28/10/2009 · Kategori: Kitap

“KAYIP İKLİMLER”DE HÜSEYİN YURTTAŞ’IN ŞİİR EVRENİ
Bahri KARADUMAN
bahrikaraduman@hotmail.com
“Günün birinde yol kenarlarında, toprak anamızın koyu yeşil saçlarını göremeyeceksiniz.” demiş Sait Faik Abasıyanık. Usta ozan Hüseyin Yurttaş da o “günün biri” gelmeden son yapıtı Kayıp İklimler’le “körpe kır çiçekleri”nin çığlığını sunuyor okura. Yağmur çiselediğinde toprağın toprak gibi kokmadığı, böceklerin gün ışığına kanat açmadığı, “demirin pasını, bacanın isini” yaşamak zorunda bırakıldığımız güvenden uzak bu dünyada “çöle sür deveni ey bedevi / yakında o da kalmayacak!” diyecek denli kırgın, uyarıcı. “Çığrından çıkmış çağ dönümlerinde” tarihinden çözülerek geçtiği coğrafyayı, toplumcu ozan kimliğiyle irdeliyor ve soruyor: “Bin bilinmeyen buluşuyor tek problemde / ya daha ötesi, ya daha ötesi”
Kayıp İklimler(*), altı bölümden oluşan bir yapıt: Sevdalı Çağrı, Çocukça Sorular, Kayıp İklimler, Taş Avlu Esintileri, İç Sızıları ve Mavi Kan. İlk bölümde aşk ve özlem temalarını şiirleştiriyor ozan. Bin bir acıyla geçiyor zaman. Güz sinsice sokuluyor. Yapraklar dökülmekte. Oysa yürek genç, yaşlanmıyor; hâlâ titriyor. “Son kareye daha çok var.” Güneşten kaçırmalı sevgili gözlerini. Gölgeler sıçramamalı yüzüne. Kirpikleri uzanmalı ufuklara, “o günleri” anımsamalı, gülümsemeli. Mahzun yaprakların kınası bulaşmalı ellerine. Demlenmeli ozan; toprak gibi iç çeke çeke. Oynanmayan, yaşanan sevdalarda savrulmalı. Şiir kıldığı aşkı söylenceye dönüşmeli; çünkü dilin sürçmediği sözdür sevgi. Kumsala yürünmeli akşamlarda. “Arkada hep bir deniz / hep bir deniz”
İkinci bölüm Çocukça Sorular’da siyasal ve toplumsal eleştirilerini, “yorgun kış güneşinin ışıkları altında / içedönük, yalın, tertemiz hüzünleri” dile getiriyor Yurttaş. O hâlâ eski evlerde, içinde “sevecen sözcüklerin buğusu”yla eski kasabalarda, eski şehirlerde, sıcak akşam sofralarındadır. Alışamamıştır sonraki sokaklara, caddelere. Eski hüzünlerin bile arandığı günlerdedir şimdi. Karanlık basmıştır her yanı. Maraş, Çorum, Sivas yaşanmıştır. Yeni zamanlar çağdaş mekânlarda cmuk cmuk öpülmüştür insanlar. “Öç almak şiire sığar mı?” diye düşünür. Yunus Emre nasıl en çok yiğit iken ölenlere üzülürse Hüseyin Yurttaş da çocukların öldürülüşüne üzülür. Katlanamaz bu dünya gerçeğine; dayanamaz bu kötülüğe. “Tabanca bomba saldırı suikast / en çok da çocuklar öldürülüyor” diye evrensel acıyı vurgular. Son soru kanını dondurur okurun: “Ölen çocukların yerine mi doğurdun bizi anne?”
Taş Avlu Esintileri, anılar demetinden sunulan, geri gelmeyeceğini bildiğimiz o güzel günlerin ipek işi gibi işlendiği şiirlerden oluşuyor. Bunlar sımsıcak ilişkilerin, dupduru yaşam sevinçlerinin içe işleyen şiirleri. Güz yağmurlarının bol bol yağdığı, kuru ot, saman ve toprak kokularının üzerimize sindiği, taşlıklarda türkülerin gezindiği dönemdir o günler. “Kapı önünde teyzeler / kahve önünde amcalar” selamsız geçenin gölgesiz kaldığı günler. Yokluğun, yoksulluğun, hüznün paylaşıldığı erdemli günler. Ozanın dünyası suyun dibindeki çakıl kadar parıltılı, aydınlıktır. Dupdurudur sevinçler. “Rüzgâr karşılar seni / denize açılan sokakta / ince ince gülümser / gül oya pencereler”
İç Sızıları’nda Üç Ege Ağıdı öne çıkıyor. Cuma namazına inen yiğidin pusuya düşürülüşü, Gediz boyunda Adil’in vuruluşu ve denizlerin yuttuğu Balıkçı Musa’nın yürek burkan ölümü, halk ezgileri gücünde yalın, çarpıcı, etkili bir anlatımla şiirleşiyor. Keleşoğlu Mustafa Ağıdı, Çanakkale üzerine yazılmış en dokunaklı şiirlerden biri. Şehitliği gezen torunun şehit dedesine örselenmiş, incinmiş bir yürekle seslenişi: “dedem benim / şehidim, gencölenim / bilirim / ölümün ölümsüzlüğündür / şimdi üzerinde nankör, unutkan gölgeler / utanırım yaşamaktan / yanar içim / kahırla kavrulur bedenim”
Son bölüm Mavi Kan’da çıkar ilişkilerinin her şeyin önüne geçtiği günümüzde, teknolojinin robotlaştırdığı insanın dramı vurgulanıyor. Son mektupları postacılar tarihe taşımaktadır. Defterler kapanmıştır. Artık “hokkalar hokkabazların elinde”dir. “Bir tuşla / önünde dünya / iki satırlık içtenlik mi arıyorsun / boşuna!” der Yurttaş. Her yanda kimliksizlik, yalnızlık, “çete çet sanal sevgiler.”
“Fay kırığı, yakamoz parıltısı” tamlamalarını bir yana bırakırsak, dili özenle kullanan çok yetkin bir ozan Hüseyin Yurttaş. "tomuran sevinç, yağmur geçiği, tarazlanan saç, düşlerin tülü, yalıncak sevgi, koygun ağıtlar, kayraklarda günışığı” örneklerinde görüldüğü gibi özel bir şiir dili var. Sözcükleri ve söz öbeklerini kullanırken yalnız anlamı değil, sözlerin çağrışım güçlerini ve ses özelliklerini de çok iyi değerlendiriyor. Bu nedenle her okuyuşta yeni anlam katmanlarına ulaşıyor, düşünüyor ve “şiir en etkili sanat” diyorsunuz. Bilineni yineleyen bir ozan değil Yurttaş. Dinamik bir öngörüsü var. Sanatına saygılı. Tarih bilinciyle günü sorguluyor. Sanırım şiirin bireyi etkileyen yaptırım gücü olmalı, diye düşünüyor.
Çocuk, çocuklukta yaşananlar, çocuğa bakış, halkın günlük kaygıları, dostluk, paylaşım çok önemli ozanda. İnsan olabilmenin temeli o ilk yıllarımızda oluşuyor. Yaşam ve ülke gerçeklerine bir çocuk içtenliğiyle bakabilmek, içimizdeki çocuğu yitirmemekle ve halktan kopmamakla olası. Hüseyin Yurttaş, bu düşünceyle birçok şiirinde, yetişme yıllarında özümsediği halk deyimlerinden, Halk edebiyatından ve Tasavvuf şiirinden yararlanıyor. “Kısır kasıklarda sızı / soy soylamadı / boy boylamadı / türler tükendi / ıssızlığa büründü avlaklar” , “defterler dürülür hesap görülür”, “taş duvarın önünde / siyah-beyaz çocuklar / gözlerinde gölge / ne hırka / ne lokma” v.b dizeler, bu etkilerin izlerini taşıyor.
Söz ve anlam sanatlarını da başarıyla kullanıyor Yurttaş. “Suyun ısınıyor insanım / ısınıyor suyun” tevriye’nin; “özlerim, gitme / gidişin gözyaşı” sehl-i mümteni’nin; “çağdan çağa yürüdük / ine bine, ine bine” tezat’ın; “ay kızlar / aykırı kızlar / ne hıdır ne ilyas / gelince hıdrellez bir başka yeşerir / çitlembiğin dalları” telmih’in, “tütmüyor tütünüm” aliterasyon ve asonans’ın güzel örnekleri. Doğaldır ki ozan bunları sanat olsun diye şiirine katmamış; ama bu söyleyişlerin şiirine güç verdiği de yadsınılmaz bir gerçek.
Sözün özü, Kayıp İklimler, her şiir sevdalısının kitaplığında bulunması gereken, önemli bir yapıt. Ozan, ustalık sorumluluğunun bilinciyle toplumsalı bireyselle iç içe veren, eleştiri yönü ağır basan, “iletisi” olan bu kitabıyla “Şiir, her zaman şiir” diyor. Son söz yine Yurttaş’ın: “Kendi masalını yazıp oynayan / acemi oyuncu / dünya seni bekliyor / aç kapını / kapının önünde günışığı
(*) Kayıp İklimler, Sel Yayıncılık, Aralık 2007, İstanbul
| | | Çizgi-yorum – Semih Poroy | Sayfa:2 | | | |
| Soruşturma: Edebiyat Cephesinden Ergenekon Davası ve Askeri Darbe Girişimleri – Tahsin Yücel, Leylâ Erbil, Özdemir İnce,Ataol Behramoğlu, Sennur Sezer, Sabit Kemal Bayıldıran, Nihat Behram, Erendiz Atasü, Roni Margulies, Ahmet Ümit | Sayfa:3 | | Türkiye’de modernleşmenin öncüsü aydınlar ve edebiyatçılardır. Tanzimat’tan bu yana aydınlar toplumsal dönüşümün, anayasa yapımlarının başını çeken ana unsurdur. Yakın dönemde de bu böyledir. O nedenle de aydınlarla ordunun ilişkisi her zaman çetrefil ve yoğun olmuştur. Şimdi bu uzun öyküde yeni bir dönmece tanık oluyoruz. Aydınlar ve edebiyatçılar bugünkü toplumsal ve siyasal evrede yaşanan bunca gelişmeye nasıl bakıyor? Temel sorumuz bu. Söz konusu bakışın orduyla, demokrasiyle, toplumsal dönüşümün diğer dinamikleriyle ilişkisi nedir? Bu konuda ne düşünüyor yazarlar ve şairler?Tarihsel rolü olan aydınların bir tarih dönemecinde tavrı nedir?Sorularımızı, askeri darbeleri yaşamış, bugünkü gelişmeleri (Ergenekon Davası, askeri darbe hazırlığı iddiaları...) yakından izlediğini bildiğimiz yazar ve şairlere yönelttik. • Türkiye’nin yakın dönemine askeri darbeler damgasını vurdu. O süreçleri yaşamış biri olarak, sizin için askeri darbe ne demektir? • Ergenekon iddianameleri, davaları, tutuklamalarıyla birlikte yeniden ve sık sık askeri darbe kalkışmaları veya o anlama gelebilecek girişimler gündeme geliyor. Ergenekon Davası, size göre nedir? Türkiye’nin “kurtuluşu” askeri darbe veya girişimlerle mümkün olabilir mi? • ‘Koruyuculardan bizi kim koruyacak?’, siyasetin ve felsefenin baştan beri sorduğu bir soru. Bu amaçla şimdi devreye yargı girmiş görünüyor. Yargı veya askeri darbe seçimin seçeneği olabilir mi? • Türkiye’de aydınlarla askeriyenin tarihsel bir ittifakı var. Bu durum 12 Mart, 12 Eylül gibi dönemeçlerde kırıldı. 28 Şubat’tan sonraysa bazı aydın ve sol çevreler askerin girişimlerine destek vermeye başladı. Böyle bir ittifakın oluştuğunu düşünüyor musunuz, olmalı mı? | | |
| Ölü Çocuklara Ninni (Şiir) – Sait Maden | Sayfa:17 | | | |
| Geçiyoruz Yaralı Bir Zamandan (Kemal Özer ile Söyleşi) – Feridun Andaç | Sayfa:18 | | Elimde, yangından kurtarılmış bir kitap gibi duran Temmuz İçin Yaralı Semah üzerine Kemal Özer ile konuştuk. Sonra söz dönüp dolaşıp bizim yarım kalan söyleşimize gelmişti. Dünya Kitapları’nda “Yeryüzünün Dilleri” dizisi için bir söyleşi kitabı yapmaya başlamıştık. Ama yarım kaldı. Devam edip kotarmaya söz vermiştik o gün, olmadı.Burada okuyacağınız söyleşi bunun ilk bölümünü oluşturmaktadır.Görüleceği üzre, “1950 Kuşağı”nı konuşmaya yeni başlamıştık. Onun kuşağına tanıklığını önemsiyordum. Kendisi yazdı da bazılarını. Gene de, bu sözlerini kayda geçtiğimize göre, saklı kalsın istemedim, onun anısına ve her zaman dostluğunu hatırlayarak, bir dönem yönettiği Varlık’ta okura ulaşmasını istedim. | | |
| Bir Şiir Emekçisi: Kemal Özer – Mustafa Şerif Onaran | Sayfa:24 | | Kemal Özer “İkinci Yeni” anlayışından gelen, seksenli yıllarda “Yeni Toplumcular”a katılarak şiirini değiştiren bir ozandı. Ama “İkinci Yeni”deki şiirsel yükü yadsımadı. | | |
| Günler de Geçer, İnsanlar da... – Haydar Ergülen | Sayfa:27 | | Eski adam, yeni adam, klasik adam, modern adam, 70’lerin adamı, 80’lerin de adamı, postmodern adam. Herhalde en çok bu sonuncusunu benim kendisi için söylediğime şaşıyordur şimdi Süha Tuğtepe. Aynı yaştayız, 1956 doğumlulardan, ama onun benden hep daha büyük, daha eski, daha çok olduğunu düşündüm. | | |
| Babam Adımlarına Tutunarak Yürürdü (Şiir) – Hasan Öztoprak | Sayfa:33 | | | |
| Cihangir Sokaklarında “Gizli Aşk Bu” Rehberliğinde İki Gezgin – Nalan Barbarosoğlu | Sayfa:34 | | Özen Yula’nın son kitabı üzerine bir fotoraman… | | |
| Bahçe Konuşması (Öykü) – Barlas Özarıkça | Sayfa:38 | | | |
| Benim Klasiklerim – Ahmet Önel | Sayfa:43 | | “Benim Klasiklerim” köşesinde yer alan metinlerin, adlarının ötesinde klasik yapıtlarla bir ortaklığı yok bu nedenle. Ne ki, yazının disiplini ve yaratının sınır tanımazlığıyla harmanladığım bu metinler, okur olmanın da ötesinde, yazar kimliğini kışkırtmaya fazlasıyla uygun. | | |
| Şiirler (Şiir) – Orhan Alkaya | Sayfa:45 | | | |
| ‘Kentteyaz’ – Hasan Bülent Kahraman | Sayfa:46 | | Cevat Şakir genç yaşında yurtdışına gitmiş, evlenmiş, aşağı yukarı 15 yıl oralarda bohem, daha doğrusu avare yaşamış bir adam. Dönüyor, ailenin Afyon’da bir çiftliği var. Orada babasını öldürüyor. Türk edebiyatının tek gerçek tragedya kahramanı bu işi nasıl yaptı? | | |
| Anlatı Hızı ya da Entelektüel Anlatıyı mı Savunuyorum? – Mehmet Rifat | Sayfa:54 | | Anlatının ritmi, temposu, anlatılan serüvenin toplam zamanına göre, metnin yazılması sırasında, kimi kez yavaşlar, hatta bazı durumlarda serüven zamanını bire bir yansıtır duruma gelir; kimi kez de metnin temposu iyice hızlanır, serüven zamanı iyice indirgenir, daraltılır. Şöyle de diyebiliriz: Ayrıntılı işlenen sahneler aracılığıyla serüven zamanının süresine az çok yaklaşılırken (bu durumda anlatı hızı serüven zamanına yaklaşacak biçimde yavaşlatılmış olur), kısa kısa çağrışımların yer aldığı tümce parçacıklarıyla da serüven zamanının üzerinden “hızla kayılır” (bu durumda anlatının hızı serüven zamanını iyice indirgeyecek bir orana ulaşır). | | |
| Yalancının Yalancısı – Vedat Türkali | Sayfa:58 | | Gerçek devrimci yazarlık, acılarla dolu bir tarih aşamasından, salt kahramanlıkları kutsayan “tören-şölen” yapıtları üretmek değildir. Roman kahramanlarını “örnek olumlu kişiler” olarak çizmek diye sanatsal bir kural da yoktur. Sol adına o yolda, Stalinci İdanof estetiği yıllarında o kadar ilkel şeyler üretilmiştir ki, o “devrimci tutum(!)” biraz gelişmiş zevki olanlarda yerinde tepki uyandırır. Olumluyu olumsuzlarla yansıtmak, yerinde, sırasında daha etkili olabilir. | | |
| Aldous Huxley – Burcu Başar | Sayfa:64 | | Ölüm yatağında konuşamayan Huxley yazılı olarak eşinden kendisine 100 mg LSD enjekte etmesini istedi. Karısı, Huxley’in dediğini yaptı ve birkaç saat sonra Huxley gülümseyerek ve uçarak bu dünyayı terk etti. İronik bir şekilde ölümü iki haberle gölgelendi. Aynı gün Amerika John Kennedy’ye suikast haberiyle sarsıldı. Daha gün bitmeden İrlandalı ünlü yazar C. S. Lewis’in ölümü edebiyat dünyasına bir bomba gibi düştü. | | |
| Taşradan Peygamberliğe: Macaristan’da Bir Milli Şairin Ortaya Çıkışı – Péter Dávidházi | Sayfa:70 | | Illyés 1931 tarihli “Peygamber” adlı şiirini Paris’ten ülkesine döndükten beş yıl sonra yazmıştır ama şiir Rácegrespuszta’daki o küçük okuldan kalan anılarıyla bezelidir; deneyimlerini, İlyas Peygamber’in İncil’deki rolünü, entelektüelin örneği olarak tanıması ve kabul etmesini sağlayacak şekilde hatırlar ve yeniden yorumlar. Şiirsel anlatıyı otobiyografikmiş gibi değerlendirmek hem eskide kalmış hem de yanıltıcı bir yöntem olabilir ama bu durumda bunu yapmak yararlıdır; çünkü şiirin çeşitli elyazması taslakları5 birlikte değerlendirildiğinde, okulun bahçesinde tekrar tekrar yaşanan bazı şeyleri doğru aktarmaktadır. | | |
| Not Defteri – Hüseyin Yurttaş | Sayfa:76 | | Rıfat Ilgaz, 2 Temmuz 1993’teki olayların hemen ertesinde, 7 Temmuz 1993”te aramızdan ayrılmıştı. Bunda, olayla ilgili üzüntüsünün hiç mi payı yoktur? Bence vardır ve bu mutlak ölçüsündedir. Aziz Nesin’i pek sevmediğini, zaman zaman çekiştirdiğini bilseniz de, onun toplumsal duyarlılığı yüksek, sorumluluğunu hep yüreğinde taşıyan has bir aydın olduğunu akıldan çıkarmamanız gerekir. | | |
| Rimbaud’larla Kucaklaşma Vakti – küçük İskender | Sayfa:79 | | Bu ayki değerlendirmede ürünlerini basamayacağımız arkadaşların isimlerini yazmayacağım; hani giderayak ‘son lafı da bana soktu’ gibi bir hava olmasın. Önerim şudur ki, eğer bu Varlık gençlere yönelik bu köşeyi sürdürecekse; sizler de, yolladığı ürünler yayımlanmayan ya da ismi zikredilememiş tüm arkadaşlar bilgisayarın başına geçin ve ürünlerinizi yeniden ama “YENİ İMZALAR” rumuzuyla yollayın. Böylelikle çalışmalarınız dergi emekçilerince atlanmamış olur. Az okuyorsunuz, bunu biliyoruz; ricam şudur ki lütfen daha fazla okuyun. Bir şekilde bir araya gelip aranızda konuşun, tartışın; birlikte vakit geçirmeyi, dostluk kurmayı deneyin. Faydası vardır. Şiir / Öykü etkinliklerine mutlaka katılın; başka şehirlere gidin. Başka aşklara, başka hayatlara kalkışın. Andre Aciman’ın romanında kahramanına söylettiği gibi: ‘Hiç denememektense, deneyip de yapamamak’; bu sözün büyüsü içinizdeki korkuyu yenmenizde etkili olacaktır. Yüzmeyi öğrenmek için suya girmek şart. | | |
| Mektup (Öykü) – Sedat Kaygalak | Sayfa:80 | | | |
| Su ve Anne (Şiir) – Süveyda Sezgin | Sayfa:83 | | | |
| Şiir de En Nihayetinde Bir Elmadır (Şiir) – Galip Ferhat Akbal | Sayfa:84 | | | |
| Solucan (Şiir) – Ahmet Barış Ay | Sayfa:84 | | | |
| Fragman (Şiir) – Burak Saltık | Sayfa:84 | | | |
| Edebiyat Komiseri – Krimonolog Dr. Kemal Şahingözlü | Sayfa:85 | | Erdal Öz’ün öyküsündeki çocuğun adı yoktu. Yalnızca ‘çocuk’tu. Ahmet Altan’ın yazısında ise çocuğun adı var, üstelik, Roman vatandaşlarımızın koyduğu adlardan biri: Kiboş! Zaten yazının adı da bu! Gençliğimde Erdal Öz’ün öyküsünden etkilenmiştim. Ahmet Altan’ın yazısını da beğenerek okudum. Ama ben olsaydım, tıpkı Erdal Öz gibi davranır, çocuğa ad koymazdım. Çocuk demek yeterdi. | | |
|
|
AĞUSTOS 2009 - KİTAP EKİAslı Erdoğan ile Söyleşi ASLI ULUŞAHİN 1 Kayıp İklimler BAHRİ KARADUMAN 3 Hande Altaylı ile Söyleşi MÜGE KARAHAN 4 İslam’ın Zihin Tarihi EMRAH PELVANOĞLU 6 Çiy Düştü Gül Üşüdü AYSEL SAĞIR 7 Bunları Düşün AYÇA KAYA 8 Hakan Ergül ile Söyleşi SEDAT DEMİR 10 Tozlu Raf DENİZ DURUKAN 12 Günü Gününe Şiir Günlüğü GÜLTEKİN EMRE 13 Yeni Yayınlar REYHAN KOÇYİĞİT 15 |
|
|
19/3/2009 · Kategori: Kitap

Sevda Zeynep KARADAĞ
20 Haziran 1970 doğumlu. İlk orta ve lise öğrenimini Anadolu'nun farklı kentlerinde, yüksek öğrenimini Karadeniz Teknik Üniversitesi ve Eskişehir Üniversitesinde tamamladı.
İlk şiiri 2006 da Bireylikler dergisinde yayınlandı.
Diğer şiirleri; Taflan, Kıyı, Kar Sanat, Yazılıkaya, Çağdaş Günce, Denizsuyukasesi, Şiiri Özlüyorum, Koridor, Alaz dergilerinde, kitap tanıtım yazıları; Cumhuriyet Kitap ve Radikal Kitap ekinde yer aldı.
2008 Arkadaş Z. ÖZGER şiir ödülleri kapsamında seçici kurul tarafından adının anılmasına karar verildi.
Halen resmi bir sağlık kuruluşunun biyokimya bölümünde görev yapmaktadır.
Aynalı Düşler Çarşısı/ Sevda Zeynep Karadağ/ Hayal Yayınları/ 94 s.
'Ovmakla silemezsin koynumdaki yazıyı/ kırk kilit vurulmuş kırklar kapısından döndüm/ her harfi çıkartıp koydum sofrana misafir/ al onlardan bir masal yaz/ bir tas şaraba değiş gözlerimin nazını / belki yeni baştan yaşanır Midyat'ta ayıp bir aşk/ sedef kakmalı kalpler çekilir karşılıksız /hiç sebep yokken durup aynaya bakılır belki/ -oradayız- dışımız rahatlanır.' Sevda Zeynep Karadağ, 'Aynalı Düşler Çarşısı'yla okuyucuyla buluşuyor. (CK 05.02.2009)
Açıklama ;
ovmakla silemezsin koynumdaki yazıyı
kırk kilit vurulmuş kırklar kapısından döndüm
her harfi çıkartıp koydum sofrana misafir
al onlardan bana bir masal yaz
bir tas şaraba değiş gözlerimin nazını
belki yeni baştan yaşanır midyat’ta ayıp bir aşk
sedef kakmalı kalpler çekilir karşılıksız
hiç sebep yokken durup aynaya bakılır belki
-ordayız- dışımız rahatlanır
İçindekiler
yağmurdu yankısıydı eski bir eylülün
sesinde bölünüp suyunda azaldığım
yaralı göz / 7
kar davası /15
kırık ney / 18
düş name / 20
gülnar /24
:dipsiz not /27
tek nüsha / 30
husumet/ 33
Hüznüyusuf / 34
adak /37
şiir / 43
telvin / 44
hercai / 46
iki zehir arası / 48
delikız ağıdı / 50
can yamğı / 52
kaç üzüm tanesi kadar yaşanırdı ömür
kaç sarı yoldu yasaklandı yine ayna kırığı
dağbozumundan evvel
dün ortası / 57
kuytu /60
narından ayrı tane / 62
düş kapam / 64
tuhaf haller / 68
rama / 70
akasya ritmi / 72
temmuz ihtimali /74
misafir /76
kalbe son öğüt / 78
bahane /81 Laçin /82
ay ve nar /84
bir kaşık deniz / 86
failim aşk / 89
camdan masal / 90
yağmur / 93

Aynalı Düşler Çarşısı
Sevda Zeynep KARADAĞ
Hayal Yayınları
kaç üzüm tanesi kadar yaşanırdı ömür
kaç sarı yolda yasaklandı yine ayna kırığı
dağbozumundan evvel
Hayat dediğimiz nedir ki? Bir nedenle doğup içine düştüğümüz karmaşa. Sevmektir hayat, sevilmektir. Bir yandan düşe durmak, diğer yandan acılar biriktirmektir. Umut etmek, çok uzaklarda olsa da mutlulukları beklemektir. Aslında hepimizin bildiği, ama adını bir türlü koyamadığımız ve belli bir tanıma sığdıramadığımız, değişken bir süreçtir. Bir somun ekmektir bazen, uğruna türlü bir mücadeleler verilen. Bir çocuğun yüzündeki gülümseme, bir çiçeğin açması, ya da bir kelebeğin kozasından çıkmasıdır. “kısa bir öyküdür hayat/uğruna upuzun acılar çektiğimiz/ kısa bir türküdür/bir kez daha söylemek için delirdiğimiz”. Acılar ve mutlulukların birbirlerini besleyerek biriktirilen öyküler toplamıdır. Yılmaz Odabaşı’ nın da söylediği gibi “uğruna upuzun acılar çekilen kısa bir türküdür”. Sevda Zeynep Karadağ’da çocuk yaşta bir başına erken düştüğü bu karmaşada, yaşadıklarından ve yaşanılanlardan biriktirdiklerini ilk şiir kitabı olan “AYNALI DÜŞLER ÇARŞISI”n da toplayıp okuyucularla buluşturmuştur.
hayat dediğin ikircikli tavırmış ne tuhaf/ölümden öte köymüş mühür bozulsun/belki bir şiir daha üşür dağılıp tutuşmuş mevsiminden/eski kitaplar arasında tütsüdür belki rengini böyle düşürür gül
Çocukluğundan itibaren yaşadığı acılar ikircikli yapmıştır onu. Erken düştüğü yaşam karmaşasının içinde sevgisiz kalmış bir çocuk, her öğün sevgiye muhtaç. Aynı saat dilimi içinde yaşanılan ve bir zaman sonra sona eren, değişik anlamlardan oluşan halklar topluluğudur. Yani kısır bir döngü olan yaşadıklarımız ve hayatın, bir yanından tutunup dimdik yan yana olmak ister Sevda Zeynep Karadağ. Her ne kadar iç burukluklarını şiirleriyle dışa vursa da.
Gerçek ve düşlerin iç içe geçtiği şiirlerinde, duygularını hiç üşenmeden sık sık temize çekiyor. Anne kucağından erken düşüşü onu erken olgunlaştırsa da, yaşayamadığı anne sıcaklığı ve çocukluğuna olan özlemini, “anneme söyleyemediklerim” ve devamı “okunmuş hayatlar alıyorum seni anımsadıkça/gelişigüzel raflara diziyorum/en üstte anası gorki’nin yanında benimkisi” dizleriyle insanın kalbini buran imgelerle duyumsatıyor okuyucusuna.
Yine çocuk yanını kullanarak, kendine özgü anlatımıyla biçimlendirdiği bu ilk şiir kitabının ilk sayfasına düşürdüğü;
kirli çocuklar gördüm aynada
aynaya küskün kirli çocuklar
çocuk değildim,
bir vakitler ben de kirliydim, aynalı düşler çarşısında
küskündüm fazlasıyla
Şiirlerinin genelinde çocuksu bakıyor hayata, biraz da sorgular gibi ve çocuk gözüyle ölçüp biçiyor her ilişkiyi yaşamla ilgili her ne varsa. Acı, sevgisizlik, yalnızlık ve düş kırıklıklarını aynaya yansımaları ile dile getiriyor.
Şiirlerdeki dizeleri okurken insanın yüzüne sıcak bir gülümseme yerine, daha çok acı bir tebessüm yerleşiyor. Her dizesi ve her dörtlüğü yaşamdan farklı acıklı öyküler anlatır gibi. Dizelerin her birinde anlatılanlar insanın derinlerine dokunuyor ve hüzünlü, sonsuz düşünceler denizinde buluveriyor insan kendini.
med ve cezir arasında kambur bir köprüydü ömür
akıllar nasihatler efendi ollar
acıyı neden severse insan ne denli uzak olursa bal
o kadar zehrolmuşluğum var
“Hiç bir şey acıdan daha hızlı gelemez” der Bailey. Acımıdır insanı seven, yoksa insan mı acıyı sever bilinmez. Sevda Zeynep Karadağ’ın da söylediği gibi “kambur bir köprü olan ömür” de, acılar bir şekilde her insanı yoklar. “nabzımdan sürgün ömür/araftan dönenleri anlatırmış hikaye anlatsın/hayat yitirdiğimiz zayıf bir kıvılcım/öylesine geçerken şehrin birinden/ölümün özrü yok yakalandık”. Hayatta her türlü eziyet çekilir. Açlıkla boğuşulur zira yoklukla da. Bu sıkıntılara bir de ölüm eklenince hayat bir anda anlamını yitirir. Sevda Zeynep Karadağ’a yaşanılanlar hayata olan direncini ve umutlarını biraz kaybettiriyor. Bu hal şiirlerindeki bazı dizelerinin yalnızlaşıp kabuğuna çekilmesine neden oluyor.
