Şiire Verilmiş Bir Ömür: Melisa Gürpınar...

4/12/2008 · Kategori: Inceleme

04/12/2008
Şiire verilmiş bir ömür
Sennur Sezer
Melisa Gürpınar, biri deneme, biri şiir olmak üzere iki yeni kitapla okurla buluşuyor: Dul Evinde İncesaz ve Elyazısı Yılları
Kadın şairlerin edebiyatımızda ve dünya edebiyatında azlığı, şiirin yoğun emek isteyişine bağlanır. Kadının toplumsal sorumluluğu ya da toplumsal sorumluluk adına ona yükletilen günlük işlerin ağırlığı şiir için, müzikte icracılık ya da bestecilik için olanak vermez denir. Kuşkusuz bu yargının doğru yanı vardır. Ancak tüm bu ağırlıkları aşmak, koşulları yenmek de edebiyatta ad olmaya yetmez. Hele günümüzün koşullarında. Şiirin belirli sayıda okuru ve o okur sayısını aşan sayıda heveslisi varsa.
Gerçekten şiire bir ömür vermek yürek ister. Şiirini hep taze tutmak için verilecek emek yanında ülkemizin sayısı az dergileri ki dergide yayınlanmak hem şiir hem öykü için ön koşuldur, şiire eğilmeyi zaman israfı sayan eleştirmenleri düşünülürse... Yine de kahramanlar az değil. Sessizce şiirinin kozasını ören, şiire verdikleri emek için hayıflanmayanlardan biridir Melisa Gürpınar.
İlk kitabı Umut Pembeleri yayınlanalı kırk altı yıl oldu. İlk yazısı yayımlanalı ise 49 yıl. Şiir kitaplarının sayısı on beşe ulaştı. Çocuklar için de yazıyor. Şiire verilen Halil Kocagöz Ödülünü İstanbul’un Gözleri Mahmur ile almıştı 1991’de, Yeni Zaman Eski Hayat adlı oyunu da 1994’te Avni Dilligil Yılın En İyi Oyun Yazarı Ödülü’nü aldı. Melisa 2008’i iki ayrı kitapla sonlandırıyor. İstanbul ile ilgili denemelerinin yer aldığı Dul Evinde İncesaz (Gürer Yayınları) ve yeni şiirlerinin yer aldığı Elyazısı Yılları (Turkuvaz).
İstanbul, İstanbul...
Melisa Gürpınar ne yazsa sözün sonu İstanbul’a ulaşır. Zaten İstanbul ile başlar söze. Değişen yaşam biçimleri, hoyratlaşan insanlarımız İstanbul odağından anlatılır. Çünkü Melisa Gürpınar (1942), çok eski bir İstanbulludur. Ataları, şehri fethedenlerle gelmişler şehre. Kızıltoprak’a yerleşmişler. Melisa Gürpınar, değişen İstanbul’a katılan tatların kimi zaman tatsızlıkların çizelgesini tutar, kimi zaman şakacı bir dille, İstanbul orta sınıfının portresini de çizerek:”Sahi siz geçtiğimiz Kurban Bayramında güzel bir çoban kavurma yediniz mi yanında nar ekşili bir çoban salatasıyla. Biz, içinde çoban sözcüğü geçen bu iki yemeği de bilmezdik, kırsal kesim kültürüyle tanışmadan önce. Ancak ‘Çoban Kızı’ şarkısı vardır ya, onu teyzem beni uyuturken ninni niyetine çalarmış kemanıyla... Herhalde bir çoban kızı kadar da özgür olmayı düşlermiş bu arada.”
Melisa, şiir kavramını da böyle şakacı bir biçimde anlatır. Kara bir şakacılıktır bu:
“Kırklı, ellili yıllarda, mazbut aile babaları, devlet dairesindeki bir küçük memuriyetten, her akşam eve belli bir yorgunlukla dönüp ve birkaç kadeh Marmara şarabını içip pijamalarını giydikten sonra yalnızca radyoyla ilgilenirlerdi. Bozuk radyoyla. Onarmak için, o kocaman ampullü radyoların kapağını kaldırıp bir yana koyduktan sonra ağızlarındaki sigaranın külünü bile silkeleyecek bir zaman bile bulamadan, olanca ciddiyetleriyle ellerindeki tornavidayla saatlerce kurcalayıp dururlardı aygıtı. Şiir yazmak da böyle büyüleyici bir uğraştır belki. Hem bir alışkanlığı, hem bir amacı, hem de saçma olanı barındırmaya başlar eylem kendi içinde. (...)sorumluluk isteyen bir iştir şiir yazmak. En has şairlerin bile şiir yazma eylemlerinde yukarıda anımsadığım o küçük memurun çaresizliğinden, içsel baskılarından, sıkıntı ve bıkkınlığından, kendine bir ortam arayışından, gizli bir sarhoşluk gibi sürekli yaşadığı acılarından, yansımalar vardır. Kendinden cılız bir ses almanın coşkusu ve onu başkalarıyla paylaşabilmenin mutluluğu da hemen yanı başındadır. Şiir, hem bir anda kırıp bozabileceğimiz eski ve hantal bir alettir, hem de içinden eşsiz ezgilerin yükselebileceği, sırça bir kutu.”
Melisa Gürpınar, düzyazılarında nasıl bir kara alaycılığını şiirden bile esirgemezse, şiirinde o kadar, sevecendir, şiire ve sözcüklere:”Küçücük bir kitapsın sen,/bilirim titreşirsin /yıllardır/tozlu rafların üstünde/ kendi kendine. Küçük mavi bir umut/birikse de gözlerinde,/susup önüne bakarsın,/ söner sesin gitgide. /.../ Bilirsin/o güzel yüzlü sözcükler/fazla gelince şiire,/nasıl da acımadan atılırlardı/kapının önüne./Ama yüksünmezdi onlar,/hemen uçar/başka bir aceminin/kalemine üşüşürlerdi neşeyle.//Ne olur sen de /küsme şairine./Yeni doğmuş her şiiri/büyüten odur koynunda/gizemli bir ninniyle/ve ömrünce/taşıyan odur yazdığını/özenle iç cebinde/Eğer ölmeseydi/terk eder miydi seni/yapayalnız bırakıp/bir sahaf vitrinine böyle”
Melisa Gürpınar’ın sesi kimi zaman böyle hüzünle kimi zaman “gülyağı sürünmüş kasabalılar”a alayla yükselir, hayır hayır onun sesine “yükselir demek doğru değil, o hep bir sözsüz nağme gibi rüzgara, denizin dalgalarına uydurarak, rahatsız etmeden var olur, Bakın çevrenize duyacaksınız, çünkü o “gözleri mahmur bir İstanbul”dur.
*El Yazısı Yılları, Şiir, Melisa Gürpınar, Turkuvaz Kitap, 95 s.
** Dul Evinde İncesaz, Melisa Gürpınar ,Denemeler, Gürer yayınları, 215 s.

"Şiirin Ölümsüz Kadınları - I" | Erdoğan Alkan*

14/6/2008 · Kategori: Inceleme

"Şiirin Ölümsüz Kadınları - I" | Erdoğan Alkan*

"DİNLE ve YÜREĞİN TİTREMEDEN OKU BUNLARI"

Baudelaire'in şiirinde kadın / Konuşuyor bazen, diyor ki: "Ben güzelim, / Güzelliğim aşkına hep Güzeli sevin / Esin Perisiyim ben, koruyucu, Meryem'im."
Yine Baudelaire'e göre güzellik hüzünlü bir kadın başıdır. Buna benzer bir sözü de Aragon söylüyor: "Mutlu aşk yoktur!"
Kadınlar arasından çok az sanatçı çıktı ama en güzel yontular, en güzel resimler kadınlar için yapıldı, en güzel romanlar, en güzel öyküler, en güzel şiirler kadınlar için yazıldı.
Yaşlı Dante on sekizlik Beatrice'yi yalnızca bir kez, köprüden geçerken gördü ve bu platonik seviden Divina Comedia gibi ölümsüz ve büyük bir yapıt doğdu. Cennet'i gezerken şairin kılavuzu körpe Beatrice'dir.
Sevdalardan perişan Ronsard'ın daha otuz yaşında teni soldu, saçları ağardı. Esin perisi dört kadın Cassandre, Meryem (Marie), Astre é ve Hélène Fransız yazınına yüzü aşkın sevda şiiri kazandırdı. Kurumlu, kendini beğenmiş bir kızdı Cassandre, kök söktürdü solgun yüzlü, saz benizli şaire. Akça pakçaydı. Ronsard'ın bir sone'sindeki tanımıyla, pembe bir alnı, körpe bir teni, kar gibi beyaz boynu, süt gibi beyaz memeleri vardı. Gözleri geceleri ışıtıp gündüze döndürecek kadar parlak ve canlıydı. Elleri tatlı ve pamuk kadar yumuşacıktı. Cassandre'ın, kapalı parmakları şairin yaşamını sımsıkı tutuyordu sanki. Bu sevi platonik değildi, kar kadar ak boyunlu, süt kadar ak memeli güzel Cassandre yatağını bölüşüyordu Ronsard'ın. Yazık ki erken öldü.
Şairin yüreğindeki derin ölüm acısını Meryem adlı, Bourgeil'li bir köylü kızı dindirdi. Anjou kırlarında, ormanlarında yatıp yuvarlandılar. Çok geçmeden ecel Meryem'i de aldı Ronsard'dan.
Aşka teşne şair kalbine bu kez de Estrée Ailesi'nin soylu kızı girdi. Ronsard ona Astrée adını takmıştı.
Ronsard'ın şiirlerindeki dördüncü ölümsüz kadın ana kraliçe Catherine de Médicis'nin manevi kızı Hélène'dir. Kimi araştırmacılara göre "Saray şairi Ronsard Hélène'e ana kraliçesinin buyruğuyla âşık oldu." Şair, Hélène'e yazdığı şiirlerini Hélène İçin Şiirler adlı kitapta topladı. Ancak, kitap basılmadan önce yayınevine Hélène'in protestosu geldi. "Ronsard bu şiirlerden yirmisini beni tanımadan önce yazmıştı. Nitekim daha önce yayınladığı Aşklar adlı yapıtında var. Benim için yazılmamış yirmi şiirin kitaba alınmasını istemiyorum" dedi. Yayıncı bir mektupla durumu Ronsard'a bildirdi. Şöyle yanıtladı şair: "Sevgililerimizin elinden nedir bu çektiğimiz! Şiirlerimizin tarihini araştırmak metreslerimizin değil, edebiyat tarihçilerinin işidir. Ne tek şiir çıkarın, ne tek şiir ekleyin. Uygun görüyorsanız eğer bu mektubu Hélène'e de okuyun."

Ronsard gibi büyük bir şaire de henüz yazınımız kapalı. Yapılan çevirilerin sayısı onu bulmaz. Orhan Veli, Hélène için yazılan sonelerden birini hem çevirdi; hem de bu şiire gönderim yapan bir şiir yazdı.

Göl Şiiri ve Bayan Julie

Yirmi altı yaşındaki Lamartine ruhsal bunalımlar içinde, sinir hastasıdır. 1816 güzünde tedavi için Aix-les-Bains kaplıcalarına gider ve orada, göğüs hastalığına yakalanmış Julie Charles adlı evli genç bir kadınla tanışır. Bourget Gölü kıyılarındaki gezintilerden derin bir platonik aşk doğar. 1817 kışında Paris'te buluşurlar ve yaz ayında yeniden Aix-les-Bains'de, Bourget Gölü kıyısında birlikte olmayı kararlaştırırlar. Günleri iple çeker genç âşık. Ve beklenen o tatlı zaman gelir. Aix'de, Bourget Gölü'nün kıyısında. Bir yandan gözleri yolları kollarken bir yandan da bu göl kıyısında bir yıl önceki tatlı saatleri anımsar:
"Ey göl, henüz aradan bir sene geçti ancak, / Seyrine doymadığı o canım su yanında / Bir gün onu üstünde gördüğün şu taşa bak / Oturdum tek başıma! // Altında bu kayanın yine böyle inlerdin / Yine böyle çarpardı dalgaların bu yara, / Ve böyle serpilirdi rüzgârla köpüklerin / O güzel ayaklara."

Dakikalar dakikaları, saatler saatleri izler. Gece yarısına dek, gözleri yollarda boşuna bekler Lamartine. Julie'nin onu unuttuğunu, verdiği sözden döndüğünü sanır. Sevdalı yüreğine kargışlar yağdırır. Oysa Julie, güzel Julie, Paris yakınlarındaki kır evinde can çekişip son saatlerini yaşıyordur. Julie dünyamızdan göçer, ama Lamartine'in büyük hüznüyle, Yaşar Nabi Nayır'ın dilimize çok güzel çevirdiği Göl şiiriyle ölümsüzler arasına katılır.

 

Nerval'in İlk ve Son Aşkı: Tombul Güzel, Jenny Colon

Nerval, düşler içinde yaşayan, düş gezgini bir şair. Bir tek kadını sevdi: Tiyatro oyuncusu Jenny Colon. Jenny ölünce onun dünyası da karardı, ve bir kış günü, sabaha karşı kendini bir sokak lambasının direğine asarak canına kıydı. Başta Fantazya olmak üzere şiirlerinin çoğunda, Sylvie adlı öyküsünde, bir tür poème en prose diyebileceğimiz Rüya ve Yaşam (Le Rêve et la Vie) adlı öyküsünde Jenny Colon ile, değişik adlarda, sık sık karşılaşırız. Beyaz tenli, akça pakça, ablak yüzlü, tombul, anaç bir kadın. Ahım şahım bir oyuncu da değil. Bir müzikçiyle evlenir, birkaç çocuk doğurur ve Nerval'in tanrıçalar katına yükselttiği sarışın Jenny genç denecek yaşlarda Paris'te ölür. Jenny ölse de Nerval'in aşkı sürer gider. Kimi araştırmacılara göre bu sevgi hep platonik düzeyde kaldı; Nerval, Jenny Colon'un kişiliğinde, doğumundan çok kısa bir süre önce ölen, yüzünü bile bilmediği annesini buluyordu.

Rastlantı daha sonraları, karşısına Marie Playel adlı esmer güzeli bir piyanisti de çıkardı. Dal gibi, ince bir kadın. Siyah, uzun kaşları boydan boya uzanıyor alnında. Yay kaşlarının altında, kıyıları loş, hülyalı iri ve siyah gözler. Kusursuz bir burun, küçük bir ağız, usul gülücü, tatlı kıvrımlar, ince dudaklar. Nerval'in yapıtlarına zaman zaman Marie Playel de girdi ama hiçbir zaman Jenny Colon'un yerini tutamadı. Fantazya şiirinde Jenny Colon'la, ölümden sonra, gelecek zamanlarda değil, geçmiş zamanda buluşur:
"Ve büyük bahçeler içinde, köşeleri taş, / Tuğla bir şato, camları kızıla çalıyor, / Bir ırmak, çiçekler arasında yavaş yavaş / Akıp eteklerini yıkayarak suluyor… // Bir kadın var şatonun geniş penceresinde / Kara gözlü ve kumral, belki de tanıdığım / Bir kadın, geçmiş zaman esvapları içinde / Belki başka yaşamda görüp anımsadığım."

