bir kişi iken bile çok kişilik konuştuğuma göre, çok konuştuğum sürelerde aşırı kalabalık olmak tedirgin eder beni. Bu duygu yaşlandıkça artmakta. Yaşlandıkça konuşmamak isterim. Ne ki ben yaşlandıkça benden konuşmamı isteyenler çoğalıyor. Bunu da üzülerek şöyle yorumluyorum: Biraz bile istemediğim bu duruma nasıl vardım, nasıl ulaştım diye düşününce anlıyorum ki, ben sözü eğitimim altına almak isterken.. üzülüyorum, sözler egemen kesildiler bana. O söz, geçmişte size söylemiş olduğum söz yuvarlak; yine öyle düşünmüyorum. O günden bugüne gövdemin bütün hücreleri kim bilir kaç kez değişmiştir; yaşama sevincim, ülkemin durumu, yeryüzü, gökyüzü değişmişlerdir; dilimizin özgünlüğü, çok şükür biraz daha artmıştır; bu nedenler, kuşku yok ki eski tümcelerin içinde olmadığımızın değişik nedenleridir. Kişi, anlatımıncadır. O günden bu güne bir olayı daha yakından, daha çok anladığıma göre, kendimi de daha çok açıklayabiliyorum; bendeki beni topluma daha yakın kılabiliyorum.
Burdan başa dönelim: İlk şiiriniz yayımlandığında henüz 17 yaşındasınız; sizi şiire uyandıran neydi... Ne oldu, nasıl oldu da başka hiçbir şeye benzemeyen 'şiir' diye bir dili fark ettiniz?
Bu sorunuz sizin bir kapitalist olduğunuzu gösteriyor!.. Bütün düşüncelerinizi soruşturma yaptığınız kişilerden bir bir toplamaya alışmışsınız çünkü. Bu sorunuzu 150'yi geçmiş yapıtlarımı okuyarak, içindeki binlerce değişikliği saptayarak aramanız, bulmanız size düşer. Bir kapitalist gibi her şeyi karşınızdaki yazara bırakmayınız. Böyle konuşmalar, bilgisayarla konuşmalar gibi makinece olmamalıdır.
Etkilendiğiniz şairleri, esin kaynaklarınızı sormuyorum sayın Dağlarca, dil olarak 'şiir'i soruyorum: 'Şiir dili' dediğimiz şeyin bildiğimiz tüm dillerden farkı neydi ki sizi kandırabildi, sözcüğün her iki anlamında soruyorum: Hem avuttu, hem doyurdu?
Bu sorunuz eski deyimle çok 'kitabi'... Ben Anadolu'da yetişmiş bir Türk çocuğuyum. Elime geçen olanaklarla Türk yazarlarını en küçük yaşlarımdan başlayarak izledim. Bu etkilenme bana dil sevinci aşıladı. Sevinmek için yazmaya başladım, yazdıkça sevindim. Öylesine uğraştım ki kendimle, yere düşen bir buğdayın ilk filizini, filizin biraz büyümesini, başağa güreşmesini, taneye dönüşmesini gözlerimle görürcesine izledim. Bu, minicik başarılarla beni çağırdı; onlara gittim, beni yetiştirdiler; bana, neyin neden güzel olduğunu, nasıl güzel olduğunu, güzelin son sınırlarına nasıl varılabileceğini değişik biçimlerde gösterdiler. Her dizenin tek başına bir bilimi vardır; bunu güneş ışığıyla gösterdiler bana, göstermekteler bana.
Şiir dilinin... Şiir yazmanın, okumanın ya da şiir mantığıyla kurulmuş bir dünyanın, hemen hemen tümüyle imkânsızlık ve yalnızlıkla dolu olan 'bu dünya'ya bir yaşama-algı alternatifi sunduğundan söz edilebilir mi?
Ben bu dünyada da yalnız değilim!.. Bu sizin anlatımınız, dışarıdan bakıştır. Oysa sanat, tümüyle bir içeri bakıştır. Bir çocuk vardır, boş sandalı dolu görür; bir başka çocuk tersini yaşar, dolu sandalı boş görür; bir üçüncüsü, sandalı görmez; bir dördüncüsü, denizi de görmez, ırmağı da görmez; bir başkası kendini görür Atlantik'te yüzerken; bir başkası, Beşiktaş'taki o küçük parkta kendini Barbaros görür... Şiir o çocuktur. O çocukların teker teker hepsidir şiir. Şiire küçükten başlayanların belli bir öğretmeni yoktur; onun kendi öğrenmesi vardır, bitmez tükenmez öğrenmesi!.. Öğrenmek, yeryüzünün tek mutluluğudur. Her eylem öğrenmekten başlar. Fransız Devrimi, kişi acısının yine kişiye görünmesinden başka nedir? Mustafa Kemal, bizler için, geri kalmış ülkeler için yeryüzünce ulaşılmamış o insan kavramının hepimize ayrı ayrı görünmesinden başka nedir?
Peki, şiirin bittiği bir yer var mı?
Olamaz!.. Şiirin bittiği yer düşünülemez bile. İnsanın bittiği yer olabilir ama şiirin bittiği yer olamaz!
Çocukluk biter mi peki?.. Kalbi, algısı, duyarlılığı yaşlanmayan biri ne vakit büyür?
Çocukluk, insanın özel ısısıdır; kimisi ekmek kavgasından alır bu ısıyı, kimisi hastalıktan. Mesela evliler, hem evlendikleri zamanki, hem tanıştıkları, hem daha evvelki çocukluklarını yaşarlar evliliklerinde. İnsan her gün bir yaprak çevirir hayattan. Çünkü hayat, insanın tek başına kurduğu bir yapı değil. Mesela, siz mutlusunuz ama diğerleri değil.
Çocuk ve çocuklukta kalalım biraz... kalalım, çünkü 'Çocuk ve Allah'a gelmek istiyorum: Şiir yolculuğunuzun başlangıcından bugüne size eşlik eden 'çocuk-çocukluk' kavramının ne kadarı eskide bıraktığınız çocukluğunuza, ne kadarı içinizdeki çocuğa, ne kadarı genel olarak çocukluğa ve çocuklara yönelik?