-düş name-
geçtiğim dar kapı dar sokak durdukça daralan açı
yaşamak bir kaçamak çan sesi
ay değilse de aykırı
o kadar dedim sana geceye gül dikme dikeni bana batar
en çocuk yerimden acıdım fayda etmedi fi zaman
çürüyen gövdemden ince bir dal daha kanattım
Yine bu dizelerinde de çocuk yanlarını kanatıyor. Kendine has yalın ve içsel bir anlatımla görmezden gelinen gerçekleri şair duyarlılığı ile süzüp önümüze getiriyor.
Toplumsal olaylara duyarsız kalamaz şair. Acı da olsa, yaşadıkça hatırlanan, hatırlandıkça insanın içini kor gibi yakan.”eski bir temmuz ayazı isli bir şehirden dönüyor/kandan adam yapan çocuklar” Sivas’ın semalarında alevler içinde dolaşan çığlık çığlığa öfkedir dizelerinden dökülen. Yaşama hakları ellerinden alınmış, hiç bir yere sığmayan bu insanlık ayıbını,
Sivas’ın yollarına aynanın anlattığıdır
çıkıp gelmişiz pusudan hepimiz ağacız o vakit
çam çınar söğüdüz salkımız
yürüdük azalan orman değil
bir parça zaman avuçlarımızda bir parça ar
yetim ve isli dizelerinden oluşan “kar davası” şiiri dile getiriyor.
Hüzün ve acı şairin vazgeçilmezidir. Karşılıklı çatışma halinde olsalar da birbirlerinden çokça beslenirler. Şair her zaman kendi yaşadıklarını yansıtmaz şiirlerine, sezgilerini kullanarak bizim yani okuyucunun yaşadıklarını da düşünür. Böylece okuyucularını şiirlerindeki duygu yüklü kıyılarına çekmeyi başarır.
Sevda Zeynep Karadağ duygularını dışa vururken sıkça imgeler kullanmayı seçer. “söyledim kırık bir neyi neylesin nefes/hangi nehre bıraksın sesindeki çirkini” Derinden yaralıdır ve kabuk bağlayan bu yarasını kimsenin görmesini istemez şair ve Ney sesiyle acısını örtmek ister. Kesik kesik, derinden ürperti veren o sesle.
ince bir nakşın arkasındayım
kör ustalar sabrımda sen
anlam ferahfezade ney imiş
çoğul bir hüznün ortasında gül: görkem
tutuşan su yürüyen alev
bizmişiz yağmur boşaltan yarım bardak inceden
İnsanın içini burkan, hüzünlendiren o ses. Sesteki ruhtur aslında her nefeste kalpten hayata soluk veren, sesteki giz dir büyüleyen. Bazen içimizi acıtan, bazen de sevindiren. Ne kadar saklamak istese de içindeki yaraları, o gizemli ses şairi ele verir.
Hayat bazen zehretse de ömrü, insan ayaklarını yerden kesen mutlu bir aşkla yaşama daha bir sıkı bağlanır. Aşk insanın gözünü büyüler ve her şeyin güzel görünmesini sağlar. Sevda Zeynep Karadağ’da aşk gibi güzel duyguyu;
plansız bir cinayet planlıyorum/bedenin cinnet vakti evler uykuda/sağ elim fail/kiralık hain/kurban sol yanıdır göğsümün/savunmasız pek masum/farzet kendime doğrultmuşum aşkı/dayamış şakağıma o an vurulmuşum”
şiirinde “cinayet” kavramı ile yan yana tutar. Aşk denilince neden ilk önce acı gelir ki akıllara. Oysa yaşamı anlamlı kılan en mutlu anlardır. Bu yüzden Mecnun Leyla’sını bulmak için çöllere, Kerem Aslı’sını bulmak için yollara düşmesinin nedeni derinden duyulan ”aşk” değimli dir ki?
Şiirlerinin çoğu bölümlerinde ki dizeler hayatın(ın) çetin ve sıkıntılı geçen dönemle(re)rine bakar gibi. Yaşamı ve yaşananların bıraktığı derin izleri ve aşkı rahat ve samimi savurur dizelerde. Şiirlerinde biçime yönelik hassasiyeti, sıkça kullandığı sözcükler, imgeler ve mısra dizilişleri tasavvuf ve felsefi kültüründen etkilenmiş hissini veriyor okuyucusuna. Sevda Zeynep Karadağ şiirlerinde ki duyguları ifade ederken yalın ama kendine özgü geliştirdiği bir dil kullanmayı tercih ediyor bu ilk şiir kitabında.
Yaşamın ona gösterdiği tüm olumsuz yanlarına rağmen, zaman zaman isyankâr ve sorgulayıcı da olsa şiirlerinde ne hayata, ne de yaşadıklarına sırt çevirmiyor. Yaşamın ona sunduğu olumlu olumsuz her şeyi kabullenip kucaklıyor.
Şair için şiir yazmak bir hayattır. Bazen alaya alır hayatı, bazen de alaylı bakışları ciddiye. Yunanlı şiir ustası Yannis Ritos’a göre “karanlıkta gören insan”dır. Şiir ise Edebiyatın en rafine halidir.
şiir
bir bakarsın yaran çocuğun olmuş
onu da basar bağrına sebepsiz seversin
büyür
büyür
büyür içinde
ve sana şiir öğretir.
Sevda Zeynep Karadağ şiirin nasıl beslenip oluştuğunu ve dışa vuruş şeklini bu dizeleri ile anlatıyor. İçini dökme, çıkış yolu bulma, bir terapi yöntemidir belki de. İnsanın gizemli yanlarını gün ışığına çıkarmaktır. Her ikisinin de kesiştiği noktada “insan” duruyor. İşte kırk dokuz şiir ve işte “Aynalı Düşler Çarşısı”. Başka söze gerek varmı?
03/2009
Meral Ulusoy
ereğli78/ nisan
************************************************************
ŞİİRLER,ŞAİRLER,KİTAPLAR-14
Bülent GÜLDAL
“bir avuntu sebepsiz
eski bir yaz durup dururken
yavru bir kedi sıkışmış gibi iki duvar arasındaymışım
küçükmüşüm yazmışım taflan tadında
düşümde taze süt kokusu cümleler
düşümde eliften bozma ortancalar
temmuz geleli çok olmuş az olmuş tarlalarda ekinler
azalmışım da görmemişim
nasırlıymış umacının elleri düşünce alevden saçıma zülfikar
hasedinden çatlamamış aynalar taa kökünden
bir taşra cinneti doğmuş içime şefkat
ben bilmezmişim öyle dediler
paslı yollar demirden evler geçer gibi
geçirmişler beni yanan son trenin içinden
yanan bir trenin içinde babam
eski bir uzun havaymış da unutulmuş
uzanmış kopuk bir sazın koynunda üzgün
dalıp gitmiş kendi kadar yaşlı bir uykuya
düşünde dane işi başak ve eski bir kasaba
saz dilinde sevdaymış ucu yanık
mem ü zin imiş kim çalar kim söylerdi unuttum
tut ki uçurtma olmuşum şimdi
ya da kanadı kızıl laçin
serçe parmağındaymışım çelimsiz çocukların
ipsiz bir düş aramızda durup dururken
Sevda Zeynep KARADAĞ
(Aynalı Düşler Çarşısı’ndan,sf.82-83)
İnsanın yapıp etmelerine,gelenek ve göreneğin yaşamı zehir zıkkım eden dayatmalarına yabancılaştığımız oranda artıyor yalnızlığımız.Çevremize şöyle bir bakınalım; tapınanların sadece kendilerini ilgilendiren sarhoşluğunu,tanrı tanımayanların arayışlarını,tepeden tırnağa akıl geçinenlerin ille de ‘aşk aşk’ diyerek attıkları naraları,avarelerin sularına kapılacakları dümenler aramalarını,kirli siyaseti kuşanarak topluma kılavuz olanların yeni uçurumlar yaratmalarını ilgiyle ve hergün biraz daha yalnızlaşarak izliyoruz.
Erginliğe ulaşmamış insanın ıssızlığını bir kenara bırakarak,yetişkinlerin derinlerinden gün yüzüne çıkan yalnızlığı tanımlamaya çalışalım:Octavıo Paz’a göre ‘yalnızlık,insan duygusunun en gizlisinde bulunan gerçek’miş.İnsanın özlem ve kavuşmak olgularını öne sürerek,tüm yaşamın bu doğrultuda bir arayış olduğunu vurguluyor.’Çağdaş dünyanın yalnızlığı,dünyanın çıkmazını yansıtan bir aynadır’derken,masalların,anıların,tarihin ve şiirin layıkıyla kavranılmalarından sonra yaşamanın insana ilginç geleceğini,yalnızlık duygusunun yok olacağını belirtiyor.
Bu dünyanın kendilerini anlayamadıklarını,geceyi gündüzü ve zamanı yitirdiklerini,öncesiz ve sonrasız bir yolun yolcusu olduklarını söyleyenler öylesine çok ki…Bana göre sonsuzun ve sınırsızın etrafında dolaşan Baudelaıre,bu konuda bakın ne diyor: “Çocukluğumdan beri bir yalnızlık duygusu var içimde.Ailem,özellikle arkadaşlarım arasında olduğum anlarda bile,alınyazımın öncesiz bir yalnızlık olduğunu duyarım.” V.Woolf ise “Yaşamak neden böyle içler acısı,neden bir uçurumun yanıbaşından geçen daracık bir yol gibi” diyerek yalnızlığını dile getirir.Bizim insanımız olan Orhan Duru ;”kötülükler,baskılar,eşitsizliklerle dolu bir dünyada yaşıyoruz.Bizim işimiz ne burada?” söylemiyle dünya sahnesinde oynanan trajediye dikkat çeker.
Şair Sevda Zeynep Karadağ’ın şiirlerini okurken yalnızlığın ne demek olduğunu bir kez daha anladım.Aynalı Düşler Çarşısı bir ilk kitap.Hayal Yayınları tarafından Ocak 2009’da pırıl pırıl baskısıyla okura sunulmuş.Yedinci sayfasından doksan üçüncü sayfasına kadar şiirle dolu.Kalabalık içinde yalnız bir öznenin (şairin),gördüklerini,işittiklerini,duyumsadıklarını çözümleyip bütünleyerek,incecik deyişlere yüklediğini görüyoruz.Her şiir şairin yaşamına dahildir.Yani onun sokaklarından,kentinden, etrafını kuşatan insandan izler taşır.Bu bağlamda Sevda Zeynep Karadağ’ın Aynalı düşler Çarşısı ismini verdiği kitabında destansı bir hava egemen.Kendi yaşamından yola çıkarak şiirleştirdiği görüntüler bir film şeridi gibi akıyor.Kitabın ilk şiirinin iki bölümünün altına,son sayfadaki dizeleri getirdiğimizde ne demek istediğimi anlayacaksınız:
“tut ki ömürdür geçerken bize uğramış/zaman uykuda avunan açlık kemiren kendini günaşırı/yeni bir doğum için ay yüklenip bahtını şehre taşınmış/orda denizin ortasındaymış diyar/ince yaralar açılan yerde biz//
cennete kaçar gibi cehennemden harabeydik ani’den beter/kara bir trene bindik ardımız hısım eşraf ardımız hevesli ayrılıklar/bir iki kaz birkaç koyun-adı mendil olan benim kuzum-/kalanlara emanet taşlı tarla bir de şu doğulu istasyon//
(yaralı göz,sf.7)
yüzlerce düş/yüzlerce yüz/yüzlerce dua/en onulmaz anda gitmektir/vazgeçmek dedikleri/hem adettendir gidenin ardından el sallamak/haydi/elini ürkek alıştırma/bu yağmur kalanlar için”
(yağmur,sf.93)
Sevda Zeynep Karadağ’ın şiirlerini okurdum dergilerde.Doğrusu okuturdu kendini.Titiz ve bilge bir kimlik olduğunu düşünürdüm.Şiirlerini kitap oylumunda okuduğumda,yanılmadığımı anladım.Kendinden yola çıkarak gözümüzün önüne serdiği dünya sahnesinin oyuncuları bir bir önümüzden geçiyor.Onların yapıp etmelerinin yakın tanıkları oluyoruz:
“canhıraş boşlukta çırayız her şey oyuna dahil/kusursuz ve asırlardır oynanan/eski bir temmuz ayazı isli bir şehirden dönüyor/kandan adam yapan çocuklar/yeni bir sevda kazımalı/yeni sokak başlarına bu defa beyaz//
külün bildiğidir dağın kızarıp utandığı kalıbından”
(kar davası,sf.16)
Kalıcı Bağlantı
(0)
Yorum yaz!
20/10/2006 · Kategori: Kitap
Aydınlanmanın şairi Tevfik Fikret ve Halûk Gerçeği
Hasan Haluk ERDEM
______________________________________________
Orhan Karaveli'nin kitabı beşinci baskıya ulaştı
Aydınlanmanın şairi Tevfik Fikret ve Halûk Gerçeği
Orhan Karaveli yeniden sadeleştirilen şiirleriyle ölümünün doksanıncı yılında Tevfik Fikret ve Halûk gerçeğini genç kuşaklara nesnel bir yaklaşımla, belgelere dayalı olarak aktarmaktadır. Kitapta yer alan fotoğraflar, Tevfik Fikret'in soyağacı, gazetelerden kesitler, kitaba ilgi gösterenlerin listesi ve kaynakça nesnel yaklaşımın bir örneğidir. Şiirlerin sadeleştirilmesiyle Karaveli, Tevfik Fikret'in kolaylıkla anlaşılmasına ve daha çok okunmasına neden olmaktadır.
***
''(...) Ben inkılâp ruhunu Fikret'ten aldım!''Mustafa Kemal AtatürkKişiler ve Köşeler, Bir Ankara Ailesinin Öyküsü, 46-99 şiirler, Görgü Tanığı, Tanıdığım Nâzım Hikmet ve Sakallı Celâl kitaplarından sonra 90. Ölüm Yıldönümünde Tevfik Fikret ve Halûk Gerçeği başlıklı belgesel nitelikli kitabıyla Orhan Karaveli yeniden okurlarıyla buluştu. İlhan Selçuk'un önsözünü, Orhan Karaveli'nin sunuş yazısını içine alan 306 sayfalık kitap yedi bölüm ve bugünün diliyle Tevfik Fikret şiirlerinden seçmelerden oluşmaktadır. Kitabın sonunda Karaveli oldukça geniş bir kaynakçaya yer vermektedir. Hasan Âli Yücel, Kemalettin Şükrü, Sabiha Sertel, Atilla Özkırımlı, Prof. Dr. Mehmet Fuat Köprülü, Prof. Dr. Mehmet Kaplan kaynakçada yer alan bazı isimlerdir. Tanıttığım bu kitap Eylül 2005 tarihli 4. baskısıdır.
ATATÜRK'E IŞIK TUTAN ŞAİR
İlhan Selçuk kitabın önsözünde ''Tevfik Fikret çoğu dizesinde geleceğin şairi gibi konuşmuştur; bunun nedeni Avrupa'daki Aydınlanma Devriminin yarattığı değer yargılarına âşinalığıdır; laik insanlığın hakça düzenine özlemiyle Fikret'in şiirlerindeki felsefe bugün de geçerlidir'' der. Fikret'in şiirlerindeki ana felsefi konular Aydınlanma düşüncesinin merkezi olan insanın özgürlüğü, kardeşliği ve eşitliğidir. Aydınlanmanın felsefi temellerini ileri süren 18. yüzyıl Aydınlanma filozofu Immanuel Kant da insanın değerine, insanlığın onur temelli gelişimine işaret etmektedir. Ona göre insan araç değil, amaçtır. İlhan Selçuk'un Fikret'in şiiri için Aydınlanmanın değerleri temelinde dile getirdikleri doğrudur. Onun doğru biçimde dile getirdiği diğer bir nokta da günümüz Türkiye'sinde bu değerlerden sapılmaya başlanmasıdır. Bu açıdan Orhan Karaveli'nin bu çalışmasının anlamı büyüktür ve önemlidir.
ÖNYARGILI DURUŞ
Karaveli sunuşunda kitabı hangi amaçla kaleme aldığını şöyle belirtmektedir: ''Bu kitap, Atatürk'e esin kaynağı olması nedeniyle Cumhuriyet'imizin temelinde harcı bulunan çok yönlü bir Türk şair ve düşünürümüzü doksanıncı ölüm yıldönümünde anmak ve genç kuşaklarca anlaşılmasına katkı sağlamak amacıyla yazıldı'' (ss.15). Yazarın da vurguladığı gibi genç kuşakların Fikret'i ve düşüncelerini tanıması, anlaması gereklidir; çünkü o dogmalarla örülü kafalarca en çok eleştirilen şairlerimizden birisi olmuştur. Gerek düşüncelerinin içeriği gerekse oğlu Halûk'un Amerika'da Hıristiyanlık dinini seçmesi önyargı içinde yaşam duruşu sergileyenler tarafından olumsuz malzeme konusu olmuştur. Önyargılı ve dogma duruş içinde bazı kimseler ''gerçekten Tevfik Fikret kimdi, şiirlerinde hangi insanlık değerlerini savundu, günümüz için neler bıraktı'' biçimindeki sorgulamadan uzaktılar, halen uzaklar. ''Toplum, umutsuzluk ve çaresizlik içinde sürüklenip giderken karabaskı, bağnazlık, cehalet, ahlaksızlık, haksızlık, hırsızlık ve vurdumduymazlık üzerine yıldırımlar yağdırmaktan korkmayan bir ahlak ve cesaret anıtı, bir yurtsever devrimci idi Tevfik Fikret'' (ss.15). Vurdumduymazlığın, haksızlığın ve bağnazlığın kol gezdiği ülkemizde ve dünyada Tevfik Fikret şiirleriyle bir insanlık şairidir; çünkü tüm insanlığa adaletin gerçekleştirilmesi için mesajı vardır.Kitabın birinci bölümü ''Aşiyan'da Bir Kurtarıcı'' bağlığını taşımaktadır. Bu bölümde Mustafa Kemal'in Fikret'in şiirlerine, düşüncelerine olan ilgisi anlatılmaktadır. Şairin şiirlerini ezbere bilen Atatürk bu ilgisini ''Ben inkılâp ruhunu ondan aldım. Ziyaret edeceğim yerlerin başında elbette Aşiyan gelir'' sözleriyle dile getirmektedir. Kitabın ikinci bölümünün başlığı ''Mustafa Kemal'e Işık Tutan Şair''dir. Kurtuluş mücadelesi yıllarında Atatürk'ün Ankara'ya gelişinde kendisine okunan ''Ferda'' şiiri, büyük devrimciye kurtuluş mücadelesi için güç verecektir: ''Ferda'yı pek güzel okudun Münir Müeyyed efendi oğlum. Herhalde bilirsin, 'ferda' yarın demektir. Ve yarınlar elbette bizimdir ve mutlaka bizim olacaktır. Ben de zaten bu inançla Ankara'ya geldim. Bu inançla, hep birlikte mücadeleye girmiş bulunuyoruz. Yarınlar için. Yarınların bizim olması için!...'' (ss.39). ''Fikret Hakkında Yazılıp Söylenenler'' başlıklı bölümde Karaveli, Ziya Gökalp, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal Beyatlı, Hasan Âli Yücel gibi önemli kimi kalemlerin Fikret hakkındaki düşüncelerine yer vermektedir. Günümüzde Fikret'i küçümseyenlerin, onun şiirindeki konuları bağnazca eleştirenlerin önyargılarını bırakıp (elbette ki çıkarlarını da bir yana bırakabilirlerse!) bu usta kalemlerin düşüncelerini öğrenmeleri için bu bölüm son derece önem taşımaktadır. Kitabın dördüncü bölümünün başlığı ''Sevmeyenlerin Saldırıları... Aldıkları Cevaplar!''dır. Süleyman Nazif, Nihal Atsız'ın Fikret'i eleştiren düşünceleri ve Prof. Fuat Köprülü'nün tarafsızlık ve ciddiyetle onlara verdiği yanıtları kitaptaki bu bölümün ana eksenini oluşturmaktadır. Prof. Köprülü bütün bu eleştirilere şöyle karşılık vermektedir: ''(...) Vatanını düşman darbelerinden uzak; özgür ve mutlu görmek isteyen vatansever şair, aynı zamanda, kandan ve kanlı zaferlerden nefret eden bir insaniyetçiydi... Vatanının geleceği hakkında gençliğe umut telkin ettiği gibi insanlığın geleceği hakkında da yüksek emellerle donatılmıştı...'' (ss. 89) İnsanlığın geleceği hakkında bugün de birtakım olumsuz durumlarla karşı karşıyayız. Çatışmaların bitmek bilmediği, teknolojiyle bir avuç ekmeğe muhtaç aç çocukların yan yana yaşadığı günümüz dünyasında Fikret'in şiirine çok daha fazla ihtiyaç duymaktayız. Bu dünya her alanda Fikret'ler yetiştirebilmiş olsaydı bugün bambaşka bir yerde olurdu.
FİKRET-AKİF KAVGASI
''Fikret-Akif Kavgası'' kitabın beşinci bölümünün ana konusudur. Tevfik Fikret ve Mehmet Akif Ersoy düşüncelerinin birbirlerinden farklı olduğu iki şairdir. M. Akif Ersoy şiirlerinde Fikret'in dinsiz, çifte bayraklı ve bol para verilince Protestanlara zangoçluk etmekten bile çekinmediğini iddia etmektedir. Mehmet Akif Ersoy'un bu yazdıklarından sonradan pişmanlık duyduğu söylenmektedir; ancak Tevfik Fikret için söyledikleri inciticidir, yanlıştır. Kitabın en uzun bölümü altıncı bölüm olan ''Amerika Birle_ik Devletleri'nde HALÛK'LA SOHBETLER''dir. Bu bölümde yazar Tevfik Fikret'in oğlu Hüseyin Halûk Fikret'in yaşamını Ali Kaygı'nın anlatımlarıyla okuyucuya sunmaktadır. Ali Kaygı, Halûk'u Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Orlando kentinde bulur ve zaman zaman onun ziyaretine gider. Halûk'un Ali Kaygı'ya son görüşmelerinde söyledikleri şunlar olmuştur: ''Din değiştirmeme gelince. Bunun yakınlarımı mutlu etmeyeceğini biliyordum ama ilkokul dahil öğrenimimin tamamını Hıristiyan inancının kendini açıkça hissettirdiği kurumlarda yapmıştım. Gene de İslamiyete ve Türkiye'ye, Türklüğe toz kondurmadım. Düzgün bir insan olarak kendimi herkese kabul ettirdim. Babamın adını kirletecek, onun ruhuna acı verecek en ufak bir hareketim olmadı. Bu ülkeye yerleşen göçmen çoğunluğun aksine adımı da değiştirmedim. İşte, imzamda bile açıkça okunan bir 'Hüseyin Halouk Fikret'im. Halûk'taki u'nun yanına bir 'o' ekledim o kadar. Adım doğru okunsun diye. Doğduğum ülkeyi her fırsatta yücelttim. Aksini ileri sürenler varsa haksızlık ediyorlar. Daima 'Türk' kökenli olarak bilindim ve bundan da gurur duydum'' (ss. 141). Seçtiği inancından dolayı insanlık dışı karalamalara maruz kalan Halûk tüm içtenliğiyle bunları söylüyor. Gazetecilerden Refi Cevat Ulunay eleştirilerinden vazgeçmeden bu konuyla ilgili şunları ileri sürmektedir: ''...Tevfik Fikret'in... 'mürd olan'[gebermiş olan] oğlu Halûk'un babasına ve Türk edebiyat tarihine yararlı olabilecek hatıratını elde etmek için çırpınan Talât Halman Bey'in (yazışmalarını) dikkatle okudum. Hiçbir şey yok! Türkiye'nin büyük bir şairinin oğlu Türkçe bilmiyor, milletini bilmiyor, vatanını bilmiyor, dinini bilmiyor, tarihini bilmiyor, kendini bilmiyor!.. Ne müthiş bir boşluk!..'' (ss. 143). Amerika üniversitelerinde öğretim üyeliği yapan, kendi seçiminden dolayı Hıristiyanlık dininin inancını benimseyen biri günümüzde de Halûk'un maruz kaldığı sert eleştirilere, karalamalara maruz kalır mı acaba? Tevfik Fikret halen oğlunun benimsediği yaşamdan dolayı karalanmaya devam etmekte midir? Bunların en azından azaldığını ümit etmek istiyorum.Kitabın yedinci ve son bölümün başlığı ''Doğumundan Ölümüne''dir. Yazar bu bölümde Tevfik Fikret'in yaşam öyküsünü kaleme almaktadır. Karaveli, kitabına Fikret'in şiirlerinin sadeleştirmiş halini eklemiştir. İşte bu şiirlerden birkaçı:
RÜBAB-I ŞİKESTE (KIRIK SAZ
''Kimseden fayda ummam, dilenmem kol kanatKendi boşluk ve gökkubbemde uçar giderimEğilmek, esaret zincirinden ağırdır boynuma Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şairim'' (ss. 179).
FERDA
''(...) Vatan çalışkanİnsanların omuzları üstünde yükselir.Gençler, vatanın bütün ümidi şimdi sizdedir.Her şey sizin, vatan da sizin her şeref sizin;...'' (ss.248-249)
DOKSAN BEŞ'E DOĞRU
''Bir uğursuz devir: yine çiğnendi yeminler;Çiğnendi, yazık, milletin yüce umudu!Kanun diye topraklara sürtüldü alınlar,Kanun diye, kanun diye, kanun tepelendi...Beyhûde figanlar yine, beyhude inlemeler!'' (ss. 272)
SONUÇ VE DEĞERLENDİRME
Orhan Karaveli yeniden sadeleştirilen şiirleriyle ölümünün doksanıncı yılında Tevfik Fikret ve Halûk gerçeğini genç kuşaklara nesnel bir yaklaşımla, belgelere dayalı olarak aktarmaktadır. Kitapta yer alan fotoğraflar, Tevfik Fikret'in soyağacı, gazetelerden kesitler, kitaba ilgi gösterenlerin listesi ve kaynakça nesnel yaklaşımın bir örneğidir. Şiirlerin sadeleştirilmesiyle Karaveli, Tevfik Fikret'in kolaylıkla anlaşılmasına ve daha çok okunmasına neden olmaktadır. Kitabın daha çok okunacağına inanıyorum. Başta gençler olmak üzere, ülkemizin en önemli değerlerinden birini yakından tanıması ve şiirlerinin değerlendirilmesi kültür dünyamız için gereklidir. Kitap, Fikret gerçeğini yakından tanımamıza olanak sağlamıştır. Genellikle Tevfik Fikret ülkemizde şöyle tanınmakta ve tanıtılmaktadır: Edebiyatı Cedide (Yeni Edebiyat) akımını yaratan Serveti Fünun dergisinin başında bir şair. Oysa o aynı zamanda Aydınlanma değerlerinin de kalemidir. Öncelik Aydınlanma değerlerindedir; gerisi ezberdir. Karaveli bu gerçeği bu kitapta göstermiştir. Ülkemizin kültür dünyası içinde yer alan isimlerimizin başında gelen Tevfik Fikret, sözünü yalnızca ülkemiz insanı için değil tüm insanlık için söylemiştir. Bu, onun evrensel bir şair olduğunun en iyi göstergesidir. Tevfik Fikret'in doksanıncı ölüm yıldönümünden sonra da şairi tanıtan, düşünceleri tartışılan etkinlikler düzenlenebilir. Fikret başta şair yönüyle olmak üzere her yönüyle ele alınabilir. Edebiyatçılar, felsefeciler, kültür adamları onun şiirlerinde ele aldığı konuları kendi alanları çerçevesinde gündeme getirebilir, tartışabilir. Bu kitap belgesel yapımların, filmlerin gerçekleşmesinin önünü açabilir. Ülkemizde bunu başarabilecek iyi yönetmenler, senaristler ve yapımcılar vardır. Tevfik Fikret'in insanlık için seslendiği ''Rübâbın Cevabı (Sazın Cevabı) şiirinden bir alıntıyla çalışmamızı bitirelim; ama Orhan Karaveli'yi bu çalışmasından dolayı kutlamayı unutmadan: Kalemine, aklına sağlık Sayın Karaveli. ''Sen bak: Nasıl donup düşüyor nağmeler yere;Sen bak: Nasıl benizler uçuk, bezgin bakışlar;Sen bak: Yıldızlarda nasıl hazır, batışlar;Sen bak: Şu buzlu dalgaların uğursuz derinliğine;Sen bak: Şu insanlara zulmedenlere;Sen bak: Ne bünyeler boğuyor ahmakça aşağılanma;Hep devrilen umut ve teselli, sebat ve zekâ!'' (ss. 266). Orhan Karaveli, 90. Ölüm Yıldönümünde Tevfik Fikret ve Halûk Gerçeği, Pergamon Yayını, 4. Baskı, Eylül 2005, İstanbul
Cumhuriyet Kitap, 05.01.2006
18/10/2006 · Kategori: Kitap
2002 Şiir Yıllığı
Yayımlanan onlarca edebiyat dergisini okuyacak fırsat her zaman bulunmadığından, ''2002 Şiir Yıllığı'' (Hazırlayan Veysel Çolak, Gendaş Yayınları, 2003) şiirsevenlere yıl boyunca çıkan şiirlerin antolojisi olarak güzel bir derleme sunuyor. Veysel Çolak, 70'e yakın dergide yayımlanan şiirler arasında yaptığı bir seçkiyi derlemiş, bu çok zaman alan ve değerli bir çalışma, ayrıca edebiyatı yakından takip edenler için de çok güzel bir başvuru kitabı.
