|
Şair, yazar Haydar Ergülen’in ‘Keder Gibi Ödünç’ü, Yayımlanmış Kitap dalında Cemal Süreya Şiir Ödülü’ne değer görüldü. Ödül 9 Ocak'ta sahibine verilecek.
Cemal Süreya Derneği’nin düzenlediği ödüller 9 Ocak’ta Kadıköy Halk Eğitim Merkezi’ndeki gecede sahiplerine verilecek.
Veysel Çolak, Refik Durbaş, Enver Ercan, Aydın Hatipoğlu ve Mustafa Öneş’ten oluşan seçici kurul Murathan Çarboğa’nın ‘Yağmalanmış Hayat’ını da Kitap Bütünlüğü Taşıyan Dosya dalında birinci seçti.
Kaynak : www.internethaber.com Tarih : 16.12.2005
|
Adam / Haydar Ergülen
-idil'e-
O şehre davrandığın gibi davran bana da O şehre gittiğin gibi bana da git uçarak bana da in, bana da kon ve el salla geride bıraktığına: Elveda benim küçük adamım! ufacıktan bir şehri nasıl adam ettinse, Sevdinse adam gibi, beni de o şehir gibi sev! Korkma sakın, adam etmez aşk beni, geç benden, benim de köprülerim var, aşkı seyret oradan, dalgın günüm geçiyor, benim de gecelerim var, danset, eteklerin fırdönsün, sen bana dön, bana eşlik et, benim de sabahlarım var, uyanmaya ne saat, ne telefon, ne kapı: bisikletin zilini dizlerini kanatan bir deli kız çalsın yeter ki! Benim de parklarım var, uzanıver salkımsaçak üstüme, dalımdan tut, benim de yapraklarım var güneşli gövdene müjde eli kulağında bahar, benim de şiirlerim var, aşk konulu, senin o şehri sevmene benziyor, seni sevmeye benziyor adamakıllı serserin olana kadar
Bir şehri kıskanıyorum, benim böyle neyim var?
Şiir ile Ankara / Haydar Ergülen
İstanbul'un kapısı hala Haydarpaşa'dır. Bir şehir nereye kapı açar, bir şehrin neresinde kapı açılır diye aklınıza getiriyorsanız, Haydarpaşa'da akrar kılmanız kaçınılmaz olacaktır. Trenden inersiniz, gar binasından geçersiniz ve merdivenlerde bir an durup bakarsınız, işte o an kapıda geçtiğiniz andır, size uzaktan baka biri, bu şehre kaçıncı kez geldiğinizi, kaçıncı kez o kapının hayatınızın bir sınırı olarak ardınızdan kapandığını anlayabilir. O kapının ardında birçok şehir duruyorsa da, onların arasında biri var ki, bu şehre kaptırdıklarınızı kolay kolay geri alamaz. Fakat kahrından da yıkılmaz, bir anne gibi kızlarını ve oğullarını gurbete göndererek yaşayacağını bilir, bağrına taş basar, oturur. Ankara Ankara Güzel Ankara dedikleri o anne şehridir, şehirlerin annesidir. İstanbul'la yarışı baştan kaybetmiştir demek ona haksızlık olur. Ankara, yerini bilen şehirlerin başında gelir. Ankara'nın İstanbul'la bilinen hiçbir mes'elesi yoktur, mes'ele çıkaran her zaman olduğu gibi İstanbul'dur.
Bir şehrin kapısı her zaman hatıralara açılır, hatıralara kapanır. Şehirler; hatıralar dükkanıdır ya. Hatıralar uzun zaman o kapının ardında unutulur, şehirler gibi. Bir dükkanın kapısına kilit vurup açmamak gibi. Üstümüze kapanan ne varsa biraz da yokluğumuzdur. Yokluğu çoğalta çoğalta yaşadığınız bir yeni şehir ise, sizin eskiliğinizi gün be gün yüzünüze vurur. Gün gelir, o yokluğun kapısını bir kez daha açmayı göze alırsınız. Gözünüzün açtığı kapı, yokluğun kapısıdır, unutma kapısıdır, açılır bakarsınız dükkan yeni mallarla tepeleme doludur. Kendinize ordan bula bula belki bir mendil bulursunuz, hani olur a, gözyaşlarınız içinize akmasın diye, aksa ne olur akmasa ne, bulduğunuz bir kağıt mendildir. Buradan açınız.