Bu soruya kimse cevap veremez... Çünkü kimse bilemez. Bu, tartılabilir, ölçülebilir bir şey değildir çünkü. Şöyle diyelim: Kişi nice kendiyse onca var olmuştur. Kişiliği olmayanlar, yaptıkları işte de, yazdıkları dizelerde de, tümcelerde de, evlerinde de, baba-anne olmalarında da, yurttaş olmalarında da, yaşamalarında da eksiktirler. Onlardan bir başarı beklenemez.
Aslında, 'Çocuk ve Allah'tan yola çıkarak Dağlarca şiirindeki 'mistik algı'ya gelmek istemiştim... Dağlarca, şair Dağlarca, maddenin, 'eşyâ'nın ardında ne görüyor?
Ben, eşyanın ardında yaşamaktan başka bir şey görmüyorum. Kişi, yazarken şu kuralı gözden kaçırmamalıdır, bu gerçeği ben yıllarca önce düşünmüş, bulmuş, birkaç yerde de söylemiştim: Kişi, hem bir saat gibi, içinde bulunduğu 'sürez'i yazmalıdır, hem bir pusula gibi, varılması gereken yeri göstermelidir. Bu iki gerçek, yazarın yapay olarak edindiği bir güç olmamalı, bu, aslında duyduğu bir yetenek olmalıdır. Yazınımızı bu ölçüyle incelerseniz şaşıracaksınızdır. Bu ölçüye uygun yapıtların nice az olduğunu görerek şaşıracaksınızdır. Okuyucular bu tümcemi duyar duymaz beğendikleri yapıtları anımsasınlar isterdim: hangisi o anlatıma uyuyor, hangisi uymuyor; aynı tümce içinde bu iki başlı gerçeği gösterebilen var mıdır, yok mudur, bulsunlar isterdim. Yeter, ben yoruldum... Kaç soru var daha?
Çok var, daha hiçbir şey sormadım...
Yeter, sorma artık. Boşver edebiyatı. Ayrıca, bir yazarı tanıtırken 10 bin soru gerekmez, 10 soru yeterlidir bence. Sorular bileşik kaplara benzer. Birisi dolarken öteki de dolar. Nitekim deminden beri sorduğunuz bütün sorular, sormadığınız soruları da yanıtlamakta.
('Fotoğraflar hatırına' son soru) İlk soruyu hatırlatarak soracağım: Şiir üstüne bir söz söyler misiniz bize?
Ben şiiri adım gibi saydım. Yalnız bana özgü, mektuba benzeyen, yanıtı alınmayan, 'sesleniş'i andıran bir güç sandım şiiri; 'güç' sözcüğünü yineliyorum!.. Çok küçükken duyduğum bir masal, o masala inanmak böyle düşündürdü beni: O masalda 'Kırk Haramiler' evlerini bir dağın arkasına yapmışlardı ('kırk harami'yi çocuklar da anlasınlar diye düzeltelim: 'kırk hırsız-uğursuz'). Kırk harami, evlerinin bulunduğu dağın önüne gelip "Açıl susam açıl!.." diyorlar, dağın üzerindeki saklı kapı açılıyor, o kırk harami atlı olarak içeri giriyor, kapıyı "Kapan susam kapan!.." diyerek yine sözle kapatıyorlardı. Bu küçük görüntü düşüne düşüne beni şiire ulaştırdı. Bu benzerliği, belki şiirin de sözcüklerden, sözden kurulu olması yaratmıştır. Söze, sözcüğe böylesine inanç duydum. Yeri gelmişken söylemeliyim: Ben gençken, 15 yaşıma kadar, şiir yazarken çok terlerdim; şiir bittikten sonra, gömleğimi sıktığımı, teri gömleğimden akıttığımı bugün bile anımsarım. O kadar zorlanmamın nedenine gelince... Çözemem, anlatamam. Belki, yazdığıma inanırdım, ondan sanıyorum. Şöyle: Ben bir adayı yazarken ayaklarımın altında ada olurdu; dağ yazarken dağ vardı; elleri yazarken ellerim karşımdakinin elleriyle dolardı, sıcaklardı. Bugün bile biraz öyledir. Ben şiire inanırım. Şiirde yalan söylemediğime isterim ki okuyucularım da inansınlar. Kısaca, ben yazdıklarımın bir parçasıyım. Yazdıkça, her şiirin birazı gitmişse de benden birazı kalmıştır.
Bir de şu var: Şiir bende mayalanıyor. Maya gibi oluyor. Sözcükler beynimde çiftleşiyor sanki. Bir bakıyorum iç içe çoğalıvermişler. Yazmasam belki bin kişi olacaklar; yazarak azaltıyorum onları. Yolculuk gibi bir şey biraz da: Yola çıkarıyorum onları ve onlar bir yerde, inecekleri durağa geldiklerinde iniyorlar. Ki asıl demek istediklerim bunlar değil, bunlara benzer sözcükleri siz düşününüz, siz bulunuz. Sözcükler, belki, konuşurken de, yazarken de birer 'tay'... Taylara benziyor hepsi; onları ilkin ıslıklarımla çağırıyorum, geliyorlar, gidiyorlar, siz buna konuşma diyorsunuz!
'Son kitap' dediğiniz, öyle tasarladığınız bir kitap var mı?
Allah göstermesin!.. Allah bana son kitabımı göstermesin. Hem, ben ne kadar uğraşsam da bazı kitaplar var ki onları bitiremem. 'Son kitap' diye bir tasarım yok, benden sonra ne olacak bilmiyorum ama benden sonra sağlam 10-15 kitap daha çıkar.
Bedirhan Toprak: Gece Dili, Anahtar Âyini ve Su Yazısı (Tek Yakalı Irmak / Sonsuz İçin Üç El Ateş) adlı üç şiir kitabı bulunan Bedirhan Toprak'ın, Dün Gördüm Gece Bir Rüya, Fanfa ve Köpek ve Şairi adıyla üç de romanı var.