Baudelaire'in Kötülük Çiçekleri

Karanlıklar Prensi Baudelaire ilk bakışta seviye ve aşka karşı acımasız gibidir. Genç şairlere şu öğüdü veriyor: "Yazıncılara, özgür ve mağrur ruhlara, yedinci gün dinlenmek gereksiniminde olan yorgun ruhlara ancak iki tür kadın önerebilirim: Yosmalar ya da aptallar; sevişme ya da çorba. Nedenini açıklamaya gerek var mı kardeşlerim?"
Günceler'inde de şu notlarla karşılaşıyoruz: "Aşk işkenceye ya da ameliyata çok benzer (…) Ya erkek, ya da kadın, ikisinden birincisi ameliyatçı ya da cellat, ikincisi hasta ya da kurbandır. (…) Ben şunu söylüyorum; aşkın tek ve yüce zevki onun kötülük yapma, acı çektirme gerçeğinde yatar. Ve erkek de, kadın da, her cinsel arzunun kötülükte bulunduğunu daha doğuştan bilir."
Dürüst Oyunlar ve Romanlar adlı yazısında da benzer sözler söylüyor: "Şairlerin sevgilileri mi? Çoğunun eteği bokludur. Önüne bir çorba koyuyor ve paranı bir başkasına yedirmiyorsa buna da şükret."
Bunları yazan Baudelaire aslında sevdiği kadınlara karşı hep saygılı oldu. Yüreğinde yalnızca iki kadın yaşadı, şiirlerinde yalnızca iki kadın yer aldı: Annesi ile metresi tiyatro oyuncusu Jeanne Duval. Madame Sabatier gibi araya girenler de oldu ama onlar Baudelaire'in yaşamında köklü bir iz bırakmadılar.

Şair, Jeanne Duval'le 1842 Mart ayında, yirmi bir yaşında iken tanışır. Baudelaire'in arkadaşı Théodore de Banville, Jeanne Duval'i şöyle betimler: "Saçları maviye çalan parlak bir siyahlıkta, gözleri iri ve kara, dudakları etli ve dişi. Baudelaire'in şiirlerinde betimlediğine göre de göğüsleri dik ve solgun." Zamanın ünlü fotoğrafçısı Nadar da şunları söyler onun hakkında: "Güzel, çekici, zarif bir kadın. Kendi yağıyla kavrulan biri. Lokantada yediği yemeğin parasını kimseye ödetmeyecek kadar gururlu, onurlu." Kimilerine göre ise çirkin, aptal, savurgan, açgözlü, sadakatsiz. Gerçek yeri Baudelaire'in yatağından çok kaldırımlar olmalı. Ona ateş püskürenlerden biri de Baudelaire'in annesi, "oğlumu yiyip bitirdi" diyor. Ya Baudelaire? O ne düşünüyor Jeanne Duval için?
"Soyunmuştu bir tanem, tek kalan şey teninde / Gözalıcı takılar, çünkü beni tanırdı, / Üstünde kölelerin özgürlük günlerinde / Taşıdığı alnı dik, fatih havası vardı. // Takıların alaycı sesinde raks ederken / Madenler ve taşlarla ışıklanan şu dünya / Coşturur yüreğimi, dehşetli düşkünüm ben / Sesin ışıkla hemhal olduğu eşyalara. // Bırakmıştı kendini koynuna sevgilerin, / Süzüyordu divandan o gülen bakışları / Bir deniz kadar tatlı, bir deniz kadar derin / Kıyıya çarpar gibi ona vuran aşkımı."
İntihar girişiminde bulunan Baudelaire vasiyetinde bütün mal varlığını Jeanne Duval'e bırakır. Tüm yaşamı boyunca bu esmer güzelinin geçimiyle, sağlığıyla ilgilenir. Yazık ki Baudelaire öldükten sonra nice şiirlerin ölümsüz kadını Jeanne Duval de Paris sokaklarında sürünür.

 

Apollonie Sabatier, Platonik Aşk

Bayan Apollonie Sabatier, Baudelaire'le aynı yaşta, otuzunda güzel bir kadın. Yüksek sosyeteden. Geniş yüzü ve geniş alnıyla Fransızdan çok bir İtalyana benziyor. Sağlıklı, düzgün bir teni var. Çok neşeli. Ancak, edasında, havasında dişilikten çok bir mermer güzelliği yansıyor. Şair "Pek Neşeli Kadına" şiirinin hemen girişinde onu şöyle betimler:
"Güzel bir manzara gibi güzel / Başın, edan, her halin, davranışın / Yüzünde oynayıp duran gülüşün / Sanki parlak gökteki serin bir yol."

Bayan Sabatier bir bankerin oğlunun metresi. Montmartre'daki görkemli evinin salonu çağın sanatçılarının, yazarların, ressamların, şairlerin uğrak yeri. Şairimiz sanki bir çocuk; imzasız aşk şiirleri, imzasız aşk mektupları gönderiyor Bayan Sabatier'ye. Kötülük Çiçekleri'ndeki onu aşkın şiirin esin kaynağı. Salondaki toplantılarda konuşuyor, sohbet ediyor kadınla, hayran, ama açıklayamıyor aşkını.
Sabatier'nin kişiliğinde Baudelaire aslında annesine olan sevgi ve hayranlığını dile getirir. Bir sevgili değil, bir koruyucu melek, ana kucağı arıyor. Nitekim ona yazdığı şiirlerden birinde bu özlemini anlatır:
"Mutluluk dolu, ışık dolu kıvanç dolu Melek / Sayrı Davut esenliği büyülü bedeninden(1) / Yayılan ergen sıcaklıkta aradı ölürken / Dualarındır senden benim istediğim tek / Mutluluk dolu, ışık dolu, kıvanç dolu Melek"
Şiirlerle süslenmiş sevda dolu imzasız mektuplar sonunda yüreğini fetheder Sabatier'nin. Geceyi birlikte geçirirler. Ertesi gün Baudelaire bir mektupla bu ilişkiye son verir: "Dün sana şöyle demiştim: Beni unutacaksınız, hoşunuza giden insandan da bir gün usanacaksınız. Bugün de sözlerime şunu ekliyorum: Gönül işini budalalık edip ciddiye alma, acı çekersin. Görüyorsunuz ya, sevgili güzelim, kadınlar hakkındaki önyargılarım hiç de hoş değil. Kısacası, inanmam onlara. Güzel bir ruh taşıyorsunuz ama, ne de olsa bir kadın ruhu bu (…) Sen birkaç gün öncesine kadar, güzel, kirletilmez, esenlik veren bir tanrıçaydı; ama şimdi artık yalnızca bir kadın oldun."
"Sen"li ve "siz"li hitapların iç içe olması, birbirine karışması Baudelaire'in bu mektubu nasıl karışık bir ruh hali içinde yazdığını gösteriyor. Kimi araştırmacılara göre şair cinsel ilişkide başarılı olamadığı için suçluluk duygusuyla bu mektubu yazdı.
Babası öldüğünde henüz altı yaşındaydı Baudelaire. Annesi bir subayla evlenip onu hemen yatılı okula vermişti. Terk edilmenin acısını yetişkin dönemlerinde de unutamıyordu şair. Tıpkı annesi gibi bir gün Sabatier'nin de onu terk etmesinden kortu. Aynı acıyı yeniden duymamak için ilişkiye kendi son verdi. Ayrıca, bu kopuş, acı çekmekten hoşlanan, suçluluk duygusu içindeki mazoşist Baudelaire'e acı çekme ve kendini cezalandırma olanağı da verecekti.

Balkon şiirinde Baudelaire annesine olan büyük sevgisini dile getirir.
6 Mayıs 1861 tarihli mektubunda, Honfleur'deki annesine şunları yazıyordu kırk yaşındaki Baudelaire: "(…) Çocukluğumda sana tutkulu bir aşkla bağlandığım bir dönem oldu; dinle ve yüreğin titremeden oku bunları. İlk kez böylesine içimi döküyorum. Faytonla yaptığımız bir geziyi anımsıyorum. Saint-André-des Arts ve Neuilly Meydanları. Uzun gezintiler, süregiden sevgiler! Anımsıyorum, rıhtımlar akşamları insana kasvet verirdi. Ah! Anne sevgisini tattığım ne güzel zamanlardı. Güzel zamanlar dediğim için beni bağışla, senin acılı günlerindi.(2)
Ama ben senin yanında hep yaşayan bir varlıktım; yalnızca benimdin artık. Hem put'um hem arkadaşımdın (…) Daha sonra, bilirsin, kocan(3) ne acımasız bir eğitim seçti benim için. Kırk yaşındayım ve hâlâ o kolej yıllarını ve üvey babamın yarattığı korkuyu acıyla anımsıyorum (…) Sonunda kurtuldum ama tümüyle terk edildim (…)"
Balkon şiirinde Baudelaire annesiyle birlikte geçirdiği o çocukluk günlerini, annesine "tutkulu bir aşkla bağlandığı dönemi" dile getirir:
"Anıların annesi, güzellerin güzeli / Sen tüm arzum, emelim, tüm çabam şu dünyada! / Sıcak okşayışları anımsarsın değil mi? / Tüten tatlı ocağı büyülü akşamlarda / Anıların annesi, güzellerin güzeli!"

Bir şiiri çeviren kimsenin, hem şiirin sahibi şairin yaşam öyküsünü, hem de çevirdiği şiirin öyküsünü, yazıldığı ortamı bilmesi gerekir. Cahit Sıtkı Tarancı Balkon'u bir aşk şiiri sanarak çok yanlış çevirdi. Cevat Çapan da Balkon 'u Aşk Şiirleri Antolojisi'ne alarak bu yanlışlığı perçinledi.

(1) Isınsın diye yaşlı Davut Peygamberin koynuna bir genç kız koyuyorlardı.
(2) Baudelaire'in babası yeni ölmüştü, genç yaşta dul kalan anne yaslıydı. (E.A.)
(3) Baudelaire'in üvey babası general Aupick.

* Varlık, Sayı 1062, Mart 1996

Sayı: 26, Yayın tarihi: 28/05/2008

'Türk şiiri insanı kaybetti'

18/12/2007 · Kategori: Inceleme

'Türk şiiri insanı kaybetti'

'Türk şiiri insanı kaybetti'
Yücel Kayıran'ın şiiri geçen ay Antalya'da bir sempozyuma konu oldu.
Bugün Dünya Şiir Günü. Geçen yılki Altın Portakal Şiir Ödülü'nü kazanan Yücel Kayıran: Günümüz şiiri insanı kaybetmiş durumda. İnsanın içinde bulunduğu durumla bağlantı kuramayan bir imge veya anlatımcılık söz konusu

21/03/2006 (1059 kişi okudu)

DERVİŞ ŞENTEKİN (Arşivi)

İSTANBUL - Bu yıl şiir dünyasına Altın Portakal Şiir Ödülü'nün damga vurduğunu söylemek yanlış olmaz. Şubat ayında gerçekleştirilen Altın Portakal Şiir Ödülü Sempozyumu'nda geçen yıl 'Beni Hiç Göremezsin' adlı eseriyle ödülün sahibi olan Yücel Kayıran'ın şiiri ele alındı. Seçici kurul tarafından, 'İçerdiği yoğun düşünsel ve ruhsal gerilime en uygun şiirsel biçim arayışıyla, yılın en dikkat çekici şiir kitabı olması' nedeniyle Yücel Kayıran'ı ödüle değer gördüğünü açıklamıştı. Kayıran'la Türkiye'de şiirin yerini konuştuk...
Bugün, şiirin geri çekildiği, suskunluk dönemine girdiği ve hatta şiir kitaplarının artık satmadığı, bu nedenle de şiirin bittiği gibi söylemler var... Toplum olarak, şiirle eskisi kadar ilgili değil miyiz? Şiirin, 'bu duruma' gelmesinin nedenleri nedir?
Bu soruya kısa yoldan, 'Nerden çıkarıyorsunuz, usta şairler satıyor, satmayan genç şairler', diye bir yanıt verilebilir. Ama böyle bir yanıt hakikati dile getirmiş olmaz. Çünkü, birincisi, usta şairler dün de satıyordu; ikincisi ve en önemlisi, Türkiye'de şiir, genç şairler üzerinden takip edilir, klasikler üzerinden değil. Her yüzyılın farklı eğilimleri var. Tanzimat dönemi tiyatronun yüzyılıydı. Ama Cumhuriyet dönemi şiirin yüzyılı oldu. 20. yüzyıl Türk roman ve öyküsünün kuruluş yüzyılıdır ama önde olan şiirdi. İnsanlar dünyayı şiir içinden algılıyordu. Roman yüzyılın sonuna doğru öne çıkmaya başladı. John Fowles'ın şiirle roman arasında yaptığı bir kıyaslama vardır. Bu kıyaslama, bize, şiirle eskisi kadar neden ilgilenmediğimiz konusunda birtakım ipuçları verebilir. Şiir sizin ne olduğunuzu ve ne hissettiğinizi söyler, diyor Fowles; romansa, yaratılmış karakterlerin ne olduğunu ve ne düşündüğünü söyler. Kişinin kendi özel kişiliğini romana koyması bayağı zordur; şiirin de dışında tutması zordur. Romancı sahnedeki aktör gibidir ve özel kişilik, romanın seremonilerinde, halka mal olmuş üstada boyun eğmek zorundadır. Romancının temel dinleyicisi diğer insanlardır. Şairinkiyse kendi benliğidir.
Buradan bakıldığında, romanın şiire göre daha sanal, daha kurgusal bir tür olduğu ileri sürülebilir...
Oysa modern şiir, sanal olandan çok, hakikatle bağlantılı bir varlık durumuna aittir ve itirafla ilgili bir ruh halini dile getirir. Oysa roman, itiraf olduğu ölçüde roman değildir. Kaldı ki, yaygın kanı, biyografik olanın roman olmadığı yönündedir. İnsanlar, artık kendi benlikleriyle yüz yüze gelmek istemiyorlar sanırım. Zayıflığı ve başarısızlığı kabul edemiyorlar. Günümüzün ideolojisi, önemli olanın başarılı imajı kurmuş olmak olduğunu söylüyor. Evet, şiir, bize kendi başarısızlığımızı, kendi zayıflığımızı hatırlatır. Şiir varlıkta üryan olduğumuzu hissettirir bize, romansa, tam tersine üzerimizde bizi koruyan bir giysi olduğunu. Oysa gözden yitirilen, insanın zaten zayıf bir varlık olduğudur. Türk şiiri epey bir süreden beri insanı gözden kaçırmış durumda.
Siz şiirinizi nereye koyuyorsunuz. 'Felsefi şiiri' biraz açarsak...
Ben kendi şiir anlayışımı 'felsefi şiir' olarak adlandırıyorum. 'Felsefi şiir', dünya görüşünü ve ideolojiyi değil, insanı veraset ve ilham edinen bir şiir. Günümüz şiiri bugün insanı kaybetmiş durumda. İnsanın içinde bulunduğu durumla ilgi ve bağlantı kuramayan bir imge veya anlatımcılık söz konusu. Türk şiirinin insanı dile getirmesini engelleyen çok temel sorunları var. Poetikanın, etik ve antropolojik temelleri vardır, sadece estetik forma indirgenemez. 'Felsefi şiir' poetikası bu temel problemlerle hesaplaşmanın sonucunda ortaya çıkmış bir anlayıştır.
'Felsefi şiir', ne felsefi söylemle kurulan bir şiirdir, ne de felsefenin ortaya koyduğu bilgiye dayalıdır. 'Felsefi şiir', şairin 'ideolojik veya arzuya kilitlenmiş dünya görüşü gözü yerine, 'felsefi göz' edinmesini gerektiğini dile getirmektedir. Felsefe, bir şaire, zaten bunun için, yani felsefi bir göz edinmek için gereklidir. Yoksa felsefi bilgi üretmek için değil. Kişinin, kendisini kendisi yapan değerleri koruduğunda veya çiğnemek durumunda kaldığında nasıl bir varoluş durumuna geldiğini, nasıl bir çıkmazla yüz yüze geldiğini gösterebilmek, felsefi şiirin temel kaygısını oluşturmaktadır.
Altın Portakal Şiir Ödülü'nü aldınız. Bu ödül ve sempozyum üzerine konuşursak...
Ödülü 21 Mart'ta (bugün) Birhan'a teslim edeceğim; manevi olarak teslim ettim aslında. Altın Portakal Şiir Ödülü'nün de böyle bir yapısı var. Ödüle layık görülen şairi, neredeyse iki yıl, ödülü alma düzleminde tutuyor. Ödül takdim edildikten bir yıl sonra şiirinizle ilgili bilimsel bir toplantı yapılıyor, bir yıl sonra da sempozyumda sunulan bildiriler kitap haline getiriliyor. Ödülün verildiği günlerde bir şair arkadaşım, telefonla arayarak "Yücel, ödüller şairleri uslandırır, bu ödül senin radikalliğini ılımlılaştırmasın sakın" demişti. Benim eleştirel tutumum mevki elde etmek veya iktidar olmak gibi pragmatist nedenlere dayanmıyor. Ludingirra'da eleştirel yazılar yayımlanırken bir şair "Yücel toyluk yapıyor, doğruyu söylemek gibi bir kaygısı var sanırım" demişti. Evet, benim doğruyu söylemek gibi, hakikati dile getirmek gibi etik bir kaygım var. Bundan vazgeçmem, varoluşum gereği olanaklı değil. Ama temel sorun şu, hakikatin dile getirilmesi, neden rahatsız edici? Sempozyumda Necmiye Alpay, Mustafa Durak, Gökhan Cengizhan, Mehmet Can Doğan, Yaşar Güneş, İbrahim Oluklu, Mustafa Koç ve Mehmet Babacan bildiri sundu. Hilmi Haşal ile Serdar Aydın'ın bildiri metinlerini biliyorum. Farklı bakış açılarını temsil eden bu şair ve eleştirmenlerin bu sempozyumda bir araya gelmiş olmaları benim için çok önemli ve çok değerlidir.