Ankara'ya başka türlü giremem, insan ardına bakmdan çıktığı bir şehre hiçbir şey olmamış gibi, aradan neredeyse 15 yıl geçtikten sonra, bir kez için bile olsa, yüreği titremeden girebilir mi? Gizlice girebilir ama, şehri bulabilir mi? Bu yazı güzel olursa belki Ankara beni bağışlar ya da bu yazıyı yazmamın tek sebebi, Ankara'ya tıpkı eskisi gibi gidebilmek içindir, çok var ki Ankara için övgüden başka bir şey gelmiyor aklıma, hem Ankara, işime yarar tek şeyin bir kağıt mendil olduğu o dükkan değildir, Ankara kendine mahsustur, eskiye mahsustur, eski çocuklara mahsustur. Ankara'da vefa diye bir semt yoktur, Ankara baştan aşağı bir vefa semtidir, onda vefa vardır, bizde vefa yoktur. Hem vefa böyle bir şey değil midir, aşk gibi, birimizin aşkı ikimize de yeter de, gün gelir insan yorulur. Ankara'nın yorulduğunu sanmıyorum. Vefa aşktan da beterdir, aşkın bile bir sonu varken, vefa'nın hiç sonu yoktur, vefasızlar oldukça vefanın sonu olmayacak!
İzmir. İzmir için yazabilir miyim bilmiyorum ama, İzmirliler için mutlaka yazmalıyım. İzmirli olmak bilinmeyen bir şeydir benim için, hala. Ankaralıların ortak özellikleri var mıdır, bunu da bilmiyorum, ama İzmirliler için ortak özellikten bol bir şey yoktur. Fakat en ortak ve mühim özellikleri, İstanbul'a yerleşen İzmirliler'in İstanbul'a yerleşen Ankaralılar'a "taşralı" gözüyle bakmasıdır. Bu inanılmaz gelebilir ama, İzmirliler'de inanılmaz önemli bir özelliktir. Çünkü İzmir sadece bir şehir değil, sanki Ege'nin başkenti gibidir ve Ege'nin başka şehirlerinde oturanlar da İstanbul'a geldiklerinde İzmir'i temsil ederler, Ankara'ya karşı İstanbul'un yanında saf tutarlar. Fakat takdir etmek gerekir ki "kentlilik bilinci" İzmirlilerde pek yüksektir, İstanbul'un geçmişine sahip çıkarak bize bir İstanbul nostaljisini yaşatanlar arasında İzmirliler önemli bir yer tutar. Ankara'ya yüz vermemelerini ise anlamak zor değildir. Çünkü hedef İstanbul'dur. Ankaralılarınsa böyle bir hedefi olduğu söylenemez, onlar çoğunlukla "gelmiş bulunmuş"lardır. Anlaşılan bu sözleri açmak ve açıklamak için bir İzmir yazısı şart oluyor, burda keselim ve Ankara'ya dönelim.
İstanbul, Ankaralılar için bir buluşma yeri değildir. ankara, İstanbul'a gönderdiği herkesi ayrı semtlere, ayrı kaderlere yerleştirmekle vazifelidir sanki. Aynı trene bindirse de, yolculuk beraber geçse de, tren Haydarpaşa'ya geldiğinde sanki herkes başka Ankara'dan geliyormuş gibi kendi İstanbul'una doğru tek başına yürür. Onları Ankara'da buluşturan, birleştiren, bir arada tutan şey neyse, tıpkı sudan çıkmış bir balık gibi, o şey İstanbul'a kadar dayanır ve İstanbul'da alçı dağılır, Ankara paydos, burası İstanbul olur.