“Felaketlerin Formüllerini Bilmiyorduk” / Lale MÜLDÜ

2/10/2006 · Kategori: Soylesi

“Felaketlerin formüllerini bilmiyorduk”

Lale Müldür


Ahmet Güntan: Ben senin şiirinin en yakın tanıklarından olduğum için, kendi soracağım soruların güncelliğinden şüphe duydum, tanıdığım genç şairlere rica ettim, onların sana sormak istedikleri birer soruyu yanımda getirdim. Yine de benim bir sorumla başlayalım. Ne zaman senin söylediğin anlamlı bir sözden çok etkilenmiş bir insan görsem şunu düşünürüm: keşke arkasından gelen kahkahayı da duyabilseydin, o zaman Lale Müldür’ü daha iyi anlardın.
Ultra-Zone’da Ultrason kitabında bu kahkahaları herkesin duyacağı bir hale getirdin, doğru mu bu düşündüğüm?
Fatih Özgüven: Ben de bu ‘Lale Müldür kahkahası’ meselesini önemserim; daha çok Divanü Lugat-it-Türk kitabında. Bunun çok görülmediğini fark ediyorum. Başkalarının ne kadar farkında olduğunun, hatta Lale’nin bunu duyurmak için bir şey yapıp yapmadığını da merak ediyorum.
Lale Müldür: Duyurmak için hiçbir şey yapmıyorum. Sadece kahkaham söylediğim şey ne kadar ciddi ve gerçeklik içi olursa olsun, hiçbir şeyin büyük bir ciddiyetle söylenmesi yakışık almadığından ilettiğim bir tarz. Kendime ve çevremdekilere tabii. Bir dalga geçiş ânıdır kahkaham.
FÖ: Sence başkalarına tam olarak geçiyor mu? İnsanlar daha çok büyük söz arayışı ya da peygamberce bir eda ile ilgilendikleri için…
LM: Zekilerse geçer.
AG: Son kitabında bunu daha belirginleştirmeye çalışıyorsun.
LM: Doğru. Çalıştığım bir şey. Ama kim, ne kadar anladı, bilemiyorum.
FÖ: Benim aklımda özellikle Divanü Lugat-it-Türk var. Orada kahkahayı kesintili, küçük parçalar halinde değil de kesintisiz, lirik, büyük bir parça halinde yazdığın için. “Ali McGravv” bölümlerini hatırlıyorum, çok daha geçtiğini düşünüyorum okura. Orada kesintisiz, büyük bir parça gibi gidiyor şiirin. Öyle giden başka kitabın var mı?
LM: Romanım var şimdi.
AG: Saatler / Geyikler de var…
FÖ: Evet, doğru… İstersen romanına gelelim buradan. Romanın şiirinden nasıl farklı olacak?
LM: Farklı olmayacak, sadece şiirimdeki temalar daha anlaşılır hale gelecek belki.
FÖ: Sadece düzyazı olduğu için mi?
LM: Hayır, bazı şeyleri açıkladığım için… Bu yüzden, komedisi ve trajedisi daha fazla olacak.
AG: Şiirindeki temalar mı yani?
LM: Evet, daha açık olacak. Bir de Türkiye sorunu var.
FÖ: Tehlikeli değil mi? Kendini iyi hissediyor musun bunu yaptığın için?
LM: Hissediyorum. Evet.
FÖ: Tam da açmamışsındır…
LM: Tam değil ama bayağı açtım.
FÖ: Nereye kadar açtın?
LM: Sonuna kadar açtım, diyelim. Ama şimdi romandan konuşmayalım bence. Yayımlanmadı daha.
AG: O zaman seni okuyan şairlerin sorularına geçeyim. Meşhur Ücra dergisini çıkaran şairlerden biri olan Murat Üstübal’ın sana sorusu şu: “Şiir dışı olduğu düşünülen unsurları kapalı ama yine de şiire ait bir dille şiirsel kılmak sizin ustalığınız. Şiir dışının şiire evrilmesinin sizde bir sınırı (haddi) var mı?”
LM: Arkadaşın gözlemi çok doğru. Çünkü Fransa’da benim şiirime “düzyazı şiir” adını verdiler. Tek başına şiir gözüyle bakmadılar. Öyledir zaten. Bir de “şiir dışı” şeyleri katmaya çalışıyorum. Ancak bir şey çok salak, aptal, ortada, orada ise –o ne olursa olsun– onu almam. Yazının mutlak, anonim ve tek olduğuna inanıyorum. Derrida’nın deyişi ile “Görünmez bir elin yazdığına” inanıyorum. Belki en fazla Rezonans Teorisi’yle açıklanabilecek bir bilgi yüküyle yazdığıma inanıyorum.
Kalıcı olanın yerleştirilmesidir şiir. Bir şey ya bilinir ya bilinmez. Kafada bir kapak ya açılır ya açılmaz. Bunlara uymayanlar ancak ‘aptal şeyler’ olabilir, diyorum. ‘Aptal şey’i de sokarım ama gülmek için.
FÖ: Aptal, orada, ortada olanı sokmam diyorsun. Peki, Derrida’nın bir sözünü aldın şimdi, onu ne kadar ciddi kullanıyorsun? Bir de şiir hakkında konuşurken ne kadar ciddisin?
LM: Şiir ciddi bir konudur.
FÖ: Denge nedir?
LM: Onu sen bulacaksın.
FÖ: Biraz anlat ama?
LM: Dengesi yok işte.
FÖ: Başkalarının teorilerini işine yaradığı kadar kullandığını, bazen sırf isim olsun diye kullandığını düşünüyorum. Doğru mu?
LM: Hayır. Rezonans Teorisi anlatır derdimi.
FÖ: Peki “Derrida’nın deyişi ile ‘Görünmez bir elin yazdığına’ inanıyorum” dediğin zaman karşındaki insan ne anlıyor mesela… Lale Müldür söylediği için ezoterik olup olmadığını düşünüyorum.
LM: Bence ciddi geçiyor. Ben esine bağlı olarak yazıyorum. Yazdıktan sonra doğu mu, batı mı, kuzey mi, güney mi bilmiyorum; tekrar okuduğumda anlıyorum. Dolayısıyla “görünmez bir el”in yazdığına inanıyorum.
FÖ: Ben burada referanslarınla ilişkini merak ediyorum. Yani ne derece gerçek, ne derece etki yaratmak için kullanıyorsun?
LM: Hepsi için birden kullanıyorum. ‘Ah’lı ‘oh’lu, baştan aşağı kafiyeli şiirleri bugünkü konjonktürde çocuksu ve ilkel buluyorum. Daha bütünsel bir dünyaya yakışıyorlar bence. Hiçkimsenin ‘definitive’ anlamda bir şey yaratabileceğine inanmıyorum. Esine bağlanıyorum ben. Yine de şairlerin dellenip dellenip yazmasından ayrı bir şey…
FÖ: “Daha bütünlüklü bir dünya”dan ne kastediyorsun? Böyle bir dünya oldu mu?
LM: Bu kadar parçalanmış bir dünyada hiç yaşamadık herhalde.
FÖ: Ne zamandı?
(...)