Beni hiç göremezsin
hafızadır!
benim aklıma beladır!

gözlerini gördüm
kalbimde kara noktadır!

sesini duydum
hançerimde yaradır!

yüzüne baktım
tenimde bedduadır!

beklemezsin böyle bir kara!
duymak istemezsin!

ben suya benzemem!
ateşe benzemem ben!
havaya toprağa benzemem!

bilemezsin gidersem!

beni hiç göremezsin!

Yücel KAYIRAN

 

'Şiirin bir derdi olmalı'

'Şiirin bir derdi olmalı'
Birhan Keskin, Gülten Akın'dan sonra Altın Portakal alan ikinci kadın şair.
Bugün Altın Portakal Şiir Ödülü'nü alacak olan Birhan Keskin: Sadece söz yetmez, dil yetmez; parlaklık, buluş, imge yetmez... Şiirin bir derdinin olması gerekir

21/03/2006 (605 kişi okudu)

İSTANBUL - Birhan Keskin, "doğayı ve insan doğasını bütün açmazları, sorunları, çatışmalarıyla, tıpkı 'insanın halleri'ni 'yeryüzünün halleri'yle birleştirmede gösterdiği göz alıcı başarı gibi, ürpertici bir şiir diline dönüştürmenin yetkin bir örneğini oluşturduğu" için, 10. Altın Portakal Şiir Ödülü'ne değer görüldü. Birhan Keskin ödülünü, bugün Antalya'da gerçekleştirilecek ödül töreninde alacak. Gülten Akın'dan sonra Altın Portakal Şiir Ödülü'nü alan ikinci kadın şair olan Keskin'le şiiri ve ödülü konuştuk...
Şiir ödülleri hakkında ne düşünüyorsunuz?
Ödüllere çok da sıcak bakmadım şimdiye dek.
Olabildiğince de uzak durdum. Ama bu ödülü sevdim. Antalya Altın Portakal Şiir Ödülü birkaç anlamlı ödülden biridir benim indimde.
"Şiir, gerçeklikten güç alır" diyorsunuz...
Evet, şiirin içinden gerçeklik, insan ruhunun derinliği geçmiyorsa, sadece 'sözde' dolaşırsınız. Oysa sadece söz yetmez, sadece dil yetmez... Parlaklık yetmez, buluş yetmez. İmge yetmez. Bunu ifade etmek istemiştim. Güzel güzel, yan yana sözler yazmak, güzel dizeler kurmak yetmez. Şiirin bir derdinin olması gerekir. "Derdim vardır inilerim" durumu, kısaca.
Türk şiirinin geldiği nokta?
Bu topraklardan gelip gelmiş zengin bir şiir mirası var. Bugünkü şiiri konuşmak için bugünkü yayıncılık ve edebiyat ahlakını konuşmak gerekir!
Şiir, hakiki şair, has şiir hâlâ olduğu yerde, kendi tenhasında oturuyor, kimsenin kafasını çevirip de bakası yok.. Onun da nedense yerinden kalkası yok! Ama çok şiirli bir memleket burası. Bir türkü dinliyorum, şiir. Bir şarkı dinliyorum, şiir. (Kültür Sanat)

Aşk
Aniden. Birdenbire, beklenmedik olandan...
Beklemeyene: Dilegelen bir dünya.
Vahiy gibi, en çok ona benziyor.
Baharın karnını öptüğüm rüya.

O yüzden "ayak"landım, yukarı ağdım.
Sana vardığımda ağlamam bundan...

Adını andığımda sıcak akıyor bütün nehirler
Dünyayı dolduran sözü olduran o.
Ve ben ne desem şimdi, benden değiller.
Hâlâ soruyor musun bana, aşk ne demek:
O en "bir" ve "tam" olana yürümek.

Durup durup geçmesin içinden ağlamak
Dur, neden ağlıyorsun ca'nım,
yetmez mi ikimize bir sağanak...

Birhan KESKİN

 

Atuf Kansu ödülü Sezer'e

21/03/2006 (362 kişi okudu)

RADİKAL - ANKARA - Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü, Çiğdem Sezer'in oldu. Adnan Binyazar, Abdülkadir Budak, Müslim Çelik, Refik Durbaş, Bahar Gökler, Emin Özdemir'den oluşan Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü Seçici Kurulu, ödül için başvuran 19 yapıtı değerlendirdi ve ödülün 2006 yılı için 'Dünya Tutulması' adlı kitabıyla Çiğdem Sezer'e verilmesini oyçokluğuyla kararlaştırdı. 1960 Trabzon doğumlu olan Çiğdem Sezer, yükseköğrenimini Ankara'da tamamladı. 1993'te Dünya Kitap dergisi şiir ödüllerini, 1998'de de Arıburnu Şiir Ödülü'nü aldı.
Çiğdem Sezer'in 'Kanadı Atlas Kuşlar', 'Çılgın Su', 'Kapalı Gişe Hüzünler', 'Bir Şehrin Hatıra Fotoğrafları' adlı şiir kitapları bulunuyor. Sezer'e ödülü, önümüzdeki günlerde Ankara'da düzenlenecek bir törenle verilecek.

Şiirlerle koşmak

14/12/2007 · Kategori: Inceleme

13/12/2007
Şiirlerle koşmak
Güngör Gençay-gungorgencay@gmail.com
Tanıtımlarla ilgili bir not...
Tanıtımlarla ilgili bir not...
Yazdığım kitap tanıtımları, değişik yollardan olumlu ve de olumsuz birçok ileti almama neden oldu. Olumsuz iletiler daha çok şiir kitaplarına ilişkindi. Yarar sağlamayacağı için, olumlu ve olumsuz eleştirilerin ayrıntılarına girmiyorum. Ancak bu durum, yaptığın işin nedenini açıklamakla yükümlü kıldı beni.
Bilindiği gibi, toprağından şair fışkıran bir ülkenin insanlarıyız. O nedenle de şiir kitaplarının yayını, başı çekiyor. Bunların çoğu da yazarları tarafından, şairlere, eleştirmen ve diğer yazarlara ücretsiz olarak gönderiliyor. Ama, çoğunluk, bir teşekkürle bile karşılık bulmuyor. Kuşkusuz adları öne çıkmış şair ve yazarların böylesi tanıtımlara ve teşekkürlere gereksinimi kalmamıştır. Ama yıllarca köşelerinde şiir dokuyup ortalıkta görünmeyenler, görülmek istenmeyen ve de okunmayanlar ya da ilk kitaplarında, mahcup ifadeleri yüklenen imzalarıyla tanışıklık yolunu açmak isteyenler… İşte ben çoğunlukla bu tür şiir kitaplarını kırıcı olmadan, ödün vermeden, hatta ilk kitaplardan yana biraz da taraf tutarak tanıtımını yapmaya çalışıyorum. Çoğu zaman gecikmeli olarak gündeme getirebiliyorum ama yıllardır sürdürdüğüm bu işten pişman da değilim. Çünkü, yüreklerine dizeler koyarak koşan insanları seviyorum
Kirlerinin Üstünde Mavi (2004) Şevket Karakış
Gerçekçi olan her sanatçının doğduğu ya da doyduğu kentteki yaşamsal özellikleri, yapıtlarına yansıtmasının gerekli olduğuna inanıyorum. Çünkü böyle olunca, kişisel ya da toplumsal mücadele daha bütünlüklü kavranıyor. Yapıt da daha bir özgünlük kazanıyor. Bu uygulama, tüm sanatçılar tarafından kabul görse de, memleketimiz şairleri arasında daha yaygın bir biçimde yürütülüyor. Örneğin Karakış’ın “Çocuklar Ölmesin” şiirindeki: “Rengini/ Van Gölü’nün sessizliğinden almış bir gökyüzü/ yeryüzü ceviz yeşili/ Eylül ayında/ Eylül sıcağına hasret Süphan’ın eteklerinde/ yıkıldı yıkılacak bir kondu/ gece mi kondu gündüz mü kondu bilinmez/ bir lengeri pilav etrafında/ dört oğlan iki kızın umut dolu bekleyişi/ tandır sıcaklığını sofraya taşıyan/ tezek kokan fetirler/ ve anamın doğum sancıları/ yoksulluğu/ işlenmiş nakış gibi anlatan Vahap’ın harabeleri/ paşaların zulmüne tanıklık eden Zal Paşa Camii/ yeraltındaki çarşısıyla/ Urartular’ı barındıran tarihi Kef Kalesi ve/ Bekir Beyler, Cercis Beyler/ Ethem Beyler, Lezgi Beyler/ Hamzolar ve Cılbırlar’ın dışında/ gülmeye hasret insanların yaşadığı bir kent/ anam/ o kentte/ doğurdu beni” dizelerinde aynı anlayışın içselleştirildiği görülüyor. Böylece şair, şiiri daha iyi anlayabilmenin yanı sıra, ölçütler koyabilmenin de yollarını açıyor.
Kora Yayınları’ndan çıkan kitabında maviyi dantelliyor Karakış. Çünkü mavi; sevgilidir, aşktır, güzelliktir. Hem bireysel, hem de toplumsal aydınlığın simgesidir.
Şair hüznünü “sen gittin/ bir göçebe dal oldum/ serçeye uzanan kırık kanatlı.” diyerek belirtse ve sömürenler çiçeklerin dibine acının gübrelerini dökseler de insanlık ergeç sabahlarını ufkun mavisine açacaktır. Çünkü mavi özgürlüktür. “Özgürlük, toplumsal bir gülüştür.”
Şevket Karakış şiirinin sağlam bir dokusu, akıcı anlatımı, temiz bir dili var. İlk kitabıyla şiir dünyasının bir kazanımı olduğunu kanıtlayan Karakış yeni yapıtlarıyla daha da boylanacağının müjdesini veriyor.
Bende Hüzün Şeker Nasıl Öyle (2004) Osman Erkan
1949 yılında Şanlıurfa’da doğan ve 1995’te yayınladığı “Beni Niye Sakladın”dan sonra Ceylan Yayınları’ndan çıkan bu kitabın sayfalarını: “geceyi ölçüyorum yarama yetmiyor/ mesafeler” dizeleriyle yapılandırdığı “Kopça-I’ şiiriyle açıyor şair. “Size zıkkım olsun/ yakılanların süt tarihi…” dizelerinde olduğu gibi düzene muhalefetini böylesine vurucu dizelerle dile getiriyor. “Deli balta” şiirinin “yeşil banknot yüzü şerifleri/ imcileri duayenleri ibrikçileri/ iç konuşma aygıtları savaş ve/ yoksulluğu çoğaltma için silah/ ve bombaları tavaf eden alçaklar” dizelerinde bir başka sömürü cephesini hedef alıyor. Kitabın adını taşıyan şiirde ise, kendi özgünlüğünü kanıtlıyor Erkan. “hayret ki hayret!/ kolumu sallasam coplar oynuyor” dizelerinin oluşturduğu “Kandırılmış Meydanlar”da görüldüğü gibi şairin özlü ve güçlü şiirlerin peşinde olduğu ve yakılıp yıkılan köylerin gerçekliğini dile getirdiği “atardamar atmam diyor sevdansız/ yakılmış köy silüetidir mendilim” dizelerindeki olduğu gibi amacına da ulaştığı görülüyor. “Acıyı Bal Eyledik” diyen Hasan Hüseyin gibi, hüznü şekere dönüştüren Osman Erkan’ın şiirleri de insanlık için güzel şeyler söylüyor.
Annemden Hüzün Genleri (2003) Umut Çetin
İlk yapıtı olmasına karşın, bu kitapta yer alan şiirler üzerinde yoğun olarak düşünüp, ter döktüğü anlaşılıyor Çetin’in. Belirtmeyi, özellikle gerekli gördüm. Çünkü biz, çok şiir yazan ama yazdıkları üzerinde az düşünen ya da hiç düşünmeyen bir şairler topluluğuna sahibiz. Ama Umut, şiire herkesin girdiği kapıdan girmek istemiyor.
Daha zor bir yolu seçiyor.
“…girdiğim her yeri kendime benzetiyorum/ kırgın, ödünç, yarım yamalak/ ağzı alkol kokanlarla yatmak/ bomboş bir pişmanlık, sabahın körü” dizelerinde görüldüğü gibi, başkalarının olumlu ya da olumsuz adlandırmasına bakmadan, kendine benzemek, kendi olan şiiri yazmak istiyor. “Cennet” şiirinde yer alan: “aceleci bir yolcuydu artık/sadece yağmuru alıp yanına/ en son kendini vurdu/ ölü ele geçirdi düşlerini” gibi çok güzel dizelerle de yapmak istediğini sergiliyor. Hatta, Tinerci, Garson ve: “süzülen uçurtmaların kuyruğu kadar/ hafif, dalgalı, yüksek ve serin/ gitmeye tutulurum içimden/ uçurum önlerinde gösteriler sürerken// savaş zamanı damarlarımda çılgın/yürüyüşler, küfürleşmeler, ılık bir veda/ çürüyen ipliklerine tutunan düşlerimin/ kavgaları öylece terk edip birden” dizelerinin oluşturduğu “Kanserli” vb. şiirlerindeki somut anlatımla, gerçekliği de yansıtıyor. Ne ki, ağırlıklı olarak çağrışımlara dayalı olan şiirlerinde; “bir dalın iç sesiydim kırılan, sonlanır mı çocuğu günaha çağıran gün, annem bütün sevgilerimin özetidir” vb. gibi gerçekten güzel olan dizeler yer aldığı halde, dizeler arasındaki diyalektik bağın koptuğu görülüyor.
1973 yılında Gümüşhacıköy’de doğan, sağlık meslek lisesinden sonra hukuk fakültesini bitiren ve yaşamında olduğu gibi şiirde de zoru seçen Umut Çetin, başarının yolunu kendi emeğiyle açıyor.