Bu bir şehir yazısı değil, beni İstanbul'a gönderen benim Ankara'mın yazısı. Ben öyle yazıyorum, Ankaralılar nasıl okur, İstanbullular ne der, İzmirliler ne düşünür, bilemem. Hem bilinecek ne var anlatıyorum işte, anlatabilme ümidiyle. Söylemiştim, Ankaralılar anlata/bilmeyi isterler, anlamayı/bilmek üzre. Yoksa çok kırılarlar! Yok, o kadar da değil, Ankaralılar da Ankara gibi yaralarını sarmayı, karanlıklarını saklmayı, onarmayı bilirler. Ankara duyarlıdır, duygucu değil! Ne de olsa her şeyin bir mesaisi vardır, şimdi yazı vakti, İstanbul'da da olunsa yazı vaktidir. Öyleyse bir pazar öğle sonunu Ankara'da yazıya ayırır gibi yazma vaktidir. Ankara görünüşte ihmal edilebilir, Ankara hakkında uzun süre susabilirsiniz, Ankara yok gibi davranabilirsiniz, ama Ankara'yı gönlünüzün haritasından çıkaramazsınız. "İnsan Yüreğinin Haritası" filmindeki eskimolu çocuk gibi, kurtulmak üzre kaçarsanız, gider düşlerinizi gerçekleştirirsiniz, oysa en güzel düş kurtulduğunuzu sandığınız yerdedir ve ir gün veya sonunda sakinliğin orada olduğunu anlar, dönersiniz. Bu bir keşif değildir, olağan bir şeydir, sadece kendinizi ihmal eder gibi orayı da ihmal etmişsinizdir, bir gün önünüzde bütün kapıların açıldığını, başka kapı kalmadığını gördüğünüz anda, eski bir anahtarın kilitte döndüğünü işitirsiniz, işte o unuttuğunuz kapı kendiliğinden açılmak üzeredir size. Daha bekleyebilir misiniz? Daha ne duruyorum? Hayır, Ankara'ya filan döndüğüm yok, daha erken, daha Ankara'nın beni beklediğini hissetmiyorum, kilitte dönen anahtarın sesini duymadım henüz, beklemedeyiz. Bekle beni Ankara diyerek çıkmadım ki o şehirden. Sadece unutulmamak için, ben de senden geldim, ben de senin eski çocuklarından biriyim diyebilmek için, İstanbul çekil aradan, Ankara ile konuşuyorum.
Orda benim neyim var? Bir lise, bir üniversite, birkaç ev, birkaç eskiden sevgili, ki şimdi hiçbiri oralı bile değil, fakat orda benim şairlerim var en çok; Metin Altıok ile Behçet Aysan var, onlar Sivas'a gittiler biliyorsunuz, İstanbul'a gelenleri saymıyorum, Ankara'ya gelenleri de saymıyorum, Ankara'da kalanlarım var, dönerse ıslık çalmasını istediklerim var, Ergin Günçe var ya, "Güzel suçlar işledin bir tarih oldun artık" diyor, Ankara'ya değil, gidip de dönmeyenlere, dönemeyenlere söylüyor olmalı bunu, sevgili 'Gezgin'im Metin Altıok'a söylüyor olmalı, şimdi akşam kimdedir,
"Gün bitti lambayı hazırla; Işık kalmadı girecek odamıza. çek perdeleri sevdiceğim; Kanadı kırık bir akşam Zonkluyor durmadan dışarda."
Metin Altıok söyledi diyedir elbette bunu ve söylememiş bile olsaydı, Ankara o küçük "Tragedyalar" başkenti. Benim 'Behçet'im var, onun Sivas'ta bir işi yok, bir suçu yok, fakat bilmediler, bilmiyorlar, hem bilseler bundan böyle neye yarar?
"Kırgınım, saçılmış bir nar gibiyim (...) sessiz akan bir ırmağım geceden git dersen giderim kal dersen kalırım."
Kal deseydim kalır mıydın Ankara'da tabibim? Ankara'nın Almanya'ya ödünç verdiği bir şair Gültekin Emre var,
"Öldükten kaç gün sonra kırılır sesin Kaç gün daha uzar sakallarım, siyaha elvada etin kemiğe sarılmasına kim engel olabilir Ruhum uçan balonlarda çocukları sevindirir"
diyesiymiş Gültekin'in, bir de İzmir'e armağanı var Ankara'nın, Sina Akyol,
"Elmanın nara değdiği gün Kış (...) Nakşı derin bir kadın Uyur ve işler Dağ: Çömelir. Geyik: Düşer. Avcı: Vurur Kurşun: Kaçar (...) Gölde maral sesi büyür."