 

Punctum’lu Parfüm Cahit

Melida Tüzünoğlu


Müptela dümbeleği: sana her arkasını döndüğünde sırtına vur.
Kasten.
Köprücük kemiği: her yüzünü çevirdiğinde bir köpek gibi omuzlarını kemir.
Ve hile ile.
Dudaklarımı kâğıttan silmeye başladığı an, bir parçacık su geldi ağzımın kenarından. Su, su diye bağırıyordum içimden. İçmek için değil, dökmek için bir bardak su. Conspicuous consumption: ölmeden önce iki kelime İngilizce ve bir zerre sosyoloji bildiğimi kanıtlamak istiyordum. Tüm sevenlerime kendimi armağan ediyorum.
Kavunlu likörle ve ensesti karıştıran içi geçmiş bir adam tanıdım.
“Bağımsız değişkenler arasında bağ kurmaktan tarifi pek mümkün olmayan hazlar duyduğum için, Epikür ve maydanoz kürü arasındaki jenerasyon farklılıklarının haritasını çıkarıp, Epikür ve maydanoz kürünü uzaktan akraba çıkarabilirim. Bu yüzden Epikür ve maydanozun ensest bir ilişki içinde olduklarını dahi iddia edebilirim.” Ağzında birikmiş tükürükleri yutkunduktan sonra, “Bir köpek terbiyecisi olmama rağmen çok da güzel kavun yetiştiririm,” dedi adam.
Burnunuza maydanoz sokmak istiyorum. Kendimi tutamıyorum.
Kudurmuş ya da kuduz olmuş bir kuzu gibi, salyaları ve tüyleri kendisinden daha çok konuşuyordu.
Psikanaliz yapar, akrabalarımla haşır neşir olmayı severim. Yalan söylerim. Fotoğraf çekerim, parfüm sıkarım. Paralelkenar çizer düzeltip kare yaparım. Kuran’a el basarım. Takıntılıyım, napayım. Zaman zaman hem zehirlenebilir hem zehirleyebilirim. İğneli değil ama ilaçlıyım.
Konuşurken birbirine yapışan dudakları, salyalarıyla uzayıp kısalan beyaz meridyenler gibi çevreleniyor, adamın ağzından kendi dünyasının pis kokuları yayılıyordu.
Robot resmini almak istiyorum senin, dedim Cahit.
Ortadan ikiye yarılmış fotoğraf zaafımı bu adama (No.5, Yaş 35) atfen teşhir ve teşkilat ederim. Adı: Parfüm Cahit. Hata bir.
Marlin. Sevgilim. İkinci. Hatam. Bu. Benim. Yaşlı. Bir. Şairim. Kompleksliyim. Ölümden. Korkuyorum. Üçüncü. Hatam. Bu. Benim. Profesöre. Bu. Makaleyi. Sevmedim. Dedim. Dördüncü. Hatam. Bu. Benim. Hala. Onu. Hatırlarım. Nasıl. Demişti. Makale. Sevmek. Üzerinden. Değerlendirilmez. Hahahay. Beşinci. Hatam. Bu. Benim. Öğretmenim. Öğretmenim. Kaçıncı. Hatam. Bu. Benim. Nasıl. Da. Güldün. Bana. Marlinim. Marlinim. Ne. Kadar. Da.
Eline bir cetvel alan Parfüm Cahit, fotoğraf makinesinin ve tahtanın önüne geçer.
Beş saniyeye kurmuş belli ki.
Arkadan sayıyorum. Pürüzlü bir sesim var. Hatırlıyorum. Sıranın üstünde, yalvarmak yakarmak nafile bugün, diyorum içimden.
Beş. Nefes al. Dört. Nefes ver. Üç. Bir nefes daha al hadi. İki. Bir.
Flaş.
Tek kare. Cahit’in elinde bir cetvel. Profesör. Görüntü oynamaya başlıyor. Tam beş saniye sonra. Cahit, kızın yanına gidip ellerini aç diyor. Hafif bir kavun kokusu duyuluyor. Cahit’in dişlerinde maydanoz artıkları kalmış. Cahit kıza, ellerini aç, diyor. Kız ellerini açınca, ellerine numaraların izlerini geçiriyor teker teker. 30 santim cetvel. Santim santim dövüyor kızı. Ölçüp ölçüp biçiyor sanki. Vurdukça terliyor. Terledikçe keyfi yerine geliyor. Epikür. Sınıf 5-A. Kızın elleri toplam onbeş santim çıkıyor, minicik ve kıpkırmızı. Tahta sıraların üzerine bir fotoğraf düşüyor. Bir sürü cam bardak kırılmış gibi bir sürü ses çıkıyor. Parfüm şişeleri. Uykusundan uyanıyor Marlin. Aynı anda bir prenses ölüyor kâğıttan. Çünkü sayfa yırtılıyor silmekten hep aynı yeri. Ortadan ikiye. Ellerindeki santimlere bakıyor Marlin, ellerini de silmeye çalışıyor. Silginin ortasında bir arı resmi.
Kurban sendromu. Hata yedi. (Yabancı dil kökenli sendrom yerine hastalık tablosu kullanabilirsiniz.)