'bende bir gülten kaldı hangi bağa diksem yabancı'

13/12/2007 · Kategori: Inceleme

KAPAK

KAPAK
Gülten Akın, Cumhuriyet'in Bâcıyan-ı Rûm (Anadolu Bacıları) geleneğinin modern temsilcisi adeta. Gülten Akın, 12 Eylül'e karşı hem bir aydın hem de çocuğu cezaevinde olan bir anne olarak tavır aldı.
Yarım yüzyılı aşkın şiirini, bir şiir tarihi gibi de, bir toplumsal tarih gibi de okumak mümkün. Şiir evrenini toplumsal, evrensel karmaşanın ve sınıfsal çatışmanın ortasında kurmuş bir şairden söz ediyoruz. Gülten Akın'dan...

01/06/2007 (540 defa okundu)

MAHMUT TEMİZYÜREK (Arşivi)

'bende bir gülten kaldı hangi bağa diksem yabancı'
Gülten Akın, yeni kitabı Kuş Uçsa Gölge Kalır'da, dünya hallerine dair yeni şiirsel deneyimlerini dillendiriyor. En son 2003 yılında Uzak Bir Kıyıda ile seslenmişti. Öncesinde de Sessiz Arka Bahçeler'den, bir önce de... Her kitabı zamanın ruhunu anlamaya dair güçlü bir olanak oldu okurları için. Şair, kuşkusuz akıldan farklı bir araçla yapıyor dünyaya ilişkin bu büyük kavrayışı, giderek kimsenin dönüp bakmaya vakti olmadığı hassas bir araçla. bende bir Gülten kaldı/ hangi bağa diksem yabancı diye bağlanıyor son şiiri, 'Gülten Akın'dan söz ediyor görünüyor; bu doğru, ama insanın içten içe inleyişini şiirin kuşatıcı gücüyle deneyimleyen bir şair var bu kitapta yine. İçinden geçtiği dünyada acı çeken ruhları duyabilir onu okuyan herkes. Şairin kendisi kadar öteki de var bu şiirde. 'Öteki'nin gerekçesi şu ezeli ahlakta: utanılacak bir şeymiş öyle diyor Camus/tek başına mutlu olmak.
Gülten Akın'ın sesi bu kitabında daha pes bir perdeden, kederli bir yorgunluktan duyuluyor, öbür kitaplarından biraz daha farklı olarak. Önceki kitaplarda kederi apaçıktı ama daha tiz bir ses gelebiliyordu dizelerden bize. Çağın en karmaşık yerinde durduk/ biri bizi yazsın, kendimiz değilse/ kim yazacak/ sustukça köreldi/ kaba günü yonttuğumuz bıçak. Değişmeyen şu; şairi güdüleyen bu ezeli motif, 1955'te de aynıydı...

Kadının çatışan evreni
Yarım yüzyılı aşkın şiirini, bir şiir tarihi gibi de, bir toplumsal tarih gibi de okumak mümkün. Şiir evrenini toplumsal, evrensel karmaşanın ve sınıfsal çatışmanın ortasında kurmuş bir şairden söz ediyoruz. Bu şairin şiir kimyasında kadının sesinin ayırıcı bir yeri var, bu sesi modern şiire getirenlerin de öncüsü bir kadının. Kadının evreninde çatışan ne varsa Gülten Akın'ın şiirinde o var oldu. Aşk olduğu kadar ayrılık, düzen, töreler, ahlak değerleri olduğu kadar isyan, anne olduğu kadar eros, insan olduğu kadar da doğa var oldu. İlk üç kitabı; Rüzgâr Saati (1956), Kestim Kara Saçlarımı (1960), Sığda (1964), delişmen bir genç kızın dönemine göre hayli ileride bir varoluş sancısının dışavurumuydu; başka deyişle, yabancılaşmışlığını hissettiği bir dünyada sıkılgan bir gencin başkaldırısı. Bu başkaldırıdaki temiz dil, açık yürek, berrak nota, hem başlangıç için hem sonrası şiiri için büyük bir ivme oldu. Sesinin geniş bir alanı kuşatacağı baştan belliydi. Öyle de oldu; yalın, titiz, rastlantılardan uzak seçilmiş sözün, seçilmiş yaşamın şiiri, derin bir duyarlılıkla geniş bir toplumsal evreni kuşattı. Şairine benzedikçe şiiri, şiirine benzedi şairi. Yaratanın yaratılanı, yaratılanın yaratanı biçimlediği etkin bir süreçtir Gülten Akın'ın oluş serüveni.
Sonrasına ısrarla denediği geleneksel sesler asasında da hissedildi bu başlangıç özellikleri. Kırmızı Karanfil ile kendilik değerlerinin açıkça belirdiği, algı ve eylem alanını genişleten bir şair göründü. Düşüncesi ile davranışının birliği, yazdığı temalarla iç içe yaşamı, dönemindeki toplumsal rüzgârı perdesiz ve şemsiyesiz bir açıklık ve cömert bir yürekle göğüslemesi, şiirini biçimlendirdiği gibi zenginleştirdi de. İçtenlik ile titizlik, kesinlik ile incelik birbirini zorlamadan bütünleşiyordu şiirinde. Bu poetik tutumuna, Maraş'ın ve Ökkeş'in Destanı (1972), Ağıtlar ve Türküler (1976), Seyran Destanı (1979), 42 Günün Şiirleri (1986) ile halk edebiyatının olanaklarını katarak yeni bir düzey getirdi Türkçe şiire. Modern ve geleneksel şiirin birlikte akan yeni ve gür bir ırmağına dönüştü şiiri.
Dönemin ileriye atılmış aydın bireyinin de bir temsiliydi şiiri. Dahası, yalnız aydın olarak değil, anne olarak, 12 Eylül'de zindanda direnen, açlık grevinde ölüm pahasına zorbayla onur savaşına tutuşan gençlerden birinin annesi olarak da şair olmayı başardı. Zor deneyimlenen, altında ezilmemeden kalabilmenin kolay olmadığı bu rollerin hepsi de şiirine derin bir iz, koyu bir gölge, silinmez bir güç kattı. Deneyimlenmesi en zor acıları bile abartmadan, sözü incitmeden, akılcılaştırmadan şiire dönüştürmenin adı oldu Gülten Akın. Bedenleri fırtınalar içindeki annelerin içerdeki çocuklarına gönderdikleri 'dayan yavrum!' sesiyle birlikte, insanlara gönderdiği o tiz çığlığın ağıtı oldu şiiri. Elindeki şiirsel olanakları asla küçümsemedi. Kalmışsa ortak bilincimizde bir vicdanın sesi, o sesi çağırdı yeniden göreve: İlahilerdeki o yakarışı, inleyişi ve dalgın umudu çağırdı bir daha, yepyeni bir sesle. Arjantin'den Balkanlar'a, Irak'tan Filistin'e, Afganistan'dan Afrika'ya dünyanın her yerinde acı çeken annelerin aynı dilli sesini çağırdı sesine. Daha önce bir kez daha vurgulama fırsatı bulduğum gibi, ülkemizde ne yazık ki pek az bilinen, gücü örtülen bir geleneğin, Türkiye'nin kurucu öğelerinden birinin, Bâcıyan-ı Rûm (Anadolu Bacıları) geleneğinin modern temsilcisiydi adeta. Bu gelenek meğer yok olmazmış asla, buna inandırdı bizi. Kuş Uçsa Gölge Kalır'sa, bu gelenek de kalmış ve Gülten Akın'da canlanmıştı. Destanları, ağıtları, ilahileri ve türküleri bu kimliğin şiirsel göstergeleri oldu. Şiiri diğerkâmdı, ötekinin sesini kendi sesi kılmış bir şiirdi her zaman, son kitabında da olduğu gibi. Diğerkâm olmayı her fırsatta dillendirdi, yeni kitabında da şöyle diyor: Ötekini oku, derinde dipte duranı.

İncelikli bir dışavurum şiiri
Dünya ile yüzleşmesindeki entelektüel cesaret, dünya gerçeğiyle yetkin bir kavrayış düzeyinde çarpışması, kuşatıcılığı evrensel çapta bir yargı, önceki zevklerle çarpışarak ya da helalleşerek edinilmiş bir beğeni, her anlayışa kulak vererek bulunmuş bir anlayış şiirine dönüştürdü şiirini. Her sözcükte, her dizede içten içe yayılan, güçlü titreşimleri olan bir duyum şiiri buldu Gülten Akın. İçine doğduğu dünyaya karşı kararlı ama zarif bir isyan, kesin ama incelikli bir dışavurum şiiri oldu şiiri.
Sonraki yapıtlarında dışavurumdan çok içe dönüş vardır. Sevda Kalıcıdır, aynı annenin içlenmesidir örneğin, dünya ile çatışarak bir içlenme, kimseyi kırmamaya özenli bir kederleniştir. Kendi benliğine de acımasız bir kendilik vardır bu yenilerde. Sonuncusundan bir örnek: Gerçek acıyı tanıdım/ yaraya değdim/ bir cehennem taşıdım/ omuzlarımda sanırdım/ açtım gözümü ki dünya/ cehennemden öte cehennem/ utandım" (Utanç). Kuş Uçsa Gölge Kalır'ın bütününde zamanın ruhuna dair örnek hemen her dizede var. Burada bazı başlıkları bile anmak, bu kanıya delildir: Utanç, Leke, Ağu, Körleşme gibi. Ama en somut delili şu dizelerde: dündü bir tüy verip bir kuş aldığın/ -romanlar hep kötü bitiyor-/ zaman/ sordun sordun sordun kendine/ bizden haçlılar mı geçtiler.
Kimi zaman hikmetli söze doğru gelişse de şiiri, 'Hikmet burcu' şu ya da bu oranda baştan beri şiirine içkin bir şairdir; ayrıca kalın bir söze gerek duymadan getirmiştir bu özelliğini, son şiirine kadar. Yaşantılar iyice ölçülüp tartılmıştır şiirlerinde, aslı gitse de gölgeleridir asıl işaretleri. Bu demek, çağrışımları, bastırılmışların başkalaşarak geri dönüşleri, kendini unutturmayan geçmişin izleri. Dramatik tonlu, bir derdi taşıyan, benliğin çatışmalarına açık yer veren gerilimli bir yapıdadır şiir; bu da şiirine bir dirilik kazandırmıştır. Sonra İşte Yaşlandım, Sessiz Arka Bahçeler ve Uzak Bir Kıyıda kitaplarındaki şiirler, duyum şiiri olduğu kadar da biçim şiiridir. Daha girift, daha tasavvufi, daha çoğul anlamlı, daha içerlektir. 1955'ten bu yana, bütün şiir ve toplumsal yaşamlarının içinden cömertçe geçmiş, onlarla solmuş, onlarla dirilmiş, onları yeşertmiş, onlarla yeşermiştir. Ama şimdi soruyor şair: o günlerden bu günlere/ siz neyi taşıdınız ben neyi taşıdım.
Gülten Akın, "Türkçenin bir kazancı, bir şansı olmuştur" demek istiyorum ama bunu -bir kez daha- şöyle söylemeyi deneyeceğim: Dünyadaki yaygın dillerden birinde yazmış olsaydı, yeryüzünün her yerinde yankılanan dizelerin şairi olarak anılırdı, büyük olasılıkla. Böyle olmadı ama iyice yerleştiği sılasına, Türkçeye güç verdi, enginlik getirdi. Ne kalır şairinin değerini bilmeyen ulusal efendilerden geriye, ne kalır bu büyük hakikate kapalı kayıp nesilden geleceğe, bilinmez, ama ne mutlu şairiyle övünen dillere...

  • KUŞ UÇSA GÖLGE KALIR
    Gülten Akın, Yapı Kredi Yayınları, 2007, 44 sayfa, 3 YTL.