Sina'nın Ankara'da "Lokman'la Geçen Şen Günleri" var. İyi ki Ankara'nın kimselere vermediği, ölümlere kaptırmadığı, armağan etmediği, gurbete göndermediği şairler var, onlar olmadan ben Ankara'yı nasıl özlerim, nasıl severim? "Bir Denizin Çekildiği Bütün Kıyılar"da ve "Arka Oda"da Mehmet Taner var, onun "mis!" gibi bir şiiri var:
"mis gibi şeftalinin sırasıdır şimdi Haziran maziran derken o da çıkacak (...) aldatılmış ruhum çıkacak (...) Adım deliye çıkacak"
Ali var, "Ankara Ankara Güzel Ankara"nın şiirini yazdı, şairlerin alisi ki Ankara delisi olmalı diye düşünüyorum onu ya da vefa delisi: Ali Cengizkan. "Ankara Ankara Güzel Ankara" kitabının başına aldığı küçük yazıyı, benim yazımın yerine de okuyabilirsiniz, ondan izin isteyerek yazıyı buraya alıyorum:
"Ankara bir düşler kentidir, kentin kendisi insanları düşler dünyasına taşıdığından değil: İnsan Ankara'da düş kurmadan yaşayamaz da ondan. Ya yönetimle ilgili bir düşünüz olmalı, ya mutlulukla ilgili, ya iyi insanlıkla ilgili bir düşünüz olmalı, ya da iyi sanatçılıkla ilgili. Düşlersiz yaşanmaz Ankara'da: Çünkü ufuklar sınırlıdır dağlarla, geniş bir ufuk düşünüz yoksa. Çünkü dereler sığdır ve 'denetim altındadır' göğsümüzde yüreğimiz bir çağlayana bir kaynak oluşturmuyorsa. Çünkü kale terk edilmiş gözükür uzaktan, içimizde taht kuran/hüküm süren, astığı astık/kestiği kestik ama sırasında kendini de kesen bir yönetim yoksa. Çünkü ilişkiler köhnemiş, 'memurin' ve hesaplıdır, yaptığınız her şeyi karşılıksız yapmıyorsanız. Onun için de Ankara bir düşler yatağıdır. Onun çorak bir ülke, tozlu bir kent, kısır bir yaşam ve çeşnisiz bir toprak olduğu bir yana bırakılırsa /.../ işte bu şiir bu düşleri anlatır. Ve aşk delileri, mal delileri, göz delileri, yorgan yüzlüler, melekler, körler, sağırlar, dilsizler, sıkmabaşlar, açık bacaklar, şaşılar, uygun adımlar, beyin sevenler, yarım pabuçlar, zenneler, kırık boyunlular, boksör köpekleri, telli bardaklar, yaylı sazlar, dost ölüleri ve diğerleri adına ve onlar için yazılmıştır,"
dedikten sonra "Solfasol Otobüsü"ne bindirir şiiri:
"Hadi gel, bir kere daha deneyelim, Mutluluk hakkını kaptırma başkasına. Solfasol otobüsüne binelim sıkışıktır, Yakın olmanı istiyorum bana. Asu gel, bir kere daha deneyelim."
Adana'yı Ankara'ya tercih eden, şimdi orada bir Ankaralı gibi davranan Hüseyin Ferhad var, "Geceyarısı Sularında" Ankara'yı ve arkadaşlarını anlatıyor:
"Hamamönü paslanıyor, Yenişehir, Tandoğan Şakaklarıma kar yağıyor usuldan gençliğim ve gençlik arkadaşlarım ivmeyle yaşlanıyor: Duran Er, Ahmet Erhan, Adnan Azar, Yaşar Miraç, Neşe Yaşın, Haydar Ergülen, Ali Cengizkan Ağzımda yanık çayır kokusu, Saçlarım yüzüme dökülüyor, gözlerimi çırmalıyor 'gaflet' uykusu; ben iyi bir kaptan değildim zaten, teknem battı, kayboldum geceyarısı sularında."
Biz kara ahalisi değil miydik, aramızdan iyi bir kaptan çıkmazdı nasılsa! Olsa olsa 'tayfa' olur bizden, o da olmazsa ne gam, belki bir gün doluşuruz kürkçü dükkanı olan Ankara'ya Ahmet Telli'yi unutmamalı, ki o da 'vahim Ankaralı'lar arasında birinciye gelir. Ona tesadüf bile edemezsiniz İstanbul'da. Bunları okusa eminim içinden "Çocuksun sen" der, ama kibarlığından söylemezdi bana:
"Bir de belleğim başıma bela hazin ve komik üstelik Hatırla eskiyen meydan saatini, çocukluğundur Tayyare pulları getirdim sana evden kaçışlarım İstersen yok say bunları tesbih de yapabilirsin."