Veysel Çolak, derlemenin başında yer alan ''Genel Değerlendirme'' başlıklı yazısında ''Bugün Türkiye'de bine yakın şair, ele gelir şiirler yazıyor. Bunları tek tek okuduğunuzda beğenip önemseyebilirsiniz. Ama onca dergiyi, yayımlanan kitapları peş peşe okuyunca büyünün bozulduğunu görüyorsunuz. Çünkü pek çok şair bir diğerini eskitmekten (yinelemekten) öte şiir yazmıyor'' diye görüşlerini dile getirmiş.
Gerçekten de bu derlemede onlarca şiiri peş peşe okuyunca, bir yıl boyunca yeni bir sesin pek duyulmadığını görüyoruz. Yine de benim çok sevdiğim şiirler çıktı aralarında. Roman okumaktan şiir dünyasını yakından takip etme fırsatını bulamadığım için, bana bu seçki yılın en iyi armağanı gibi geldi. Önce rasgele sayfaları çevirip tanıdım bazı şairlerin şiirlerini okudum. Sonra benimle aynı yıl doğan (1959) şairlerin şiirlerini zevkle okudum. Kitabın şairlerin doğum yıllarına göre düzenlenmiş olması, farklı nesillerin neler yazdıklarını, farklı duyarlılık gösterdikleri konuları görmemize de olanak sağlıyor. 1986 doğumlu Ertan Yılmaz'ın şiiriyle başlayan yıllık, 1918 doğumlu İlhan Berk ile 1914 doğumlu Fazıl Hüsnü Dağlarca'ya kadar uzanıyor.
Şiirler kadar, Veysel Çolak'ın 2002 yılında yazılmış şiirler üzerine yazdığı giriş yazısı da çok önemli. Yazılan her şiirin nasıl kendi estetik kuramını da yaratması gerektiği konusuna değiniyor Çolak. Bunun başarılmadığı ortamda yazılan şiirlerde doğal olarak eksiklik hissediliyor. Bu kuşkusuz çok iddialı bir duruş noktası oluşturuyor, burada sözü edilen her şairin kendi estetik kuramı doğrultusunda şiir yazmasından öte bir durum, her şiir -aynı şairin daha ince yazdıkları da dahil- kendinden önce yazılmış şiiri karşısına alıp, yepyeni bir ses üretmek durumunda. Türk şiiri bunu yıllarca başarmış, şimdi şiiri engelleyen durumlar neler olabilir, bunu düşünmeye itiyor Çolak'ın yazısı. Gerçek bir gerilemeden mi söz ediyoruz, yoksa bir tıkanıklık mı?
Konuya Türk şiir geleneği açısından bakınca olumsuz bir tablo çıkıyor belki, fakat tüm dünyadaki sanat çevrelerin tıkanmalardan söz etmeksi, sanattan, 20. yüzyılın başındaki hareketi mi bekliyoruz sorusunu doğuruyor. Belki sanat ve felsefede artık büyük atılımlar dönemleri kapandı, bu çok üzücü ve karamsar bir düşünce olsa da, sanatın boyutunun ve işlevinin değiştiğini görmemizi engellemez. Yüce amaçlı sanat eserleri onlarca yıldır artık üretilmemekte, artık onların üretilecekleri bir dünyada da yaşamıyoruz. Romantik dönemin ulaşılmaz sanatçısı yerini memnuniyetle, medyayla iyi ilişki kurma çabasına girmiş, yüzünü piyasaya dönmüş, hatta en donuk izleyicinin de ilgisini çekmeye çalışan sanatçıya bırakmış olabilir. Bu sanatçıya karşı elbette büyük hayranlık duymuyoruz fakat değişenin sadece sanatçı değil, sanat olduğunu da anlıyoruz.
Bütün bunları söyledikten sonra, yine de Veysel Çolak'a çok hak verdiğimi söylemeliyim. Sanatta, şiirde bu değişim acı veren bir boyutta. Çolak yerinde olarak düşüncelerini şöyle ifade ediyor ''Onca yıldır biriktirilen şiir bilgisi ve kazanımlar; dönüşmüş, aşkınlaşmış bir şiir getirememiştir. Şiir adına kazanımların yağmalandığını söylemek hiç de yanlış olmaz bu noktada. şimdilerde kendini yağmalayan ve durmadan eskiten bir şiir yazılıyor. Artık bu malzemeden yola çıkarak büyük şiirler yazmak olanaksız görümüyor.'' Bu sözlere ekleyeceğim tek şey, bunun sadece şiirin sorunu değil, sanatın sorunu olarak günümüzde değerlendirilmesi gerektiği kalıyor.
Aslında bu olumsuzluk şairler tarafından da dile getiriliyor. Örneğin Ali Asker Barut (s. 64) şiirinde
''Bu şehrin yağmurları mısra mısra ezberimde
Üzerinde zarif bir gökkuşağı
Yuttuğu denizi kusuyor boğulmuş bir martı
Düşürüp boynunu bir çöpçünün sıcak avucunda
Hayat affet! Kalbim hoş gör beni
Çünkü artık mümkün değil aşk
Çünkü artık mümkün değil şiir''
Sanatta yeni bir şeylerin üretilemediği bir çağda yaşıyor olnmamız düşüncesi büyük bir karamsarlık içeriyor. Oysa, 1982 doğumlu Gonca Özmen'in ''Bulantı'' gibi genç şairlerin şiirleri umut vermeli okura.
''Yağmurla aktı yüzün camın iğreti teninde
Dönüp dolaşıp kaybolmalar gibiydin
Nasıl da direngen bir denizdin ellerimde
Gelinciğin boynu eskiden ince, kırılgan
Şimdi bir çınarla değiştir gövdeni
Kimin krallığına kar yağmadı ki
çingenelerden sonra?
İmlasız yazılıyor artık büzün sözcükler
Ve unutuşun o dağınık nostaljisi
Ne tuhaf seni boşluğa söyledim de
Deştim tenimin buğday artıklarını
Boynumun ikliminde açmadı hiçbir çiçek
yeryüzü çığlık çığlığa bir ceninsin
hadi kıpırda içimde, yar gövdenin gizini
en çığırtkan çağ bu aşk bunaldı gürültüden
Caddeler, vapurlar, otobüsler koşar adım
Serçelerin başı dönmüş saçaklarında
Bir orman ürküsü verir kentin uğultusu
İçe kapanık yatak odalarında Freud'su kokular
Ve her an düşmek korkusu gölgenin zindanına
Düşmek ve ağırlaştırmak göğün dibini
Kalbimde sartre biraz sancı, F tipi bir sıkıntı
Ölüm zambaklar topluyorum
Yeniden açılmak için sabaha
Bilmiyorsunuz rutubetimi kusuyorum yıllardır.''
aydasuhotmail.com
Cumhuriyet Gazetesi Kitap ekinde 06 MART 2003 tarihinde yayınlanmıştır.
18/10/2006 · Kategori: Kitap
|
|
Şiirimizin büyük ustasını on iki yıl önce 9 Ocak 1990 yılında yitirmiştik
Cemal Süreya şiirine toplu bakış
Çağdaş şiirimize binbir tat katan, Türkçenin tüm güzelliğini zeki bakışıyla dizelere taşıyan, aşkı, sevmeyi, umudu öne çıkartarak günümüzü şiirleriyle güneşli kılan değerli şair Cemal Süreya'ya saygıyla...
ARİFE KALENDER
İstanbul'da elimi kaldırdım Biraz içkiliydim, biraz sevdalı, biraz da minareli"
dizeleriyle adeta portresini çizen C. Süreya, yaşama ve sanata her zaman biraz içkili bakmış olsa da; ince zekâsı, sevecen yüreği, coşkusu ve baktığını iyi gören bir kültür adamının bilinciyle, Türkçenin tüm güzelliğini şiire taşıyarak şiirimizde nefis bir tat bırakmıştır. O her zaman sevdalıdır.. Sabahlarla akşamların buluştuğu saatlere, aşılıp kapanan kapılara, istasyonda havalanan kuşlara, dostlarıyla muhabbete, bir bardağı tutan ele, yaşadığı yerlere... Bir ömür sırtında sevdayı taşımak zor zanaattır. Bu zorlukları aşarken hüzenlendiği yerde umutsuzluk ve karamsarlık; yeislerden, mistik kapanışlardan uzaklaşarak yerini ironiye bırakır. Şiir aşktır ve bu aşk da kadınsız ayakta duramaz.
"Güzelsin sevgilim, Ama çok yakından!"
dediği sevgili; çağlar boyunca yaşamış olsa da şiirimizin tüm evrelerinde ete kemiğe bürünmeden var olmuştur şaire göre. "Şapkam Dolu Çiçekle" adlı denemesinde; Divan şiirindeki sevgilinin adeta cinsiyetsiz göründüğünü, Servet-i Fünun'da marazi, hececilerde aristokrat, kırk kuşağında halktan ve sınıf değiştirmiş biri, "garip"çilerde sokak hovardalığına indirgenmek istenen, alaysamayla eski şiirde yerilen sevgili kimlikleri çoğunlukla eksiktir. Ancak "1955'lerden sonra yazılan şiirlerde aşk teması yeni yükler, yeni zenginlikler kazanmıştır".
Kendi dönemine kadar uzaktan seyredilen, âşıkane sözlerle yüceltilen ya da yerilen sevgili; 1950'lerden sonra 2. Yeni şiiriyle gerçek kimliğine kavuşur. Bu da kadındır. Erkek gibi yaşamın vazgeçilmez olanı, aşkın ve şiirin bedeni yani... Bunu en iyi bilenlerden birisi de elbette C. Süreya'dır. Günlük hayatına onlarla başlar, onlarla insanoğlunun tarihini araştırır, onlarla erotizmin güzelliğini şiirlere yansıtır.
C. Süreya şiirinde aşk ve erotizmin yanı sıra; zaman ve ölüm, ülke tarihi, insan çıkmazları, alkol ve sigara, şiir, şair dostları, söylence ve mitler ana temalar olarak karşımıza çıkar. Gerçekçi ve eleştirel bir bakışla bu temalarda yoğunlaşan Süreya şiiiri 'Ana sütüm' dediği Türkçenin de tüm derinliğini ve zenginliğini dizelerinde duyumsatır.
Bir tünel karanlığı
Zaman önemlidir şair için ve de tüm canlılar için bir bitimi vardır. O bitime varmadan, ondan kaçmak için belki de 'Dörtnala sevişmek lazım' der. Gün adlarını, gün tarihini, mevsim ve ayları sıkça dizelerinde kullanırken; yaşamın anlık görüntülerini mekânlara sabitleştirip adeta çivilemek ister. Ölüm uçurgandır, ya da sonsuz bir tünel karanlığıdır dönüşü olmayan... Hayatın diyalektiğini iyi bilen C. Süreya; bildiklerinden zaman zaman irkilir yalnızlığında.
"Ey sevgili yalnızlık Senin günübirlik sokaklarında Dopdolu bir öğle Bir kuş serpintisini, ölümün Canevine götürüyor."
dediği 'Öğle Üstü' şiirinde ürpertisini sezdirirken; 'Kars' şiirinde 'Öyle güzel ki ölürüm artık/ Beyaz uykusuz uzakta/ Kars çocukların da Kars'ı/ Ölüleri yaşayan karda/ Donmuş gözlerimin arası' dizelerinde zıt imgelerden yola çıkarak kar görüntüsünde beyazı, uykuyu, uzak ve yakın ölümleri sorgular. 'Kaçak'ta 'Küçük kızları ve ölümü kuşatır yüzü/ Önce küçük kızları sonra ölümü' dizeleriyle de; ölümün ilk uğradığı yerin küçükler olduğunu anlatmaya çalışır.
'Biliyorsun ben hangi şehirdeysem/ Yalnızlığın başkenti orası' diyen şair yalnızlığında daha çok ölümle baş başadır. 'Yüzüm giyotine abone' dizesiyle de onun yakın tanığıdır.
C. Süreya'da doğumun, aşkın doğallığı kadar doğaldır ölüm de. Ancak bunun kılıçlarla, toplarla-tüfeklerle gelişi doğallığı bozar. Öldürmek çok daha ürpertici, düşündürücü ve daha acıdır ölümden. 'Mola' şiirinde 'Kaç tane vurmuştum mütarekede' dizesiyle, öldürmeyi erdem sayan bir general 'Asker su ver asker' diye emrederken, 'Ben asker değilim nişanlıyım' diyen erin yanıtıyla öldüreni, ölüm emrini verenleri ironiyle betimler.
'Savaştan da kırandan da olsa Veremle de sıtmayla da gelse Lacivert bir çıngıraktır ölüm'
Gelişi kaçınılmaz olanın rengi koyudur ve ne şekilde gelirse gelsin ses çıkartır. Ama 'özgürlüğün geldiği gün/ O gün ölmek yasak'tır. Ölüm düşüncesi tanrıyı anımsatır hemen 'Sanmasınlar inanmıyorum/ Elbette inanıyorum tanrıya/ Herkesin kendi tanrısı var/ Sen ölünce ölüyor o da'...
Günler, aylar, mevsimler
Şiirlerinde; kibrit, sigara, kuş, uyku, sokak, mavi, beyaz, kırmızı, ay, aslan, at, el-parmak, yüz, güvercin, gölge, su, ağız, güneş, pencere, kapı sözcüklerini sık kullanan Süreya; olayları, halleri verirken onların tarihini de göz ardı etmez.
'24 Mayıs Cumartesi Burda bu çaybahçesinde Duvarlar kuşlarla dolu Bilsen öyle yorgunum ki Yalnız alnımı örtüyor uyku'
dizelerini aldığım 'Çay Bahçesi'ndeki gibi, 'Uçurumda Açan' şiirinde de '1929 buhranı bile geç gelmemiş miydi/ Eksikliğe mi alışmışız mutsuzluğa mı yoksa' derken de tarih ve gün belirtir. 'Siz Saatleri'nde ise düzyazı şiir yazımıyla zaman kavramını genişletir. "Aylar birbirinin içinden yürüyebilir. Ağustosta bile marta gönderme vardır. Yine de gönderme mevsim mantığıyla sınırlıdır.
Günlerse bambaşka. Bir günün öbürünün önüne geçmesine izin yok. Günün gizi hem kişiselliğimizde hem de onun kendi kişiselliğinde.
Siz, saatleri yaşadınız. Henüz sözcük haline dönüşmemiş, ya da bir sözcük karşılığı oluşmamış durumlar yarattınız. Tanığınızım.
Aylar ayları açıklıyor.
Saatler saatleri kum saatiyle açıklayabiliyor.
Açıklanmayan tek şey aşk En büyük sayrılık ve en büyük sağlık..."
'Önceleyin' de, 'Roman Okudum/Seni Düşündüm'de birçok şiirde olduğu gibi; çarşambalar, cumalar, cumartesiler yaşanmışın tanığı olarak dizelerde yerini alır.
'Kısa Türkiye Tarihi'ndeki tüm şiirler yakın geçmişin özetidir bir bakıma. 'Üç Anayasa/ Ortasında büyüdün/ Biri akasya/ Biri gül/ Biri zakkum' söylemiyle yaşam evrelerini ironiyle bildirirken, III. Şiirde de "Türkiye'nin adı,/ soyadı yasasından beri,/ Atatürk adından soyutlanamadı.' diyerek başlayıp- 1930'lardan 1980'lere kadar 'Etitürkiye, Atetürkiye, Uditürkiye, Ötetürkiye, Atatürkiye, Adıtürkiye ve Adatürkiye türetmeleriyle ikilikler halinde sürer. Askeri dönemleri ise 'Kahvede subay yok/ Bu nasıl iştir!' dizeleriyle anımsatırken IV. Şiirde de 'O yıllarda ülkemizde/ Çeşitli hükümlerle/ Yetmişiki dilden/ ikisi yasaklanmıştı/ İkincisi Türkçe diyerek dilin ve düşüncenin baskı dönemlerini özetler.
Zor yaşam
Oturduğu semt adlarından, bindiği vapura, gezdiği şehirlere kadar birçok mekân da şiirde yerini bulur. Mardin, Kars, Ankara, İstanbul, İzmir, Afrika, Suveyş, Afyon, Çin vb. adlar bazen şiir başlığı bazen de dize aralarında verilmek istenilenin destekçisi olarak karşımıza çıkar. 'Oteller Hanlar Hamamlar için sürekli şiir'in 1.'sinde 'Şu günlerde içkiye düştüm, ondan mıdır bilmem,/ Daha çok seviyorum Cansever'i, Uyar'ı, Can Yücel'i/ Bir de Fethi Naci'yi, ve elbet Mustafa Kemal'i./ Ankara Ankara/ Bir kent değil burası, bir acenta dizisi...'nde de dostları ve Ankara'nın genel görüntüsü yansıtılır.
'Hiçbir semtte berberin olmadı, 1954-1980 arasında, 26 yılda 28 ev değiştirdin; Leke kuşağı nasıl bilmez seni!'
dizeleriyle kendi kuşağının zor yaşamını özetleyen Süreya'da sevdiği, beğendiği, etkilendiği şairler ve onların şiirleri de önemli yer tutar.
'Oteller hanlar hamamlar.......' kitabında S.Birsel, C. Sıtkı, C. Külebi, M. Kemal, Yılmaz Gruda, Orhan Veli, Şahap Sıtkı, H. Şimşek ve M. Altıok aynı şiirde buluşup 'yer altı suları'na benzetilirken; Mübeccel İzmirli, Ceyhun Atuf, İlhan Berk, Turgut Uyar, Karacaoğlan, Behçet Necatigil, Edip Cansever, Piri Reis başlıklarıyla şiirlere girerken; 'Yunus ki süt dişleriyle Türkçenin başlıklı uzun şiirde de; Âşık Paşa, Emir Sultan, Balık Sultan, Urum Abdal, Kızıl Deli, Âşık Garip, Köroğlu, Pir Sultan, Gedayi, Emrah, Dadaloğlu, Karacaoğlan gibi halk ozanları şiir boyunca dizilirler.
'Beni öp/ Sonra Doğur Beni'yi Elif Sorgun'a ithaf eden C. Süreya, 1979-1980 yıllarında Yusufçuk'da yayımlanan 'Mezartaşı çiçekleri' adlı şiirinde en çok adı geçen, belki de en çok takılıp, sohbet ettiği İ. Berk için '70.000 aşk ve 90.000.000 dize/ Ünlü şair İlhan Berk burda yatıyor!/ N'olur yolcu, sevaptır, sakın üşenme,/ Yukardaki sayıya bir sıfır da sen ekle.' derken aynı şiirde Ç. Altan'ı, Dağlarca'yı, Külebi'yi ve Fuzuli'yi anar. İlhami Bekir, Tevfik Akdağ, Ahmet Köksal, Ercüment Uçarı da kısa şiirlerle sunulurken Eray Canberk için 'Sevgili Eray/ Çevirir sessizliği/ Deniz lokantasında/ insancaya' der. Onun şiirinde Hz. Ali söylencesi de halkın ağzından; 'deve, deveyi çeken, devenin üstündeki, Üçü de Ali' tanımıyla verilir. Başka bir şiirde 'Kürtler yalan söylemek zorunda/ Arnavutlar, doğru', der 'Bu hükümet', Pir Sultana pasaport, Yunus Emre'ye basın kartı vermezken, ferman çıkartarak Karacaoğlan'ın otobüse binmesini de engeller... Zaman zaman umutsuzluğa kapıldığı da olur. 'Belli, iyi şeyler olmayacak' diyen şair 'Kirlidir şiir; ve söz, atılmazsa zehirdir' düşüncesiyle söz atmaya, sözle zehir atmaya devam eder.
'Sevda sözleri'
'Sevda Sözleri'ni incelemeye başlarken; uzun süre kapaktaki resme baktım. Başının üst tarafındaki saçları dökülmüş, alnı açık, gözü açık, gözü kaşı yerinde, burnu yüzüne uygun, gözünün birisine ışık vurmuş, sağ tarafı gölgede. Sigarayı tutan eli bıyığının ve ağzının yarısını kapatmış. Çenesi görünmüyor. Sigarasının külü uzamış-düştü düşecek... Sanki kahır var, hüzün var gözlerinde. Bir masaya dirseğini dayamış belki, görünmüyor. Hatta masada yeni doldurulmuş içkisi de olabilir. Bunları bilmesek bile 'önceleri ilk işim sigara içmekti/ şimdi ise ilk işim içmemek' diyen şairin alkolü ve sigarayı sevdiği dostları tarafından biliniyor.
'Teşekkürler sigara dumanı/ Sağolasın o adam' dizeleriyle yalnızlığını paylaştığı insana ve sigaraya espiriyle yaklaşır. Yalnızlığında; 'Belleğin yerini tutar kadehindeki' ve 'Dost/ Sözleri "soğan kadar şirin" 'dir.
'Sıra hep son kadehe geliyordu Dudakların başkalarının masasında lale Ben boynumdaki ipe bir düğüm daha atıyordum Peşinden başka gidecek yer yoktu Seni artık hiç sevmediğim halde.'
'Piyale' şiirinde 'enayilik' ettiğini bile bile! Artık sevmediği içkinin ve sevgilinin peşinden 'Piyale' şiirinde 'enayilik' ettiğini bile bile! Artık sevmediği içkinin ve sevgilinin peşinden gitmeye devam eder. 'Kanto' da; 'Ben nerde bir çift göz gördümse/ Tuttum onu güzelce sana tamamladım/ Sen binlerce yaşayasın diye yaptım bunu/ Bir bunun için yaptım'
- Garson bira getir
Garsonun adı Barba' dizelerinden sonra gittiği her yerde gördüğü kavgalar, zulümler, kötülükler ve 'namussuz bir çağ' yüzünden kahırlanarak garsona rakı, şarap getirmesini söyler. Durmadan içki getiren garson şiirin sonunda yorgun düşer, 'Garsonun hali harap'tır.
C. Süreya yalnız da yudumlasa içkisini, dostlarıyla da- onun kadehini doldurup boşaltan hep bir eldir. Parmakların bardaklarda bıraktığı izin peşindedir çoğu kez. Bu eller ve parmaklar da kesinlikle bir kadının, âşık olduğu sevgilinin elleridir.
Bazen bakar; 'çıldırmak içten değil' söndürüp atar sigarayı öfkeyle. Yaşadığı dönemlerde yurdunun orunları, çıkmazları büyüktür. Aşk güzel olmasına güzeldir ama yaşamda başka değerler de olmalıdır, başka güzelliklerle birlikte yaşanmalıdır aşk.
'Ama ne var eskisi gibi değil Bir başına değil aşk başka sevilerle koşullu Mesela barışa arada bir gökyüzüyle Her şeyin gerçeği insanlıkla beraber Aşk ünlü güzellik'
'Kesik' şiirinde de vurguladığı gibi; özgürlüğün -barışın- insanca yaşamanın mümkün olmadığı yerde aşk, tek başına yetersizdir, anlamını yitirir. 'ün!'le anılandır yalnızca...
'Hem ayrıldık hemi de öldük Kimimiz haritanın bir ucunda; kimimiz öbür Kimimizin gözlerinde Jandarma mavisi Kimimizin bayrağı naftalin içinde. Ah! inanmadık bir türlü inanamadık Gökyüzü acıyım demedi bize'
Haritanın bir ucundan öteki ucuna kadar acılar yaşanırken; umutsuz türküler yakılır, ağlaşılır ve dayanılmayan yerde- 'Di gel gayrı zalım ürüzger/ Di gel...' diyerek, beklenene sabırsızca haykırılır.
Cemal Süreya'da toplumsal eleştiri bazen küçük insan kimliğinde, bazen de genel ve tarihsel boyutuyla karşımıza çıkar. 'Dünyada/ Bakışımlıydı, çocuktu bedenlerimiz;/ Ezilir ezilirdi aralarında/ Yağmurkuşugillerden biri' dizelerinde ezilişin küçüklerden başladığını belirterek 'içlenmek zanaatında ne usta' olduğunu da sezdirir. 'Dostum Elif. Harput Kasabı. Güzin./ Günde beş vakit Harput ve hüzün/ Doldur doldur Allahı seversen/ Anası satılsın Burjuvazinin.' dizeleriyle başlayan 'Terazi Türküsü'nde de yeni sistemi eleştirdiği yerde, sohbet edercesine yaşamın güzelliğini ve umudu dirençli tutmaya çalışır. Bu direnişte alaysama, ironi, şakalaşma şairin dizelerini renklendirerek, söylemi sıcak kalır. Bir sigara içenlere bir de; 'Eski bir Osmanlı paşası gibi/ Feodaliteyi süpüren bıyıklarıyla/ ...İstanbul'a -ateş edilmemelidir.
Mutsuzlukla beslenen şiir
'Minibüslerle morarmış sokaklar'da dolaşırken; 'Buğday parayla/ para ekmekle/ ekmek tütünle/ tütün acıyla' değiştirilir. Acı ise hiçbir şeyle değiştirilemediği için, Galata'da 'bir ağız mızıkası halinde, tükenmeyen paslanma tutkusuyla denize yedirilir. Hasan Basri arkadaşıdır ve onun ettiği -bir küfür- 'paslı, yeşil, koçbaşlı, kuma batmış, kirli, sarkaçlı, nal söken...' bir kilide dönüşür. Küfür kilidin yerini alır ve kilit; 'Yer altı' şiiri boyunca durmadan derine insanlığın ilk başladığı yere dönerek burgu gibi ilerler, her adımda zaman ve insan görüntülenirken; 'iki şey aşk ve şiir/ Mutsuzlukla beslenir biri/ Biri ona dönüşür'..
'Onlar İçin Minibüs Şarkısı' uzun şiirde ise 'Öldürmektir felsefeleri bir karıncayı bile, ama yaşatmayı bilmezler.' dediği burjuvazi'nin ironiyle eleştirisi yapılır.
'Önden güleç ve edilgin yandan keskin ve firavun Dilenciler ve genelev kadınları üstüne sayısız özdeyiş yatar kursaklarında, İçlerindeki sevgi insanları atlayarak hayvanlara yönelmiştir özellikle kedilere ve köpeklere karşı iyice duygusaldırlar iki gözleri iki çeşme,'
..........
C. Süreya şiirinde 'bir çiçek ansızın yolunu keser, sözcükler durmadan gömlek değiştirir, Gün gelir bir sürü şey/ Zoruna gitmeye başlar gerçeğin'. 'Anıtkabir romen rakamıyla kaç' ya da; 'Doğru söyle/ Beni mi seviyorsun Atatürkü mü' diye sorar. Kendisini gölgesiyle aldatan karısından işkillenir, çizdiği yüzlerin ortasına kaş yerine şemsiye yapar, şemsiyenin iki yanına göz yerine iki çiçek yerleştirir. Mutlu olması için de, içlenmesi için de bol nedeni vardır. Yaşamak oldukça güzeldir, vazgeçilmezdir, hele de ona şiirle-aşkla bakılıyorsa. Bu yüzden Süreya şiiri; güler yüzlü, eğlenceli, düşündürücü, uyarıcı, muzip ve alaycıdır.
Şiirlerde görsellik ön plandadır. Temalar yalnızca duyumsatma ya da sezdirmeyle sunulmaz. Penceresinden bakıp gördüğünü aynı anda okuyucusuna da gösterir adeta. Şiir başlıkları çoğunlukla uzun ve ilginçtir. 1994 Eliyle/Samanyoluna, Çıkmaz Sinir, Kişne Kirazını Ve Göç, Mevsim, Tristram, Rokoko, TK, Bun, Üvercinka, Balzamin, Hamza Süiti vb...
Fenikelileşmemek. Ben bu sözü söylüyorum Bu sözü sana söylüyorum bir gün gerekir nasıl olsa Serhas'ın askerlerine gümüş zincirlerle döğdürdüğü Ömür ucuna da gittim ben bu suyun, Buradan taa peygamberler kıyısına kadar Büyük suları sadece karpuz soğutmada kullanıyorlar Fatih Sultan Mehmed gemilerini karadan yürüttü ya Deniz kaçkını bir ulusun çocuklarıyız biz o gün bu gün...
'Bir Kentin Dışardan Görünüşü' başlıklı bu şiirinde olduğu gibi uzun anlatımlarla uzun şiirleri yeğler. Konuşma dilinden sıkça yararlanan C. Süreya bölüm aralarına tek ya da ikili-üçlü dizeleri de fazla yineler. Bu tekrarlanışla uzun anlatı temanın baştan sona kopuşunu önlediği gibi, ses ve müziği de canlı kılar. Ara bölmelerin yanı sıra bazen aynı dize bölümlerin ilk ya da son dizesi olarak karşımıza çıkar.
Bir sohbete başlarcasına
'Ben nice gözle nice denizle nice gazelle/ Rimle gördüm rimle bildim rimle yaşadım' diyen şair dizeyi bazen de heceyi böler. Eş ses öğesinden, mecazlardan yararlanır. Yarıda kalmış bir sohbete başlarcasına şiire girerken, sıcak arı bir dille o şiirin yazıldığı yer-mevsim-nesneler-renkler ve kişiler birer tablo oluşturur. Bir sonraki şiir de dünün devamı, konuşmanın başka bir konuda devamıdır sanki. Fransız şiirinin biçim özelliklerinden etkilendiği bilinen Cemal Süreya; düzyazı şiirle başlayıp uzun anlatılardan sonra, yorgunluğunu dindirmek için susar gibi aralarda tek, sonra bir iki dizeyle sözün yoğunluğunu hafiflettikten sonra yine uzun söylemine geri döner. Klasik şiirin ses ve ritim öğelerinden uyaklardan sıkça yararlanır.
'Üçbin Yaprak Yüzbin İpekböceği'nde, 'Ortadoğu'da, 'Sevda Sözleri'nde, 'Göçebe'de destansı özellikleriyle birçok şiir yer alırken, birçok şiirde iki dizeyle şaşırtır. Anadolu'yu, onun yaşamını anlattığı şiirlerde halk şiiri söylemi görülse de; 'Folklor şiire düşman'dır diyen C. Süreya' bundan kaçınır.