Parfüm Cahit, Marlin’in yanına gidiyor. Saçlarını arkaya doğru tarayıp iyice briyantinlemiş. Marlin’in resim defterindeki kurşunkalemle çizdiği kadının dudaklarını silip, dolmakalemle yeni bir dudak çiziyor. Amacın nedir Cahit?
Marlin’in ağzından bir parça su geliyor. Divanda yatıyor Marlin. Ellerinden santimlerin izleri çıkmıyor. Bu yüzden her zaman arkadaşlarından daha düz çekiyor çizgileri. Kimse onun resim yaparken cetvel kullanmadığına inanmıyor. Bu yüzden daha katı mesafeli; insanlarla alakasının sınırlarını bir dizi hesaptan sonra belirliyor. Ellerine baktıkça herkese olan uzaklığını daha kolay ölçüyor. Divanda yatıyor Marlin. Annesi onun fotoğrafını çekiyor. Ağzından bir parça su akıyor. Su fotoğrafı delip geçiyor.
Nerede otuyorsun Marlin?
Şuuraltında.
Özenle yazdığı kelimelerin altına hecelemeyi öğrendiğinin temsili, yarım daireler çizmiş Marlin. Cahit gelip kırmızı tükenmezkalemle kocaman bir imza atıyor. Kaba saba. Yine mi. Marlin’in ağzından bir parça su geliyor. Baygın.
Cahit, alkolik misin Cahit?
Cahit, ders ortasında sınıfın kapısının hemen yanındaki aynanın önüne geçip, kısa kıvırcık saçlarını fırçalıyor. Cahit, saçlarını fırçalarken, arka sıralardan birinde oturan Marlin’i seçiyor. İçinden, neden böyle düşman görünüyorsunuz, yıllar yılı dost bildiğim aynalar diye söyleniyor. Gizlice dişindeki maydanozu tırnaklarıyla çıkarmaya çalışıyor. Marlin, Cahit’i izlerken öğretmeninin bir koyun gibi kırpıldığını düşlüyor. Kadın kokuları sıkıyor Cahit, 35 yaşında, yaz kış yemyeşil bir kazak giyiyor. Hata sekiz. Zil.
Beslenme vakti. Patates kızartması ve kaşar peyniri. Meyve suyu. Günlerden pazartesi.
Cahit mentollü bonbon almaya gitmiş. Marlin’i yanına çağırıp, hayal meyal şeylerden ilk aşkımız, hatırası bile yabancı gelir, diyor. Marlin biraz korkuyor. Kalp atışları hızlanıyor. Marlin’in gözlerini bir ışık alıyor.
Flaş.
Tek kare. Cahit yemyeşil bir hayalet gibi çıkıyor. Sol yanağında bir şişlik oluşmuş. Belli ki bonbon sabit bir şekilde dişleriyle yanağının içinde eriyor. Marlin, annesinin büyük dayısını hatırlıyor. Dayo, dayo bolil te zub?
Marlin divana uzanıyor. Annesi onun fotoğrafını çekiyor. Marlin dümdüz, kendini bir kâğıt gibi hissediyor. Marlin uykusunda Cahit’e poz verip çıplak robot resmini yaptırıyor. Evi polisler basıyor. Silahlılar. Cahit’in gözlüğüne şarapnel parçaları saplanıyor. Cahit bugün kavundan çok Şanel5 kokuyor. Marlin’in ağzından bir parçacık su geliyor. Cahit, içinden su insanı boğar, ateş yakarmış diyor. Annesi onun fotoğrafını çekiyor.
Flaş.
Cahit arkasını dönünce, kasten sırtından vuruluyor. Vurulduğunda sanki sıcak bir su torbası patlıyor. Etraftaki bütün köpekler kaçışıyor. Marlin eline bir cetvel alıp Cahit’in köprücük kemiklerinin üstünde yürüyor. Marlin uyuyup büyüyor. Bir parça su akıyor ağzının kenarından.
Nereden çıktı bu cenaze. Ölen kim.
Müptela dümbeleği: her koyun gibi kendi bacağından asılıyor. Sular fotoğrafları delip geçiyor.

 

Kaynak: Kitap-lık, Ekim 2006, Sayı: 98

HASAN HÜSEYİN YALVAÇ'LA.../ KADİR İNCESU

31/8/2006 · Kategori: Soylesi

Hasan Hüseyin Yalvaç'la 'Şair ve Şiir' üzerine

 

'Şiir, yaşama biçimim...'

Şair Hasan Hüseyin Yalvaç'ın "Şair ve Şiir" adlı kitabı Sone Yayınları tarafından yayımlandı.

Hasan Hüseyin Yalvaç şiir anlayışını şöyle açıklıyor kitabında: "Şiir işçiliğini salt masa başına indirgemek yanlış bence. İşçilik, şiire nereden baktığına bağlı. Yaşamla iç içe olan şiirin işçiliği yine yaşamla şekillenir. Soyut bir şiirin işçiliği 'masa başı' söylemine daha yakın. Kapalı odalarda üretilen şiirlerin işçiliği, gün yüzüne çıkınca genetik bozukluklar yansıtan bir ucube gibidir."Hasan Hüseyin Yalvaç ile "Şair ve Şiir" üzerine konuştuk...