Adnan Azar, ilk şiir kitaplarımız birlikte çıkmıştı, çok sevinmiştik, nerdeyse koşarak İstanbul'dan Ankara'ya gidebilirdik, o gitti, ben kaldım, bakın eğer hala bilmiyorsanız, size Adnan Azar'dan çok güzel bir şiir armağan ediyorum, adı "Okuntu",
"Mevsimlerden denizi, inceliklerden en çok geçmişi özlediniz. Sevgiyi kavramanın ağırlığı başlayınca bizim gibi kaçmadınız. Belki biraz ağladınız; bir gözyaşı izi boyunca kanadınız. Akşamlar ve parklar arasında dünyaya en çok siz yaraştınız (...) Şimdi sizi çok özlemişiz. Bir akşam bize gelirse niz, geniş koltuklarda otururuz, susarız."
"Öteki Şiirler" adlı kitabının arka kapağına şunları yazmış Ahmet Erhan:
"Sanki söylenecek her şey söylenmiştir. Meyhanede arkadaşlarla bir veda partisi. Eski bir sevgili aranmış, çocuklardan ve eğitim düzeninin çarpıklığından konuşulmuştur. Eski fotoğraflara bakılmıştır. Sonunda orta yaşa gelinmiştir. Şarlatanlar ve düzenbazlar kazanmıştır. Ve şiir, artık gülünç bir şeydir onlarca; sence, bütün yenilgilerin toplamı olmuştur."
Öyle olmuştur sevgili Ahmet Erhan, gülünç olmak pahasına yazan şairlerse iyi ki kalmıştır. Hem sen de öyle ya da böyle, buna benzer bir şey demiyor musun?
"Reis, bu şiir böyle bitmez Aç bir daha oku uyak sözlüğünü!"
Ankara'da kim kaldı, kim kaldı, Akif Kurtuluş kaldı, hak'katen şairdir, bilirsiniz, yazmadığı kadar çok şiiri vardır, ki buna yazdıkları dahil değildir, Ankara'da da şairlerin var olduğu bilinsin diye kalmış gibidir:
"tren ayrıldı, unutulan bir takvimin son yaprağında kum saatinde bir 'yitik çocuk' olarak kaldım zaman'ın dışında yer verilmişti, ne kadar sevsen de sevgilimin gözlerine bir leke gibi bıraktım sessizliği (...) yazdıklarımdan o'nun kumral hayatına sızmayacak kadar usluydum (...) tren ayrıldı, tuttum koyu bir karanlıkta yırttım kendimi resim oldum, ürkek bir anı oldum, artık kim olsa kırar beni"
Ve Ankara'yı uzun uzun kimsesiz bırakan, şimdi Ankara'da onun varlığını bilmekten sevinç duyduğum 'büyük bir adam' var, hem şair, hem adam, şimdi zor bulunur, Ankara'da bulunur: Orhan Tekelioğlu, "Sonra beni bana bırak sevgilin ol sevgilim" dediydi, bir de "bir adam zor bulunur yalnızlığa" dediydi, kime, 'son dostlara'. İşte böyle Ankara, işte Ankara'da çok adam var, çok şair var, Ankara'dan çok adam, çok şair geçtiği de unutulmamalıdır, derim.
Adamlardan biri Tanpınar'dır. Onun Ankara'sı
"Bazen geniş sağrısını rüzgara vermiş bir harp gemisi gibi zaman ve hadiselerin denizinde çevik ve kudretli yüzer, bazen bir içkale, bütüm ümitlerin kendisinde toplandığı son sığınak olur, bazen bir kartal yuvası gibi erişilmesi imkansız yükselir." (Beş Şehir, s.3)
Ahmet Hamdi Tanpınar'a göre bir 'zıtlar mecmuası'dır Ankara. Tanpınar, "Beş Şehir"in Ankara'sını şu sözlerle bitirir:
"Ankara Kalesi bu akşam saatinde bana bir milletin tarihin ne kadar uzun olursa olsun, birkaç ana vak'anın etrafında dönüp dolaştığı, birkaç büyük ve mübarek rüyaya, yaratıcı hamlenin ta kendisi olan bir imanın devamına bağlı olduğunu bir kere daha öğretti." (a.g.e., s.20)
Bana da şiire beraber başladığım ve şimdi pek azı orda kalan Ankaralı arkadaşlarım öğretti desem, Tanpınar'ın bu tespitine halel mi getirmiş olurum? Olmam zahir!