'Şanssızım diyemem ben kendi payıma Oluyor böyle şeyler ara sıra Sözgelimi okul kitaplarına girmez şiirim Bütün çocuklar anlar da'
2. Yeni şiirinin tüm kuramları çocuklara öğretilip, yazılı sorusu olur ama yine de çoğu Göçebe'den, Üvercinka'dan söz etmez hatta aşk mektuplarına yazılan dizelerin bile şairini tanımaz.
'Neye yarar sağduyuyu aşmazsa şiir' diyen C. Süreya; şiir içinde şiire ilişkin düşüncelerini de belirtir. C. A. Kansu'da şair 'Kalemi işaret parmağı ve ortaparmak arasında' diye tanımlanır. Bazen de; 'Bu yüzden kimi zaman zordur ayırmak/ Üstünü başını yırtmış ağıtlardan şiiri' diyerek şiirin olması ya da olmaması gerektiği yerin altını çizer. Aslan heykeli görüntüsünde yaşanmış ve bitmiş aşkları hüzünle anarken; 'Bir bir bütün kelimeleri' dener, 'Daha geniş bir gökyüzünde soluk aldıracak şiire' 'Yeni sözler' bulur. 'Her şeyin fazlası zararlıdır ya/ Fazla şiirden öldü Edip Cansever', '-Nereye mi yazardı dizelerini/ Kâğıt peçetelere..' dizeleriyle Necatigil'i, 'Çocuk ve Allah'la F. H. Dağlarca'yı, Nâzım'ı, Ahmed Arif'i ve
Sabahattin Eyüboğlu yetiştirmen Orhan Burian barıştırman Vedat Günyol biliştirmen Adnan Benk veriştirmen Fahir Onger geçiştirmen...
dediği, bir bölümünü aldığım 'Adı/ İlhan Berk Olan Şiir' de edebiyatımızın önde gelen birçok ünlü ismi sıfatlarla anılır. 'Taşıran son damla'ya hayrandır, ona tapar. Çünkü o damla şiiri başlatır. Hayatı gözlerinin önünden geçerken; Elinde 'Uçuk mavi bir kalem', cebinde iki paket sigara'yla dolaşır. 'Kan var bütün kelimelerin altında' dizesiyle şiirin zorluğunu, acısını ve uzun yolculuğunu sezinletirken; 'Sen bir çocuktun, annen sinirden bir de sevinçten doğurdu seni/ Yırtılan ipek sesiyle' diye başladığı şiirde yırtılan ne varsa ömrümüzde, her şey anlatılır. 'Afrika' çok şeye dahildir ve aklına 'Çiçek pasajında akşamüstleri, kadeh tutuşlar gelince yoksulluk başlar, burada da 'Afrika hariç değil'dir. Ara dizelerin sık tekrarlandığı ünlü şiirleridir bunlar.
'Söz bitince senin sesin de biter; oysa sözü tüketen sesler vardır; söz tükenince de sürüp giden sesler vardır; söz tükendikten sonra başlayan sesler vardır. Senin sesin sözle özdeş. Çığlık değil, düşünce senin sesin. Ama etin, kemiğin malı olmuş bir ses. Ömründe bir iki kez büyük ihanete dadanmak isteyebilir bu ses. ...'
1973 tarihli 'Sesin Senin' başlıklı bu şiir C. Süreya şiirinin verilerini özetler bir bakıma. 'S' sesinin sık tekrarla dize başları, ortaları ve sonlarda verilişi, aynı sözcüklerin tekrarı, dize bölme, anlam yükleyip, değiştirme vb... Bazı şiirlerde de 'Ş-A-Ç' sesleri özel olarak anılır. Yakın sesli sözcükleri bazen art arda bazen de alt alta sıralar, ekler ve çekimlerden yararlanır.
Şelaleye Düşmüştür Zeytinin dali; Celaliyim Celalisin Celali
dizelerindeki ç, c, ş sesleri şiirdeki görselliğin yanı sıra ritmi oluşturur, 'Celali' imgesiyle de farklı anlam yaratılır. 'Türkü' de 'Şimdi sen varsın gidiyoruz/ Şu genç kız dizini dayamış/ Şoförün ensesine/ Aslında o götürüyor bizi.' dizeleriyle birçok şiirinde olduğu gibi, görüntüden yola çıkarak düşsel dünyanın boyutlarını genişletir.
'Daha bir dokunaklı gelir şarkı şarkıdan Daha bir duygulu oluruz, ağlarız Bulutlar geçmedeyken, beyazken gürültüsüz Olan umudumuzla kalakalarız ortalıkta Bizim bu insanca üzgünlüğümüz dillere destan.'
1954'te yazdığı 'Şiir'deki gibi ilk yazdığı birçok şiirde klasik şiir öğelerinden, çağdışı şairlerden etkilenmemiş görünse de dönemin şiir söylemi dizelerinde sezinlenir.
'Gülü alıyorum yüzüme sürüyorum Her nasılsa sokağa düşmüş Kolumu kanadımı kırıyorum Bir kan oluyor bir kıyamet bir çalgı Ve zurnanın ucunda yepyeni bir çingene'
'Gül' başlıklı bu şiir de okuyucuya hemen 'Solgun bir gül oluyor dokununca' dizesini anımsatırken, en son dizede C. Süreya sesiyle biter.
Kadınlar kutsaldır
'Kadın adına söylenmemişse' bakar ki 'aşk dizesi ayakta duramıyor.' C. Süreya şiirinin ana izleklerinden birisi ve belki de tüm şiirlerinin kurgusu aşk, cinsellik ve erotizmdir. O döneme kadar nasıl birine, kime yazıldığı belli olmayan aşk; etiyle kemiğiyle görünür. Ağzı, dudakları, bacakları, memeleri, kirpikleri-gözleriyle, elleri-parmakları, kızlık ve kadınlıklarıyla vardır. Kadın kimliği-artık şair bir erkeğin kaleminden gerçek görüntüsü, gerçek varlığıyla anlatılır. Onların bedenleri çizilirken; ruhsal durumları, korkuları, inançları, gelenekler ve toplumsal değerlerle bastırılmış duyguları, ihanetleri, yalan ve ikiyüzlülükleri de sevecen bir yaklaşımla irdelenir, ironiyle birlikte bir cinsin yaşamdaki duruşu eleştirilir.
Bak bunlar ellerin senin bunlar ayakların Bunlar o kadar güzel ki artık o kadar olur Bunlar da saçların işte akşamdan çözülü Bak bu sensin çocuğum enine boyuna Bu da yatak olduğuna göre altımızdaki Sabahlara kadar koynumda yatmışsın
diyen şair için kadınlar kutsaldır ve onları 'meryemser'. Yıllarca cinselliğini bedeninden ayrı tutmaya zorlanmış kadınlar utangaç, sıkılgan ve korkaktır. 'Kadın saçlarını getirmedi uzakta tuttu/ Umutsuzlukla dolu uzakta.' Kimliğinden uzakta kalanlardan bazıları da yollardadır, her yerde rastlanıp, her yerde tanınır.
Bu da Süheyla'nınki işte aynı Her yerde görülen herhangi bir üçgen Bir kenarını yamuk çizmişler Üsküdar'a gidiyor Bir kenarına istesek her akşam rastlayabiliriz
...
Leyla'nın olduğu yerde kadınlara erişemeyip düş kurmakla yetinen, aç Hamzalar da vardır küçük insanların yoksulluk ve yoksunlukları kadar erkeği de perişan eder. 'Leyla'nın kaşları geldi oturdu karşısına/ Hamza'nın karısı Leyla, Hamza Leyla.../ Başladı Afrika'sı uzun bir gece/ -Afrika dediğin bir garip kıta-' dizelerinde kadın adının sonundaki erkek adının söylenişiyle de soyadı kuralını, kadınının kocasının ya da babasının adıyla anıldığı gerçeğini vurgular. 'Şu da var' şiirinde 'Ne yapıp yapıp denizi görmek isterim' diyen C. Süreya 'Bir de var sen koynumda yatıyorsun/ Güzelsingüzelliğin mutlak amenna/ Kızlığın masanın üstünde/ Kocana saklıyorsun' diyerek; namus kavramıyla cinsellikten kaçan bu cinsin korkularını güncelleştirir.
Sevgi ve aşk
Şair için aşkın yeri ve zamanı yoktur. 'Sayım' da sevgilisini; ayışığında, ayakta, kapı aralığında, bahçede, yatağında, caddelerde ve başka evlerde her tarafından öper. 'Sabahlara kadar bol kirpikli' olan bu kadınlar; anadırlar, avrattırlar, kızkardeş ya da kız evlattırlar. Fabrikalarda, tarlalarda, evlerde türküleri, sesleri yankılanır, yetenekli parmaklarıyla yaşamı güzelleştirerek C. Süreya'nın ya içkisini doldurur ya da kibrit bilekleriyle sigarasını yakarlar.
Özgürlüğün, varlığın olmadığı yerde eksik kalır aşk ve 'Her aşka en az on kişi vardır' şaire göre. Aşkı anılar besliyor düşler kadar/ bu yüzden diyorum ki aşk eskidikçe aşk/ Sevgi eskidikçe sevgi' derken de sevgiyi aşktan ayırır.
'Kadınlarla erkeklerin dostluklarında Kadın payı oldum bittim ağır basar Dönmektedir yine o savunma çiçeği Yine kumaş yine içdökü; İnsan ilişkilerinin doruğunda Patika erkencisi Ve çekingen bir tılsım var, Öğrenilse de hiçbir zaman çözülmez'
Bunca aşka, bunca sevdaya karşın o sırrı çözemeyen C. Süreya; 'Yazmam daha aşk şiiri' dese de
............ En çok neresi mi ağzıydı elbet Bütün duyarlıklara ayarlı Öpüşlerin türlüsünden elhamra Sınırsız denizinde çarşafların Bir gider bir gelirdi işlek ağzı' .......
Durmadan aşkı anlatır. Yine de aşk 'sımsıcak, çok yakın' ve 'kirli'dir. Şiir kirini sözle, aşkı da aşkla temizler. Kendi kendisine bazen 'İki kişinin aynı anda sevilip sevilmeyeceğini' sorar. Cemal Süreya'da cinsellik en doğal en gerçekçi haliyle karşımıza çıkarken; onun aşk kavramı çoğuldur. Aşk kavramı içinde zaman ve tarih, insanoğlunun oluşumu, kendimizde olan, başkalarından çaldıklarımız, özleyip-düşünü kurduğumuz, kavuşulan ya da yaşanıp unutulmuş nice aşklar aynı adla anılır. Zamanları ayrı ama yolları aynıdır. O yolun kesiştiği nokta da insandır-kadınla erkektir.
Çağdaş şiirimize bin bir tat katan, Türkçenin tüm güzelliğini zeki bakışıyla dizelere taşıyan, aşkı, sevmeyi, umudu öne çıkartarak günümüzü şiirleriyle güneşli kılan değerli şair Cemal Süreya'ya saygıyla..
Kaynaklar
1- Sevda Sözleri/ Bütün Yapıtları/ Yapı Kredi Yayınları/ 16. Basım 2001
2- Şapkam Dolu Çiçekle/ Denemeler Yön/ 3. Basım 1991
CK, 09.01.2003
| |
18/10/2006 · Kategori: Kitap
Keder Gibi Ödünç
Mustafa FIRAT
B ir edebiyatçının (şair-yazar) üstüne düşen en büyük görevlerinden birisi; dili en iyi şekilde kullanarak bambaşka dünyalar ortaya koymasıdır diye düşnürüm. Bu zaten bilinen bir gerçektir. Sanatçının bu sorumluluğu, iç ve dış dünyalardan çıkarıp süzdüğü imajların buluşmasında dil ile bir olup kâğıda döküldüğü andan itibaren bizi bize anlatma gerekliliğidir. Bizler işte bu noktadan sonra büyülü rüzgârlarla okuduğumuz metnin içinde tadı damağımızda kalan yolculuğumuza başlamış oluruz. Zaman; tüm hızıyla ilerlerken, bizler düşüncelerimizde binbir soruyla hayata dair kurgularımızı tekrardan, her seferinde gözden geçiriyoruz. Mevsimler, mevsimleri kovalıyor. Bu kovalamaca sırasında neler yaşamıyoruz ki bizler? Hüzünlerimizi, sevinçlerimizi, kederlerimizi bırakıyoruz o güzelim kâğıtlara. Sonrası peki sonrası hep aynı mıdır acaba? Kim ne derse desin besbelli borçlanıyoruz şu çetrefilli hayata. Korkuyoruz bir şeyler söylemekten bağıra bağıra; belki de tüm mesele Cemal Süreya'nın şiirinde dediği gibi "üstü kalsın" diyememekte... Ustalarımızın yanında şirini sevdiğimiz şairler vardır okumaktan keyif aldığımız. 40 Şiir ve Bir ile ruhuma şiirini dokuyan Haydar Ergülen'e her daim bir teşekkür borçluyum. Ve tabii ki daha fazlası. Hiç şüphesiz, şiiri yaşamının amacı edinmiş kendine has biçemi ile şiirimizin dost sesidir. Nicedir, Haydar Ergülen'in yeni şiir kitabı çıksa da bir okusam dediğimi anımsıyorum; "Keder Gibi Ödünç" İşte Ergülen'in Komşu Yayınları'ndan çıkan henüz sıcacık bir kitabı. İki bölümden mürekkep; "Mırıldandığım Şeylersin" ve "Keder Gibi Ödünç" . İkinci bölüm kitaba da ismini vermiş. Az sözcükle şiirini yazmıştır hep. Bunu neden söylediğime dair ise şiirlerine bakmamız sanırım yetecektir. Söyleşilerinde şiir üstüne konuşmaları bir yana, yazılarında da bunun ipuçlarını verir. Önemlilik arz etmesi açısından belirtmemde yarar var; kitabının girişinde aslında bizlere poetikasının küçük bir haritasını da çıkarır:"... . mırıldandım onu mırıldanmak belki de yetinmektir diye şiir yerine ödünç kederle"Aşk dolu söylemiyle biraz hüzün biraz umutla şair kolunu omzumuza atıyor ve sormaksızın bizleri alıp götürüyor ülkesine... Kitaptaki şiirleri heyecanla okurken fonda hafif bir müzik nasıl olurdu acaba? Evet böyle daha da güzel... "Senin Harflerin İçin" yedi bölüm; şiir içinde şiir. İlk bölümün şiirlerine kendimizi bıraktığımız andan itibaren yaşamın acı dolu perdesi de çekiliyor birden. Odamın içinde esen o rüzgâra; lirik rüzgâra saygıyla eğilirken ilk dize :"mırıldandığım her şeysin, sesinden öpüyorum" (s. 9) Mırıldanmak söyleme sorumluluğumuzdan mıdır? Çok kere bunu da düşündüm. İlk bölümde 19 kez mırıldanmak eylemi geçiyor. Bu şairin bilinçli tercihi olsa gerek. Zira şairin kendine ait sözcüklerinden biri tıpkı şiirlerinde kullandığı "şiir, şair, dost, tren" vb. örneklerini sayabilceklerimiz gibi. Mırıldanmak; çoğu zaman yaptığımız eylem. Mırıldanmak bana nedense hep ahenk dolu gelmiştir. Bunun nedeni belki de "m" harfinin müzkalitesine kendimi inandırdığımdan olabilir. Nam-ı değer "mim"... Küçük bir itirafta bulunmak isterim; bilemiyorum bunu söylemeli miyim,ama ne zaman Haydar Ergülen'in şiirlerini okusam aklıma her zaman Tanpınar'ın Huzur romanındaki kahraman(ım) Mümtaz gelir. Sanki şiirleri benimle birlikte Mümtaz da okuyor gibidir. Çocukluk dönemimden, ilk gençlik dönemime geçişin unutulmaz romanı. Evet, çocukluk; "çocukluğum, hayatımdan düşen ilk yaprak" (s. 13) derken şair mırıldanışını hüzünlü bir şekilde gerçekleştirir. Değişen, gelişen bir dünya... Bunu herkes ağız kalabalığı ederek söylüyor artık. Peki bizler bu süreç içinde neler yaşıyoruz kendimiz için? Sizleri bilmem ama ben şiir okuyorum bol bol hadi gelin bu söylemimi biraz değiştireyim isterseniz; "gül alıp gül satıyorum". Samimi söylemlerin peşinden koşuyorum yorulmaksızın. Benimle yakın doğanların teknolojik gelişmeyi yakından takip ettiğini biliyorum. İnternet üstünden yazışmalar;zorunluluktan kaynaklanıyor diyesi geliyor insanın. Göz nuru ,el emeği ile yazılmış,üstünde pul olan mektupları hiçbir şeye değişmem. İnsani yanımızı ifade ettiğini düşünürüm. Çünkü; sıcaklığı, doğallığı saflığı taşır bizzat zarf içinde gönderilen mektuplar; ah o güzel mektuplar :"mektup herkese gider, bulduğuna açılır şiirse kimseye açılmayan o eski mektup zarfını kelimeler doldurur, sen içine bak"(s. 12) dizeleri ve "iki mektup yaz; / birini sev, / birini at " söylemindeki samimiyetini bir kenara koyuyorum. Şu hayat karşısında sıkıldığımız, daraldığımız anlar olmuştur hepimizin kuşkusuz. Soru imlerinin yakalamaca oynadığı. Anılar, okuduklarımız canlanır birden bire kim bilir belki de "Gençlik Parkı"nda "o çocuğu" buluveririz ansızın. Kendimize bir başka dost oluruz; "yıllar seni eskitmemiş dostum, ifaden aynı" deyiveririz. Sahi "Fiyakası Nedir Hayatın?"; "Gür bir hayat gerekir şiire taramak için / bundandır bende üzgün durması kelimelerin"(s. 23) diyerek şiire ilişkin beraberinde cevabını da verir.
HAYAL DÜNYASI
Ergülen, yaşamın kesitlerini, hayal dünyasını şiire dönüştürmede o kadar başarılıdır ki: " çocukanneyi buluncaya kadar ben saklandım başka adlara, baktım yeni bir şiir istiyor hayat, bir çocuk istiyor şiir, bir Ali istiyor dünya" (s. 31) dizelerinin akışında; şiiri çocuğa, çocuğu şiire ve Ali'ye benzetmesi güzeldir. Zira her şiir çocuk değil midir? Haklı olarak hangi çocuğun dünyasına gireceğimizi şaşırıyoruz bu kitapta. Yukarıda biraz önce bahsettiğim "sıcaklık", insani yanımızı hoş bir şekilde anlatan "Trenler de ahşaptır" (s. 37) adlı yedi bölümlük şiiri de ayrıca ilgileri çeker. "Ahşap" unsuru şiire ne çok yakışır. Yalnızlaşan bireyin dünyasını aydınlanlatır. Sağımızda solumuzda büyük cam gözlü canavarlar gibi bizleri gözetleyen betonarme binaların aksine ısıtır üşüyen ruhlarımızı: "Eski ahşap evinizi satmayın / sessizliği sokağa atmayın" deyişi kanımca burada boşuna değildir!Ahşap, sessizlikle eşdeğerdir.
BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ DÜNYASI
İkinci bölümde ise "Kayıp Kardeş" (s. 77) adlı şiirde; hayatın keskin ve silinmez gerçeklerini bilen ve burada tekrardan hatırlatan şair; kurduğu ilişkilerle; dünyanın gelip geçiciliğini muştular gibidir. Bir varmış bir yokmuş dünyasında: "Tanrı" ,"ev sahibi"; "kardeş", "sokak" ve "ömür" de "küçük oda" olarak yerini alırken "biraz daha oturayım evinde" ifadesiyle şiirde yolu, yolda şiiri arama arzusu vardır. Nitelikli azınlık okur olduğuna inandığım şiir okurunun karşısında son olarak: "ve hiçbir yalan kalmıyor sonunda / herşeyin gerçek olduğundan başka" (s. 89) diyerek bitiriyor ve ekliyorum; "Keder Gibi Ödünç" adlı bu kitap; geri alınmamak üzere okura verilmiş olan, mırıldanmalar eşliğinde örülmüş keder kitabıdır dersek haklılığımız düşer mi payımıza? Evet bu kitabı okumak gerek... Keder Gibi Ödünç/ Haydar Ergülen/ Komşu Yayınları/ 93s.
Cumhuriyet Kitap, 11.08.2005
18/10/2006 · Kategori: Kitap
İlhan Berk'le "Kuşların Doğum Gününde Olacağım"ı konuştuk
'Şiir bir başkaldırıdır, başka bir şey değildir'
Şiirin has adamı İlhan Berk yeni şiirleriyle geldi yine: Kuşların Doğum Gününde Olacağım. Berk'le kitabını konuştuk.
A. Şebnem BİRKAN
-Hep yenilik peşindesiniz, hep arayıştasınız 'kapalı' diye tanımlanan şiirinizin ardında çok anlamlı okumalar olmasının yattığını biliyoruz. Son şiir kitabınızla da 'beş yönden okuma'dan söz ediyorsunuz bunun gerekleri nelerdir? Yapmak istediğiniz yöntem çokanlamlılıkla ilgili midir? Kitap boyunca çeşitli akımlar, yazış biçimleri, teknik ağırlıklı yazış serüveni izlemişsiniz, postmodernlik de dahil moderniteyle ilgisi nedir?Bu konuları biraz açar mısınız? - Aslında yenilik peşinde olduğumu söyleyemem: Şiirin peşinde olduğumu söyleyebilirim. Yenilikten ne anladığınızı bilmiyorum. Bir zamanlar her kitap şairin cesedidir demiştim, sanırım 'Kül' kitabı içindi bu. Şair her kitabından sonra çırılçıplak olur, sanki bir çöldedir. Korkunç bir boşluk yaşar. Boşluk her zaman korku da verir. Her kitap şairin cesedidir demek ise işte böyle soyunup yeni dünyalara açılmak yeniden şiirin ucundan tutmak hem de tam ucundan tutmak, çünkü şiir uçlardadır "uçlarsa hep düşündürmüştür beni" ama ucun dışında başka bir yol da yoktur. Dünyada şiir uçları araştırmak bulmak zorundayız. Şiir çünkü kendini boyuna yıkar, kendini arar, düzeni değil düzensizliği arar, yapıyı değil yıkımı arar, yine biçimsizliği arar. Öyleyse şiir kendisiyle hesaplaşa hesaplaşa, yadsıya yadsıya, yıka yıka bulur yolunu. Şiirin asıl özgürlüğüdür bu. Bir bireyselleşme, bir özgürleşme, bir anarşistleşmedir. Modern şiirin doğal öğeleridir, her kitap anarşiyi kuşanır. Gilles Deleuze gibi söylemek gerekirse 'şiir bütün toplumsal anlamlardan kurtulup bireyselliğine kavuşmakla devrimcidir. ' Toplumcu şiir bizde bunun tersiyle ilgilenmiştir. Şiirde bireyselleşme-"böylece gereğinde yer altı faaliyeti olma konumunu da kuşanır. " Şiirin görevi verili dünyanın her şeyini yıkmaktır. Gene Gilles Deleuze'a dönersek " şiir kendine giydirilen bütün anlam ve anlamlandırmaları sonuna kadar reddederek kendi varoluşunu gerçekleştirir. " Kısaca, şiir yıkma eylemidir her şey gelip buraya dayanır, genç dediğimiz şiir de budur. Çokkatlılık, çoğulluk, bölükpörçüklük ve belirlenmeyişlik, parçalanmışlık özne. Böyle tanımlanabilir postmodernlik. Uzantılarını da eklemeli elbet: En başta öznenin halleri: Merkezciliğin yıkılışı, savruk dolaşımı, usun bağını sıfıra indirmesi, hiç değilse baş dönmesini sürekli sürdürmesi, sarhoş dolaşması, nesnesiyle ikide birde yer değiştirmesi, süreksiz de olsa nesnenin yerini alması... Bir yeni duyarlık dünyasının varlığına bir çağrı. Üst-avangard/total görecelilik/anti-rasyonalizm/aydınlanmacı çöküş (Descartes)/nihilizm/ulusallığın çöküşü/ideolojilerin sonu/modernizmin baskısına son/öznenin baskısına son. Kuşların Doğum Gününde Olacağım'a gelince, eğer bir verimlilik, bir değişim getirmişse bu baştan beri anlattığım nedenler sonucudur. Kitabın beş yönden okunması yeni okuma biçimleri yaratmak onunla büyümek içindir. Modern olmak, modernliğin gerek ve gereçlerini getirmekle olasıdır. Kitabın bu okuma dışında, asıl önemli yönü çokanlamlılığı öne çıkarmak, gene çokanlamlılığı şiirin yasası bilmektir. Bütün amacım derdim (anlam düşmanlığımı sağır sultan da biliyor) çokanlamlılığı şiirin bir baş ilkesi yapmaktır. Japonya'da bir zamanlar kahvelerde haikular okunurmuş, her şiir, herkese göre değişik anlamalara bürünürmüş. Bu da yadırganmıyor, böylece şiir daha da zenginleşiyor. Bu beni çok ilgilendirmiştir, bir zamanlar ben şiirlerimde, benim istediğim anlamların bilinmesi üstünde direnirdim. Şimdi bunu şiiri büyüteceği yerde kısırlaştırdığını anladım. Daha önce de söyledim, şiir, resullerin sözleri gibi çok anlamlarla kurulmalı, zenginleşmelidir. Hem tek kitap hem de beş kitap olma özelliğine bürünsün istedim. Burada amacım da hem ses, hem ton, hem de çokanlamlılık gözetildi. Bir kitap çokanlamlar gibi, çok sesler tonlar da yüklenmeli. Bütün sorun Dağlarca'nın dediği gibi büyük, küçük şair yoktur: "Şiirin kendisine, tinine ulaşmak önemli, biz İlhan'la böyle düşünüyoruz"da yatıyor.
'ZAMAN'
- İlk kitap "Kuşlar Altın Arabalar Elma Gölgeler" "Kün" (ol) diye başlıyor ve "Ne yazsak zamanı yazarız/ (ordan bakıyoruz). " Diye devam ediyor. Çok derin, çok etkileyici... Olmak ve zaman için neler söyleyebilirsiniz?Başka bir yerde de "Yeniden başlamak yoktur/iyisi mi/ zamanın olmadığını söyleyelim" demişsiniz. Zaman nedir sizce?- Zaman kavramı bütün şairlerin ölüm gibi ana konusu olagelmiştir. Benim zamandan anladığım ŞİMDİDİR, şimdinin gerçeğidir; ben hep zamanın ucundan böyle tutarım. Böyle diyorum çünkü dünya neyse odur. Dünyanın kendini aşan bir anlamı yoktur. Zamanı hep gündemde tutansa ölümdür. Şaşmaz bu da. Her zaman elimden tutan bir şey vardır o da yazmaktır. Dünya söylenlere (efsanelere) boğulmuştur, bu yüzden efsunsuz yürüyüşünü sürdürüyor. Öte yandan dünyada anlamlara bağlı olarak yaşıyoruz. Onların ağırlığının altındayız. Yüzümü yıkıyorum: Öyleyse kimse öldüğümü söyleyemez. Yine yazmaya ve varoluşa dönersek; yaratmak sessizlikten bir anlam çıkarmaktır. Dünya şeylerin: Biz azınlığız. - II. kitap "Bir Yapraktı Adın" onomatope yani işitimsel imge, bunun için neler söylemek istersiniz? - İşitimsel imge bir dil öğesidir, verili dünya, sesler görüntülerle doludur, bu sözcüklerle çarparsak işitimsel izlenimler yakalarız. Nesneleri ve görüntüleri ses öykünmesi yoluyla belirtme ortaya çıkarma yoludur. M. C. Anday Sözler ve İşler şiirinde: "Herhangi bir sözcüğün işitimsel imgesini, anlıkta ona karşılık düşen kavramla buluşmadan aktarmak ve anlamak bir tansıktı"' diyor. İşte bütün amacım bu tansığı yakalamaktır.
'YAŞANACAK BİR ŞEY VARSA AŞKTIR'
- II. kitap aşkı ön plana almış gibi görünüyor, öyle mi?Aşk sizce nedir? Kitap boyunca bir aşk ağırlığını yadsıyamıyorum, o hep öne çıkıyor buna ne diyorsunuz? - Yaşanacak bir şey varsa aşktır. Aşk, yalnız ve yalnız o yaşanır, yaşamak dediğiniz de belki de yalnız budur. - III. kitap "Magrigaller". Bu bölüm sizi ve yaşamınızı anlatıyor gibi, özlemlerinizi, yaptıklarınızı ve yapamadıklarınızı görür gibi oluyorum.. 'Bir köylü gibi dolaşıyor bir ırmak' bu imge beni çok sarstı. Yaşam bu mudur? - Madrigalleri teknik bir sorun yarattı: o da kolajdır. Aragon bir tümcesinde "şiirde kolaj nasıl yapılır"der. Bu tümce beni ilgilendirdi bu denemeye de böyle girdim. Dediğim gibi üçüncü kitap erotizmle yüklüdür. Erotizmse benim hep yüce bir konum olagelmiştir. Erotizmi ben ölümcül bir yaşam diye adlandırabilirim. Erotizmi ölümcül aşk diye tanımlamak isterim. Medyanın kimi sözcükleri, kavramları bulanıklaştırmak, karartmak, kirletmekte üstüne yoktur. Şimdilerde onu karartmak, kirletmek için uğraşıyor. Erotizmi bulandırmak, yaşamı bulandırmak, karartmaktır. Bataille, "Ölüme değin yaşamın onanması" der erotizm için. Erotizm insanın içinde büyük bir alanı kaplar. En karanlık, en kapalı alandır bu. O denli de yaşamla dolu, o denli yaşamın kendisi. İnsanın doğasının en çok gereksinim, yaşam duyduğu alanı, varlığın süreksizliğine, devinimsizliğine, baskısına karşı süreklilik, devinim savaşı. Ölümcül tutkunun tutkusu. Rimbaud'nun sözlerini de anımsayalım: "Kadının sonsuz kölelik zinciri kırıldığında, kadın kendi gücüyle ve kendi için yaşadığında, bugüne değin iğrenç olan erkek, ona hakkını geri verdiğinde, kadın da şair olacaktır. Kadın da bilinmezi bulacaktır. Onun düşünce evrenleri bizimkilerden değişik mi?Tuhaf şeyler bulacaktır kadın; sonsuz, derin, iğrendirici nefis şeyler.... " Ölümcül aşka gelince: Bu sözcük bende uç, uçurum, karabasan sözcüklerini de içerir. Büyü, karanlık sözcüğünü de. Bataille: "Erotizm, ölüm kadar yaşamın olumlanmasıdır", diyecektir. Bana gelince: Özgürlük gibi insanın en yüce deneyidir. Sağ çıkılmayacak bir deney!Madrigallerin diline gelince: Dilin delilik, çılgınlık, şizofreni boyutları ön plandadır. Bütün öbür kitaplar gibi verili biçimlerle içerikle çarpışmak hep; bu da benim ilkem olmuştur. Anlamın her fırsatta üstüne kezzap dökmeye çalıştım, giderek boşlukta gidip gelmek istedim. Kısaca usun egemenliğini, dilin verililiğini yıkmak istedim, Artaud'ya da özendim diyebilirim bilinç dışını tek alan bildim. Dilin katmanları bitmez. Yalnız bilinenle de yetmez dil, bilinmeyen boyutları da vardır dilin. Dil tutup bunu onurunu sermese de birimler, duyurur, heceletir. Bu kitapta gene bir zaman geldi orada duyumsamayı tek gerçek bildim. Şiirin vatanı diye baktım duyumsamaya. Duyumsamak tek varlık bilimim bile oldu. Buna giderek de farkındalığım diye baktım, bildim, dili de böyle buldum, o dille yazmaya başladım sonunda bu, bugün gerçeğin artık dilde yapıbozumun elinden tuttum. Her şey adlandırıldığında gerçeklik kazanır. Çöl: Ölü bilgi.