Kadir İNCESU

-"Yaşayarak yazmalı. (...) Sömürenlerin her gün yeni bir şair ve yazar piyasaya sürmeleri nedensiz mi sence" diyorsunuz. Edebiyatımızı da hızla tüketiyoruz. Bugün liste başı olan bir yazarı ve kitabını kısa bir süre sonra hatırlayan çıkmıyor. Yazar kalıcı olmak için ne yapmalı?

- Yazarın yapacağı, şairin yapacağı tek şey, işini yapmak. Bir sanatçı, sanatını 'ben kalıcı olacağım', diye üretmez, üretemez. Kalıcılık gelecek zamana da seslenebilmekten, o çağın insanıyla örtüşebilmekten geçer. Bunu başarabilmekse, üretim içindeki yerini kavramakla, duruşunu bilimselliğe oturtmakla olasıdır. Sanat, somutun soyutlamasıdır kısaca. Somut da bilimsel bir gerçekliktir, sanal değildir. İnsanı kendi zaman/mekânında çözümleyebilen sanatçı onu üretiminine taşıyabilir tüm boyutlarıyla. Çok geniş bir dizgeye oturtabileceğimiz insan özellikleri yeterince kavranamazsa, çizilecek tipler hep noksan, sakat olur. Olduğu gibi sanatsal açıdan verilebilirse yaşamı uzar sanatın, dolayısıyla sanatçının. İnsana ve geleceğine taraf olup bir şeyler yapanlar kalmış bugüne. Elimizde böyle bir veri var kalıcılardan. Kalıcılıkta kıstas bence bir yüzyıl olmalı en azından, yani 3-4 kuşak sonrasında da okunabilmeli o ürünler.

'AYDIN SANATÇI'

- Günümüzde "aydın sanatçının" sorumluluklarını yerine getirdiğine inanıyor musunuz?

- Zaten görevini yerine getiriyorsa 'aydın sanatçı' diyebiliriz o sanatçıya. Görev, üretilenin insanı eylemli kılmasıyla somutlaşır. Ayak oyunlarıyla, meşhur olmak sevdasıyla görev örtüşmez. Sorumluluk ister görev bir de taraf olmayı. İster burjuvadan yana olsun, ister proleteryadan yana. Taraf olmasını sınıfsal/sanatsal yaşama geçiremiyorsa, ne kadar şişirilirse şişirilsin sonu patlamadır.

Gerçek sanatçı işini yapar salt. Sanatın tüm elemanlarını yerli yerinde kullanarak somutlar eserini. Ki bu noktaya varınca hiçbir güç onu yok sayamaz ve o noktada 'aydın' kimliği de onanmış olur. Yine belirtmekte yarar var; sınıfının aydını, sanatçısı olabilir o yazar, şair. Örneğin; emekçi sınıftan yana biri olarak burjuvanın aydın sanatçısını okurum, değerlendiririm. Çünkü karşı sınıftan da olsa, yarınına dönük sanatsal bir yapıt vermek zorundadır aydın sanatçı. Burjuva da emekçi sınıfın aydın sanatçısını aynı yaklaşımla değerlendirmek zorundadır. Ne acıdır ki ülkemizdeki toplumsal bilincin evrimi hep dış müdahalelerle çarpıtıldığından, birbirini anlamakta zorlanmaktayız. 12 Eylül öncesine şöyle dönüp baktığımızda nice sanatçının öldürülmesinin; hem insani değer açısından hem de ülkemiz aydını olarak kültürümüze, bilimimize verecekleri yararların düşünülmediğini göstermektedir. Emperyalizmin bilerek bilmeyerek hizmetine girenler, yiten insanlarımızla kendi ülkelerine, geleceklerine zarar verdiklerini görmedikçe; insanımızın kültürel bilincini yükseltmedikçe, birilerinin oyuncağı olmaktan kurtulmak da zor gibi geliyor bana.

Sınıf bilinçleri insan bilincini kavramadıkça bu dünya herkese cehennem olmaya devam edecektir. Burjuvazinin tüm varlığı da onu cehennem olan bir dünyada kül olmaktan kurtaramaz. İşte bu nedenle hangi sınıftan olursa olsun aydın sanatçının oluşmasını önemsiyorum.

- 'Şairler şairleri sevdiğinde şiir adam olacaktır.' diyorsunuz. Pek ümit yok gibi görünüyor...

- Ümitsizlik insanın karanlığını çoğaltandır ve benim insana yakıştıramadığım bir duygudur. Şair, sanatçı öznelinde düşünürsek, ürünün adam olması esastır bence. Sevgi, dayanışmayı içerir. Rekabet daha iyinin üretilmesi için olmalıdır sanatçılar arasında. Hasan İ. Dinamo, V. Günyol, Attilâ İlhan, Hasan Hüseyin, Enver Gökçe, Rıfat Ilgaz, Zihni T. Anadol, Ömer Nida, M. Başaran, Göngör Gençay, Demirtaş Ceyhun, Muzaffer Arabul, İ. Balaban, Enver Atılgan, Remzi İnanç, Sefer Aytekin, Muzaffer İzgü, Aziz Nesin, Aydın Aydemir, Cahit Külebi, Fikret Otyam, Metin Demirtaş, Kerim Korcan, Bekir Yıldız gibi büyüklerimin, ağabeylerimin sohbetlerine katıldım, sofralarında bulundum. Onların tüm aralarındaki çelişkilere rağmen yol göstericiliklerine, ön açıcılıklarına tanık oldum. Bu duyarlılığın günümüzde gittikçe yittiğini görmekteyim. Sanki birbirlerine omuz verecek omuzlarını yitirmişler. Sevmekten kastım bu dayanışma.