Şair Ahmet Erhan'om, keşke bulup da okuyabilseniz, "Ankara-İstanbul Karatreni" (Edebiyat ve Eleştiri, MAyıs-Haziran 1993; sayı:8, s.46-51) adlı bir yazısı var. Aynı Ankara'yı terennüm ediyoruz, o Ankara'dan İstanbul'a göçü anlatıyor, ben de şimdi buradan Ankara'ya bakmaya çalışıyorum. Demek ki yanyolda, Eskişehir'de buluşabiliriz. Ahmet'in yazısında, bir kez daha anmıştım, ilginç saptamalar ve samimi itirazlar var, örneğin
"Türkiye edebiyatının en önemli atılımları önce Ankara'da başlamış, daha sonra İstanbul'a tedbil-i mekan ederek ve ferahlar gibi görünerek ölmüştür. İşin ilginç yanı, göç edenlerin hepsi de sonradan kanlı bıçaklı İstanbullu kesilmişlerdir." (agy, s.48)
Ben önce Eskişehirli, sonra Ankaralı ve sonradan İstanbullu olduğum için, galiba bir de şimdi bu yazıyı yazmakta olduğum için, alınganlık gösteremiyorum. Fakat şu yazdıklarında derin bir haklılık payı buluyorum, kendi adıma da:
"...varolma nedenleri belli bir edebiyat türünde bir şeyler yaratmak olan insanların İstanbul'da yokedici bir çelişkiyi yaşamamaları mümkün değil. Bu anlamda yazar-şair takımının beyin göçü aslında aldatıcı, kendi alanlarıyla varolamadıkları, ya da çarpıtılmış alanlarda kaydıkları bir göç türü." (agy, s.50)
Ve yazının o güzel, dokunaklı finalini bir kez daha alıyorum buraya, bana da çok dokunduğu için:
"Ankara garından İstanbul'a günde beş tren kalkıyor: Mavi Tren iki kez, Anadolu-Boğaziçi iki kez, Fatih Ekspresi bir kez... Karatren yok, diyorlar. Arkadaşlarımı götüren trenin adı tarifelerde geçmiyor." (agy, s.51)
Ben seyyah değilim, şairim. Ankara'dan geçmedim, bizzat durdum orda, bakındım, bekledim. Seyyah olsam işim kolaydı, beğenirdim, beğenmezdim, överdim, yergide bulunurdum, anlaşılmazdı gelip konduğum, gidip durduğu. Seyyah olsam yerini bilirdim, şimdi burası neresidir, şimdi orda kim var, şimdi ben hangi şehirdeyim ve hangi şehir bende, benim kurulduğum şehir nerde, o yüzden benim atmosferimde bir şehir değil, bir şiir öne çıkar, nerdeyse. Ankara o şiirle kurulmuştu benim gönlümde, İstanbul dergilerinde yayımlanan ilk şiirlerimi Ankara'da yazıp oradan postaya vermiştim, İstanbl'a şiirlerimi göndermiştim önce. Haydarpaşa kapısından şehre girebilecekler mi bakalım endişesiyle değil, adet olduğu üzre. Ankara şiir için iyi bir başkenttir, ama yayımlamak için değil. Türk Dili, Yusufçuk, Tan, Yarın, Uçurum gibi, şiir yayımladığım için onları anıyorum sadece, diğerlerini ve değerlerini bilmez değilim, güzel dergileri oldu. Şimdi yayımlananları görüyorum, ama o eski hava yok gibi, biraz taşra kokusu sinmiş gibi şimdiklerin üstüne, çünkü o eski, güzel dergiler, Yazı'dan Oluşum'a, Yeni İnsan'dan Morköpük'e, Sözcükler'den Doğu-Batı'ya, Türkiye Yazıları'na, Edebiyat Dostları'na ve unuttuklarım dahil, Ankara'nın bir şiir başkenti olduğunu bilir ve gözlerini İstanbul'a dikmezlerdi. İstanbul'a kavga etmek için çıkmazlardı, Ankara'da bir şiir vardı, birçok şair vardı, onlar için çıkarlardı, şimdi üzülüyorum bu sinik, tozlu taşralı tutuma, şimdi o dergilerde Ankara yok, Ankara'nın şiiri yok. Bu sözlerime kızanlar olacak biliyorum ama, eskiden Ankara'da yayımlanan dergilerin İstanbul'da da okur, yazar, şair müşterileri olurdu, üzerine konuşulurdu, şimdi hangisi ve niye çıkıyor, bilmiyorum, bilinmiyor. Eski Ankara ısrar bilmezdi, ısrar etmeyi sevmezdi, şimdilerde tuhaf bir inat var gibi, Ankara'nın