    * * * * *
    Bağlar
    Solmamıştık daha çağla zamanlardı
    siz ikiniz gelirdiniz küçük kızlar
    birinizin iri mavi komik bakışları
    öteki sessiz edilgen

    mavi, taklidini yapardı dünyanın
    dönülmez yerlerden Ulvi Uraz esintisi
    abla kabuğum içine
    sığdıramadığım neşe
    müzik odasında kaçak dakikalar
    pencerede diz boyu çayırla
    arka bahçe

    o günlerden bu günlere
    siz neyi taşıdınız
    ben neyi taşıdım?

    vardı bir şeyler elbette
    o zaman da vardı
    ama Afgan şehirleri
    masal olmamıştı daha
    Iraklı çocuklar, anneleri...
    Irak kül, Irak yıkıntı
    Ortadoğu yara dünya
    Şimdi gündüz sanki yokmuş
    atlayıp geçiyor gökyüzü
    geceler düş düş düş
    yuvarlağın bir yerinde
    durmadan büyüyen kara leke.
    Leke haşindir, bakanı incitir
    yaralar göreni
    körlüğü yarattı ilkin
    o yüzden medya

    o günlerden bu günlere
    siz neyi taşıdınız
    ben neyi taşıdım?

    Ziverbey köşküne bitişik duran
    bir evdi İstanbul
    güllerle çığlıklar arasında
    körmüşüm, kördüm ben o zaman
    güneş dışımızdan geçip gidiyordu.

    Sıcak yapı soğudu mu
    ziyadesiyle soğur
    ağız sımsıkı kapanır
    göz artık göz değildir

    o günlerden bu günlere
    siz neyi taşıdınız
    ben neyi taşıdım?

    Çölden toz da yağdı
    üstümüze sonunda
    denizler çekildi, ırmaklar soldu
    toprak çürüdü

    siz neyi taşıdınız
    ben neyi taşıdım?

    yaşlı bir şairin gösterdiği uçlar
    kilise müziği, siren sesli küçük oğlan
    kır menekşeleri, Halep asması
    kavaklar, zeytinler, rüzgâr
    hindiba toplayan çingene kızı
    puhu kuşu
    ağır taşlardan geçirilen su
    henüz duruyorken...

    bende bir gülten kaldı
    hangi bağa diksem yabancı
  • Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi – Giriş 1 / Memet Fuat

    7/6/2007 · Kategori: Inceleme

    Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi – Giriş

    Çağdaş Türk şiirine kesin bir başlangıç noktası göstermek gerekir mi? Değişik dünya görüşlerine bağlı eleştirmenler siyasal kaygılarla, kendilerini kuşaklar arasındaki çekişmelere kaptıran eleştirmenler ise bireysel kaygılarla, çağdaş Türk şiirini başlatan şair olarak Haşim'i, Yahya Kemal'i, Nâzım Hikmet'i, ya da Orhan Veli'yi anarlar. Daha gerilere, Nedim'e, Şeyh Galip'e kadar gidenler de çıkar. Üstelik bütün bu görüşlere akla yakın gerekçeler bulunabilir. Çünkü sanatların gelişiminde yer alan en keskin dönemeçler bile tam bir kopukluğu getirmez. Nedim - Yahya Kemal - Nâzım Hikmet - Orhan Veli, hiç benzemeyen yanlarına karşın, şiirlerinin bazı belirleyici özellikleriyle, birbirlerine yol açmış şairlerdir. Çağdaş Türk şiirini hem getiren, hem de içinde süren çizgilerden biridir bu. İkinci bir çizgi de şöyle çizilebilir: Şeyh Galip - Haşim - Necip Fazıl - Fazıl Hüsnü Dağlarca.

    "Çağdaş" dediğimiz, "yeni" dediğimiz şiir bu çizgilerin neresinde başlamıştır?

    Ayrıca, bu çizgilerin üstünde, sanatlarıyla daha alt düzeyde kalmış olsalar da, önemli atılımları gerçekleştirmiş başka şairler de var: Örnekse Yahya Kemal ile Nâzım Hikmet arasında, aruzdan heceye geçişi sağlayan, ama sonradan — belki de serbest nazmın gördüğü büyük ilgi yüzünden — şiiri bırakıp başka alanlara kayan sanatçılar yer alır.

    İlle bir başlangıç noktası aramak gerekirse şöyle bir yöntem uygulanabilir:

    Bir şiirin çağdaş kaygılar, çağdaş düşünceler, duygularla yazılıp yazılmadığı, okurken kolaylıkla anlaşılır. Örnekse Rabia Hatun'un şiirleri, çağımızda yazılmış, ama çağdaş olmayan şiirlerdir. Günümüzün insanı o şiirleri Fuzuli'nin, Bâki'nin, Nedim'in şiirlerini sevdiği gibi sever. Çok güzel şiirler olmasalar çağımızda yazılmış olmalarındaki tersliğin ağırlığını belki de taşıyamazlardı.

    Şimdi soralım : Nedim'i, Yahya Kemal'i, Nâzım Hikmet'i, Orhan Veli'yi ya da Şeyh Galip'i, Haşim'i, Necip Fazıl'ı, Fazıl Hüsnü Dağlarca'yı okuyunca hangilerinin şiirleri günümüzde, çağdaş kaygılar, çağdaş düşünceler, duygularla yazılmış izlenimi veriyor? Benim görüşüme göre, bu çizgilerden ilkinde Nâzım Hikmet'den, ikincisinde ise Necip Fazıl'dan geriye gidilemez.

    Nedim'de, Şeyh Galip'de, Yahya Kemal'de, Haşim'de çağdaş şiirin belli özellikleri, belli oranlarda bulunsa da, "yolu açmış" olmanın ötesine geçtiklerini söylemek kolay değildir; çağdaş şairler oldukları ileri sürülemez. Ne var ki bu durum onların çağdaş Türk şiirinin oluşumundaki etkilerini yok etmiyor. Kendileri "çağdaş" olmasalar da, arkalarından gelenlere çağdaşlaşmaya dönük pek çok şey bıraktıkları yadsınamaz.

    Öte yandan şunu da hiçbir zaman unutmamak gerekir: Çağdaş Türk şiiri eskiyi yok sayarak, eskiden gelen her şeyi silerek gelişmedi. Batı'ya yönelip kendi geçmişine sırt çevirmedi. Çok kısa süren dönemlerde eskiye karşı zorlu çıkışlar yapıldığı, eskilerin toptan küçümsendiği oldu. Uygulamadan çok kuramda görüldü bu gibi küçümsemeler. Ama, yalnız yakın dönemlerin değil, edebiyatımızın çok daha eski dönemlerinin de güzel ürünleri, güçlü ustaları çağdaş şiirimizde hep yankılandı. Divan edebiyatından. Halk edebiyatından bazen örtülü, bazen açık olarak büyük oranda yararlanıldı. Kimi şairler çağdaşlıklarından hiçbir şey yitirmeden Divan şiiri tarzında yazmayı bile denediler, eskinin güzelliklerinden nasıl yararlanılabileceği konusunda tartışmalara girdiler, görüşlerini çeşitli uygulamalarla savundular. Çağdaş Türk şiirinin eski edebiyatımızla ilişkiler açısından çok aşırı gittiği bile ileri sürülebilir. Ama şu da bir gerçek: Bu aşırılık, bu eskilerdeki her güzelliği arayıp bulma, bugüne getirme çabası, dünyaya açılma, uygar uluslar arasına girme savaşımı verilen bir dönemde (çok kısa sürede büyük bir hızla pek çok konuda, pek çok şey öğrenilen, onun için de uygar ulusların kültürlerine hayranlıkla bakılan bir dönemde), şiirimizin Batı kopyacılığına düşmemesini, özgün bir şiir olarak çağdaş dünya edebiyatı içinde yerini almasını sağladı. Bugün bir iki şairimizin ulaştığı uluslararası basanlara, Türkçe yaygın bir dil olsaydı ya da yaygın dillere ters düşen bir yapıda olmasaydı çağdaş şairlerimizden belki ondan fazlası ulaşırdı.

    1920'lerin ikinci yarısında Serbest nazım akımı başlarken Türk şiiri ne durumdaydı?

    Divan şiirinden uzaklaşma; özgürlük, vatan sevgisi gibi kavramları, toplumsal sorunları şiire sokan Namık Kemal; bireyci, aşırı duygusal Servet-i Fünun şairleri; Tevfik Fikret'in ikinci dönemindeki, günün siyasal gelişmelerini izleyen güçlü, çarpıcı şiirleri; herkesin anlayacağı bir dille öğretici şiirler yazan Mehmet Akif; halkçı, memleketçi, aydınlık manzumeleriyle Mehmet Emin Yurdakul; Ahmet Haşim, yani Batı'yı daha bir yakından, anlayarak kavrama; Yahya Kemal'le eski şiir geleneğinin gücüne yeniden yaslanış; Aruz-Hece, Osmanlıca-Türkçe, Kır-Kent çatışmaları; yüzyıllardır aydın gözlerden uzak akıp gitmiş olan Halk şiirinin ortaya çıkışı; Kurtuluş Savaşı'nı yaratan toplumsal gelişmelerin yansıması olan kültür değişiminin ürünü Hececiler; hececiliği manzumecilikten uzaklaştırma yoluna giren Faruk Nafiz Çamlıbel...

    Ahmet Kutsi Tecer, Kemalettin Kamu daha işin başındalar. Ahmet Muhip Dıranas, Ziya Osman Saba, Cahit Sıtkı Tarancı ise şair olarak hiç yoklar ortada; yaşlan on beş, on altı...

    Bu ortama serbest nazmı getirecek olan Nâzım Hikmet ise, büyük hayranlık duyduğu, ilk şiirlerini gösterip düzelttirdiği edebiyat öğretmeni Yahya Kemal'i gözleyerek şairliğe bağlanan, hececilere katılımıyla da birdenbire parlayan genç bir yetenek. Aruzu, Osmanlıcayı bilmiyor. Onun için de bu gibi tartışmaların bütünüyle dışında. İşgal altındaki bir ülkenin acılarını şiirlerinde büyük bir coşkuyla yansıtan direnişçi bir şair. Kimi şiirlerini Faruk Nafiz, Yusuf Ziya, Orhan Seyfi gibi ünlülere adıyor; karşılığında bu ünlüler de ona şiir adıyorlar. Ödüller alıyor, övgülere boğuluyor. 1921 başlarında. Kurtuluş Savaşına katılmak amacıyla, gene kendisi gibi bir şair olan Vâlâ Nurettin'le birlikte Anadolu'ya geçiyor. Bolu'da öğretmenlikle görevlendiriliyorlar. Bir yandan da Kurtuluş Savaşı'nı destekleyen şiirler yazacaklar.

    Bolu'da Türk halkının, köylülerin yaşamını yakından görünce emperyalizme karşı büsbütün bileniyor, ayrıca dinsel yobazlığın yoğun baskısını duyarak büyük bir karamsarlığa kapılıyorlar. Sovyet Devrimi üzerine anlatılanlar, yirmisine yeni girmiş bu iki genç şairi yerinde görmek, öğrenmek özlemiyle, emperyalistlere karşı Anadolu hükümetini destekleyen Sovyetler Birliği'ne çekiyor.

    Moskova'ya giderken uğradıkları Batum'da Nâzım Hikmet, "İzvestiya" gazetesinde gördüğü herhalde Mayakovski'nin olan bir şiirin uzunlu kısalı dizelerine, basamaklı istifine ilgi duyuyor. Daha Rusça bilmediği için içeriğini anlayamasa da bu şiirin "çok iyi tanıdığı" Fransız serbest ölçüsünden ya da Türk şiirindeki serbest müstezattan başka bir şey olduğunu seziyor.

    Belli kurallar çerçevesinde, belli dizelerde ölçü değiştirmeye izin veren "Müstezat" bir Divan şiiri kalıbıdır. Biri Mef'ûlü mefâîlü mefâîlü feûlün ölçüsüyle uzun, öbürü Mef’ûlü feülûn ölçüsüyle kısa iki dizeden oluşur. Servet-i Fünun şairleri müstezatın kesin kurallarını kırıp aynı şiirin değişik dizelerinde değişik aruz kalıplan kullanmaya başlayınca buna "Serbest Müstezat" denmiştir. Daha sonra hececi şairler de şiirlerinin değişik dizelerinde değişik hece kalıpları kullanarak hecenin serbest müstezatını, yani hece kalıplarıyla yazılan bir tür serbest nazmı denemişlerdir. Ama kimi hececilerin bir yenilik olarak benimsedikleri bu tarz fazla bir yaygınlık gösterememiştir.

    Nâzım Hikmet "İzvestiya" gazetesindeki şiiri gördüğünde bir hececi olarak serbest müstezat denemeleri yapmakta değildi. "Çok iyi tanıdığı" Fransız serbest ölçüsü yolunda da herhangi bir çalışması olmamıştı. Moskova'ya giderken geçtikleri açlık bölgelerinde gözlediklerinin etkisiyle yazmaya giriştiği "Açların Gözbebekleri"ni, hece ölçüsüne sokamadığını görünce, "İzvestiya"daki şiirin biçimsel çağrışımlarından güç alarak, basamaklı yazmayı denedi. Ortaya yer yer hece kalıplarıyla kurulmuş olsa da, kurallara uymayan, serbest bir ölçü çıktı.

    İçine girdiği yeni dünyanın düşünce, duygu yükü altında, bu serbest ölçüyle yazdığı şiirler birbirini izledi. Rusça öğrenince, devrimci bir ortamda geçmişin bütün değerlerini hiçe sayarak yazan genç Sovyet şairlerini okumaya başladı. Bunlar İtalya'da Marinetti'nin başlattığı Gelecekçilik (Futurizm) akımının etki alanında, geçmişi yadsıyan, her şeyi gelecekte gören devrimci şairlerdi.

    Aşağı yukarı yedi yıl sonra, 1929'da, 835 Satır adlı kitap Türk şiirinde bir bomba gibi patladı: "Güneşi İçenlerin Türküsü", "Salkımsöğüt", "Orkestra", "Piyer Loti", "Makinalaşmak", "Açların Gözbebekleri", "Gövdemdeki Kurt", "Bahri Hazer", "Yangın", "Yanardağ", "Sanat Telakkisi", "Korsan Türküsü", "Rodos Heykeli", "Berkley".

    Bu şiirlerin sunulduğu ortam Haşim'e, Yahya Kemal'e, Fecr-i Ati'ye, Hececiler'e alışık, şiirde sürekli ama yavaş bir gelişmeyi yaşayan, arayışlar içinde bir ortamdı. Yedi Meşaleciler'e genç yetenekler diye umutla bakılıyor, hecede manzumecilikten uzaklaşılmaya çalışılıyor, Fransız edebiyatının gittikçe daha yakından tanınmasıyla şiirin ölçü ile uyağı aşan yanlarına, içerik sanatlarına yöneliniyordu. Gene de şiir bir incelik işiydi, şiire her düşünce, her duygu, her sözcük giremezdi.

    Nâzım Hikmet bu ortama birdenbire yepyeni bir şiirle gelmiş, o güne kadar şiire girmez sayılan konuları, alışılmış kuralları altüst eden bir serbestlikle şiirleştirivermişti.