Her insanın bir doğum birde ölüm tarihi olacaktır, ama aradaki çizgiyi adam edememişsen ne anlamı kalır ki?

- Sizin "şair" ve "şiir" tanımınızı merak ediyorum.

- Şiir yazmayı iş edinen insanlara şair diyorum. Tabii burada şu gerçeği gözden kaçırmamak gerekir; şairlik mesleğini içselleştirmeyenler, her an'a şiir gözüyle bakamazlar. Şair her zaman şiir yazabilen biridir, öyle olmak zorundadır. Çünkü onun duyarlık derinliği, her şeyden etkilenmesini, her şeyi biriktirmesini dayatır. Derin duyarlık ve birikim şiirleşmedikçe yıkım başlar, yok oluş başlar. Yani şairlik bir iştir, gittikçe ustalaşılan ve üretken olunan bir iş. Örneğin 1950'lerden sonra şiir yazmadığı söylenen; (5/6 Eylül olayları, 1960 ihtilali, Denizlerin asılması, 12 Mart, 12 Eylül binlerce acı, sıkıntı salt ülkemde yaşanmışken) Ahmed Arif'in şairliğinden kuşkulanırım. Nâzım, Enver Gökçe, Rıfat Ilgaz, H. Hüseyin, Melih Cevdet, Attilâ İlhan, Niyazi Akıncıoğlu ve daha niceleri öldükleri an'a kadar şiir yazmışlardır. Fazıl Hüsnü Dağlarca 92 yaşında, Arif Damar 81 yaşında hâlâ üretiyorlar. Ahmed Arif bilinen bir ad olduğu için onu verdim. Şairi böyle düşünüyorsam Şiir'i de aynı somutlukta düşünüyorum. Şiirsel öğeleri barındıran ve iletisi olan bir yazın türü olarak tanımlayabilirim. Halk arasında "edebiyat yapma" diye bir laf vardır. Bir kaçışı imler bu şiir de edebiyat yapmayandır bu bağlamda. İmgesi, müziği, iç ve dış sesi, uyağı ile oluşturduğu estetiği mutlaka somutun giysisi olacaktır. Sanal bir şeye giydirilen şiirsel değerler hemen dağılmaktadır. dünya şiir tarihine baktığımızda günümüze gelenler hep somuttaki soyutlamalardır. Yani yaşamla iç içedir.

BENİM YAŞAMA BİÇİMİM

- Her şeyden önce geçindirmeniz gereken bir aileniz var. Bu zor koşullarda şiir, yaşamınızın neresinde?

- Yukarıda da söylediğim gibi şairliği meslek olarak görmeme rağmen karın doyurmadığı da kesin. Bunun nedenleri apaçık ortada. Ki bizden önceki ustalarımızın yaşamı da bize örnektir. Ama televizyon şairi/ medya şairi(!) olursan para kazanabilirsin. Bu bir bakıma 'bir şey olmak/bir şey yapmak' seçmesine de dayanıyor. Bizler seçimimizi bir şey yapmaktan yana koyduğumuzdan birilerinin zoruna gidiyor. Önünü kesiyor, kestiriyor, seni silmeye çalışıyor. Kendilerine göre onlar da haklılar. Sen sanata siyaseti sokuyorsun sosyalizmi istiyorsun. Adamların hoşuna gitmiyor doğal olarak.

Bu zor koşullarda şiir yine yaşamımın baş köşesinde. Çünkü onun istediği ekmek ve su, zaten benim yaşama biçimim. Okuyorum, gözlüyorum ve yaşıyorum. O benden memnun ben de ondan. Gerisi hikâye.

Şair ve Şiir/ Hasan Hüseyin Yalvaç/ Sone Yayınları/ Haziran 2004/ 80 s.

Şiirde Bir Yalvaç: Hasan Hüseyin

Güngör GENÇAY

Sanatçı; yarını, tüketimin çarklarına armağan eden değil, yarının zenginleşmesine katkı sunan insandır. Bu zenginliğin nasıl gerçekleştirileceği sorunu gündeme geldiği zaman, dünya görüşlerinin farklılığı nedeniyle yol ayrımları başlıyor.

Sosyalist bir dünyanın özlemi içinde olanlar doğal olarak bilimsel bir metod olan sosyalist- gerçekçi sanat anlayışını benimsiyorlar. Bu anlayış; ''Ben yaptım oldu'' ya da ''Hocanın dediğini yap, yaptığını yapma'' gibi yumuşaklıklara olanak tanımıyor. Hayata ve sanata ölçütler koyuyor. O nedenle sosyalist-gerçekçi sanatçılar gerek söyledikleri, gerekse eylemleriyle bütünlüklü bir sorumluluğu gönüllü olarak üstleniyorlar.

İnsana ilişkin değerlerin ve sorumluluk bilincinin her geçen gün biraz daha erozyona uğradığı günümüzde; güncel olma, ünlü olma, zengin olma isterisi egemen oluyor. Sanat, kendine ait olan alanlardan geri çekilirken, meyhane ve barlarda yükselişe geçiyor. Bunca çöküntüye karşı, geri adım atmayan sanatçılar da var elbette. Bunlardan birisi de Hasan Hüseyin Yalvaçtır. Kendisi, gerek yaşamıyla, gerekse sanatıyla birçok özelliği olan insanlardan birisidir.

YALVAÇ'A İLİŞKİN

Kitabı olan peygambere ''yalvaç'' dendiğini yazıyor sözlükler. Müritleri olmadığına göre, olsa olsa şiirin peygamberi olabilir bizim Hasan Hüseyin.

Gerçi bu soyadını, yani üçüncü adını kullanmak istemiyordu ama, bir rastlantı sonucu mecbur kaldı.