'DİLDİR YURDU ŞAİRİN'
- Dilin sizin için çok önemli olduğunu biliyoruz. Arayışlarınız sürüyor, bu yeni şiir kitabınızdaki dil arayışlarınız için yorumlarınız nedir?Bu şiirin sıfır noktasındaki serüven nedir? - Benim dille savaşım bir çölle savaş gibidir. Şairler yazdıkları dilde kendilerini ele verirler. Dildir yurdu şairin. Yazmayan insan belki de konuştuğu dilde, yalnız onda oralıdır. Uzun bir süre önce Ahmet Türk'e şöyle bir soru sorulmuştu: Kendinizi Türk duyuyor musunuz?Yanıtı şuydu: "Ben Kürtüm, nasıl Türküm diyebilirim. " Bu yakınlarda bir Kürt şair arkadaşıma kendini Kürt olarak duyuyor musun diye sordum. Türkçe şiir yazmaya başlamasıyla kendini Kürt olarak duymadığını söyledi. Düzyazı için bir şey söylemeyeceğim. Dilin uyku halini merak ettiğimi yazdım. Hâlâ da merak ediyorum. Nesneleri farklı bir durumda yakalamak bütün şairlerin işidir. Bunun için nesneleri uyku halinde ya da varoluşlarının dışında yakalamak gerektiğini ileri sürer Baudrillard. Tıpkı Uyuyan Güzel örneği gibi. Dili böyle kendi varlığı dışında yakalamak farklı boyutlar kazandıracaktır elbet. Dili uyurken düşünmek bile farkındalığa kanca atmaktır. Farklılık, yazının ağababasıdır. Şiirin silmeyeceği pislik yoktur. Yoktur çünkü: Şiirin umutsuzluğu asıl umududur. İnanılmalı buna. Bütün beş kitap boyunca özne/nesne sorunu yeniden önüme çıktı bunun üzerinde de durmak isterim. Dünyaya karşı yazınsal bir dünya yaratanların Tanrı'dan farkı yoktur. Böyle bir ayrım görmüyorum. Yaratı, yaratıdır. Ben nesnelerin elinden tutmak, onları büyük uykularından uyandırmak, varoluşlarını kanıtlamak, bu dünyanın birer kişileri olduğunu göstermek istiyorum. Bir çakıltaşı, bir yaprak, bir su birikintisi benden bunu istiyor, birer varlık çünkü. Bunun için de varolmak istemeleri onların hakkı. Ben de birçokları gibi bu dünyanın elinden tutarak onları yüceltmek peşindeyim. Bu yüzden şeyler dünyasının bir vatandaşı gibi davranıyorum; kucaklıyorum onları. Özellikle de en küçüklerinden başladım işime. Kıyıya atılmış, yıkık, ezik, kimi de baştan çıkmış, yerde sürünen, bir türlü de kendine gelemeyen şeyler oldu benim konularım. Çöp, çamur, bok, eski bir çorap, kırık bir sandalye ya da yerde sürünen bir kâğıt parçası. "Varlık olan her şeyde bir var olan olduğu"nu söyler Heidegger. Yaşamı boyunca vurguladığı da neredeyse bu olmuştur. Şeylerle yata kalka onları su yüzüne çıkarmak istedim. Artık şunu hepimiz biliyoruz: Çağımızda özne bir baskı, yok oluş içinde sürünüyor. Böylece yıkımının da tanığı oluyoruz. Dünyamızın da nesne neredeyse öznenin yerine geçiyor: Korkunçluk burada. Şiirin varoluş serüveni gizlilikler yumağıdır, çözümlenmemiştir, çözülmezlik giderek, şiirin doğası bile olmuştur. Dilin sıfır noktasından başlamak dili bütün saflığı, bütün hamlığı bütün ilkelliğiyle yakalamaktır, yapılan bir dil sorunudur. Dil burada bir yıkımlar savaşına girer; derlenip toplanmak için önünde bir imleme yoktur, imlenmez, şöyle de söyleyebiliriz bunu, yazmıyoruz da sanki söylüyoruzdur sanki bir vahiydir. Dilin kendiyse kızoğlankızdır hiçbir kalıba da sığmaz. - VI. ve son kitapta büyük boşluklar, bölünmüş sözcükler, parçalanmalar, yırtmalar kitabın neredeyse ilkeleri olmuş.....- Bana öyle geliyor ki baştan beri çokanlamlılık benim biricik ilkem oldu derken, bunu en çok bu kitapta yaptığımı sanıyorum. Şiirler her yönden okunabilir, dikey, yatay, çapraz, kesik kesik, düzenlemeler, bozulmalar yeniden yapmalar vb.. - Tüm kitapta sözcük ekonomisi göze çarpıyor. Az sözcüğe çok anlam yüklemişsiniz, olağanüstü bir arayışa, felsefeye girmişsiniz, bunun için neler söylemek istersiniz?Bu da kitabın özelliklerinden biri midir? - Sanırım. Daha önce de söyledim, sözlükler benim baş yapıtlarımdır, her şeyi orda bulurum. Az sözcük ekonomisine gelince aslında sözcüklerden beklenen anlam değildir; iç içeriktir. Özellikle şiirde sözcükler sesten koca bir dünya kurarlar yalnız sesi de değil. Sessizliğin de elinden tutarlar; hem ben nesnelerin tabuluğu gibi sözcüklerin tabuluğuna da bağlıyım, bu uçurumu hep yaşarım.
'YAZI YAZARIN AMACININ DIŞINA ÇIKAR'
- Yazmak sorunu üzerine ne düşünüyorsunuz? - Romanı hâlâ yaratıcı bir tür olarak görmemeyi sürdürüyorum (birçok örnek dışında). Derrida "Yazının önceden verilmiş bir anlamı yoktur" der ve ekler "yazı nereye gittiğini de bilmez"; yazısını sürdürür ,"yazıda anlam, geleceğidir yazının" diyerek de kapatır. Hem biliyoruz, anlam yazıdan önce var olamaz, önceden kurulan bir şeyde bir işe yaramaz. Yazının serüveni hep farklı bir şeydir. Ama şunu da belirtmek gerekir ki yazı, yazının yaratılışı yazılırken olan bir şeydir. Ayrıca yazı yazarın amacının dışına da çıkar. - Kitabınızdaki imgeler, metaforlar, eğretilemeler, fantastik öğeler ağırlıkta, imgeleriniz çok sarsıcı ve olağanüstü, sizin yaşam serüveninizi özetler gibi:"Suyun kalabalığıyla/ yaşadım/ her yerde.""Yol/ ki/ yoktur/ yol, ki/ varış/ değildir""Sözün vakti yoktur ve yaşam karanlıktır.""Dünyanın ilk günlerinden kalma bir güneşle gider gelirdiniz. ""Ben bir bulutu indirir kıyıya çekerdim."Kendinizle ilgili dizelerden bazılarıysa: "Ben ininden yeni çıkmış bir hayvan ve kuru yosunlarım.""Ben buruşuk bir mendil gibi düzelmek bilmezdim.""Kendimi sana bir (iç) deniz diye tanıttım.""Kocamışlığımda iblise armağan ettiğim geçmişimin kapısını usulca kapadım.""Ben ne kadar şey gördüm yaşadımsa onları anlatmayı söz verdim sana."Bütün bu dizelerle ve yaşamınızla ilgili neler söyleyebilirsiniz?Buna gerek duymamın nedeni sizinle daha önce yaptığım söyleşilerden biri yayımlandıktan sonra , hapishanedeki bir mahkûmdan aldığım mektup yüzünden. Kendisi mektubunda 'kıyıda köşede kalmış değerli bir yazarımızı tanıtman beni mutlu etti' diye yazmış ve teşekkür etmişti, ama ben bunu yeterli bulmuyorum. Sizin söyleyeceklerinizi de yazmak isterim. - Şiir yaşamdaki bir anın şiire dönüşümüdür. Yazında gerçek, anlatılmaz olandır. Şair işine her şeyin üstüne kusarak başlar. Kendime gelince: Ben kendimi dünyada unutulmuş bir ada olarak görüyorum. Asıl gerçek, gerçek değildir. Kuşların Doğum Gününde Olacağım/ İlhan Berk/ YKY/ 114 s.
Cumhuriyet Kitap, 11.08.2005
15/6/2006 · Kategori: Kitap
Fikret Demirağ ile "Ada'mın Sahilinde"yi konuştuk
"Bir 'periferi şairi'nin Türkiye şiiri hakkında ne düşündüğü kimin umurunda"
Fikret Demirağ Kıbrıslı bir şair; şiirleriyle Türkiye'de de iyi tanınan bir şair. Demirağ şiirlerinden yaptığı bir seçmeyi "Ada'mın Sahilinde" adıyla yayımladı. Demirağ'la bu kitabını konuştuk.
Mehmet ÇAKIR
-'Seçme Şiirler' ve 'Tanrı Müziği Bir Sessizlikte'den sonra 'Ada'mın Sahilinde' yine bir seçme şiirler kitabı. Niçin yeni bir seçme şiirler yayınlama ihtiyacı duydunuz?
- Kitabın önsözünde buna değindim aslında: İlk iki seçme şiirler kitabı Kıbrıs'ta yayımlanmıştı ve daha çok Kıbrıslı Türk şiir okurlarına ulaşabilmişlerdi. Bir de, bazı edebiyat dergi ve ekleriyle yakın ilişkide olduğum bazı şair ve eleştirmenlere... "Ada'mın Sahilinde"yse Kıbrıslı Türk şiir okurları -ve önemle, iki seçmeler kitabından sonra şiir okuru olarak beliren, özellikle tükendiği için birincisini edinme olanağı kalmayan gençler- yanı sıra ve daha çok Türkiyeli ve Türkiye dışında yaşayan Türkçe şiir okurlarına yönelik bir seçme. Yani farklı bir okur profili için düşünüldü. Daha geniş ve değişik, diyelim. Poetik serüvenime ve şiirime Kıbrıslı Türk şiir okurları kadar aşina olmayan Kıbrıs dışındaki şiir okurları göz önünde tutuldu özetle. Bu, bir. İkincisi: Serüvenin daha geniş ve bütünlüklü bir fotoğrafını yansıtması için, 7'şer kitaplık dönemleri kapsayan ilk iki seçmeden bazı şiirler bir araya getirildi. Yani 14 kitaba yayılan bir seçme "Ada'mın Sahilinde". Hem poetik hem de politik bir serüvenin ve bu serüven içindeki bir şair duruşunun grafiğini, tipiklikleriyle en iyi ortaya çıkaracak ürünlere başvuruldu bu kitapta. Yani 'en iyi' şiirlere değil, 'en tipik' olanlara! Böyle bir seçme amaçlandı. Aslında, aynı amaç için, kitaptakiler yerine bir başka 74 şiir de seçebilirdim, hatta üçüncü bir 74 şiir de. Ama bir ölçüyü gözetmek ve sonuçta bir 'tercih' söz konusuydu. Üçüncü neden: Dünya Kitapları'nın benimle yaptığı ve daha geniş bir projeyi kapsayan sözleşmenin ilk kitabı olarak, benden 'seçme şiirler' istemesiydi. Bir tür 'ön-toplu sunum kitabı' yani. Gerçi benim şiirim ve grafiğim Türkiye'de hiç bilinmez değil; orada da bazı şiir kitaplarım yayımlandı geçmiş yıllarda. Dergilerde -çok düzenli ve sık olmasa da- zaman zaman şiir ve yazılarımla göründüm, ama böylesine uzun bir döneme yayılan 'toplu sunum' kitabı ilk kez oluyor. Sözleşmeye göre, bunu başka kitaplar izleyecek. En önemlisi de birbirini bütünleyen ve Kıbrıs'ın 8 bin küsur yıllık tarihine, bu tarihin de son 40-50 yılına yoğunlaşan 'Kıbrıs Trajedisi'ni toplumsal ve bireysel bağlamda kuşatan dört kitaplık bir 'dizi'nin -Acılı Bir Yurt İçin genel başlıklı- toplu üçüncü basımının gerçekleşecek olması. Oldukça oylumlu bir kitap olacak bu; 'şiiryazılar+şiirler' diye tanımladığım, hem tarihsel ve kültürel, hem politik, hem de poetik bir serüveni kucaklayan, şiirlerden oluşan 5 yüz sayfalık lirik bir epope ya da nehir-şiir çalışması... Kıbrıs'ta 1992 ile 1995 yılları arasında Galeri Kültür Yayınları'ndan ayrı ayrı kitaplar halinde basılan ve 1997 yılına kadar ikinci basımları yapılıp tükenen dört yapıtın, şimdi Türkiye'de toplu 3. basımının yapılacak olması hem benim açımdan önemli, hem de daha önemlisi- 'şu Kıbrıs sorunu' denilen 'bela'nın ya da 'kanser'in içinde 50 yıldır savrulup duran Kıbrıslıların Türkiye'de -belki başka ülke insanlarının da- daha iyi anlaşılabilmesi açısından. Acılı Bir Yurt İçin'i başka kitaplar da izleyebilir, yeni dosyaların basımı. Sözleşmede "yazarın yeni çalışmalarının basımında Dünya Kitapları öncelik hakkına sahiptir" gibi bir madde de var. Yayınevinden talep gelirse, iki yeni şiir dosyam da yayına hazır durumda örneğin.
- Bazı kitaplarınızdan hiç şiir seçmemişsiniz, niçin?
- Ben, Kıbrıslı Türk şairler arasında en çok üreten ve en çok şiir kitabı yayımlayan şair olarak biliniyorum, ki bu doğru. Bu, ne övünülecek ne de yerinilecek bir olgu; yalnızca bir gerçeklik. Anlatması çok uzun sürecek. Çok karmaşık nedenlerle -o dönem Kıbrıs'ının kültürel ve sosyal koşulları ve düzeyi, kurumlaşamama, eleştiri yokluğu, dünyadan yalıtılmışlık vs olarak özetlenebilir- ilk kitaplarımı çok aceleye getirdim ve liste gereksiz bir şişkinlik kazandı. Seçme şiirler kitaplarıma almadığım şiirler, o ilk kitaplarımda yer alan bir tür 'kör yordamı dönem ürünler'i, böyle tanımlıyorum ben onları. Yayımlanmasalardı iyi olurdu, ama oldu bir kere. Her dönemi -ve ürünlerini- kendi koşulları içinde değerlendirmek gerekir, diyelim. İsterseniz avuntu deyin, ama olan olduktan sonra söylenecek fazla bir şey de kalmıyor. Mazeret aramanın da hiç anlamı yok.
- Seçmede yer alan şiirlerden bir bölümü, sizin deyiminizle, 'çok özele ilişkin' şiirleri içeriyor. Bunun nedeni nedir?
- Sorunuzu doğrudan yanıtlamaya geçmeden, bununla ilgisiz gibi görünen, ama bence ilgili ve tamamlayıcı olacağını düşündüğüm, kısa bir ön-açıklama yapmak istiyorum: Ben, özellikle bir dönemden sonra, 'Kıbrıs Trajedisi'ne çok fazla yoğunlaşmış bir şairim. Gerçi temalarım bu 'trajedi'yle sınırlı değil, çok değişik konularda da yazdım. Örneğin aşk ve hamurumu oluşturan Aphrotite/Dionysos kültürünün yansıması olarak çıplak-cinsellik, bu olgular çerçevesinde insanın bilinçaltına yolculuk denemeleri de şiirimin ağırlıklı temalarından, ana damarlarından biri. Kendini sahicilik ve etik duruş bağlamında sorgulayan, kimlik arayışının labirentlerinde dört dönen, yaşadığı çağın somut koşulları -acımasızlığı, değer yitimi, vahşeti, bilinçsizliği vb- ile bilinçaltı boğuşmaları arasında parçalanan, hayatı anlamlandırma ve kendini bu 'anlam' -ya da anlamsızlık- içinde bir yere konumlandırmaya çalışan günümüz insanının her türlü hali, tinsel dünyası da şiirimin temaları arasında.
Poetik bağlamda ise, Kıbrıs'ın binlerce yıllık tarihinin, kültürel birikiminin oluşturduğu özdeksel ve tinsel bir duyarlıktan, Kıbrıslıların çok kültürlülüğünden, 'farklı Türkçe'sinden yeni 'merkez'deki şiirin hem içinde hem de dışında yer alabilecek ya da varolabilecek- bir şiir dili oluşturmanın peşinde oldum. Yani bir tür 'turkophone şiir' denebilir belki günümüz Kıbrıslı Türk şiirine. Bu tür tanımlamaları zamana, onun yapmasına bırakmanın daha sağlıklı olacağını düşünüyorum.
Sorunuzun dışına çıktığımın, biraz 'dağıttığımın' farkındayım, ama bunu zorunlu ve bilinçli olarak yaptım. Sözlerimi sorunuz ışığında- şöyle toparlayacağım: Bütün bu temalar çerçevesinde birebir yaşadıklarım da oldu, yakın ve daha uzak tanıklıklarım da. Birçok şey şiirime girdi, ama birebir yaşadıklarımın şiirleri benim için her zaman 'daha özel' oldu. 'Çok özele ilişkin' dediğim bu; 'içimi yırtarak, delerek geçen' şeyler. Nedeni basit: Tanıklıklarımı şiirleştirirken 'içimdeki kanama' da duyulsun istedim. Savaşların içinden geçen 'ben'in, sözde 'barış'ın ateşkesin- ve çürüme sürecinin içindeki 'ben'in, çatırdayıp çökmekte olan parçalanmış- hoyrat, aptal bir hayatın içinde savrulup duran, onun bir parçası olan 'ben'in; bu küresel, toplumsal ve bireysel trajedi(ler)le birlikte, 'iç kanama' olarak duyulmasını istedim. Yani, dışımızda yaşanan savrulmanın ve içimizde kopan kıyametin çığları şiire doğru 'yuvarlanırken', 'içimin bayırlarından' geçsin; çok çok özel olanla toplumsal olanın iç içe geçsin; okur, kitapta bu 'kanama'yı da bulsun istedim.
UMUTSUZLUK VE KARAMSARLIK
- Şiirlerinize umutsuzluk ve karamsarlık hakim. Sebebi nedir?
- Az çok bilinen bir şey, ama gene de çok kısa bir özet geçeyim: Kıbrıs (ve Kıbrıslıklar) uzun tarihleri boyunca büyük travmalar yaşamışlar. Biz de, özellikle son 40-50 yılda, büyük bir travma yaşadık ve travma sürüyor da. Bir içsavaş, iki savaş, göçler, ölenler, kaybolanlar, vurgun-talan, kültürel asimilasyon ve çürümeye sürükleniş(ler)... Bunları yaşayan ve yaşamakta olan bir ada toplumunun şairlerinden nasıl şiirler beklenir? Şiirlerine umutsuzluk ve karamsarlık hakim olmaz da ne olur? Hele de henüz tünelin ucunda ışığın görünmediği bir dönemde. Buna bir de günümüz dünyasında yaşanmakta olan ve neredeyse gezegenin sonunu getirmek üzere olan her türlü küresel yıkımı, çöküşü, rezaleti ekleyin. Bence, bu gerçeği göz ardı eden, salt poetik özgünlük ve yetkinlik şaheseri olan şiirler de dahil, tüm yazınsal, sanatsal ve kültürel yaratıların hiçbiri beş para etmez, çünkü bir 'toplu yok oluş' karşısında hiçbir anlam ifade etmiyorlar. Bana gelince... Şiirlerime bir umutsuzluk ve karamsarlık hakim, çünkü bu adanın insanlarının ve -umarım- çağımız insanının ruhunu yansıtıyorlar. Ama dikkatli ve derinlemesine bir okuma, bu şiirlerin derinlerinde alttan alta hâlâ akmakta olan bir umudu da sezdirecektir, diyorum. Evet, doğru, bu şiir karamsar. Daha doğrusu, koyu bir hüznü barındırıyor, diyelim. Belki de bu özelliğiyle, yaşadığımız trajedi, yaşamaya devam ettiğimiz travmayla adadaki iki toplum ile öbür azınlıkları toplumsal ve bireysel planda yüzleşmeye; bu trajedinin oluşmasından payımıza düşen suçu, sorumluluğu üstlenmeye, 'eteklerimizdeki taşları karşılıklı dökmeye', vicdan muhasebesine çağıran bir şiirdir bu; günümüz Kıbrıslı Türk ve Rum barış yanlısı şairlerinin, yazarlarının yapıtlarıyla, aydınların, politikacıların, sivil toplum örgütlerinin, bireylerin çabalarıyla birlikte, onların bir parçası olarak.
- 60'lı yıllarda -sizin deyiminizle- hamaset kokan şiirler, 70'lerin başında soyut şiir ve iki yıl kadar sonra toplumcu gerçekçiliğe geçiş. Şiirinizdeki bu dönüşümlerin etkenleri nelerdir?
- Ben, ta başından 'hamaset edebiyatı'larına karşı oldum. Bunun, iki toplumu daha da düşmanlaştırmaktan, birbirlerini 'ötekileştirmek'ten başka hiçbir işe yaramayacağını düşünüyordum. Öyle de oldu zaten. Başlangıçta 'Kıbrıs sorunu' yokmuş gibi davranmışsam, bir nedeni düşmanlıktan başka bir şey getirmeyen 'hamaset'in kendisine akıl ve ruhumla karşı olmamdı, ama bir neden de bu hamaset dilinin şiiri giderek manzumeleştirmiş olmasıydı. Bense yeni bir şiir dili oluşturmak peşindeydim ve başlangıçta romantik, serüvenci bir şiir yazmış olsam da, bunu yaparken bile manzumeleşen şiir dilini, yeni bir dil arayışıyla ayağa kaldırmaya çalışanlardan biri olmayı amaçladım hep. Başlangıçta şiirimde belirgin etkileri olan Attilâ İlhan ve İkinci Yeni şiirinin dili, zaman içinde yerini kendi oluşturduğum retoriğe; gene imge yoğunluklu, zaman zaman oldukça yalın, ama hayata daha açık, onun içinde oluşan bir şiire bıraktı.
FARKLI BİR ŞİİR
- Beslendiğiniz kaynaklar zaman içinde nasıl bir değişim gösterdi?
- Bana kalırsa, ben kendimi Türk şiir 'antolojisi'yle hesaplaşmış sayıyorum. Bir ölçüde Dünya şiiriyle de, ama daha çok 'çeviri dili' aracılılığıyla. Dönemden döneme şairlerim, ustalarım oldu. Yoğunlaştığım şiir hinterlandları çeşitlendi. Eski Mısır şiiri, Antik Helen ve çağdaş Yunan ve İspanyol şiirleri başta olmak üzere, tüm Akdeniz kültürü ve şiiri beslendiğim ana kaynaklar oldu. Bunların, derin köklerine yolculuğa çıktığım Ortadoğu kültürüyle birbirini zenginleştirmesi, beni ve şiirimi de zenginleştirdi ya da etkileyip değiştirdi diyelim. Sonunda ortaya çıkan -çekirdeğinde Kıbrıs'ın uzun tarihi ve kültürel birikimi olmak üzere- bu birikimin ürünü bir şiir. Yani, öyle umarım.
- Söyleşilerinizin birinde şiirinizi tanımlarken 'Kıbrıslıların farklı Türkçesinden farklı bir şiir çıkarma dürtüsü'nden söz etmişsiniz. Nedenleriyle birlikte bu 'dürtü'yü anlatır mısınız?
- Sanırım, buraya kadarki yanıtlarımda bu sorunuzun yanıtı, en azından ipuçları var. Kendimiz olmalıydık. Türkçe şiirin 'merkezi'nde, ama 'farklılığı' ile de dışında... Kıbrıslıların özdekselliğini, tinselliğini, farklı çağrışım ve algı zenginliği barındıran Kıbrıslı Türkçesinin ürünleri olmalıydı şiirimiz.
- 'Alfa ve Omega'nın ardından (1999) yapılan bir söyleşinizde "Bir dosyalık şiir birikti bile" demişsiniz. Fakat son kitabınız yine bir seçme. Yeni şiirlerinizi niçin yayımlamıyorsunuz?
- Yukarıda da belirttiğim gibi, iki şiir dosyam hazır. Sözleşme gereği, yayın önceliği Dünya Kitapları'nda. Yakında iki dosyam da e-mail ve CD yoluyla ellerinde olacak. Oradan gelecek yanıta göre bir biçimde günışığına çıkacaklar.
'MERKEZ'İN ŞİİRİ
- Türkiye şiirinin bugününü kısaca değerlendirir misiniz?
- Türkiye şiirinin bugününün bir 'periferi şairi' tarafından değerlendirilme girişimi, büyük olasılıkla 'merkez'den bir tür 'hariçten gazel okumak' ya da 'tereciye tere satmak' olarak algılanacak. Elbette belirgin görüşüm var, ama bir röportajın çerçevesi içine bunları bütünlüklü, kapsamlı ve gerekçeli olarak dile getirmek hem zor hem de netameli. Ancak şu kadarını söyleyebilirim: Bugün yazmakta olan şairler arasında (da) çok önemli, çok sevdiğim, ilgiyle okuyup zenginleştiğim şairler var. Bir de arada dil engeli olmasa, olsa bile biraz daha öbür dillerin kapıları zorlansa, eminim ki bazı şairler ses getirir. Günümüz Türkiye şiirinden (de) dünya şiiri birtakım zenginlikler kazanır.
Peki, ben de bir şey sorayım: Bir 'periferi şairi'nin Türkiye şiiri hakkında ne düşündüğü kimin umurunda? Türk şiirinin 'merkez'inde şiirimiz hakkında kaç kişi ne biliyor ya da önemsiyor? Türkiye'deki yaygın ve yerleşik şiir kodlarından kurtularak, bu farklı şiire bakmayı düşünen birileri var mı ya da? Bu farklılığı fark etmek niyet ve isteği taşıyan?
Elbette bizim şiirimizi gene içimizden çıkacak eleştirmenler, sosyalbilimciler, akademisyenler (üniversiteler) değerlendirecek. Bence Kıbrıslı Türklerin şiiri de, Türkiye dışında yazılan öbür Türkçe şiirler gibi, Türkçe şiir haritasına kendi 'adalar'ını oluşturarak renk ve zenginliklerini katıyorlar. Merkez'de kaç kişi bunun farkında ya da kaç kişinin umurunda? Bence Türkçe şiirin 'merkez'inin Fransa, İngiltere, İspanya, Portekiz gibi ülkelerden alacağı çok dersler var. O ülke dillerinin, sınırları dışında yazılan şiir(ler)ine nasıl bir bilinç ve sevgiyle sahip çıkıyorlar, bunu kendinde sorgulamalı Türkçe şiirin 'merkez'i.
Ada'mın Sahilinde/ Fikret Demirağ/ Dünya Kitap/ 207 s.
Ahmet Ada'dan 'Kantolar'
Zamanın ruhunu içeriklendiren bir kitap
Ahmet Ada'nın "Kantolar"ı, yalnızca 2006 boyunca değil, sonraki yıllarda da söz ettirecek kendinden. Farklı ve önemli bir kitap.
Sina AKYOL
Tahir Abacı'nın "Yarına Doğru" dergisini çıkarmaya hazırlandığı dönemdi. Nihat Behram'ın "Hayatımız Üstüne Şiirler" kitabı yeni yayımlanmıştı. Abacı Malatya'da, Ada Kayseri'de yaşıyordu. Ben ise Ankara'daydım. Mektuplaşıyorduk aramızda; "Yarına Doğru"nun geleceğine odaklıydı mektuplarımız. Behram'ın kitabını çok sevmiş, önemli bulmuştuk. Derginin ilk sayısında üçümüz de birer yazı yazacaktık, kitap üstüne. Kadim dostum Ahmet Ada ile tanışmamız o mektuplaşma günlerine rastlar.
Ülkemizin şiir yayıncılığında önemli bir yeri olduğuna inandığım "Hâkimiyet Sanat" gazetesinin bir yayınıydı Ada'nın ilk kitabı. "Gül Doğsun Gün Üstüne" idi adı (Ocak, 1980).