    Böylesine aşırı bir yeniliği yadsımak istemeleri doğal olan, alışkanlıklarına yenik ustalar bile, önlerine konan bu aykırı güzellik karşısında olumsuz bir tavır takınamadılar, mırın kırın etseler de, genel beğeninin baskısı altında, boyun eğmek zorunda kaldılar.

    Dönemin ünlü edebiyat adamı Yakup Kadri şöyle diyordu:

     

    "835 Satır Türk şiirindeki, hatta Türk dilindeki inkılâbın ilk satırıdır. (...) O, yalnız Türk şiirinde çığır açmış bir edebiyat inkılâpçısı değil, hiç görmeğe alışık olmadığımız yepyeni bir şair tipidir."

     

    Dönemin en sevilen şairlerinden Ahmet Haşim ise, kendi anlayışına çok uzak olan bu şiiri şöyle değerlendiriyordu:

    "Bu vezin bildiğimiz vezinlerden değil, bu lisan şiirin bizde bugüne kadar kullandığı lisana benzemiyor. Nâzım Hikmet Bey, tarzını kendi icat etmedi, bu biçimde şiirler şimdi dünyanın her tarafında yazılıyor. Nâzım Hikmet Bey bu tarzı anlamış, Türkçeleştirmiş, bu iklimin toprağında tutturabilmiş büyük bir yeni şairimizdir. Bu şiirin eskisine nazaran ruçhanı muhakkak. Eskiden şiir bir tek düdükle söylenirdi. Nâzım Hikmet Bey bir tek alet yerine koca bir orkestra takımı vücuda getirmiş. Fakat bu zengin orkestra, yalnız marş nevinden birtakım heyecanlı havalar çalıyor."

    Kendisinden önceki sanatçılara karşı yaptığı çıkışlar, aşırı bir yenilik getirmiş olması, Nâzım Hikmet'i, önceleri, Gelecekçilik'ten kaynaklanan Batı'daki akımların etkisinde geçmişi hiçe sayan bir şair gibi gösterdi. Her şeyi yıkarak, Türk şiir geleneğinden kopmak istediği sanıldı. Bağlandığı dünya görüşü de bu sanıyı güçlendiriyordu. Ne var ki, yerel konulardan uzak, uluslarüstü yaklaşımına, insanı soyutlayarak ele alma eğilimine karşın, aynı yıl yayımlanan ikinci kitabı Jokond ile Si-Ya-U’da, Nâzım Hikmet'in, geleneksel şiirimizle bağlarını koparmak istemediği, bir bireşim arama özlemi içinde olduğu açıkça görüldü.

    Varan 3; 1+1=1 (1930); Sesini Kaybeden Şehir (1931); Benerci Kendini Niçin Öldürdü; Gece Gelen Telgraf (1932); Turanla Babu'ya Mektuplar (1935) — kitaplar birbiri ardına geldikçe, "yalnız marş nevinden birtakım heyecanlı havalar" çalınmadığı, daha yumuşak, daha alçak sesli şiirlere yönelindiği, bir yandan da, türler arasındaki engellerin zorlandığı izlendi. En önemlisi de, soyut, uluslarüstü kişilerden, somut, yerel kişilere doğru gidilmekte, toplumsalcı içerikte yeri yok sanılan bireysel duygular, insanlara özgü tutkular bu büyük orkestrada gittikçe daha fazla yer almaktaydı.

    Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı'nda (1936) ise. Nâzım Hikmet özlediği bireşime varmış, Türk şiir geleneğinin, Türkçenin güzelliklerini çeşitli yönleriyle kucaklayan, hem Divan şiirinden, hem Halk şiirinden etkiler alan, çok güçlü bir "yeni" şiire ulaşmıştı.

    Çağdaş Türk şiirinin başlangıç yıllarında en önemli, en göze batan değişiklikleri gerçekleştirmiş olan Nâzım Hikmet'in, sekiz yıl süren bu ilk yayın döneminde, bir yandan da kendi şiir anlayışı değişmiş, gelişmişti. 20 Nisan 1937'de "Her Ay" dergisinde çıkan bir soruşturmaya verdiği yanıtta bu gelişmeyi şöyle özetliyordu:

    "Ben şiirde realiteyi bütün mürekkepliği, mazi, hal, istikbal unsurlarıyla ve hareket halinde veren bir realizme ulaşmak istiyorum. Fakat, hâlâ ulaşamadım. Birçok yazılarımın realizmi tek taraflıdır. Bundan dolayı da çok defa fazla haykıran bir 'propaganda' edası taşıyorlar. Bu hatamı anladım. Yeni verimlerimde bu hataya bir daha düşmeyeceğim. Cihanı görüş, anlayış bakımından değil, bu cihanı görüş ve anlayışın sanattaki tezahürü bakımından telakkilerim bir hayli değişti."

    Nâzım Hikmet'in şiir anlayışında önemli bir değişmenin gelmekte olduğunu Şeyh Bedreddin Destanı zaten '1936'da göstermişti. Belki de bu tedirginlik yüzünden 1937 ürünsüz geçti. 1938'de ise cezaevi yılları başladı. İçerde yazdıkları yayımlanamadığı gibi, eski kitaplarının yeni basımları da yapılamadı. Birkaç yıl içinde Nâzım Hikmet şiiri ortadan silindi. Yapıtları özel kitaplıklarda bile en gizli köşelere saklandı. Yeni şiirleri ise ancak yakınlarının, dostlarının, cezaevi yöneticilerinin çevresinde okundu.

    Serbest nazım 1929-1938 arasında yaygın bir akım görünümü kazanmış mıydı?

    1920'lerin sonunda bu yola giren birkaç şair görüldüyse de, yaygın bir akımın oluştuğu söylenemez. Nâzım Hikmet'in siyasal eylemleri yüzünden sürekli kovuşturmalara uğraması, öte yandan şiirindeki çok belirgin özelliklerin, kendisini izleyenleri "taklitçi" durumuna düşürmesi, okurlar arasında büyük ilgi görmesine karşın, serbest nazmın yaygınlık kazanamamasına, siyasa ile koşutluk içindeymiş gibi görünmesine neden oldu.

    1929'da 24 Saat, 1930'da A-Birinci Forma, Herhangi Bir Şiir Kitabıdır adlı yapıtları yayımlanan İlhami Bekir Tez, Serbest nazım akımında Nâzım Hikmet'in en yakın yol arkadaşıydı. Aynı dünya görüşünü, benzer şiirleştirme yöntemlerini paylaşıyordu. Ama bu arkadaşlık uzun sürmedi. İlkokul öğretmeni olan İlhami Bekir Tez geri çekilmek, şiire de, Nâzım Hikmet'e de uzak durmak zorunda kaldı. Bir ara Halkevi çevrelerinde göründü. Daha sonra ise bu gibi çevrelere de, ilerici dergilere de yaklaşmadan, şiirini kendi dünyasına kapattı. Ortamını buldukça kitapçıklar yayımladı. Az sayıdaki ölçülü uyaklı şiirlerinin dışında, Serbest nazım dönemindeki şiirleştirme yöntemlerinden hiçbir zaman vazgeçmedi.

    1+1=1'deki(1930) şiirleriyle Serbest nazım akımı içinde yer alan Nail V. de 1932'deki bir tutuklanma olayının getirdiği bunalımlarla Nâzım Hikmet'den uzaklaştı. Daha sonra bazı dergilerde şiirleri çıktıysa da arkası gelmedi.

    Bu şairler yalnız bir şiir anlayışını değil, bir dünya görüşünü de paylaşmışlardı Nâzım Hikmet'le. Oysa aynı dönemde Serbest nazım akımı içinde siyasal eğilimlerini şiirlerine yansıtmayan şairlerde vardı.

    1921-1925 yılları arasında Berlin'de tiyatro öğrenimi gören Ercümend Behzad Lav, Batı dünyasındaki yeni şiir akımlarıyla ilgilenmiş, yurda döndükten sonra, Gerçeküstücülük, Gelecekçilik, Dadacılık gibi akımların etkisinde şiirler yayımlamaya başlamıştı. Eski şiire karşı çıkışta serbest nazmı seçmiş olmanın ötesinde. Nâzım Hikmet'le ortak bir yanı yoktu, ondan etkilenmiş de değildi. Serbest nazmı Batı'da görüp özenmiş, yıkıcı yönüne yakınlık duymuş, toplumsal bir eylem için kullanmayı düşünmemişti. Sonradan, 1950'lerde, ortaya çıkan toplumsalcı eğilimleri de o günlerde açık değildi. Gene Serbest nazım anlayışı içinde, ama daha çok biçimsel kaygılarla, seçkin aydınlara dönük bir şiir yazıyordu. İlk kitabı S.O.S. 1931'de. ikincisi Kaos 1934'de yayımlanmış, fazla bir ilgi görmemişti.

    Mümtaz Zeki Taşkın'ın, Mustafa Niyazi ile birlikte 1934'de yayımladıkları, Allo Allo adlı Dadacı şiire özenen kitap da bir yankı uyandırmadı.

    Serbest nazım akımının Batı'dan esinlenen kolu, genç Sovyet şairlerinden esinlenen, ama kendi şiir geleneğimizden de kopmayan koluna gösterilen ilgiyi görmedi, bir sevgi ortamı yaratamadı.

    Kentsoylu yaşamıyla çatışmaya giren, ama bir çıkış yolu bulamayan, altyapıda değiştiremediği şeylerin yansıması olan üstyapıyı değiştirmekle, içindeki karşı koyma, yıkma, isyan etme özlemini doyuran Batılı sanatçıların, kültür alanında yarattıkları yozlaşmalar, şiirimize Ercümend Behzad'la, Mümtaz Zeki'yle gelmişti. Ama bir şeyleri karşıladığı için değil, Batı'da görüldüğü için, bir öykünme sonucu yazılmıştı bu şiirler.

    Serbest nazım akımının Nâzım Hikmet öncülüğündeki şairlerinin ise, yadırganan biçim değişiklikleri getirirlerken, aslında, içeriğe daha fazla önem verdikleri bir gerçektir. Serbest nazmı söyleyecekleri şeylere daha yatkın düştüğü için, aradıkları ses tonuna onda ulaşabildikleri için seçmişlerdi. Onların Türk şiirine getirdiklerini, basamak basamak dizeler, değişik uyaklar gibi ilk bakışta görünen yanlarıyla sınırlamak çok yanlış olur. Bu şairler dünyaya başka bir toplum katının görüş açısından bakmak istemişler, sanatı kentsoyluların tekelinden çıkarmaya çabalamışlardır. Ayrıca şiiri inançlarının savunma aracı olarak gören Namık Kemal, Tevfik Fikret gibi şairlerden bir adım daha ileri giderek, sınıflar arası bir kavga aracı olarak kullanmışlardır.

    Böylece, 1940 yılı eşiğine, bir yanda yozlaşmakta olan Batı kentsoylu kültürünün etkisinde aşırı biçim deneyleri; öte yanda içerikte yepyeni atılımlar, içeriğin zorlamasıyla ortaya çıkmış değişik biçimler, değişik söyleyişler; 28 yıla yargılı bir şair; İkinci Dünya Savaşı'nın tehlikeleri karşısında iyice hoşgörüsüzleşmiş, baskıcı yöneticilerle gelinmiştir.

    Bir de bu yenilikçiliğe açık öncü şiirin ötesindeki görünüm var: Yarı aydınların Nâzım Hikmet'in yanı sıra, onunla birlikte sevmeyi sürdürdükleri, en büyükler arasındaki yerleri hiç sarsılmayan iki şair, Yahya Kemal ile Ahmet Haşim, gene gönüllerde, gene şiir defterlerinin baş köşelerindedirler. Nâzım Hikmet'e düşünceleri yüzünden yakınlık duymayan, halka yöneliyorum diye şiire kabadayı ağzını sokmasını hoş görmeyenlerin yücelttikleri genç şair ise Necip Fazıl Kısakürek'dir. Heceyle yazan, heceyi manzumecilikten uzaklaştırmakta bir adım daha ileri giden bu özgün sanatçı, ölçü ile uyağın şiirleştiriciliğine yenik düşmeden, şiirselliği içerikte aramış, Halk şiirimizin incelikleriyle Fransız şiirinin yetkinliğini birleştiren söyleyişlere ulaşmıştır. Nâzım Hikmet'in dışa dönük, maddeci, toplumsal şiirine karşı, Necip Fazıl içe dönük, maneviyatçı, bireysel bir şiirin başarılı örneklerini vermiştir. Daha sonraki yıllarda İslamcılık yolunda gittikçe gizemselleşecek olan bu şiir, 1940 öncesi ürünleriyle, Türk şiirinde daha az gürültüyle olsa da hep süren bir çizginin (Şeyh Galip'den Dağlarca'ya gelen çizginin) önemli bir halkasıydı.

    Fransız şiirinin Verlaine, Rimbaud, Baudelaire gibi büyük ustalarını, Necip Fazıl şiirini tanıyarak yazmaya başlayan daha gençlerin, 1909-1910 doğumluların arasından Serbest nazım akımından hiç etkilenmeyen şairler çıkmıştır: Ahmet Muhip Dıranas, Cahit Sıtkı Tarancı, Ziya Osman Saba gibi. Bu şairlerin özelliği hece kalıplarını kullanırken, şiiri ölçü ile uyağa yaslanarak yakalamaktan, manzumecilikten bütünüyle sıyrılıp içerik sanatlarına yönelmiş olmalarıdır. Bu kılı kırk yaran biçimciler, aslında şiiri hep içerikte aramışlardır.

    Nâzım Hikmet'in büyük bir ilgiyle karşılandığı, övgülere boğulduğu bir dönemde işe yeni başlayan yetenekli gençlerin Serbest nazım akımından etkilenmemeleri, Fransız şiirine, Necip Fazıl'a daha yakın durmaları, üstünde düşünülmesi gereken bir olgudur. Türk şiiri Serbest nazım akımını tanımış, bu yolda çok güçlü, etkili, başarısını dostuna düşmanına kabul ettiren bir şair yetiştirmiş, ama yolunu değiştirmemişti.

    Aslında Ahmet Haşim, Yahya Kemal, Faruk Nafiz, Anadolucu bir şiiri manzumeciliğin tatsızlığından iyice kurtulmuş bir anlayışla geliştiren Kemalettin Kamu, Ahmet Kutsi Tecer, hecede Yahya Kemal'in söyleyişini arayan Ahmet Hamdi Tanpınar, Fransız şiirinden güç alan ustalığında yabancı kokusu hiç sezilmeyen Necip Fazıl da yenilikçi şairlerdir. Ayrım şurada: Bu yenilikçilik bir gelişme niteliğindedir, her şeyi yıkıp yeniden kurmak gibi devrimci bir yönü yoktur; şiire siyasal bir görev yüklemekten ise bütünüyle uzak durmaktadır.