İstanbul'dan başka derdi yokmuş gibi davranıyorlar. Vahim değilse de kadim bir Ankaralı olarak bu duruma üzülmemi de çok görmezler herhalde. Şimdi Ankara'ya bu yazıyla kavuşmak üzereyken veda etmek gerekiyor. Şairleri şiirin hallerine bırakmak gerekiyor, orda duran bir kaç ahbaba, birkaç şaire, tren, mektup, şiir gibi eski moda haberleşme vasıtalarıyla, belki bir yazıyla selam göndermek, gönülçelen olmamak gerekiyor, belki selamın biri de Bursa'ya, Bursa'dan Ankaralı olmayı unutmayan Ramis Dara'ya gider, gider mi gider, belki bu yazıyı da bir şehri şiirinden, ama daha çok şairlerinden doğru özleyen, belki İstanbul'da, klasik deyimle Bizansların çoğlamasından sıkıntı duyarak, Ankara'yı daha daha daha da özleyen birinin sılasına yazmak ve gurbetidir diye okumak gerekiyor, belki bu yazının kusuru olarak İzmirleri, İstanbulluları işin içine karıştırdığımızı, Ankara'nın buna ihtiyacı olmadığı halde, demek ki Ankara'dan oldukça ve çok uzun zamandır uzak kalmamızın bir göstergesi bu, onu bu yazıya alet ettiğimizi görmek gerekiyor, öyleyse bu yazı için pulun sabırsızlandığını, zarfın açıldığını anlayıp demek ki veda etmek gerekiyor artık. İki şartla veda ederim. İlki, o şiir başkentinden uzak düşmüş biri olarak, o şehirde sevgili Funda Aras için yazdığım şiiri yolu yok okuyacaksınız:
"haylaz bir serçenin sesinden ısındım bu ilkyaz göğüne eskimeyen bir güneşin ışıklarıyla tutuştu gövdem kadınım o çocuk yüreğin nasıl yoksul komadıysa hayatımı ela gözlerin de birer yıldızdır bu lacivert geceye düşen" (Funda İçin, 1 Nisan 1981)
İkincisi ise, Cemal Süreya'nın "Oteller Hanlar Hamamlar İçin Sürekli Şiir"inin tamamını bulacaksınız, ben oradan kısa bir bölüm sunabilirim ancak:
"Biliyor msun başkentim nedense Birbirimizden çekiniyoruz ikimiz de. Sen yasların hiç yaslanmaz oldun Ben acılarıma yeterince. Tek boynuzlu yapılar arasında iki katlı ve gözlüklü bir hayır evi Dayandım ak bedenine öptüm öptüm Aşkım değilsen haber ver benzerimi!"
Ankara: Benim şiirim, İstanbul: Herkesin şiiri, İzmir: Bazılarının şiiri. Ankara için günün birinde bir yazı yazacağımı düşünürken, bunun şiirsiz olmyacağını da düşünmüştüm, şiir gibi bir yazı olmadı, farkındayım, belki uzaktan değil, yakından bakmalıyım Ankara'ya, belki baharların birinde, ilk veya son gidip Ankara'da, Ankara için ya da Ankaralı ya da bir Ankara şiiri yazmalıyım, kaç kişi kalmışsa Ankara Ankara'nın güzel şairleri, kendimi onlarla eskisi gibi hissetmeliyim, belki orda yazdığım şiiri yine ordan bir İstanbul dergisine postalamalıyım. Belki o şiir bana iyi gelir, Ankara için yeniden bir yazı yazmayı deneyebilirim. Yazı şart değil, mektup da olur. Ankara'nın yalnızca şiirleri değil, mektupları da meşhurdur. Elbette zarfsız oldukları ve puldan başka bir şey taşımadıkları için. Şimdi işim zor: Hem o şehri bul, hem o şairleri bul, hem o şiiri bul, mektubu bul, pulu bul, pul bul pul bul pul bu, ve anla Ankara ben sana göreyim, gitme başımdan.
 |
|
|
Cemal Süreya ödülü Ergülen’in
Şair, yazar Haydar Ergülen’in ‘Keder Gibi Ödünç’ü, Yayımlanmış Kitap dalında Cemal Süreya Şiir Ödülü’ne değer görüldü. |
NTV-MSNBC
Güncelleme: 18:20 TSI 16 Aralık 2005 Cuma
İSTANBUL - Cemal Süreya Derneği’nin düzenlediği ödüller, 9 Ocak 2006 Pazartesi günü Kadıköy Halk Eğitim Merkezi’nde düzenlenecek ‘Cemal Süreya’yı Anma ve Yaşatma’ gecesinde sahiplerine verilecek.