İşte adı geçen kitabın ilk şiiri, "Yer altı":
"Işık diye gökyüzünü kemirenler vardırKapanık havalarda sessizliği biçenlerÖlüler vardır şaşkın dumanlar içindeYeleleri kırkılmamış dalgalarla gelen
Kökler vardır kimselerin bilmediğiSıradağlar acı çanak göllerİğdiş bir uykuda unutulan
Sayısız düşünceler düşler vardırKurumlu, kof gürültüde yitenHer biri bıçaklanmış şarkı sankiYa da dize, donatılan fişekten"
İlk şiirini 1966'da yayımlayan Ada'nın ilk kitabı 14 yıl sonra çıkabilecektir. Neye yormalı bunu, merkezden uzakta olmanın yol açtığı imkânsızlıklara mı? (Dönemin önde gelen dergilerinden "Soyut", "Yeni Dergi", "Papirüs"te yazdığına göre pek de üstünde durulacak bir olasılık değil bu.) Peki, imkânsızlıklara bağlamayalım; 'sabır' diyelim. Ama ilk şiiri "Soyut" dergisinde yayımlandığında henüz 19 yaşında olan bir genç şair adayı, nasıl becerebilir ki sabretmeyi? (Üstelik sabır, kişinin 'maya'sındadır. Gençliğinde dahi sabırlı olan bir 47'li, ilerleyen yıllarda, nasıl olur da 'en çok şiir yayımlayan şair' unvanını kimselere kaptırmaz, geriye doğru sayarsak, kim bilir kaç senedir!)
Neyse, anlamak ille de gerekmez.
Bence, lirik bir şair olarak başladı ve de öyle devam etti Ahmet Ada. İlk üç kitabı 1980, 83, 85. Derken beş yıllık bir ara. Devamı, iki kitap: 1990, 92. Üç yıllık bir ara daha. Sonrasında dört kitap var: 1995, 96, 98, 99. Bir beş yıllık ara daha: 2003, tek kitap. Hemen ardından, yine bir tek kitap: 2004. (Aynı yıl, ayrıca, şiir üstüne bir kitap.) Derken, 2006'da "Kantolar"...
Bence müthiş bir halk adamı Ahmet Ada. Kimi çağdaşları (ve meslektaşları) gibi, örneğin ansiklopedi yazarlığı, reklam yazarlığı, gazetecilik, yayıncılık türünden işler işlememiş. 18 yaşındayken terk etmek zorunda kalmış liseyi. Devlet Su İşleri Ceyhan Şubesi'nde 3 yıl, bilmem ki neredeki Marangozlar İstihlak Kooperatifi'nde 16 yıl, işte bir yerlerdeki otomobil ticaretiyle iştigal eden bir şirkette 5 yıl çalışmış ve sonunda, iyi etmiş, emekli olmuş. Biyografisinden öğrendiğimize göre 13 yıllık bir emeklidir ve de iyiden iyiye 'azmış' bir şiir adamıdır.
YENİ İDDALAR...
Bir de şunu görüyoruz: Madem ilan etmiştir meşruiyetini, öyleyse gitse gerektir: Her kitabında, farklı bir menzile... (İyi bir şeydir bu; çoğaltımcılıktan kurtarır şairi, farklı kulvarların, yeni iddiaların öznesi kılar.) Nitekim öyle olmuştur: Yerli yerinde ve rahat durmasını bilemeyen, hemen her kitabında farklı şeyler sunmanın saygıdeğer çabasında olan şairimiz, gazellerinden (Taş Plâk Gazelleri, 1995) nice zaman sonra, bu kez de, yazmış olduğu kantoları kitaplaştırdı."Kantolar" (Şiir'den, 2006), farklı bir kitap: Önceki Ahmet Ada lirikleri kadar lirik pek çok şiir barındırıyor içinde, fakat nasıl yapıyorsa yapıyor, o lirikleri, epik bir çevrim içinde sunmayı beceriyor.
Şu dizeler, "Kantolar"dan.
"Bombalar değil sardunya saksıları / İstiyoruz. Çiçekli kadın şapkaları. / Üstümüzde kalacak bulutlu bir gökyüzü, / Ve sonra usul usul ölebileceğimiz bir kış" (Trajedi)
***"Denize doğru oturup konuşuruz / Ey insanoğlu, bulutlar neden alçalır? / Nar neden çatlar? Ağacın ölü gölgesi, / Kuşun zarif uçuşu, derenin küçük türküsü / Sürekli bir olanaktır insana" (Yaz Kantosu)
***"Sonra çırılçıplak buluyoruz kedimizi / Bize dinginliği bağışlayan yağmuru / Dinleyerek yürüyoruz eski bahçeye. / Deniz çağırıyor kıyıları döven dalgalarla / Kapıların sürgülerinden geçiyor sesi / Rüzgâr kunduralarını yitiriyor / Denizin kıyısında yalınayak" (Güz Kantosu)***
"Denize yakın oturuyoruz, sessizliğe / Değiyor elimiz, adalar oldukça uzakta, / Suya değiyor elimiz, yaprağa, / Kuşlar ağaçlarla dolu, ağaçlar / Kuşlarla, ışığa koşuyor nar ağacı / Güneşin oltası uzanıyor / Ölümsüz yapıtlarına denizin" (Bahar Kantosu)***
"Ey serin çarşıları ufala ufala dolaşanlar! / Ey burukluk, ey incelik! / Dile biçim veren ustalık! / Nasıl bir araya getirilir binlerce kare / Ve nasıl yaratılır tambur sesi" (Denize Baktık)***
"Isınan toprak, göğün ormanı, ormanın / kuşları, yıldızlar ve ay, gümüş pullu / balıklar, hepsi ama hepsi yan sokakta / oturan, kırık kaldırım taşlarını geçip / denize yürüyen gövdenle barışık." (Saatler)
Bu gerçekten de lirik dizeler, içinde yer aldıkları "Kantolar"ın epik bir toplam olmasına engel de değil. Ada'nın son kitabı bu yanıyla ilginç ve önemli.Yılın şimdiden iyi şiir kitapları arasındaki yerini almış olan "Kantolar"da -zannımca- merak edilecek bazı noktalar da var:
MERAKLI NOKTALAR
* "Buz Tanesinin Söylediği" başlıklı şiir, 41 dizeden ve 3 boşluktan oluşuyor. Şiirin orta bölmesinde yer alan 15 dizelik bir toplamda, "deniz" sözcüğü tam 8 kez tekrarlanmış.
* Bir şiirde "indirimli satışlar", bir başka şiirde "taksitli satışlar"...
* Karşılıklı iki sayfa... Soldaki sayfada yer alan "Arkadaşım Öldü" başlıklı şiirden bir dize: "Bir yanım deniz bir yanım dünya". Sağdaki sayfada yer alan "Yaşamayı Uzatan Kevser'e" başlıklı şiirde ise "Sağ yanında deniz sol yanında muhabbet kuşu" diye bir dize var.
* "Ölü Evi" başlıklı şiir, İ.Berk'in "Ölmüş Bir Şairin Sevgili Karısını Görmeye Gitmek" başlıklı şiirinden sonra, "Kantolar"a bir şeyler mi katıyor, yoksa bir şeyler mi eksiltiyor ondan?
* Ölenin terliklerinin ya da pabuçlarının -benim görebildiğim kadarıyla- kitapta üç kez kullanılmış olması nasıl değerlendirilmeli?
* Fevkalade bir imge olarak yakalanmış "pars"ın neredeyse sınırsız tekrarı, epik bir kitap bütünlüğü içinde bakıldığında, 'tutarlılık' olarak mı değerlendirilmeli, yoksa 'creativite'yi tekzip eden bir yineleme olarak mı?
* Bazı sözcükler, şiirde, özellikle dikkat çeker. Örneğin "yabancılaşma" sözcüğü... Not almadığım için sayı belirtemiyorum, pek çok "yabancılaşma" sözcüğüyle karşılaştım kitapta. Epik bir kitap bütünlüğü içinde bakıldığında, iyi bir şey midir bu, yoksa iyi olmayan bir şey midir?
* Belirttiğim bu husus, kitap boyunca birkaç kez karşılaştığım "sakalın uzaması" ifadesi için de geçerli.
Verdiğim örneklerden çoğu için dedim ki: "Ahmet Ada yılların şairidir, böyle 'hata'lara düşmez, demek ki kasten ve taammüden yapmış.
Demek istediğim şu: Uzun şiirlerin -üstelik epik bir toplamı oluşturan uzun şiirlerin- 'çıkmaz'ı mı desek bunlara, yoksa tersine, 'doğası' mı.. hatta, 'olmazsa olmazı' mı?"
İşte bitiriyorum: Ahmet Ada'nın "Kantolar"ı, yalnızca 2006 boyunca değil, sonraki yıllarda da söz ettirecek kendinden. Farklı bir kitap. Zamanın ruhunu içeriklendiren bir boyutu olduğu söylenebilir. Dahası, öteki kitaplarına göre, söylem açısından bir 'kırılma'yı da işaretliyor. Yalnızca okumuş olmaktan dolayı değil, merak ettiğimi söylediğim noktalar üzerinde beni düşündürmüş olmasından dolayı da, iyi ki edinmişim diyorum, "Kantolar"ı.
Kantolar/ Ahmet Ada/ Şiirden Yayınevi/ 97 s.
Güneş Ay Yalınayak
Ertuğrul KAZANCI
Saniye Gündüz Yıldırım, seçici bir şair. Sözcükler, imgeler ve kavramlar gerçekten özgün. Önemli ve işlenmiş dizeler okuru etkiliyor. Şiirin kültürle etkilenmiş bir sanat olduğunu size duyuruyor. Yetenekli bir şairin kuvvetli kalemi, birbirinden güzel konularla bezeli akışı sergiliyor. Şiir dili, bazen yalnızlıklarda dolaşır:
''Veda eder sevgilimi getiren gökyüzüDolaştım meydanlardaÖnümü keser yalnızlığımİshak kuşunun kanatlarında sallanır kayıp yıllar''
Bazen de türkülere bürünür:
''Biz pınarların gözelerinden aldık sevdayıTürkü güzelliğinde sevdikDağlara verdik oğullarıYiğittirAnadolu'nun Kurtuluş Savaşı'ndaki kadınları''
Kimi kez yıllar öncesinin devrimci eylemselliği anımsanır:''Bilen biliray battığını güneş doğduğunu;Altmış sekizlerin göklere seğiren derya deniziniYetmiş sekizin gül kokan gençlik günlerini...ToydukDoyumsuzca açtıkhüzün olmayan sözcüklereSerpiliverdik.Hep pusudaydıbelirsizlikYitimindeKeder yüklü sefil ve tekilsiz tutkular''
Saniye Gündüz Yıldırım'ın anlam yüklü şiirlerinden seçip ayırmak gerçekten bir sorun. Çünkü hepsi güzel;
''Yol verseydi dağlarHangi öyküyü okşayacaktıkHangi şiirin merdivenlerinde..Yoktun kavgamda barışımda daÖzlediğimi söylediğimde anka kuşunaAdresi yok ayrılıklarınYaşlanır gülüm, aşklar da''
Şiir emek isteyen ince bir uğraş. Saniye Gündüz Yıldırım işin üstesinden gelmiş başarmış.''Güneş Ay Yalınayak'' Yıldırım'ın ilk kitabı. Kutlarım.
Güneş Ay Yalınayak/ Saniye Gündüz Yıldırım/ Şiirler/ Kum Yayınları/ 96 s.
BEHÇET AYSAN ŞİİR ÖDÜLÜ
Türk Tabipleri Birliği 2 Temmuz 1993'te Sivas Madımak'ta yitirdiğimiz şair Dr. Behçet Aysan ve 36 insanımızın anısına Şiir Ödülü vermektedir. Türk Tabipleri Birliği Behçet Aysan Şiir Ödülü'nün bu yıl on ikincisi verilecektir.
c Ödüle 2005 Ocak ayından itibaren yayımlanmış bir kitap ya da yayına hazır bir kitap dosyası ile aday olunabilir.
c Ödüle son katılma tarihi 31 Temmuz 2006'dır.
c Ödüle, kişiler kitap ve dosya ile kendileri doğrudan katılabilir ya da yayımlanmış şiir kitaplarını sivil toplum örgütleri, yayınevleri ve üçüncü kişiler şairin onayı alınmak koşuluyla önerebilirler.
c Ödül için gönderilen yapıtlar açıklanmaz; yalnızca ödül kazananlar duyurulur.c Ödül kazanan yapıt 2006 yılı Eylül ayında açıklanır.
c Ödüle aday olacak şairler, adı, açık adresi ve kısa yaşamöyküsüyle birlikte kitaplarını (8 adet) ya da şiir dosyalarını (8 adet) TTB Merkez Konseyi, GMK Bulvarı, Şehit Daniş Tunalıgil Sok. No: 2 Kat: 4. Maltepe, 06570 Ankara adresine göndermelidir.
c Ödül Seçici Kurulu; Cevat Çapan, Arif Damar, Doğan Hızlan, Emin Özdemir, Ahmet Telli, Ali Cengizkan ve Ataol Behramoğlu'ndan oluşmaktadır.Behçet Aysan Şiir Ödülü ile ilgili daha geniş bilgi almak için; Türk Tabipleri Birliği web sitesine "http://www.ttb.org.tr" veya "Türk Tabipler Birliği GMK Bulvarı, Şehit Daniş Tunalıgil Sok. No: 2 Kat: 4. 06570 Maltepe-Ankara" adresine, Tel: 0312 231 31 79 (pbx), Faks: 0312 231 19 52-53'e başvurulabilir.
TÜRK TABİPLERİ BİRLİĞİ MERKEZ KONSEYİ
23/3/2006 · Kategori: Kitap
Anasayfa Rıfat Ilgaz Arşivi Taşköprü'den Bakış
Kastamonu Net (Blogcu) Şiir Sayfası Öykü
Sinema Atatürk Edebiyat Roman Yazıları
Arife Kalender'le şairlerimiz arasında
'Şiir Irmakları'nda gezinti
Arife Kalender, "Şiir Irmakları"na tüm içtenliğiyle yönelerek incelemelerde bulunuyor. Sistemli bir çalışmayla, ele aldığı ozanların şiirini, anaduygularıyla, öne çıkan izlekleriyle, biçemleriyle değerlendiriyor. En güzel şiirlerinden ikişer örnek sunduğu gibi en güzel dizelerini de anımsatıyor. Bu "Şiir Irmakları"ndan şiir denizine ulaşmak için yola çıkanlara el sallamak düşüyor bize.
Hasan AKARSU
Ozan, yazar Arife Kalender, 1954 Malatya-Arguvan- Ermişli Köyü doğumlu. 1997'de emekli oldu. Birçok şiir kitabı bulunan ozanın son yapıtı "Şiir Irmakları".
Arife Kalender, "Şiir Irmakları"nda, on dört ünlü ozanımızın şiir dünyasında geziniyor. Bir ozan için şiir yazmanın yanında, başka ozanların şiirini tanımanın da önemli olduğunu vurguluyor. İncelediği ozanların varoluş nedenini, "şiirlerini hiçbir şeye aldırmadan" yazmalarına, "yaşamda tutmalarına" bağlıyor.
İncelediği ozanlara göz attığımızda, ilk sırada Ahmet Muhip Dıranas'la karşılaşıyoruz. Önce kısa bir yaşamöyküsü, ardından beğenilen iki şiiri yer alıyor, daha sonra ayrıntılara geçiliyor: "...Dıranas şiirinin ana teması aşktır. Bu temanın yanı sıra; şairin inanışı, Tanrı kavramı, ölüm, melek, günah gibi mistik sözcüklerle duyumsanır... Dıranas şiirinin; aşk ve mistisizmden başka Türkçü yönü de bilinen bir özelliğidir... (s.13) Dıranas şiirinde ulusal ve evrensel şiirin izlerini hemen yakalamak mümkün..." (s.15) Onun Serenad şiirinin ilk dörtlüğünü anımsayalım:"Yeşil pencerenden bir gül at bana,/ Işıklarla dolsun kalbimin içi./ Geldim işte mevsim gibi kapına/ Gözlerimde bulut, saçlarımda çiğ..." (s.8)
Oktay Rifat'ın şiirine göz atıyoruz:"...O. Rifat yaşamın içindedir hep...Nerede hangi görüntünün içinde olursa olsun dilinde halkın sözleri, gönlünde onun kahramanları, ozanları vardır...O. Rifat, 1954 yılına dek yazdığı şiirlerde şekil olarak hececileri izlemese de kısa şiirleri, ironisi, günlük konuşma dili, düzyazı şiir anlatımları, tekerlemeler, söylence biçemleriyle yeni şiirin öncülüğünü gözler önüne serer..." (s.26-27) Şiirlerinde ironi, erotizm, aşk, cinsellik, gerçeküstü anlatımlar, alkol, ölüm, zaman, yaşama sevinci, mitolojik olaylar öne çıkıyor. "Uçaklar" şiiri ne güzeldir: "Uçaklar gelecekmiş/ Korkum yok benim/ Kâğıt gemilerim/ Kurşun askerlerim hazır/ Hem bunlar bozulursa/ Babam yenilerini alır." (s.23)
Behçet Necatigil şiirinde, dil, nesneler, cinaslar, ses oyunları, halk edebiyatı söylemleri irdeleniyor. Ayrıca ana temalar üzerinde duruluyor: "Necatigil şiirinde başta ölümün mistisizmle birlikte işlenişinin yanı sıra evler, yollar, okul, çocuk ve kadın temaları sık görülür. Var oluşu, yokluğu sürekli sorgularken uyku, sıkıntı, kaçış istemleri, yaşlılık, odalar, evlilik bezginlikleri, yurt ve Atatürk sevgisi, alkol, sigara, teknolojinin ve savaşların etkileri de onun temalarını oluşturur..." (s.49) Necatigil şiirinin "yüksek söylemli" olmadığını, küçük durumları, duyarlıkları, özlemleri yansıttığını, ozanın evler şairi olarak anıldığını vurguluyor Arife Kalender. Ozanı, "Söyleriz" şiirinin bir bölümüyle anıyoruz:"...Ne biter/ Ne kalır geçmiş kitaplarda/ Ölümden sonra da/ Söyleriz." (s.44)
İlhan Berk, "Şiirin Denizcisi" olarak tanımlanırken alışılmış şiir kuramlarını yıktığı, "yeni ve farklı bir ses, ayrı bir yapı" getirdiği belirtiliyor. Onun şiiriyle ilgili birkaç alıntıya yer verelim şimdi: "...Şiirlerde görsellik, görüneni gösterme istemi; resim, şiir boyutunda şairin en belirgin özelliği...(s.63)...İlhan Berk'te soyutla-somut, içselle-dışsal olanın yanında, var olan ya da var sayılan her şey şiire girer...(s.65)...İlhan Berk şiirini denizsiz ve kadınsız düşünmek olası değil...(s.67)Yüz önemlidir İlhan Berk şiirinde...(s.70)...İlhan Berk bir ölüm kovucusudur..."(s.71) Evet, çağlar ötesini görebilen bilge ozan, gökyüzünü, suyu, denizi, aşkları işliyor şiirlerinde. "Üç Kez Seni Seviyorum Diye Uyandım" şiirinin ilk bölümü şöyle:"Üç kez seni seviyorum diye uyandım/ Tuttum sonra çiçeklerin suyunu değiştirdim/ Bir bulut başını almış gidiyordu görüyordum./ Sabahın bir yerinde düşmüş gibiydi yüzün..." (s.61)
ELİMİZDEN KAYAN HAYAT
Özdemir Asaf'ın şiirlerine değinen ozan, doğum-ölüm, varlık-yokluk felsefesiyle yoğunlaşarak şiirlerini yazdığını vurguluyor. Toplum, doğa, insan, aşk, ironi, yalnızlık, ölüm, zaman vb izleklerin şiirlerinde ağırlıklı bir yer tuttuğunu söylüyor: Asaf şiirine topluca baktığımızda; ölümle yaşam arasındaki süreç içinde; insanın çıkmazları, iletişimsizliği amaç haline getirerek birçok şeyi ararken hayatın elimizden hızla kayıp gidişi, hırslarımızın, öfkelerimizin, özlem ve sevinçlerimizin, benlerimizdeki onumu, yüzlerimizdeki maskeler, aşkların ve tutkuların değiştirdiği bireyler; bazen ironiyle bazen de özdeyişler halinde düşündürerek verilir..."(s.88) Asaf'ın kendine özgü bir söylemi ve farklı bir şiir anlayışı olduğu biliniyor. "Lavinia" şiirinin ilk bölümüyle ozanımızı anıyoruz:"Sana gitme demeyeceğim/Üşüyorsun ceketimi al./ Günün en güzel saatleri bunlar./ Yanımda kal..." (s.80)
Ozan Arif Damar, "Suyun Sesi"yle niteleniyor. Şiirlerinde doğanın sıkça yer aldığı, dostlukları, insan sevgisini önemsediği, şiiri kavga aracı olarak gördüğü, toplumcu şiirin yanında, sanatta estetik yapıyı da göz ardı etmediği vb belirtiliyor: "...Toplumcu şiir anlayışıyla yola çıkan Arif Damar şiirinde yer yer 2. Yeni etkileri de görülür. Bu şiir anlayışı Damar şiirinde özün yanı sıra; yeni biçim arayışları, çağrışımlar ve imge zenginliğiyle karşımıza çıkar..." (s.106) Ozanımıza "Sarmaşık" şiiriyle sağlıklı bir yaşam diliyoruz: "Arsız bir sarmaşık gibiyim/ Ta çocukluğumdan/ Binbir düşe/ Umuda/ Sıkı sarılan/ Güzde bütün yapraklar/ Sarardıkları zaman/ -Hemen dökülecekler-/ Benimkiler güneş vurmuş/ Kızıl bakırdan." (s.107) Ve "Bir şair kendinden başka/ Nereye gidebilir ki" dizelerini anmadan edemiyoruz.
Metin Eloğlu'nun şiirinde, "ekmeğe bir de resim eklendiği", şiirlerinde sıradan insanların sorunlarına değinildiği saptanıyor. Şiir dilinde olmayan sözcükleri kullanarak şiir dilinin görünmez duvarlarının yıkıldığı vurgulanıyor. Genel değerlendirme ise şöyle: "Yaşamı tüm ayrıntılarıyla; çivisi, cimciriği, tornavidası, hastalıkları, açlık ve açıklıklarıyla içinden geldiği gibi süssüz, özentisiz dizelere taşıyan Eloğlu, yaşamındaki her şeyi şiirleştirir adeta..." (s.120) Onun ünlü "Çilingir Sofrası" şiirini anımsıyoruz şimdi: "Bu zıkkımın yanında/ Arnavut ciğeri ister, bir/ Çiroz salatası ister, iki/ Cacık ister, üç/ Adalet müsavat hürriyet demeye/ Sadece yürek ister." (s.112)
Arife Kalender, ozan Şükran Kurdakul'u "Sabırlar yorgunu- Sözcükler vurgunu- Soruların şairi" olarak nitelendiriyor. "Yaşamını insanın insanca yaşayabileceği bir güzel dünyanın yaratılması için " harcadığını, ilkelerinden, insanlığından ödün vermediğini belirtiyor. Birçok ozanın Kurdakul'un şiiriyle ilgili görüşlerine de yer veriyor. "Ekmeğin şiirini yitirdi ortalık/ Türkiye'm nereye götürüyorlar seni" diyen ölümsüz ozanımızı "Ağıt Değil" şiirinin bir bölümüyle anıyoruz: "Gücünüz varsa sizin/ Sözcüğü tutuklayın/ Öğrenci, kitap, Türkçe/ En güzel kavramı dilimin/ Özgürlüğünü tutuklayın..." (s.122)
Turgut Uyar'ı incelemeye başlarken neler duyumsuyor Arife Kalender bakalım: "Turgut Uyar'ı incelemeye başladığımda; genişliğini, yüksekliğini, derinliğini ölçemeyeceğimi düşündüğüm bir dağla karşılaştım. Şiirinin ana hatları az çok belli olsa da; tema ve sözcük zenginliği ilk kitaplarından başlayarak dikkati çekiyordu..." (s.142) Uyar'ın şiirinin çok boyutlu olduğunu, ölüm, dirim, aşk, zaman, dostluk, umut ve direnç, tarihsel olaylar, yaşama biçimleri vb. izleklerin yer aldığını belirtiyor. Ozanın konuşma dilini kullandığını, Halk ve Divan şiirinden yararlandığını, ses öğesini önemsediğini vb. vurguluyor. "Ölümün ömrü bir gün/ Galiba aşk ömür boyunca" diyen ozanımızı, "Göğe Bakma Durağı" adlı şiirinin ilk bölümüyle anıyoruz: "İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım/ Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından/ Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından/ Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar/ Şu aranıp duran korkak ellerimi tut/ Bu evleri atla bu evleri de bunları da/ Göğe bakalım..." (s.141)
Kalender, Edip Cansever'in şiirini incelerken birçok ozanın, eleştirmenin onun şiiriyle ilgili görüşlerinden yararlanıyor. Mustafa Öneş, Cemal Süreya, Memet Fuat, Rauf Mutluay, Asım Bezirci vb. Birçok şiirini açıklarken onun şiir anlayışını şöyle yorumluyor: "Yaşadığı günlerde her şeyi didik didik sorgulayan Cansever, kayıp aşkların ne yiyip ne içtiğini de düşünmeden edemez. Şaşırtıcı şiir adlarıyla şiire başlayıp ilk dizeden itibaren, sıradan söylemlermiş gibi şiir ağının içine çeker kişiyi..." (s.165) Yerçekimli Karanfil şiiri ne güzel başlıyor: "Biliyor musun az az yaşıyorsun içimde/ Oysaki seninle güzel olmak var/ Örneğin rakı içiyoruz, içimize bir karanfil düşüyor gibi/ Bir ağaç işliyor tıkır tıkır yanımızda/ Midemdi aklımdı şu kadarcık kalıyor..." (s.164)
Cemal Süreya'nın Şiirine Toplu Bakış'ta, onun şiir anlayışı değerlendiriliyor: "...C. Süreya, yaşama ve sanata her zaman biraz içkili bakmış olsa da; ince zekâsı, sevecen yüreği, coşkusu ve baktığını iyi gören bir kültür adamının bilinciyle, Türkçenin tüm güzelliğini şiire taşıyarak şiirimizde nefis bir tat bırakmıştır. O her zaman sevdalıdır..."(s.189) Kadınsız ayakta duramayan aşkların ozanı Cemal Süreya, aşkla birlikte erotizmi, zamanı, ölümleri, yalnızlıkları vb. işliyor şiirlerinde: "Biliyorsun ben hangi şehirdeysem/ Yalnızlığın başkenti orası" diyen ozanımızı, "Kısa Türkiye Tarihi-2-" şiiriyle anıyoruz: "Üç anayasa/ Ortasında büyüdün:/ Biri akasya/ Biri gül/ Biri zakkum." (s.192)
Gülten Akın'ı "Sabrın ve direncin şairi" olarak nitelendiren Arife Kalender, onun ilk ürünlerinde dize ve sözcük yinelemesine yaslandığını, şiirinin ana öğelerinin sabır, umut ve direnç olduğunu vurguluyor. Vazgeçemediği sözcükleri ve imgeleri şöyle saptıyor: Kadın, çocuk, anne, emek, türkü, ev, oda, bahçe vb. Konuşma dilinden, halk söyleminden yararlandığını belirtiyor. "Ben herkesi uyuttuktan sonra şiirlerimi yazdım" diyen ozanımızı, "Eflatun İlahi" şiirinin bir bölümüyle anımsayalım: "Gülten Akın acep gidişlerdesin/ Acın dinlencede değil/ Özlemin kanıyor/ Mülkün örselenmiş/ Ürünün dağılmış/ Hangi yaz seni nennileyebilir"(s.212)
BÜTÜNCÜL BİR ŞİİR
Melisa Gürpınar'ın şiirini değerlendirirken: "Melisa ilk kitabından itibaren bütüncül bir şiiri yeğler. Bu uzun soluklu düzyazı şiirlerinde ise öykünün tuzaklarından şiiri uzak tutmayı başarır... Ses öğesi ve şiir kaygısı ön plandadır..." (s.236) diyor. Şiirlerinde ölüm imgesinin sık geçtiğini, doğayla dost olduğunu, ironiyle birlikte, mistisizme de yer verdiğini belirtiyor. "Her Harf Bir Melek" adlı şiirinin son bölümü şöyle: "...Gençtim/ Bir ömür boyu koşabilirdim/ Yere düşen bir yaprağın içindeki/ Saklı harflerin peşinden." (s.231)
Arife Kalender, Ataol Behramoğlu'nu "Aşkın ve hüznün şairi" olarak nitelendiriyor ve tüm hücreleriyle yaşama tutunan bir ozan olduğunu vurguluyor. "Toplumcu gerçekçi şiir anlayışıyla" yazdığını, konuşma dilinden yararlandığını, anlatıya yaslanıp betimlemeye yöneldiğini vb. belirtiyor. "Ölümdür yaşanan tek başına/ Aşk iki kişiliktir" diyen ozanımızı, "Ben Ölürsem Akşamüstü Ölürüm" şiirinin ilk bölümüyle anımsıyoruz: "Ben ölürsem akşamüstü ölürüm/ Şehre simsiyah bir kar yağar/ Yollar kalbimle örtülür/ Parmaklarımın arasından/ Gecenin geldiğini görürüm..." (s.258)
Ozan, yazar Arife Kalender, "Şiir Irmakları"na tüm içtenliğiyle yönelerek incelemelerde bulunuyor. Sistemli bir çalışmayla, ele aldığı ozanların şiirini, anaduygularıyla, öne çıkan izlekleriyle, biçemleriyle değerlendiriyor. En güzel şiirlerinden ikişer örnek sunduğu gibi en güzel dizelerini de anımsatıyor. Bu "Şiir Irmakları"ndan şiir denizine ulaşmak için yola çıkanlara el sallamak düşüyor bize.
(*) Şiir Irmakları- Arife Kalender, Phoenix Yayınevi, Ekim 2005
Hüseyin Atabaş'la Ceyhun Atuf Kansu Ödülü alan kitabını konuştuk
'Sömürü düzeni dünyanın lirizmini bitirdi!'
Hüseyin Atabaş 'Yorgun Denge' adlı dosyasıyla 2005 Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü'ne katılmış ve bu ödülü almıştı. O dosya şimdi kitaplaştı. Atabaş'la kitabını konuştuk.
Türkân YEŞİLYURT Emel GÜZ
-2005 Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü'nü alan dosyanız geçen yılın sonuna doğru kitaplaştı. Kırk beşinci sanat yılınızda çıkan "Yorgun Denge" adlı bu kitabınız, şiir yaşamınızın bir özeti mi?