    Sabri Esat Siyavuşgil, Cevdet Kudret, Vasfi Mahir Kocatürk, Yaşar Nabi Nayır gibi Yedi Meşale'ci genç yetenekleri umutsuzluğa düşürerek şiirden uzaklaştıran Serbest nazım akımının, Ahmet Muhip Dıranas, Cahit Sıtkı Tarancı, Ziya Osman Saba ile, görece daha tutucu olan evrimci çizginin yeniden filizlenip gelişmesine engel olamadığı bir gerçektir.

    Bu arada Mustafa Seyit Sutüven gibi hem aruzu, hem heceyi, hem de serbest nazmı deneyen, belki de o yüzden ulaşabilecekleri düzeyin altında kalan, kararsızlıklarına kurban giden şairler de olmuştur. Nâzım Hikmet'in siyasa alanındaki eylemlerinin yarattığı hava öyleydi ki, serbest nazımla hece arasında bir seçim yapanlar siyasal bir seçim de yapmış gibi görünüyorlardı. Hele 1938'de Nâzım Hikmet cezaevine sokulup şiiri ortadan kaldırılınca, serbest nazmın çağrışımlarından daha bir korkulur oldu. Uzun süre serbest nazma yalnızca sol eğilimli gençler yakınlık gösterdi.

    Nâzım Hikmet'in arkasında kalan boşluğu doldurmaya aday genç şairlerin en yeteneklisi olarak Hasan İzzettin Dinamo'nun adı anılıyordu. Yeniden ağırlığını duyurmaya başlayan "eski" şiire karşı ilerici genç sanatçılar çeşitli çıkışlar yapmakta, bildirgeler yayımlamaktaydılar.

    Bu arada Gavsi Halid Ozansoy'un "İstiklal" gazetesinde çıkan "Tasfiye Lazım" başlıklı yazısı basında büyük gürültüler kopmasına neden oldu.

    Yazının sonu şöyleydi:

     

    "Meydan maalesef üç renkli kapak basabilen mecmua sahipleriyle; şöhret simsarlarının işgalindedir.

    "Bu iki hududun içersinde bunalan kari bir üçüncü hudut daha olduğunu, nereden bilsin?.

    "Hikâyede bir Said Faik'in, nesirde bir Cavit Yamaç'ın, resimde bir Abidin Dino'nun, şiirde bir Melih Cevdet, İlhami Bekir, Cahid Saffet, İlhan Berk'in mevcudiyetini kimden öğrensin?

    "Türk sanatında programlı, kültürlü ve malzemeli bir 'nesil' yetiştiğini, duvar afişleri yapıp, sokaklara mı asalım?

    "Hayır. Bir çare var: Tasfiye. Sanat ve zevk ölçülerimiz tasfiyeye muhtaç."

     

    Bu yazıyla patlak veren tartışmalar işin bir eski kuşak-yeni kuşak kavgası olmadığı, güne ayak uyduramayan sanatçıların tasfiye edilmek istendiği gerçeğini ortaya çıkardı.

    "Servetifünun-Uyanış" dergisinin 25 Ocak 1940 tarihli sayısındaki "Eski Nesle Açık Mektup" adlı yazıda şu sözler yer alıyordu:

     

    "Sanat eserinde sosyal bir mesele aramak endişesi; dar ve ölü şekil kalıplarına karşı hür bir isyan; köydeki, kasabadaki ve büyük şehirlerdeki sosyal kaynaşmanın sanat eserine aksetmesi keyfiyeti, ancak bizim seleflerimizde doğdu ve meyvalarını verdi.

    "Biz sanat eserinin sonuna kadar bir anane düşmanlığı, sonuna kadar bir millet sevgisi ve gene sonuna kadar insanlık değeri taşımasını istiyoruz. Geçen nesil ise umumiyetle, özlüye değil sahteye, mahallî renge (değil), kozmopolit havaya, kitleye yakın esere değil, kitleden uzak esere ehemmiyet verdi.

    "Ve gene ekseriya, insanı cemiyet hayatından çekip uzaklaştıran fildişi kule güzelliklerini alkışladı."

    Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi – Giriş 2 / Memet Fuat

    Şiir: Ne İşe Yarar?

    15/5/2007 · Kategori: Inceleme

    Şiir: Ne işe yarar?

    Şiir: Ne işe yarar?
    Hayatın basmakalıp gerçekliğinden doğan bu küçümseyici soruya yanıt bulmak zor. Yine de şiirin bizi gündelik ve geçici olandan uzaklaştırdığını, insan olma farkımıza dair özelliklerimizle buluşturduğunu söyleyebiliriz

    RADİKAL, 21/03/2007

    CEVDET KARAL (Arşivi)

    Şiir nedir sorusuna bugüne kadar her yönüyle ikna edici bir cevap verilebilmiş değil. Soruyu her açıdan kavrayıp aydınlatan, onu tüketebilen bir yanıt ne hayatını bu sanata adayanlardan geldi ne de şiir sanatına bilim ve felsefe dünyasından bakanlardan. Her girişim sorunun çerçevesini bir bakıma yeniden kuruyor, sınırlarını çizdiği alana şu veya bu şekilde bir ışık düşürmeyi deniyor. Şiirin herkesçe kabul edilebilecek ortak bir tanıma kavuşturulamayışı konunun doğası gereği böyle. Çünkü şiir, statik bir varlık değil, sürekli oluşum halinde. Yazılan her yeni şiir onun varlık alanına katkıda bulunmuş ve bir değişime yol açmış oluyor. Dolayısıyla, her tanım daha işin başında tam bir kuşatıcılık iddiasından yoksun.
    'Şiir nedir?" sorusu varlık nedir, zaman nedir, insan nedir vb. sorular kuvvetinde bir soru aynı zamanda. Bu türden sorular insanı gündelik hayat planından koparıp alır. Beyhude olan her şeyin karşısında insanın aşkın yanını harekete geçiren bir anlam arayışı vardır bu soruların arkasında. Soru bütün gücüyle kendini duyurduğunda; gelip geçici olan, aşkınlık karşısında onulmaz bir kırılmaya uğrar. O noktada şöyle der insan: Ben ve bütün olup bitenler "sonsuzluk yönünden" ne anlama geliyor?

    Beyhudeliğe karşı bir soru
    İnsan, varlığa ilişkin bir soru sorduğunda kendisini saran açmazlarla birlikte büyük ve yüce yanını da görür. Yakasını kaçınılmaz şekilde kaptırdığı beyhudelikle sorduğu sorunun yol açtığı ürperiş, her şeyi yeni baştan düşünüş isteği bir aradadır. İleri sürdüğü soru ile varlığını sezdiği, ulaşmak istediği yanıt arasında aşılması zor, umutsuzluk uyandıran bir mesafe vardır. O mesafeyi algıladıkça var olmak, varlığın kendisinde toplanmış bir kedere dönüşür. Ya insan sonsuzluk yönünden bir hiçse? Sonsuzluk, onun yaşamı ve varlığını silip geçecekse? Ya insan sonsuzluk önünde hiç var olmamış nispetinde bir şeyse?
    Gündelik hayat için şiirin ne denli gerekli bir şey olduğunu ileri sürersek sürelim; onun asıl önemi, asıl işlevi insanın sonsuzlukla ilişkisinde. Şiir bizi gündelik ve geçici olandan ebedi olana doğru çeker, onunla bağımızı yeni baştan kurar. Bizi yüce olan, insan olma farkımızı yaratan yanımızla buluşturur. Şiirle buluşma, varlığımızın özünü bütünlüğümüze yayma, bir bakıma bütünü özle yeniden kuşatma girişimidir. Şiirle temas anımız, onu içten içe derinliğine yaşayışımız gelip geçici olanın çemberini kırma zamanlarımızdır. Gündelik realiteden şiir yoluyla kopuş, onu inkâr değil bir tür özgürleşmedir...
    Sıkça sorulur: Şiir ne işe yarar? Hayatın basmakalıp gerçekçiliğinden doğan küçümseyici bir sorudur bu. Arka planında en sıradan anlamıyla bile bir düşünceye rastlanmaz. Asıl yönü ve maksadıyla hayatın maddi olmayan planını inkâr söz konusudur soruda. İnsana yücelik telkin eden ruh; ortalama isteklerin, hırsların istilasına uğramıştır. Ne denir ki bu soru karşısında? Şiir insanın insanlık potansiyelini gerçekleştirmesinde ona bir yol arkadaşıdır demek, şüphesiz sorunun maksadını fazlasıyla aşar.
    Şiirin ne işe yaradığı sorusu düşüncenin yaratıcı zeminine taşınıp yeni baştan sorulduğunda, bu kez, cevabı hiç de kapalı olmayan son derece anlamlı bir sorudur. Neden? Bir dil; ifade imkânlarını, ortaya koyduğu şiirin niteliği, gücü ölçüsünde geliştirebilir de ondan.
    Şiir, bütün edebiyat içinde dilin soyutla temasının en başat alanıdır. Var ve hazır bulunandan yeni bir öze sıçrama noktaları şiirin imkânları içinde aranır. Şiirin elde ettiği her yeni ifade imkânı, her konu yenilenişi, her özgün perspektif özellikle o şiirin ortaya konulduğu dilde insan zihninin atılganlık potansiyelini geliştirebilmesi demektir. Dil kendi içinde araştırmalar yaparak kendini aşar, böylece kültürel-düşünsel yaratıcılığın da sınırları imkânlar bakımından genişlemiş olur.
    Diğer yandan, bir dilin ifade imkânlarındaki büyüme o dili konuşanlar için hayatı daha üst düzeyde algılayış ve yaşayış demektir. Algılayış, ifade ve yaşayışın dil ve yaratıcılıkla bu doğrudan bağı, yaşantımıza bir zenginlik getirir, deneyim alanımız genişler. Bu genişleyen deneyim alanı yalnızca bizi mutlu edecek şeyleri mi içerir? Bu soruya hiç kuşku duymadan hayır diyebiliriz. Dilsel yaratıcılıktan yararlanmanın bizi taşıyacağı algı düzeyi, ruhumuzun kapılarını hazla birlikte elem duygularına da açar. Diğer bir ifadeyle şiir 'Mutlu olmayı herkes ister/Mutsuzluğa da var mısın?" der.



    Şiir Günü için yedi yeni şiir ilk kez Radikal'de

    DOĞAN, YENİ DOĞAN
    hoppala
    sırası mı şimdi bunun
    kış ortasında kavun!

    taze
    çok taze ha
    yeni el değmiş bir firavun
    yeni seçilmiş daha

    tüyler ürpertici
    ürperiyor dağ
    bir çigankeman hızıyla

    aşk ha
    para ha
    yılankavi bir gülümseyiş
    rüyada riya ha

    yaklaşın yaklaşın
    yeni doğanın yaresine:
    diyor ki: doğdum da n'oldu
    annesi agu yapıyor bir tanesine

    (of master separated by light)
    Kâmil Eşfak Berki


    BEŞ DAMLA
    1. Rüya
    Orda bir rüya var
    Gidip onu göreceğim.

    2. Kedi
    Kedim yatağın ılık yanında uyur
    Ben uyanık, pencere kenarında.

    3. Ay
    Ay,
    Ayrılıktan doğar, ay.

    4. Mutluluk
    Mutluyum ve geçmiycek!
    Ulu Tanrım ne büyüdüm ben.

    5. Oyun
    Oyununa dalmış tümden,
    Yitirmiş, oyuncağı.
    Mehmet Taner



    DEPOZİT
    Ben size bunu okkadar açık söylemişken..
    Sonsuzluk, bilmiyoruz ki, belki de
    Şefkatli bir şeydir, ne bileceksiniz
    Taş karışmıştır dilime de çoktan bağışlayın.

    Ağrım geçer, nehirler üstüme akar üstüme
    UmDumDu. Bu dünyada,
    Bazen benim sanırım bazen hiçkimsem yok.

    Uzun uzun, karıştırarak, onu bunu, bilirsiniz
    Zaman sıkıntılılar için hiç geçmeyen şeydir.

    Bana uzak diyarların taşlarını topladığınızda
    Teşekkür edemedim size bir ara bağışlayın.
    Ben o topladığınız tüm taşların baş ağrısıyım.

    Çok eskimiş bendeki, ve bir okkadar katı
    Uzun uzun oturdum bugün dediğime bakmayın
    Siz bana yine de güzel bir şey anlatın.

    Benim bir kalmışlığım durmuşluğum vardır zaten
    Bir taş nasıl ağrır bir katılıkta,
    Bu dünyada isteyip verememek nedir, benden anlayın.
    Birhan Keskin


    ŞAİR 'BUGÜN'DEN GEÇİYOR, O EBEDİ 'YOKSUNLUK ZAMANI'NDAN... III

    bir akşam üzeri obamızda,
    gökten mi, yerden mi, nerden
    çıktığı konusunda ağzını sıkı tutan
    bir gezgin çıka geldi.
    bizimle sofraya oturdu;
    az yedi, az içti,
    ama güzel konuştu.

    öyle az konuştu, öyle öz konuştu ki,
    bize göktekiler gibi nasıl konuşulur,
    göktekiler gibi nasıl coşulur,
    sonra nasıl susulur, sonra susarak
    nasıl ışıldanır, tek bir dolunay gibi
    ayrı ayrı tüm kadehlerde
    bir bir gösterdi;

    göstermekle de kalmadı,
    yalnızca kendisinin değil,
    aslını bilenimizle, bilmeyenimizle
    hepimizin gökten indiğimize
    ve oraya döneceğimize
    inandırıverdi bizi.

    rüzgârıyla aklımızı ötelere götürdü,
    yağmuruyla başka akıl getirdi;
    nükteleriyle güldürdü,
    imalarıyla huylandırdı,
    terennümleriyle kendinden geçirdi
    en ağırbaşlılarımızı,
    en bilgelerimizi.
    sabah uyandığımızda,
    arkasında iz bırakmadan çekip gitmişti;
    belki göğe çekilmişti, belki
    aramıza hiç inmemişti.
    ama her birimizin içine,
    karşı durulmaz bir güçle
    bizi diplerine çeken
    bir boşluk bırakmasını bilmişti;

    öyle bir boşluk ki, onu
    güzel sözlerle doldurma çabası
    o günden sonra
    kimimiz için meslek oldu,
    kimimiz için ülkü,
    kimimiz için de oyun...
    Cahit Koytak


    BAHRİYE HAMAMI SOKAĞI'NDAN
    'Hulusi'ye-

    Üstü korukla kaplı çardağın gölgesini seçmiş,
    sabahtan öğlene kan ter içinde çalışmış sanki,
    pestil gibi yatmış uyuyor, arka ayakları hafif
    sarkıyor boşluğa doğru, koca kafasını geri atmış-
    tanımasam, kim ve nasıl olduğunu bilmesem
    hak edilmiş bir uyku diye düşünebilirim,
    oysa mahallede anlamayan kalmamıştır huysuz,
    mundar, nobran karakterini, üstüne üstlük
    ne bir eğitim görmüş, ne kültürden nasibini
    almış: Tek satır okumamıştır Bilge Karasu'dan,
    Giacometti'nin adını olsun duymamıştır,
    bırakın Mısır'a gitmeyi Heybeli'den çıkmamıştır
    hiç-tekir olalı.
    Enis Batur


    BAM-
    yanın
    güzel-
    liği !..