Veysel Çolak, Refik Durbaş, Enver Ercan, Aydın Hatipoğlu ve Mustafa Öneş’ten oluşan seçici kurul Murathan Çarboğa’nın ‘Yağmalanmış Hayat’ını da Yayımlanmamış Dosya Ödülü dalında birinci seçti.
Seçici Kurul, Nurduran Duman’ın ‘Yenilgi Oyunu’ adlı dosyasını da Jüri Özel Ödülü’ne değer buldu.
CEMAL SÜREYA ŞİİR ÖDÜLÜ
 |
| Ergülen'in son şiir kitabı 'Keder gibi Ödünç' |
1990’da hayatını kaybeden şair Cemal Süreya anısına düzenlenen şiir ödülü yarışmasıdır. 1991 yılından beri ödül veriliyor. 2001 yılından sonra 3 yıl ara verilen ödüller, 2004’ten beri Cemal Süreya Kültür ve Sanat Derneği tarafından devam ettiriliyor. Yayımlanmış Kitap Ödülü ve Yayımlanmamış Dosya Ödülü olmak üzere iki dalda ödül verilmekte.
HAYDAR ERGÜLEN KİMDİR? 14 Ekim 1956’da Eskişehir’de doğdu. İlk ile ortaokulu Eskişehir’de, liseyi Ankara’da okudu. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Sosyoloji Bölümünü bitirdi. Anadolu Üniversitesinde araştırma görevlisi olarak çalıştı. İstanbul’da reklam yazarlığı yaptı. Anadolu Üniversitesi’nde yayımcılık, reklamcılık ve Türk Şiiri dersleri verdi.
 |
|
İlk şiiri 1972’de Eskişehir’de Deneme dergisinde “Umur Elkan”, ilk yazısı da aynı yıl Yeni Ortam gazetesinde “Mehmet Can” adıyla yayımlandı. İstanbul’da Üç Çiçek (1983) ile Şiir Atı (1986) dergilerini yayıma hazırlayanlar arasında yer aldı.
1979’dan başlayarak Somut, Felsefe Dergisi, Türk Dili, Yusufçuk, Yarın, Gösteri, ile Varlık dergilerinde şiirler yayımladı. Bir süredir, Radikal gazetesinde Açık Mektup köşesinde denemeler yazıyor.
YAPITLARI Şiir
Karşılığını Bulamamış Sorular (1981)
Sokak Presesi (1990)
Sırat Şiirleri (1991)
Eskiden Terzi (1995)
Kabareden Emekli Bir Kızkardeş (“Lina Salamandre” adıyla, 1996)
Kırk Şiir ve Bir (1997)
Karton Valiz (1999)
Hafıza (“Hafız” adı altında, 1999)
Ölüm Bir Skandal (2000)
Toplu Şiirleri: Nar (1.cilt, 2000)
Toplu Şiirleri: Hafız ve Semender (2. cilt, 2002)
Keder Gibi Ödünç (2005)
Deneme
Haziran, Tekrar (2000)
Üvey Sokak (2005)
ÖDÜLLERİ
Gösteri Dergisi İkincilik Ödülü (Unutulmuş Bir Yaz İçin adlı şiiriyle, 1981)
Halil Kocagöz Şiir Ödülü (Eskiden Terzi adlı kitabıyla, 1996)
Behçet Necatigil Şiir Ödülü (Kırk Şiir ve Bir adlı kitabıyla, 1997)
Cahit Külebi Özel Ödülü (Orhon Murat Arıburnu Şiir Ödülü kapsamında, Kırk Şiir ve Bir adlı kitabıyla, 1997)
Akdeniz Altın Portakal Şiir Ödülü (Kırk Şiir ve Bir adlı kitabıyla,1998)
Dionisos Şiir Ödülü (2005)
|