- Öyle mi görünüyor? Sanmam, Yorgun Denge benim şiirimin geldiği son nokta bile olmasa gerek. Çünkü ben hâlâ yazmayı sürdüren bir şairim. Yazıyor olmak yeni arayışlar, yeni tatlar, yeni şiir varsıllıkları peşinde olmak demektir. Sorunuzla eğer yaşlandığımı ima etmek istiyorsanız yanılıyorsunuz! Şiirime başından beri bakın, bunu anlarsınız! Sanat, özellikle de şiir bir iç varsıllığı, bir beğeni düzeyi oluşturma, yükseltme işidir. Buna estetik diyoruz. İnsanın en yavaş yaşlanan, belki de hiç yaşlanmayan yeri gönlüdür. Durum böyle olduğu sürece şiirime bir toplam çizgisi de çekmeyeceğim, haberiniz olsun!..
- Bu kitaptaki birçok şiiriniz bir "Sunu" bölümü ile bitiyor. Buna neden gerek duydunuz?- "Sunu" bölümü Batı şiirinde, şairin o şiir özelinde söz torbasının ağzını bağladığı, belki de açtığı yerdir. Kuşkusuz şiir, şairin istediği yerde değil, bitmek istediği yerde biter. Şaire düşen bunun ayrımına varmaktır, şiiri kontrolü altında tutmaktır. Ben başından beri, bir "sunu" bölümü eklesem de eklemesem de şiiri bir vurgu ile bitiririm. Bu bölümü ekleyerek bitişi biraz daha belirginleştirmek, yoğunlaştırmak istedim. Bununla 'şiiri istediğim yerde bitirebilirim' de demiyorum, ama kontrolüm altında tutarım. Bu da, övünmek gibi olmasın, ne yaptığını bilen şairin hüneridir. Yoksa söz alır başını gider, ortaya tatsız bir söz salatası çıkar. Benim yaptığım o tatsızlığı önlemek becerisi ile ilgili bir şeydir. Ayrıca, "sunu" bölümü şairin kendini disipline etmesine yarayan, şiiri bir noktada yoğunlaştırmayı sağlayan bir olanaktır benim için. Ben kendimi disipline etme bağlamında başka çalışmalar da yaptım; hece ölçüsüyle yazmayı denedim, soneler ve baladlar yazdım örneğin. Buna benzer çalışmaları her şair yapmalıdır kanımca, yakın zamanlara kadar yapanlar vardı. Bizim şiir geleneğimizden bu yolda yararlananlar oldu. Çok daha eskilerden, on altıncı yüzyıl şairlerinden Gelibolulu Ali (1541-1600), Divan şiiri içinde, şiirin o zamanki biçimsel ve semantik tutuculuğunu aşmayı deneyen, değişmez olduğu sanılan mazmunların dışına çıkan önemli bir şairdi.
Bugün de şiir ölçüyü, uyağı, katı biçim disiplinlerini kapı dışarı ettiyse, bu, şiir kendi başına buyruk avarelik etsin diye değildir. Özgürlük içinde yeni özgünlüklere yelken açabilsin, günümüzün karmaşık ilişkilerini daha bir derinlikle, renklilikle sunabilsin diyedir. "Garip" hareketinin bizim şiirimize, daha doğrusu okurumuza yaptığı en büyük kötülük, endazeyi kaçırarak şiirin basit söz oyunlarından, espriden ibaret olduğu sanısını uyandırması, dolayısıyla şiiri 'ayağa düşürmüş' olmasıdır. Bunu okur ölçeğinde hâlâ aşabilmiş değiliz, ama sanırım basitliğe düşmeden, duru bir şiir disipliniyle aşabiliriz, aşmalıyız da.
Kuşkusuz şiire bir "sunu" bölümü koymayı ben bulmuş değilim ama, benim şiirlerimdeki "sunu" bölümünü, söylediklerim bağlamında, şairin poetik disiplinine küçücük bir katkı, hem biçimsel hem de semantik bir zenginlik olarak düşünmek doğru olur.
LİRİK ATMOSFER
- Genel olarak şiirinize egemen olan lirik atmosfer bu kitapta, lirik sözcüklere rağmen, pek hissedilmiyor. Hatta bazen tek bir şiirde farklı ruh halleri görülüyor. Bu, geçen yılların kâğıda geçirdiği bir depresyon mu?
- Önce şu "depresyon" sözünü anlaşılır dile çevirelim: Sanırım sorduğunuz anlamda depresyon; "uyaranlara karşı duyarlığın azalması, girişim gücünün ve kendine güvenin yiterek umutsuzluğun, karamsarlığın güçlenmesi", yani ruhsal çöküntü demek. Kişisel olarak kendimde böyle bir boşluk oluştuğunu henüz sanmıyorum. Tersine, böyle bir görüntü vehmine kapılmanız, benim kendimden emin oluşumun bir yansıması olabilir, çünkü ben alçakgönüllü kişiliğe sahip bir insanım.
Sorunuza dönecek olursak, sözcükler tek başlarına ne liriktirler ne de durağan. Şiirlerimi "şair beni"ni odak alarak söylerim. Bu da benim lirik şiirler yazdığımı gösterir. Hani Melih Cevdet Anday ne diyordu: "Şair ben derse lirik olur." Lirik olmayı coşkulu olmakla eş anlamda alıyorsanız, sözcükler tek başlarına ya da sözlük anlamlarıyla coşkulu da değillerdir. "Lirizm" sözcüğünün basit bir sözlükte anlamına bakarsak zaten; "kişisel duyguların, iç dünyanın esin yoluyla (ne demekse?), coşkulu ve etkili bir biçimde anlatılması." karşılığını buluruz. Benim bu kitabımda lirizmin pek duyumsanmaması -ki ben öyle düşünmüyorum- dünyanın ve ülkemin hali pür melali ile de ilgili olabilir. 'Yeni Dünya Düzeni' denilen sömürü düzeneği dünyanın lirizmini bitirdi çünkü. Eh, ben de bu dünyada yaşadığıma göre, nasıl coşkulu şiirler söyleyeyim ki? Toplumsal olayların sanatı etkilediği gerçeğini gözden ırak tutamayız. Eskiden, sanatın toplumu etkilediği de söylenirdi, şimdi o sözün yerinde yeller esiyor. Burada, "Peki, öyleyse neden sanat yapıyorsun, şiir yazıyorsun?" diye sorabilirsiniz. "Kendimi kandırmak!), kendimi sağaltmak için" derim. İşte, o "depresyon" durumu buradan ortaya çıkıyor olabilir!..
- Kitabınızda üç temel izlek ortaya çıkıyor: Ömür, özlem ve ölüm. Neye özlem, nasıl ömür, niye ölüm?
- Ben şiirin geniş yorum payı bırakan bir söz sanatı olduğunu düşünürüm. Benim yaptığımı, "Niçin böyle yaptınız?" diye bana sorarsanız, şiirin anlam katmanlarını ortadan kaldırmış olmaz mıyız? Hani bu şeye benziyor: Okullarda öğretmen öğrenciye "Bu şiiri düzyazıya çevir" diye ödev verir ya, ona benziyor. Be kardeşim, o şiir düzyazıya çevrilecekse adam onu niçin düzyazı olarak yazmamış ki? Eğer şair düşüncelerini, duyarlıklarını şiir olarak yazmayı gereksinmeseydi, öyle yazmazdı. İnsan şiirsel söyleme gereksinim duymasaydı onu bulur muydu? İnsanoğlu gereksinim duymadan hiçbir şeyi ortaya koymaz.
Sorunuza gelince: Neye özlem? İnsan gibi insan olmaya özlem; paylaşmayı, koklaşmayı, sevişmeyi bilen insana özlem. Nasıl ömür? İnsan gibi yaşanacak bir ömür. Niye ölüm? İnsanın kaçınılmaz sonu, en büyük trajedisi olduğu için ölüm! İnsanoğlu bir yandan öldürdü, öte yandan ölümsüzlüğü aradı. İşte bu durum onun en büyük dramı, en büyük çelişkisidir. Oysa insan ölümün umarını bulduğu anda ölmüş olacak asıl! O zaman ömür dediğimiz şeyin tadı kalmayacak, yavanlaşacak; çünkü lezzet az olanın bıraktığı özlemden başka bir şey olmasa gerek...
Ama bu temel izleklerin yanında, şiirimin izlekleri bunlarla sınırlı değil, dikkat edilirse daha belirgin izlekler bulunabilir şiirimde sanıyorum. Yaşam o kadar çeşitli, o kadar varsıl, o kadar da karmaşık ki onu bir iki izlekle sınırlayamayız. "Peki, şiir yaşam mı?" derseniz, "Evet, şiir yaşamdır." derim. Ama nasıl bir yaşam? Olumlulukları ve olumsuzluklarıyla estetize edilmiş bir yaşam. Bize öğretilenlerden, dayatılanlardan, koşullandırmalardan farklı da yaşanabileceğini duyumsamak ve duyumsatmak, yani bölüşerek varsıllaşmak. Yoksa neden şiir yazalım, sanat yapalım ki?
ÖZLEMEYİ ÖĞRENDİM...
- "Özlemeyi Öğrendim" adlı şiirinizde geçen, "Mevsimleri umursayın benden sonra gelenler, / benden size bu özlem, bu nasihat kalacak." dizelerinde pişmanlık mı, hüzün mü, yaşanmamışlık mı var?
- Hepsi ve daha fazlası!..
- Kumrular Sokağı, Kızılay, Sıhhiye Köprüsü ile bütün olarak Ankara önemli bir yer tutuyor şiirlerinizde. Ankara'ya ne kadar benziyorsunuz?
- Ben Ankara bozkırını, hele hele o bozkırda kızıllıklar içindeki gün batımlarının romantizmini seven mavi bir deniz özlemiyim: Kumrular Sokağı; artık kumruları olmayan bir yokluğun ve yoksunluğun ifadesi. Kızılay çok kalabalık bir köy meydanı; tüm yasakların, kurnazlıkların, sınır kavgalarının, küçük mülkiyet tutkusunun revaçta olduğu bir Türkiye yani! Yazdığım aşk şiirleriyle tüm bu olumsuzlukları delmeye çalışan bir Donkişot'um! Alman yapısı Sıhhiye Köprüsü; faşizme, daha doğrusu sivil faşizme bir gönderme, bir eleştiri. Aslında ben, Ankara'nın olması gereken vicdanını seviyorum! Kalbimin üstüne kulağınızı koyun, Ankara'ya ne kadar benzediğimi duyumsarsınız!
GERÇEK HÜMÜANİZM...
- "Kendime Bakınca" adlı şiirinizdeki "Onlarda hep bir kuyruk sallama alışkanlığı", "İğde Kokusu" adlı şiirinizdeki "Güneş kızların eteklerinde doğuyor hâlâ" ve "Bozgun" adlı şiirinizdeki "Dişi, oynak ve içrekti büyük denizler" dizeleri feminist bir bakış açısıyla okunduğunda rahatsız ediyor. Yanılıyor muyuz acaba? Sizin bakışınızdan kadın nasıl görünüyor?- Şiirin bütünü içinden öyle cımbızla sözcükler ve dizeler çekerseniz sizinle kolay anlaşamayız, dersem, umarım alınmazsınız! Siz benim dünya görüşümü de, insana ve kadına nasıl baktığımı biliyorsunuz. Ama elbette okurlarımızın da bilmesi için anlatmalıyım: Ben, kentsoylunun iki yüzlü hümanizminden yana değilim, gerçek hümanizmin sosyalizmde olduğuna inanıyorum. Bu bakımdan, kadınlara önce insan gözüyle, erkek olarak da elmanın iki yarısından biri olarak bakıyorum: Yaşamın çilesini birlikte çeken, onu birlikte çirkinleştiren ve güzelleştiren iki insan kadın ve erkek. Yani, kadın elbette dişidir ama bu durum onun da benim gibi bir insan olduğunu görmeme engel değil. Tüm canlılarda varolan cinselliği incelterek, aşkı birlikte yaratan da bu iki insan değil mi? İsterseniz, kadınlar her anlamda özgürlüklerini elde etseler de biz erkekler kurtulsak, gibi bir şaka da yapabilirim!
Anadolu kentlerinde ortaokul, lise öğrencisiyken, kız arkadaşlarımızdan birinin eteğini rüzgâr şöyle bir savursa da ortalık aydınlansa diye beklerdik, bunu saklamanın gereği var mı? Bu durumu günümüzün gençleri de farklı bağlamlarda yaşıyorlar sanırım. Benim yaptığım, yaşanamayanlara bir eleştiri olarak algılanamıyor mu?
Şiir bağlamında asıl sorun ne biliyor musunuz? Benim şiirim teması ve göndermeleri olan bir şiirdir: şiirde bütünlüğe önem veririm, bütünlüğü ve yaşamla bağlantıyı şiirin olmazsa olmazlarından sayarım. Burada asıl önemli olanı gözden kaçırmıyor muyuz? Toplumcu şiir dediğimiz yalnızca maddi adaletsizliklerden mi söz eder? İnsanların iç fukaralığını, kültürsüzlüğünü, düzey düşüklüğünü, yoksunluklarını şairin görmemesi olanaklı mı? Ayrıca, biraz önce "şair beni" diye bir şeyden söz ettim. Şairin her söylediği neden o yaptı, o etti diye düşünülür ki? Bir şair arkadaşımın eşi, kitabımın arka kapağına koyduğum şiiri okumuş ve "Bunun eşi okuma yazma bilmiyor mu? Adam burada her şeyi söylüyor!" demiş. Benim söylerim bu toplumun gerçekleri değil mi? Ne dersiniz, eğer kuyruk sallayan kadınlar varsa, o da bu toplumun ayıplarından değil mi? Ben de bu ataerkil toplumda erkek olarak yaşayan bir bireyim. Bu toplumun kültürüyle beslendim, bu toplumun erkeklerinin genel olarak kadına nasıl baktığını şair sezişimle algılarım, dünya görüşümle yorumlarım. Bunları söylemeyip üstünden geçsem daha mı iyi olacaktı?
- Şiir sokağa, insana, yaşama giderek yabancılaşıyor. Oysa sizin şiirinizin toplumcu bir yanı var. Toplumcu şiir hakkında ne düşünüyorsunuz? Şiirin topluma yabancılaşmasında toplumcu şairlerin rolü var mı?
- Şiirin, bireysel bir yaratım olmasına karşın, tümüyle toplumcu olması gerektiğini düşünenlerdenim. Çünkü edebiyat, şiir, genel olarak sanat insanlar arası ilişkileri konu edinir. Bilim ise doğayı değiştirip dönüştürerek insanın yararına sunma işidir. Bu iki başat uğraşımız, bu diyalektik olgu karşısında sanatın toplumcu olmaktan başka gidebileceği yol yoktur. Yoksa ortaya çıkan ürün, şairin kendi içinde mızıldanması olur ki, o da ne sizi ne beni ilgilendirir. Bu şu demek, şiir insanın ortak özlemlerini yakalayamazsa sanat olma niteliğini kazanamaz. Dünyada emek-sermaye çelişkisi olduğu sürece toplumsalcılıktan kaçmamız olanaklı değildir. Reel sosyalizmin bugün için gücünü yitirmesi, sosyalist dünya görüşünün de ortadan kalktığı anlamına gelmez, çünkü insan ve onun emeği, onun yarattığı değer her şeyin üstündedir; yoksa kendimizi yadsımış oluruz.
Şiirin topluma yabancılaşması ya da toplumun doğrudan şiire ve dolayısıyla sanata yabancılaşması bir yanılsamanın sonucudur. İnsan günün birinde kendi gerçeğini görecek. Kredi kartı ile alışveriş etmek cazip gelebilir, ama onun bir de geri ödenmesi var. İş oraya gelip dayandığı zaman kapitalizmin yanılgısı, yanılsaması kendini deşifre etmiş olacak. İşte Marks'ın, anamalcı dizgeyi kendi içindeki hastalığın, kendi çelişkilerinin bitirecek olduğunu söylemesi budur, bir küçük örnekle anlatmak gerekirse.
Şiirin topluma yabancılaşmasında toplumcu şairlerin değil ama, kendini şair sananların rolü var. Yozlaşmayı ve popülizmi bir üslûp gibi sunarak "makbul şair" olma peşinde koşmak cehalettir, yanılgıdır, modadır, çıkmaz sokaktır, teslimiyetçiliktir. Şiir, sözü güzel söylemeden olmaz ama, güzel söz söyleme işi de değildir. Günümüzde güzel söylemekten ve güzel sözden vazgeçtik, birtakım şairler başkalarını ilgilendirmeyecek olan, insanı iç zenginliği bakımından donatmayan söz oyunlarının peşinde koşuyor. Muzaffer İlhan Erdost'un dediği gibi, şiir anlamsızın sınırına kadar özgürdür, ama insanı dışlamaması koşuluyla. Şiirde her türlü arayışa gerek vardır; ne ki bu arayış, bizi aşınmış duyarlıklardan kurtaracaksa gereklidir. Yani şiiri dilin gerinmesi olarak düşünebiliriz, dilin miskinliğinden sıyrılmasıdır şiir belki de. Şairler bunu gözardı ettikleri anda hem şiirin topluma, hem toplum şiire yabancılaşması kaçınılmaz olur.
TOPLUMCU GERÇEKÇİLİK
- Kendinizi bir kuşağa dahil ediyor musunuz? Eğer dahil ediyorsanız ve bu kuşak içindeki yerinizi değerlendirir misiniz?
- Benim, 1960 toplumcu gerçekçi deneyimin birikimini 1970'lerin toplumcu gerçekçi şiir devinimine bağlayanlardan olduğumu söyleyenler oldu. Bilinen tanımı ile söylersek, elbette toplumcu-gerçekçi bir şairim. Toplumcu gerçekçilik, dünya şiir tarihi içinde bir ekoldür. Ancak "kuşak" bana göre aynı duyarlıkları paylaşan ve aynı dönemde yaşamış olmakla ilgilidir, bir ekol değildir. Türkiye şiirinde de öyle özgün bir ekol yoktur. Kimi bilinçle, kimi el yordamıyla Batıdan alınmış özenmeler vardır. Biz kendi şiir geleneğimizden bir ekol çıkarabilmiş değiliz. Gerçi bu da bir eksiklik değildir, ama bunu yapabilmiş olsaydık dünya şiirine çok önemli katkımız olurdu... Benim nasıl bir toplumcu gerçekçilik anlayışımın olduğunu, sanıyorum başından beri konuştuklarımızdan çıkarmak mümkündür. Önemli olan, bağımsız bir şair kimliği edinebilmektir. Başarabilene ne mutlu.
Aslında günümüz insanının "hızlı yaşa, genç öl, cesedin yakışıklı olsun" anlayışı içinde yeni bir sanat hareketinin, ekolünün oluşması da olanaklı değildir. Belki "kirlenmek güzeldir" gibi modalar ortaya çıkabilir ki, o da bana ve benim gibi düşünenlere göre bir iş değil.
Hayatın, aşkın ve geleceğin halleri
Yorgun Denge, kuruluş biçimiyle bireyden bireye, bireyden topluma, toplumdan topluma, toplumdan bireye gidiş-geliş ve dönüşlerden oluşan diyalektik bir yapıt. Bu söylemin omurgasını insan ve onun bin bir kılıktaki halleri oluşturuyor.
Aydın ŞİMŞEK
Hüseyin Atabaş'ın şiirinde son yıllarda belirgin bir şekilde öne çıkan, şiir dilinin yatay özelliği Yorgun Denge adlı son kitabında zirveye ulaştı. Bütünlüğüyle 2005 Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülün'ü de alan yapıt giderek disiplinler arasındaki yakınlaşmayı da göstererek düzyazının olanaklarından da yararlanıyor. Bu özelliğiyle şiirlerdeki yapı yer yer yerleşik kuralların dışına çıkarak kendini açıkça ve yalın olarak "anlaşılabilirlikle" sınırlıyor. Atabaş, bir bakıma son yıllarda anlam katmanında savrulmalar yaşayan şiirimiz için, yeniden gelenekçi/modernist söylemeyi öneriyor.
Nedir Yorgun Denge'de gözüken gelenekçi/modernist yaklaşımlar: Öncelikle şiirin bir dil işçiliği olduğu olgusuna bakılırsa, Atabaş bu yapıtta yer alan tüm şiirlerde her sözcüğü, her dizeyi ciddi ciddi tartmış, onların ağılıklarına, yapı içerisinde yer alışlarına oldukça emek vermiş. Bu emek verme işi, doğaldır ki bir tek şiirin yazılma süreciyle sınırlı değil. Atabaş tam kırk beş yıllık bir zaman dilimi, daha doğrusu bir ömür ayırmış bu işe. Böylece, en zor söyleme biçiminin "yalın" söyleyebilme olduğu düşünülürse, yapıtın tümünde herhangi bir biçim ve içerik kaosuna düşmeden, çok açık, yalın ve derin dizeler, şiirler oluşturmuş. Yer yer şiirin yapısıyla uyumlu olmayacak olan yaygın söyleme ve gövde olarak gündelik dile yaslanmış olması da, onun dilin içerisinde kalma istemidir.
Kitaptaki şiirlerde öne çıkan bir başka özelliğiyse bu şiirlerin, hemen tüm şiir yaşamı boyunca Atabaş'ın "inceliklerin" şairi oluşuyla ilgilidir. Ama Yorgun Denge, zaman şiirleridir. Önceki kitaplarındaki geçicilik duygusunun yerini bu şiirlerinin tümünde zamana karşıt bir dil kurgusu almıştır. Yorgun Denge'nin dinamikleri zamana rağmen yazılan şiirlerdir. Zamanın yoğun olarak eskiten, unutturan ve kayıt dışına iten özellikleri anımsandığında, bu şiirlerin zamana rağmen yazılması anlamını bulacaktır. Zaman burgacında Yorgun Denge, kesitler halinde şiir yaşamı süren bir şairin manifestosu gibi durmakta. Buradaki dilsel öngörünün biçimsel olarak kurulmuş olması da çok az şairde belirginleşen; biçimin, içeriğin çalışma alanı olduğunu duyumsatmasıyla açıklanabilir. Salt bu nedenle bile Yorgun Denge için, bir biçim çalışmasıdır denilebilir. Aslında biçimin alan olarak kendine açtığı ve bütünleştiği içerik Atabaş şiirinde belirgin bir özelliktir. Özellikle dizelerin birbirleriyle bağlantıları ve uzunlukları mimari bir estetik oluşumuna da, görsel bir tutunmaya da olanak veriyor:
zamana güvenen şiirler yazmak isterdimbıraksa dünyanın hali: K a v g a l a r,savaşlar, sömürü... Yüzü aşındı utanmanın;övünmesin insan artık başarılarıyla,usandım geçmişi özlemle yanılsamaktan.
Kitap boyunca şiirlerin sonuna yerleştirilmiş olan "sunu" bölümleri de bu biçimi destekleyen ana unsurlardan birisidir. "Sunu"lar hem bizde hem de dünya edebiyatında yapılan, bir nevi şiiri ait kılmaya da yönelik nazireler, ithaflar, jestler taşıyan şiirsel yaklaşımlardır. 1980'li yılların başlarında ve daha önceleri İlhan Berk birçok şiirinde bu biçimi kullanarak, modern şiir içerisinde biçimsel bir zenginlik duyumsatmıştı. Atabaş'daki "sunu" İlhan Berk'ten farklı olarak aynı zamanda toplumsal bir hafıza için de tasarruf edilir, Eriyik başlıklı şiirde olduğu gibi:...........
SunuBilirsin, her rüzgâr mevsiminde esrirdi;şimdi ben eski esintimde arıyorum kendimive herkes kendi umarsızlığında eriyik...
Bir başka "sunu"da ise, yeri geldiğinde değineceğimiz bireysel lirizmin ipuçlarını verir bize. Hem de hiç geri çekilmeden, bir meydan okuma edasını da saklı tutarak:
Kumrular Sokağı'nın haberi yok, bizsokağa küs iki kumruyuz seninle...
Her yapıt öznesinin sürekliliğini, yaşadığı değişim ve dönüşümleri, yol ayrımlarını, kırılmaları da içeriğinde barındırır. Yorgun Denge'de şairin sürekliliği, önceki şiirlerinden ve kitaplarından aldığı elin daha da gelişip derinleşerek sürdüğünü gösteriyor. Özellikle Atabaş'ın toplumcu duyarlığı birey bilinci içerisindeki yerini buluyor. Bu, şairin belirgin bir duruş ve dünyaya bakış içerisinde olduğunu göstermektedir. Kaldı ki yaratıcı öznenin gündelik (verili) dil ve anlam alanlarından kopuşunu sağlayacak olan da bu dünya görüşüdür. Böylesine büyük kırılmaların yaşandığı bir dünyada şair, şairce duruşunda mutlak anlamda kendini dünyayla ilintilendirmelidir. Yorgun Denge bu açıdan çok çağrışımlı, katmanlı bir dil üzerine kurulmuştur. Bir yandan estetize edilmiş politik bir duyarlılık, diğer yandan da şiirin kendisi için amaç edinilmiş olması tüm süreçlerin insani olduğunu ve politik bakımdan yararlı olanlarla estetik bakımdan yararlı olanların bir arada olabileceğine işaret eder:
Büyük hüner artık bala tuz katmakve kekre bir sofradır insana dünya.Farkına kim varacak üşüyen çocuklarınyaşadığımız çağın gözü yaşlıysa?
İşe bakın ki garip gelmiyor kimselereYaşamak; barış yaya, savaş atlıysa...
Yorgun Denge'de örtük bir başka duygu da sevi/aşktır. Atabaş şiirinin lirizmini aşk ve sevi oluşturmaktadır. Her şiirde söylemin gücü kendine bir lirik alan bulur ve bu alanın okur için kurulması ise aşkın tematikliğiyle işaretlenir. Bir bakıma kendisini kuran şeyin de bunlar olduğunu söyler şair. İnsani ve varoluşsal değerlerdir bu ögeler. Böylelikle "ben" ile "öteki" arasındaki yabancılaşma, insani ve varoluşsal olanla (sevgi ve aşkla) aşkınlaştırılarak içkinleştirilir. Denilebilir ki; şiir dil için de bir üst dil ise, Atabaş şiirinde de "sevi ve aşk" bir üst dildir. Yorgun Denge'nin kodlarını da bu üst dil örgüler ve örgütler:
Ben seni unutmuş başkasını sevmiştim, iyi ki geldin. Aşk dediğin insanı alıpuzun yollarda koşturmalı, dağları delipsuyu unutturmalı, herkese sonsuz umut...
İçimde kırılan dalın bıraktığı boşluk;yoksuluz ve derin özlemler peşindeyim.Nicedir bulutların ay ülkesindeki düşve ışığın epridiği yerde gölgeydim...
Sunuİyi ki geldin umudum, canım efendim.
Yorgun Denge, kuruluş biçimiyle, bireyden bireye, bireyden topluma, toplumdan topluma, toplumdan bireye gidiş-geliş ve dönüşlerden oluşan diyalektik bir yapıt. Bu söylemin omurgasını insan ve onun bin bir kılıktaki halleri oluşturuyor. Bazen kendine amaç olanlar, yine kendisi için amaç olanları manipüle ediyor, bazen de her amaç kendini gerçekleştirmek için akıldan, sağduyudan ve ilişkiler dünyasından kaçmaya, kaçınmaya çalışıyor. Tüm bunları içine alan Yorgun Denge elbette ki insanın yoruculuğunun ve ilişkilerinin toplamından bir birliktelik çıkartıyor şiirimize: Her şeye karşın aslolan insandır ve bu sürecin kendi ömrü içerisinde tanıklığını yaşayan şairin de insansallığa bir dil dokuyarak yeni ses, duygu, düşünce derinliği getirmesi olağandır. Yorgun Denge'de şair Hüseyin Atabaş'ın yaptığı da bir çoğalmadır. Gündelik hayatın hızını yavaşlatan ve algı/duygu dünyamızı hayata yönelten bir şiirsel çoğaltmadır. Değil mi ki şiir bir duyarlık alanı oluşturma ve insanın iç dünyasını zenginleştirme işidir. İşte onu bizim kılan bir şiirden, Sana Sunu başlıklı şiirden beş dize:
Dışarda mırıl mırıl bir ilkyaz günü,bende garip bir coşku; sende sevilmiş,okşanmış, açmaya teşne hercai bir gül.Sana gelmeyi istedim birden, birdenbirekendimden kaçar gibi girdim içeri.
Yorgun Denge / Hüseyin Atabaş / Papirüs Yayınları / Ekim 2005 / 64 sayfa.
Hüseyin Avni Cinozoğlu'ndan 'Bir Albatrosun Düşler Defteri'
Şiirin çektikleri
Daha önce on beş şiir kitabı yayımlanmış olan Hüseyin Avni Cinozoğlu'nun seçme şiirlerinden oluşan bir kitap 'Bir Albatrosun Düşler Defteri. Başından sonuna bilinmeyen bir tarihi seslendiriyor Cinozoğlu. İsa, Yakup Peygamber, Kızılderililer, Raskolnikov, Van Gogh, Nedim, Süreya, Kubilay Han sıraya giriyor şiirler boyunca... Şair bazen sevinerek karşılıyor sevdiği insanları, davet ediyor onları yaşadığı yerlere...