1927 yılında doğup 26 Şubat 1984 günü yaşamını yitiren Hasan Hüseyin Korkmazgil soyadını kullanmıyordu. Yalvaç da ondan habersiz aynı yöntemi kullanınca, iki Hasan Hüseyin birbirine karıştı. Memleketimizde, özveride bulunmak zorunda olanlar hep küçükler olduğu için, küçüğünün üçüncü bir adı ''Yalvaç'' adını taşıması kaçınılmaz oldu. İyi ki de böyle oldu. Yoksa, yarınki edebiyat tarihçilerinin başına iki Hasan Hüseyin'in eserlerini ayrıştırmak için oldukça büyük bir iş açılacaktı.

Onun soyadına bakarak Isparta'nın Yalvaç ilçesinde doğduğunu sananlar da yanılır. Doğumu 19 Kasım 1951'de Bodrum Yalıkavak'ta. Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Tabii Bilimler Bölümünü bitirmiş. Emekli olmuş, 2006 yılında yirmi bir kitabı bulunan şair ve yazar kendisi. Yalnız bu kadar da değil...

DOĞAÇLAMA YETİSİ

Paul Valery, ''Şaire ilk dizeyi tanrılar verir,'' der. Hasan Hüseyin Yalvaç bu konuda çok şanslıdır. Çünkü söz birliği etmişçesine, kucaklarındaki bütün dizeleri gönül rahatlığıyla Yalvaç'a devredip gider tanrılar. Böylece, doğaçlamadan güzel bir şiir oluşuverir. Üstelik bu dizeleri Yalvaç'a sunmak için, şiir kapısında her zaman hazır bekler tanrılar. Oturur... Şiirini yazar ve kalkar... Bu yetisi içki masasında daha da gelişkinleşir.

Gerçi, halk ozanlarında da uygulanan bir yöntemdir bu. Ama onlarda söylem- karşı söylem biçimindeki sınır içinde olan bu doğaçlama, Hasan Hüseyin Yalvaç'ta eksenli, bütünlüklü bir şiir olarak somutlaşır. Bu olgu, onun, duygusal kaynaklarını yeniden ve bugün için sürekli akış içinde üretebilen bir şair olduğunu ortaya koyuyor. Ama doğaçlama yaratıların ne kadarı kâğıda geçiyor; başka bir deyişle, bu yetisini nasıl değerlendiriyor, onu bilmiyorum.

VEFALI OLMAK

Kim şairler şiirin miladını kendileriyle başlatıp, arkalarına bakmadan, kafalarını doğrultusunda yürüyüp giderler. Oysaki, gerilere bakmak yitip giden ustaları yeni kuşaklara şaklara tanıtmak aydınlanıp ileri gitmenin de dinamosudur. Diğer bir anlamda da ha halka karşı bir borç ödemedir. Hasan Hüseyin Yalvaç çeşitli yazılarıyla bu görevi yapmanın yanı sıra ''Bu Bir Hasan san İzzettin Dinamo Kitabıdır (1994), Bu Bir Hasan Hüseyin Korkmazgil Kitabı (1995), Bu Bir Rıfat Ilgaz Kitabıdır (1995), Bir İnsan: Yusuf Metin (1997)'' adlı yapıtları) la toplumsal aydınlanmada büyük payları olan bu ustaları kitaplaştırmıştır.

770 GÜNLÜK UZUN KAÇIŞ

1970 ve 1980 darbelerinden sonra gelen günler, 2. Dünya Savaşı yıllarındaki tek parti döneminin aydın avını anımsatır. Bu iki darbe sonrasında uygulanan şiddet yöntemi temi Türkiye devrimci hareketinin liderlerini yok etmenin yanı sıra, ilerici mücadeleni uzun yıllar sesini soluğunu kesti. Neredeyse cezaevine girmeyen, işkence görmeyen y da sorguya uğramayan aydın ve sanatçı kalmadı. Bazıları yurtdışına kaçtı, bazıları memleket içinde kaçak dolaştı. Hasan Hüseyin Yalvaç da 1980 yılında cezaevinden çıkmıştı. Ancak 1984'te altı y hapis, iki yıl sürgün cezası aldığı haberinin ulaşması, ona firari günlerin kapısını açtı. Ocak 1985-13 Şubat 1987 tarihleri arasını kaçışlı günler olarak yaşadı. Kdz. Ereğli, Adana, Uşak, Erzurum kaçış haritası içinde yer alan kentlerden bazılarıydı. Kimileri böylesi günleri hayıflanarak, kimileri tövbeyle, kimileri de uslu hayat projeleri yapmakla geçirir.

Hasan Hüseyin Yalvaç 770 günlük kaçış dönemini bitirdiği zaman, elinde de yaşadığı günlerin belgeleri vardı. Bu zorunlu serüven, 1991 yılında ''770 Gün Şiirleri'' adıyla la kitaplaştı.

BAŞKA ŞEYLER DE ŞİİRE DAHİL

Hasan Hüseyin Yalvaç, ağırlıklı olarak şiir yazan bir sanatçı. Böyle olunca, insanı aklına önce şiiri üstüne yazı yazmak geliyor.

Bu da bir yöntem elbette... Ne ki, ben şiirinin yanında yöresinde dolaşıp, başka şeylerden söz etmeyi yeğledim. Dile getirmeye çalıştığım Yalvaç'ın hayatından oluşan kesitler. Ya da fotoğrafa girmiş hayatının bazı kareleri.

Sanat hayatın bir yansıması olduğuna göre, bu başka şeyleri de estetik örgü ve imgesel bir anlatımla onun şiirinde göreceğiz.

Bu bağlamda, Yalvaç'ın şiirini anlatmak ya da açımlamaya çalışmak yerine, onun şiirleriyle doğrudan yüzyüze gelmek; ''sevdası olmayanın şiiri olmaz,'' diyen Yalvaç'ın şiir haznesinin içine girmek anlamını da taşır bir bakıma. Burada aradığını bulan insanın hevecanı ve sevince ise tanıma sığmaz.

 

Cumhuriyet Kitap, 31 Ağustos 2006

« Önceki ::