Didem ATAYURT
İsa'dan önce doğmuş, günümüzde hâlâ ayakta diri sesli bir şair karşımızdaki... Safranbolu'nun ahşap kokularının arasında, bir yanıyla evlerin içindeki kayıp ruhların hâlâ süren yaşamına konuk olan, sesiyle ise yenilik ve ustalık kokan şair ve öykücü Hüseyin Avni Cinozoğlu, iyi demlenmiş çay kıvamında seçme şiirleriyle yeniden aramızda. Daha önce on beş şiir kitabı yayımlanmış usta kalemin seçme şiirlerinden oluşan bir albatrosun düşler defteri, başından sonuna bilinmeyen bir tarihi seslendirir. İsa, Yakup Peygamber, Kızılderililer, Raskolnikov, Van Gogh, Nedim, Süreya, Kubilay Han sıraya girer şiirler boyunca...şair bazen sevinerek karşılar sevdiği insanları, davet eder onları yaşadığı yerlere...
görseydi Van Gogh bizim harman yerinialtın saçlı kızlar çizerdi tuvaline (161) Ya da bir devrimciyle tokalaşır, yüzyıllardır görememenin özlemiylekimdi yeryüzünün ilk kahramanıSpartaküs mü kölelerin atası (166)Ama çoğu zaman bir acıyla çıkagelir tarih şairin çıkınından;İsa mıydı ruhuma üç çiviyle saplanan acı (139)
Hayatın yükünü yüklenmiş Cinozoğlu, tarihin sırrını açığa vururken, lirik ve içli bir dil kullanır. Destanları anlatırken, kendi hayatından kesitlerle zihninin kapılarını aralar; gösterdiği imgelerle, okuru kapısına dayansın, içeri girmesi için kışkırtır. O kapıdan içeri girdiğimizde, elimize yılların tozu bulaşır; anı birikintileri, masada tepeleme izmarit dolu bir kül tablası... etraf karmaşık olsa da yine sizi konuksever bir yüz karşılar orada... yumuşacık bir koltuğa oturup, yüzünüzü şiirin duvarlarına gerili perdeye döner, olacakları seyre koyulursunuz. Olabildiğince hüznü çekersiniz içinize. Pek çok görüntü vardır perdede; en gerçeği İstanbul'dur. İstanbul görüntülüleri, gençliğin, heyecanın, merakın, özlemin ve aşkın o şehirde olduğunu fısıldar. Yine tarih kokan bu şehirde âşık olmamak, en azından o şehre âşık olmak mümkün değildir. Şair de bunu söyler pek çok kere:
İstanbul ayık bir dukadıronu sarhoş eden kadınlardır. (88)
bilmem kaçıncı dilberini öptümaşkın sultanı olduğum bu şehirdeiki nehir birden dökülürdü saçlarınagözlerinin aylasından başlardıVenüs çizgisi (151)
ey yağmurlarıyla ağulandığım şehirey hüsnü aşkın güzellerikendi halinde bir sevda dervişiydimMehlika Sultan'a vurgundu müritlerim (99)
Şairin yaşadığı Safranbolu görüntüleri, görünür bu kez perdeden. Dar sokaklarında telaşla dolaşan insanlar, bir eğime kurulmuş kahvehane masaları, işte öyle o eğime kapılmış oturan insanlar, tanıdık yüzler, sonra tanımadıklarımız, kaleye doğru çıkan merdivenler, boncuk kafe, güneş saati, sigara dumanı, ince belli bardaklar, ahşap evler, onların akı, siyahı, yeşili, moru, mavisi... eski Safranbolu olanca güzelliğiyle beynimizin kıvrımlarında gezinirken, şairin zihnindeki görüntüler "dur" der "dur ve izle"...
ilk horozu öttü gümüş atlar eyerlendinargileler içildi esnaf kahvesindealtın anahtarlarla açıldı camilergün vurdu kepenklere mahya sevinciyle (28)Jaaz değil ut sesleri yakışır sanabindallı kızlarınve çocukluğumun küçük sinemalarınabeni götüren Arnavut kaldırımların (95)
yalnızlığımı kucaklayan kollarınıyalan değilçılgınca seviyorum hâlâ (122)
lambalar yanar masallara yaklaşır gecelerhilal sedef aylasıyla dağılır pencerelerdeuzak denizlerin özlemiyle geçti çocukluğun ey atlarımla gökkuşağına uçtuğum şehir.(168)
Sokrates ressamın yaptığı işi anlatırken "istersen bir ayna al eline, dört bir yana tut." (Platon Devlet, çev: Sabahattin Eyüboğlu- M. Ali Cimcoz, Remzi Kitabevi, 1942) demiştir. Ressam, elindeki aynayla dünyayı, acısı ve tatlısı, geleceği ve geçmişiyle resmetmekle yükümlüdür. Şair de ressam gibi, eline ayna alıp dört bir yana tutar. Yansımalar, sadece birer yanılsama da olsa, çocukluk, hayaller, ölüm, diriliş ve nedense hep denizdir. Tüm bunlar kimi zaman iç içe, kimi zaman birbirinden kopuk görünür; ebrular kitabı... ölümü anlatır;
sen umutsuzlar parkına sığındınben üç intihar sığdırdım ömrümebuğulandı en güzel yaşımdaköyümde çerçiden aldığım ayna (91)
Buğulanır aynaları insanın ölümle birlikte, bedenden bir duman çıkar; vücudun kaybolan ısısı aynaya siner, buğular onu... kendi intiharının yanında, şaşkınlığını anlatır Nilgün Marmara'nın intiharına. Hangimiz çözebildik ki kağıt gibi elimizi kesen sırrını intiharın?
adı Nilgündüintihar karası bir kardeşadını verdi Marmara denizinesaçları şelaleli amazoniçedönük güzel anarşistben de üç kez denedimMarmara denizine parlak bir yıldızgibi düşmeyi (71)
Aynaları buğulayan intihar, hayatın bir başka yüzü olarak kıpkırmızı doğar. Bıkmadan, istekle gelir şairin üstüne, bu yüzden üç kez denenir ölüm ve başarılamaz. üç kez denize koştum yalnızlar rıhtımından üç kez buğulandı aynalarım(118)
Yine aynalar intiharı yansıtır, ama anlatılan bu kez ötekilerin intiharıdır. İlmek ilmek işlenmiştir Caz kanayan yarasıdır zenci çocukların şiiri; mutluluğu bulamamış insanların sesine ortak olur ve anlatır kendileri gibi kapkara yaşamlarını ve intiharlarını...caz kanayan yarasıdır zenci çocuklarınve afyon yorardı deli taylarıpara sesi rulet masaları intiharlarkim çoğalttı karanlığın aynalarını (38) Ölüm denenirken, başarısız olunur. Çünkü hayattaki mutluluğun, düşlerin tadına bakmıştır; acının ve felaketlerin farkında olsa da mutlu olduğunu, tekrar gülümsemeyi öğrenir.
yıllar sonra gülümseyeceğimyağmuru tutmasını öğrendi saçlarımbecerikli bir düş ustasıyım. (53)
Çocukluk, şiirlerde bir tarihi anıt gibi dikilir şiir meydanına... çocukların düşleri, artık albatroslara emanet edilmiş olsa da kısa pantolonlu arkadaşlara, uçurtmalara, arnavut kaldırımlara, şehri izledikleri kuleye, uydurdukları yalanlara ihanet etmez şair. Aşk içtedir ve bir özlemek sızısı hissedilir mısralarda...
çocukluk düşler tufanı (36)elvedaçocuk aşlarımıngöçebe düşlerimin memleketi (37)
uzak denizler gibiçağlayan anılarçocukluğumun albenili düşleribir yitik tarihin masalı gibi unutulmuş(25)
korktum çocuktumdehşetinden dünyanın (83)
biz şehir eşkiyası çocuklarız erken saldık uçurtmalarımızı (119)
Çocukluğu böylesine vurgularken yapmak istediğim şey, şairin hâlâ çocuk ruhundan arınmadığı, dahası çocukluğu, şimdiki halinin annesi haline getirdiğini belirtmekti. Çocukluk dağların arkasında, kolay kolay gidilemeyen, ancak hep bizim olarak kalan bir köy değildir; Cinozoğlu'nun şiirinde, bir saat kulesinin her saat başında duyulan çan sesi gibi duyulur ve yitirilir. Öyle ki sadece kitap adlarına bile baksak bunu çok açık görürüz. 1980 yılında Masallar Sebiller Güvercinler, 1985 yılında Göçebe Bir Çocuğun Düşler Defteri... beş yıllık arayla yayımlanmış bu iki kitap, şairin çocukluğunun yaramaz vur-kaçlarıdır. Top oynanan sokaklar, kız kaçıranlar, uzun eşekler bulunup yitirilir, ama hiç yok olmaz.
Şairin gizli kalmış tarihi yeniden dillendirişine geri döndüğümüzde görürüz ki, o şiire dalarak kadınlar, kahramanlar, savaşlar çıkarmaya devam ediyor. Madenci gibi çalışırken, mekândan hiç kopmuyor, nerede olduğunu unutmuyor, ama hayal uçurtmalarının iplerini de gerçekten, acıdan, dehşetten kaçış şansıymış gibi elinden bırakmıyor. Gün içinde defalarca gidip geliyor, hayal sandığını kontrol ediyor, kilitleri açılmış mı, hayalleri dışarı kaçmış mı diye. Yine böyle düş dünyasını kontrolü vardır Kamelyalı Kadın şiirinde. Eldivenleriyle başlar tasvire hayalindeki kadını; sonra değirmenlerde savrulan saçlarıyla devam eder. Ama gitgide bir gerçeğe dönüş göze çarpar sonlara doğru; gerçek ürkütücüdür ve soğuk. En güzel şiirleri hep düşlere yazar sanki ve unutulmaz kimi dizeleri...
ne kadar da benzerson sevdiğimiz kadınilk sevdiğimiz kadına
cesur olmasak da yeni bir aşka başlayacakkadarsonunasonsuzluğuna inanmalıyız aşkların (185)
loncadan firari şiirimİstanbul Safranbolu desenlidir. (76)
Evet, haklıdır! Şairler loncasından, yaşıtlarından ayrı bir yerde durur şiiri ve kendisi. Safranbolu'yu bizim için anlamlı kılan sadece ahşap evler değildir artık; Safranbolu'nun o eskil kasabaya renk ve ses veren şairi Cinozoğlu da vardır tüm anlamların arasında. Tüm eskilerin ortasında, evinin balkonundan Safranbolu'ya bakan, tarih, efsane, harf kokan şiiriyle hep orada kalacak, ayrıksılığından yeni mitler doğuracak gibidir. Bilgeliği katık ettiği o şiirlerinden birinde seslenir bize dünyayı değiştirmek ister gibi...
umut et, ışık ulaşır derin uçurumlaraağlayaşadıkça kurumaz göz pınarlarımızağıtını duyan melekler yükseltir tahtınıtaçlandırır nadir bilgeliğiniher gün dilek tut, unutma (176)
Kül Yayıncılıktan henüz çıkmış Bir Albatrosun Düşler Defteri, hayallerinize bir yenisini eklemek için raflarda sizi bekliyor. Hayal kurmak istemeyenler okumasın!
Bir Albatrosun Düşler Defteri / Hüseyin Avni Cinozoğlu / Kül Sanat / Ocak 2006/192 s.
Cumhuriyet Kitap, 23.03.2006
Şiirler & Şairler
17/3/2006 · Kategori: Kitap
Anasayfa Rıfat Ilgaz Arşivi Taşköprü'den Bakış
Kastamonu Net (Blogcu) Şiir Sayfası Öykü
Sinema Atatürk Edebiyat Roman Yazıları
Ali Püsküllüoğlu bu dosyasıyla 2005 Yunus Nadi Şiir Ödülü'nü kazanmıştı
Bir ozanın 'Zamansız' şiirleri
Ali Püsküllüoğlu dilci olmanın yanı sıra şiirleriyle de öne çıkan bir isim. 2005 Yunus Nadi Şiir Ödülü'nü alan dosyası 'Zamansız' adıyla kitaplaştı.
Mehmet YALÇIN
Ali Püsküllüoğlu'nun yeni bir şiir kitabı çıktı. Adı: Zamansız. 27 şiir içeriyor. 2005 Yunus Nadi şiir ödülü kazanmış. Bu "zamansız" sözcüğü olumsuz bir anlam mı içeriyor? Büyük emekler ve ürünlerle belirli bir yaşa gelmiş bir insanın alçakgönüllülüğüne bakarsanız, belki. Ama bir ozanın dilinde sözcükler, kim bilir daha nice değişik anlamlara gelebilir. Biz sıradan insanların ilk algıladıkları kullanım değerlerlerinden düzenli olarak kaçınan "ters" insanlardır ozanlar. Şiir kitaplarına verdikleri adlar da genellikle şiirin kurucu öğelerindendir, o nedenle çok da "masum" sayılmazlar.
Ali Püsküllüoğlu 12 Eylül hışmında kapatılan Türk Dil Kurumu'nun en etkin emekçilerinden; otuz yılı aşkın süredir epeyce yakından tanıdığımı sandığım bir insan. O nedenle "Zamansız"ı fırsat bilerek, kendisinden daha kapsamlı bir biçimde söz etmenin tam "zamanıdır" diye düşünüyorum.
ÖZGEÇMİŞİNDE ALİ PÜSKÜLLÜOĞLU
"Şair, dilci" Ali Püsküllüoğlu 1 Ocak 1935'te Adana'nın (şimdi Osmaniye'nin) Kadirli ilçesinde doğdu. Kadirli Cumhuriyet İlkokulu, Kadirli Ortaokulu ve Mersin Lisesi'nde öğrenim gördü. 1952'den başlayarak, sağlık durumu nedeniyle öğrenimini sürdüremedi, ancak "yaşam okulu"nda kendi kendini yetiştirme yolunu seçti. Başlangıçta çiftçilik olmak üzere gazete satıcılığı, sinema biletçiliği, yayımcılık, vb. gibi işlerde çalıştı. 1959'da İstanbul'da Çevre Yayınevi'ni kurdu; 29 Temmuz 1960'ta Kadirli'de Karacaoğlan adlı haftalık bir gazete çıkardı (12 sayı). 1960 1983 yılları arasında Türk Dil Kurumu'nda Yayın ve Tanıtma Kolu uzmanı olarak görev yaptı. Türk Dili dergisinin Yayın Kurulu'nda yer aldı. Ayrıca, 1962 1963 yıllarında Ankara Radyosu'nda "Kitap Saati"ni, 1963 1966 yıllarında, TDK adına Türkiye Radyoları'nda "Arı Dile Doğru", "Ana Dilimiz" ve "Öz dilimiz" izlencelerini hazırladı. Yine Türkiye Radyoları'nda Atatürk'ün Söylevi'ni ilk kez günümüz diline aktararak sunanlar arasında yer aldı. 1971 1973 yılları arasında sırasıyla Ulus ve Halkçı gazetelerinin sanat sayfalarını yönetti. Ocak 1979 Aralık 1980 yıllarında Yusufçuk adlı aylık şiir dergisini çıkardı (2 yıl, 24 sayı). Çağdaş Türk Dili dergisinin kurulmasına öncülük etti ve bir süre Genel Yayın Yönetmenliği'ni yürüttü. Hürgün gazetesinde yazılar yazdı. Dil Derneği ve Edebiyatçılar Derneği'nin kurucuları arasında yer aldı.
Türkçenin özleştirilmesinde ve sözlük çalışmalarında önemli yer tutan Öz Türkçe Sözlük 12 Mart döneminde toplatıldı, bir buçuk yıl süreyle yargılandı ve aklandı. 12 Eylül'de de, çocuklar için hazırlamış olduğu ve Kültür Bakanlığı'nca yayımlanmış olan Türk şiiri seçkisi Kırlangıcın Kanat Vuruşu adlı kitabı nedeniyle savcılıkça kovuşturuldu, ancak yargılanmasına gerek görülmedi...
Ali Püsküllüoğlu 1983'te Türk Dil Kurumu'na, kendi deyişiyle "tüze dışı olarak el konulması üzerine", oradan istifa etti. Dil ve yazın çalışmalarını Ankara'da (evinde) sürdürüyor. Yapıtları: İlk şiiri 1950'de Kadirli'de Oba dergisinde yayımlanan Ali Püsküllüoğlu o gün bugündür 70'in üzerinde değişik gazete ve dergilerde şiirler, yazılar ve çok sayıda kitap yayımladı. Değişik yerlerde (özellikle de Çağdaş Türk Dili Dergisi'nin Mayıs 2004 sayısında) çıkan özgeçmiş ve kaynakçalarda Püsküllüoğlu'nun kitapları (türlerine göre) şöyle sınıflandırılmış: 1. Şiir2, 2. Dil Sözlük (24), 3. Seçki (4), 4. Anlatı (2), 5.Çocuk kitabı, 6. Çeviri (1) Aldığı ödüller: Nasrettin Hoca adlı çocuk kitabıyla 1981 Türk Dil Kurumu Çocuk Yazını Ödülü, Gül, Sevgili Yurdum adlı (şiir) dosyasıyla 1983 Toprak Şiir Ödülü ve 2005'te Yunus Nadi Şiir Ödülü.
BENİM GÖZÜMDE ALİ PÜSKÜLLÜOĞLU
Tam anlamıyla bir emek insanıdır Ali Püsküllüoğlu. Ankara yıllarımda kendisini hep ya Türk Dili için gelen yazıları Yazı Kurulu'na götürmek için inceliyor, ya bir sonraki sayısının sayfa düzenini ölçüp biçiyor, ya genç bir ozana yeni bir şiir denemesi konusunda gözlemlerini açıklıyor, ya konuklarıyla "dil ve yazın" sorunlarını tartışıyor... ya da okuyordur... Kısacası "Emekçi" sözcüğünün içerebildiği bütün anlamlara uyan bir insandır o. En boş göründüğü anlarda bile hep işbaşında görmüşümdür onu. Koltuğuna yaslanmış ya da bir yerlere uzanmış yatarken de boş durmuyordur. O durumda bile ne denli üretken bir "işçilik" yaptığına bir örnek vereyim: Bir gün kendisini, Türk Dil Kurumu'nun yapısı önündeki çimlerin üstünde, ak böğrü kırmızı harflerle GREV yazılı bir kuzuyu otlatırken görmüştüm. Bir ozana "Bu şiirinizde ne demek istiyorsunuz?" diye sormak ne denli anlamsızsa, orada Ali Püsküllüoğlu'ya "Böyle uzanmış ne yapıyorsunuz?" diye sormak da o denli anlamsızdı. Her şey ortadaydı: Bir grev eylemini bir tür davranış şiiri (figürlü şiir) olarak sunuyordu. Şiir gibi çağrışımlarla dolu, unutulmaz bir gösteriydi bu. Alışılmış grev yöntemleriyse, her gün hepimizin kullandığı iletişim diline denk düşen bir uygulamadır.
Şimdi de öyle: Bütün emeğini daha yeni, daha nitelikli, daha özgün, daha "güzel" bir oluşum, bir düzenleme ve bir sunum için harcıyor: Değişik edimleri arasında gerçek işlevinin ozanlık, temel etkinliğinin de şiir olduğunu söylemiştir hep. Yazdığı onlarca kitaba ve ciltlerce sözlüğe yansıyan da bu ozan duyarlılığıdır. Bütün edimlerine bu gözle baktığımdan olacak belki, bende hep şu izlenimi uyandırmıştır: Şiirsel söz düzenlemesine gösterdiği özeni; tanım ve açıklama yordamına, öz Türkçe anlatıma ve de elinden çıkan somut (plastik) nesnelerin görünümüne de yansıtmaktadır.
ALİ PÜSKÜLLÜOĞLU'NUN ŞİİRİ
İlke olarak şiir olgusunu değerlendirirken, bir ozanın şiiri konusunda genel bir yargıda bulunmaktan kaçınmışımdır. Kimileri, örneğin "Ali Püsküllüoğlu'nun poetikası" türünden bir başlık atarak bunu yapabilir. Buna benzer kapsamlı yaklaşımlarla doktora tezleri bile yapanlar oluyor. Bunun tersini yapanlar da var. Örneğin Nicolas Ruwet adlı bir dil kuramcısı Charles Baudelaire'in bir şiirinin yalnızca bir dizesi üstüne 10 sayfalık bir inceleme yapmış, sonucunda da o dizenin sunduğu anlam'a (şiirsel oluşum'a) ilişkin her şeyin ortaya konulamadığını söylemiştir.. Bizde genellikle ürün'den çok üreten'den (yani kişi'den) yola çıkılıyor. Oysa her şiir başlı başına bir yapıttır ve aynı ozanın öteki şiirlerinden bağımsız bir nitelik taşıyabilir; daha doğrusu, taşıması gerekir. Bu durumda birinin ötekini açıklaması gerekmez. Her şiirin özgün niteliği saklı kalmak üzere, genellikle kullandığı şiir öğelerinden, şiirsel söz dağarcığından, başka hangi ozanlarla benzeştiğinden ya da, hangi akıma girdiğinden ya da girmediğinden, vb. söz edilebilir. Bu tür çalışmalar bir ozanın şiir yazarken kullandığı dil edimini aydınlatmakta yarar sağlayabilir, ama şiiri için geçerli bir değer ölçüsü sunmaz. Ali Püsküllüoğlu'nun şiir sanatına ilişkin olarak özgeçmişinde şöyle deniyor:
"İlk şiirlerinde halk şiirinin düşünce ve duyarlığından yararlandı; 1960'dan itibaren şiirlerinde İkinci Yeni ve toplumcu şiir anlayışının olanaklarını kullanarak açık ve yalın bir anlatımla kendi şiirini kurdu. Bir söyleşisinde "Benim şiirim, benim kuşağımın şiiri, herkesi ilgilendirmeyen şiirdir. Benim şiirim sessizliğin, usun ve karanlığın tadının şiiridir" dedi. Şiirinin özelliği "yalın bir Türkçeyle yazılmış, çok yalın, iç uyaklı, tartımlı dizelerden oluşan, yapısı sağlam, şiirimizdeki yenilikleri dikkatle izleyerek kendi şiirinin potasında eriten, toplumsal tarihi de kapsayan, zamana dayanıklı, söyleşi edası taşıyan şiirler." olarak özetlenebilir. Şiiri için Cemal Süreya şöyle der: "İlk şiirleriyle halk şiirine yakındır. Daha sonra İkinci Yeni'nin imge anlayışına katılmış, sonra da, toplumcu bir şiire uzanmak istemiştir. Ama her şiirinde Anadolu duyarlığının merkezde olduğu görülür."Birkaç kez Ali Püsküllüoğlu'nun şiirinden örnekler alıp incelediğim oldu, ama birinde bulduğumu ötekinde bulamadım, bulmam da gerekmezdi. Ama her birinde bulduklarım da kendi içinde ilginçti. Şiir öyle bir dil ki bir ozan, her şiir yazma girişiminde, ne başkalarını ne de kendisini örnekser, çünkü tanımı gereği, her biri yeni bir "ilk serüvendir". Burada özellikle son çıkan kitabına değineceğim.
ZAMANSIZ
a) Genel görünüm: Burada Zamansız'ın tanıtımını bütüncül biçimde yapacak değilim elbette. Daha kapsamlı bir çalışma gerek bunun için. İçerdiği şiirlerin yapısal özüyle ilgili olmasa da, en azından tümünde geçerli bir izlek (bir tema) olarak bir olumsuzluktan ya da karamsarlıktan söz edilebilir. Kitaba verdiği ad ve, Önsöz başlığı altında sunduğu ikişer dizelik şiir alıntıları da bunun içinde. Önsözün alt başlığı Şiirler Şiiri: Pound'dan, Ritsos'dan, Yeats'den, Neruda'dan, Petöfi'den, Aragon'dan, Puşkin'den ve Nâzım'dan aktardığı ikişer dizeden sonra, kendisinden de iki dize ekleyerek bitiriyor bu derlemeyi. Böyle bir aktarma biçimi iki yönden şiir olgusunu andırıyor. Önce Anlatım düzleminde: Aktarılan her iki dizenin sonunda ozanın adı üçüncü bir dize biçiminde anılıyor. Örneğin : "(...) Yüreğin isteği tabanca/ Gırtlak usturayı özler/ Böyle diyor Mayakovski, Vladimir (...) Ey ölüm ey ölüm ey sonsuz ölüm/ Dicle ulu bir sudur savruldu külüm, Dicle'ye! / Böyle diyor Püsküllüoğlu, Ali". İçerik düzleminde de yazıyı bütünleştirir gibi görünen şey birer izlek olarak yoksunluk, acı ya da ölüm'ün hemen hepsinde işlenmiş olmasıdır. Hiç kuşkusuz dizelerin düzeni de izlekler de şiirin özünü belirlemez. Önemli olan bunların nasıl bir düzenek içinde işlendiğidir. Çünkü bir betik, yalnızca belirli bir dizelem (versification) biçimi sunduğu ya da duygulandırıcı bir izlek içerdiği için şiir değildir. Şimdilik buna, bir şiir düşlemi (fantezisi) kurmaya yönelik bir yapıştırı (kesyap ya da kolaj) diyelim.
b) Bir şiir örneği:
UÇURUM MUYUM,UÇURTMA MI?
İçinde tanrılar gömülü bir dağ mıyım?yitik bir yeraltı suyu mu yoksa sonsuz uçurum?Yadsıyamam yaşadığımı, yaşamak buysa.Ama daha bitirmedim yolculuğumu, kıyısındayım,bilmediğim bir kentin, bir sınırsız çocukluğun.
Beni bağlayan görünmez bağ, şimdilik de olsaayırıyor günlerimi, onları bir yana koymalıyım.Nasılsa gerekebilir, değil mi? Sıradan günler bile.
Kaldı ki, gerekmese de, yeterince solumalıyımhavayı,işlemeli eski günlerdeki tılsım.
Evet bitirmedim yolculuğumu daha,bilinmez bir keçiyolu uzanıyor önümde.Kolumda saatin yok, o yüzden bilmiyorum vakti.Yine de artık gecedir diyemiyorum, oysa kararıyoriyice görünmez oluyor beni bu yola bağlayan bağ.
Ve lütfen insan kardeşlerim, unutmayın benidiyor, oyuncak da olsa gökyüzünde süzülen uçurtma. Ayakları olmadığı için hiçbir yere konamayan kuşum benhavada dururum öyle. Yine de acımayın bana,çünkü bir ipin ucunda da olsa özgürüm sizden.Diyor.
Başlıkta uç(ur)mak eyleminden türetilmiş, bundan dolayı da ses benzerliği sunan iki sözcük kullanılmış. Aynı nedenle bu benzerlik içerik düzlemine de yansımaktadır: Devinim ilk sözcükte aşağıya, ikincisinde yukarıya doğrudur. Karşıt iki ortam üstünde kurulmuş bir bakışım (simetri) imgesidir bu: Siz buna bu dünya öteki dünya, gökyüzü yeraltı, aydınlık karanlık ya da son çözümde yaşam ölüm gibi birbirine karşıt somut anlamlar yükleyebilirsiniz. Bir iletide, onu gönderen'in ne demek istediğinden çok, hangi anlamlara açık olduğu önemlidir. Belirgin biçimde anlaşılan şu ki, anlatıcı iki sonsuzluğun kesiştiği çizgide duyumsadığı şeyleri aktarıyor. Dizelerde yapılan betimlemeler de aynı tasarıyı değişik duyum nesnelerine yansıtarak anlamlıyor: Bu da birbirini doğrulayan, birbirine koşut iki katlı bir değişmece (eğretileme) dizgesi ortaya koyuyor. Öyle bir eğretileme ki, benzeyen ile benzetilen ayırt edilemiyor.
Şiirin anlatım düzeneğini belirli ölçüde aydınlatabilecek iki öğe var; daha doğrusu iki kez kullanılan aynı bir öğe: Diyor sözcüğü. İlkin, "uçurtma"nın öznesi olarak şu dizelerde:
[Daha önce söylenenlere ek olarak]Ve lütfen insan kardeşlerim, unutmayın benidiyor, oyuncak da olsa gökyüzünde süzülen / uçurtma.
ikincisinde de bağımsız bir tümce olarak şiirin sonunda kullanılmış:[Şiirin tümünde söylenenler]Diyor.
Sonuçta bütün betimlemeleri, karşılaştırmaları, izlenimleri, vb. anlatan uçurtma'dır. Bunu doğrulayan bir belirti de, söylemini, kendisi gibi nesne-özlü değil de, insan-özlü (anthropomorphe) varlıklara yöneltmiş olmasıdır: Onlara /insan kardeşlerim/ diye seslenmesi başka türlü açıklanamaz. İki sözcükten oluşan bu deyim bütün şiirin anlamını özetleyen biçimsel bir örnekçe (model) gibidir: "insan" kendi türünden olmayanları, "kardeşlerim" de kendisiyle aynı yazgıyı paylaşabilecek olanları belirten birer sözcüktür; yoksa niçin yalnızca "kardeşlerim" demesin? Şiirin her aşamasında kullanılan belirtici (déictique) öğeler hep uçurtma kavramına ya da uçurtma'yla ilgili olgulara göndermektedir. Buna, hemen kavranabilen üç örnek vereyim. İlk ikisi birer eğretileme: [iyice görünmez oluyor beni bu yola bağlayan] bağ, uçurtma'nın ipini; [Ayakları olmadığı için hiçbir yere konamayan] kuşum ben'deki kuş da bütün uçurtma'yı betimliyor. Sonuncusu "ip"in doğrudan anlatımıdır:
(...) bir ipin ucunda da olsam özgürüm/sizden.
Çözümlemeyi buradan başlatmak gerektiği kanısındayım.
ŞİİR VE İNSAN
Uçurtma'nın betimlemelerini aktaran son anlatıcı, onun seslendiği insanlardan, ama onunla aynı yazgıyı paylaşan birisidir kuşkusuz. Buna ozanın kendisi diyenler de çıkabilir; bu yakıştırmanın çok kolaycı bir açıklaması vardır: Söz konusu şiiri, belirli bir insan (Ali Püsküllüoğlu) yazmıştır. Ama ne fark eder? Önünde sonunda bütün şiirlerin temel konusu insan değil midir?
Oysa özünde şiir, kişisel sorun anlatma aracına indirgenemez. Anlatılanlar ozanın içinde bulunduğu özel koşullara tıpatıp uysa bile, dahası Ali Püsküllüoğlu "Evet bu şiirde ben kendimi anlattım" dese bile, şiirin özünü ilgilendirmez bu. Nice halk şiirini, son dizelerinde adlarını (Karacaoğlan, Yunus Emre, Aşık Veysel, vb.) açık seçik belirttikleri için mi okuruz? Yani özel yaşamları konusunda bilgi edinmek için m? Elbette ki hayır.
Bir şiiri şiir olarak çekici kılan şey, sunduğu iletinin düzenleniş biçimidir. Ali Püsküllüoğlu'nun şiiri de bir dil olayı olarak incelenmelidir.
Zamansız/ Ali Püsküllüoğlu/ Özgür Yayınları
CK, 16 Mart 2006
« Önceki :: Sonraki »