    Hele ki suyuna
    banmışsak,
    canım!

    KIRMIZI
    - Ha canım,
    ha kırmızım,
    çarşıdan mı aldın
    kirazı?

    - Çarşın batsın adam,
    içimden döktüm.
    Sina Akyol



    Karataş Haiku'nun Nobel'ini aldı
    İSTANBUL - Şair Yelda Karataş'a Japonya'dan ödül var! Karataş 10. Uluslararası Mainichi Haiku Yarışması'nda, birinci oldu. Mainichi gazetesinin düzenlediği yarışma hece ölçüsüyle yazılan Japon şiir türü Haiku'nun Nobel'i olarak kabul görüyor.
    Yelda Karataş'ın ödül kazanan şiiri

    ölüme ne kadar yakın
    unutulmaz çocukluğumun
    ağır çiçekli ıhlamur ağacı
    Yelda Karataş

    Üç yolculu bir yol ve belirsizliğin belirgin hüznü : yolculukla

    31/3/2007 · Kategori: Inceleme

    S. Zeynep Karadağ 

    Üç yolculu bir yol ve  belirsizliğin belirgin hüznü : yolculuklar

     

     

          Yola çıkmak …Dönüp ardımıza bakmadan  yolun gittiği ,kimi zamanda bittiği yere doğru  yol almak  .Her insan,  hayatı boyunca  en  az bir kez olsun  çıkmak istemiştir bu yolculuğa. Bazen kaçıp saklanma isteği ,bazen de  kırılma noktası bir isyanın  eyleme dönüşmesidir yolculuk.Gitmek istenilen  yer  ,çıkılan yol mudur aslolan yoksa alınan bir arpa boyu yolun hayal kırıklıkları mı ? Ve beklenen an gelmişse  insan kendi yalnızlığını kuşanıp düşer o kaçınılmaz yola .Nereye mi ?   Susanna Tamoro‘un kitabında olduğu gibi  yüreğinin gittiği yere “ beklide …Kimbilir ? Kendimizi taşıdığımız her yol  içimize uzanan bir yolculuk değil midir çoğu zaman ?

     

          Bu kez   yola çıkan,  attıkları  her adımda kendilerine uzanan bu  hüzünlü yolculuğun seyir defterine düşen  şiirleriyle üç şair.  Resim ve heykel  sanatçısı Ferruh Alışır, Fatih Balcı ve Şinasi Güneş’in  birlikte çıkarttıkları  ilk şiir kitabı.yolculuklar Uzun yıllar  sürdürülen  dostluktan demir almış  , soyutun  somuta  dönüştüğü bir gerçeklik kitabı.

    Bir birine yakın ve  bir o kadarda uzak  üç  adam, üç hayat . Sanatı hayatın kendisi  olarak kanıksayan üç ay ışığı taciri. Bu yapıtla birlikte, ilk kez bir ortak kitaba imza atıyor ve üç ayrı yolculuk hikayesini okurla paylaşıyorlar.

        Yolculukların en belirgin özelliği üç şairinde erkil bir yalnızlığı işlemesi diyebiliriz.Erkek egemen söylemine alışık olduğumuz, gündelik hayatta ise hiç alışık olmadığımız bir  yalnızlık bu.Toplumda ki egemen  erkek imajının  bir anlamda  diyetini ödediği bir  içe dönüş ve egemen olanın  tek kalması. Tepetaklak oluveren dünyalara kıstırılmışlık hissiyle  işlenen şiirler.Kendi yaratıcı varlıklarıyla özdeşleşmiş üç ayrı sanatçıdan, erkeğin sosyal yaşamdaki yaralarına üç farklı yorumda demek mümkün.gerçekliğin im ve imgelerinden her bireyin çıkabileceği bir yolculuk ihtimali.

     

       Kitabın  ilk yolcusu  ise

                                                   Ağlamak, yaşamaktan  daha cömertçe,

                                                    Döksün, tüm ağrılarımı bedenim,

                                                    İçindeki, acıya kavuşsun yeniden!”

     

          Dizeleriyle yola düşen Ferruh Alışır.                                                

    1968 yılında İstanbul ‘da doğan ve  halen İstanbul’da yaşayan sanatçı .
    1987-1992 Marmara Üniversitesi  Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü
    nden mezun oldu.1992-1995  yılları arasında da Mimar Sinan Üniversitesi, İçmimari Design Master Programını tamamladı.

         Yazınsal sürecine   Lise yıllarında deneme, öykü,ve şiirleri ile “Kel” dergisinde başlamış ilerleyen zaman içerisinde ise “Cumhuriyet Pazar“ ekinde,”Yeniyüzyıl Gazetesi”nde eleştiri  yazıları yayınlanmıştır.

         Şiirlerini  Lacivert, Mevsimsiz ,Çalakalem, Bireylikler, Mavi Liman, Edebiyat Atölyesi, Mevsimsiz, Andız, Üç Renk, Sunak, Çalı, Berfin Bahar, Mühür, MorTaka dergilerinde okurla buluşturan şair bu kitap ta   şair Ferruh Alışır’ı saklandığı yerden  gün ışığına çıkarır.

         Ferruh Alışır şiirlerinde  ilk göze  çarpan yalnızlık temasıdır diyebiliriz. Toplumda genellikle  kadına biçilen yalnızlığın erkeğinde ruhunda derin yaralar açabildiğini açıkça ortaya koyan şiirler.Şair şiirlerinde  Toplum ve birey arasında ki dengesizliğin o amansız çatışmalarına  değinir ve  özne kimi zaman kendi kimi zamansa   içinde unutulmuş bir çocuktur. Bu yüzdendir ki ağlamaktan korkmaz Ferruh Alışır.Kendi değimiyle ağlamak ona genetik mirastır   ve gözyaşları kadar sevindirici ne olabilir diye bir düşün!”  derken düşünsel açısını ifade etmekten ve gözyaşı dökmekten çekinmez..

     Ferruh Alışır’ın yolculuğu daha çok geçmişe  uzanır .Hatta  Freud’un dediği gibi ”to the womb!” yani döl yatağındaki karanlığa dönüşe kadar inen bir yolculuktur “döl bence bize sunulmuş en titrek ben vedöller…döller ! erkimden arta kalan kurumuş sahte deliller” dizelerinde  olduğu gibi kimi zaman  varoluşun özüne iner ve yer, yer  şimdiki zamanda geçmişi sorgulayan o çocuğa rastlarız yine.”bir anne düşünün verdiği sevgi sancı/ben hep kaçtım” veyavaşlayan zamanın,beni geride bıraktı / geçmişse sadece bir masaldı” .Ferruh alışır  şiir de hayatın görünmeyen yüzüne ayna tutar ve kendine özgü bir analitik açıya ağırlık verir.

     

                 geniş kenarlı bir karanlık önerdim

                  üstü,battaniyeler ile örtülen gecede.

                 Sökülen dişlerim aktı,

                  Dar sokaklarında geçmiş kalabalığımız

                 Arka farları karanlık bir ev,

                 Bizi unutmadı.”

     

      

        Alışır’ın dizelerinde  sıra dışı imgeler ve  ben söyleminin hakim olduğu bir konuşma dili dikkat çekicidir. Sık ,sık sorular sorar   ve yanıtlarsa bazen   sorunun içinde saklıdır . Her yaşanmışlığın soru cevaplarıyla  okuru da bu sorgunun içine dahil eder.İster istemez durup düşünürsünüz ben olsaydım ? .işte şairin bu sorularından bir kaçı: “düşük mü bu ? kaç keder ? kaç  insan eder?”, “geri geliyor yolcular nedense ?/ arkalarında bağlanmış bavullar kimin yükü kimin yarası?”Kendi içselliğinin ön plana çıktığı şiirleri  biçimlendirense , korkuları ve özlemleridir diyebiliriz.Modern bir anlatımın yanı sıra ritmik bir  duygusal ve düşünce dengesi dikkat çekicidir.  Genellikle mistik fenomenler içeren  ironiler yapar ve gerçekle düşün sınırlarını kaldırarak şiire iç içe geçmiş farklı bir boyut katar.Buna en güzel örneklerden biriözgürlük mektuplara pul(küçücük küstah şey)dizesini verebiliriz.Aşk ise koptukça düğümler attığı ve atılan  her düğümün  canını daha da çok yaktığı  hayatla arasındaki o  narin büyülü  bağ.Tıpkı “o kadından gelen kokular,o iğrenç gökyüzü,o sevilmemiş adam!”ve “aşk krizi,kalp krizi fark etmezdediği  gibi ,yansıttığı aşktan arta kalan sancıya ve kırgınlığa yeniden, yeniden  dokunur.

         Ferruh Alışır ,şiiri alışılmış kalıpların dışına dökerken bir bakıma kuralsızlığın kuralını   biçimlendirir , okura zengin imajların ardına gizlenmiş  aşina olduğu çocukluk ve gençlik yıllarının  iniş çıkışlı göçyollarını duyumsatır. Şiirlerinde yollar kimi zaman soluk alıp vermek kadar anlık kimi zamansa asırlık bir kısır döngüde kurşun kadar ağırdır.”esirlerinden en iyisiyim artık / dudaklarım, söylemlerime kararsız / edebiyat üstünden, göç ediyorum ! /bu son zamanım ,/ yırtılmış bacaklarına dolanır elim!/ gecelerin ,geceliğini çıkar vebalı kadın !/ boşalıyorum ona doğru yağmur gibi--- geldin mi ? şairin  aşk, acı, yalnızlık ve kendiyle kavgasında, zaman kavramı  genellikle mekansız yada fludur . Zamanı geçmişten bu güne taşır, ancak mekanlara dair çok fazla  ayrıntı kullanmaz ve yaşanmışlığın duvarlarını koyu renklere boyar.Orada  sadece kendisi vardır ve kapıları kapalıdır ,dışarıya çıkmadığı gibi içeriye de kimseyi almak istemez.  Odalar Evler sokaklar sadece nesnel bir anlam taşırlar ve şairin kuytularıdır bir anlamda. Adını koymaz.”şimdi geçecek zaman? /hani nerden? /vurdumduymaz bir vakit alacak son çay./günlerdir bahçelerdeyim./ve bekliyorum zaman alacak aşk / silmek uğruna çocuklardan / aldığım borç /oynayacak, derinde kalmış sevgiler /acınacak bir haldeyim.”

     

     

          Kitabın ikinci bölümünde bir son dakika yolcusuna rastlıyoruz.Fatih Balcı.

     

                                                        “neyi toplasam geriye her şey kalıyor”

     

        

          Fatih Balcı,Ferruh Alışır’ın  şiirlerinde ki öfkeye  karşın alabildiğine sakin dizeleriyle çıkıyor karşımıza. Çıkılan bu yolculuğun beklide en  içe kapanık yolcusu gitmekle kalmak arasında  kararsız ve  henüz çıkılmayan yolculuktan yorgun beklide.

         Fatih Balcı 1966  Aydın doğumlu. Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi Resim Bölümü Resim Anasanat Dalı mezunu .şair Halen Çanakkale  Onsekiz Mart Üniversite’sinde Öğretim üyesi olarak çalışmakta ,Resim ve Güncel Sanat formlarında çalışmaların yanı sıra  sanat eleştirisi yazıları yazmaktadır.  Yolculuklar ise şairin çıktığı ilk şiir yolculuğu.

        Şiirlerinde  romantik bir ben söylemi ve samimi bir serzenişin varlığını hissettiriyor. Ve yine kendi kalabalığında yalnızlığın izleri. “bedenim burada ruhum geçmişte ölüyor”  düne çıkılan bir yolculuğun hazırlıkları ,biraz telaşlı ,biraz şaşkın ve belki de  gitmekle kalmak arasında bocalayan şiirler. Düne öykünürken  geçmişi incitmekten korkuyor ama bir yandan da içinde saklı ne varsa  şiirlerinde gün yüzüne çıkıyor. İmge seçimi ,nesnelere olan bakış açısı  daha geleneksel bir tarzı benimsediğinin  ve modern bir ritmin  izlerini taşıyor.dünya her sabah gebe kalınca güneşten/yaşamak sancıyan bir eylem oluyor bizim için bireyden çok toplumsal bir  yaklaşımı hissettiren Balcı  her ne kadar karamsar bir tablo çiziyorsa da umutsuz olmadığını her fırsatta vurgular.”bense beyaz saçlı bir bahtiyardım / saçlarını karıştırdıkça tavşanlar çıkartandizesinde olduğu gibi yaşama sevincinin  teslimiyetçi memnuniyet anlarının altını de çizer. Ve zamanı her ne kadar eleştirel bir yakınmayla ifade etse de  hayata küskün değildir ”yürüyüp gideyim diyorum hayat bana bitişiyor

     

             “ Dönüşün olanaksız olduğu duygusuna ulaştığınız zaman ,gerçekten sürgünde olduğunuzu duyarsınız”    der Rafael Alberti .Fatih Balcı’ nın şiirlerinde zaman ,zaman bu sürgünlük duygusuna rastlarız ve söyle bana her güzel şeyin ardından /niye tükenesim geliyor” . Dönüşü olmayan bir yolun yorgunluğunu çeker ve hep bir çaresizliğin hüznünü yansıtır. Onun için  birkaç hayat gereklidir insana ,çünkü tek bir hayata gerçekle düş sığmaz .Şiirleri  dünü bu günü ve yarını yaşayabileceği birden çok hayata duyulan özlemdir ve aklımda bir sözcük:iki /iki atlı fırlıyor çünkü göğsümden /biri doğuya gidiyor /öbürü hep size varıyor” ve “ iki yıldız düşüyor çünkü yere/biri omzumu kesiyor /sıcak acılarım oluyor /biri gözleriniz gibi /uzaktan bana yol gösteriyor”.  Hayatın yalanlarına göz yumuşluğun suçluluk hissini anlatır ve dizeleriyle  suçluyu olduğu kadar masumu da ihbar eder .Kimi zaman elinde  Donkişot’un kılıcını görürüz,  sadece kendi yaralarını kanatmak için savurur onu . Şiiri hayatın  aynasıdır ve aynaya baktığında gördüğü bir çok  anıyı hırpalamayı sever  . Anlatmak istediği ana tema  öğrenilmiş çaresizliğin bireyde öğrenilmiş yalnızlığa  dönüştüğü  hayatın şartlı reflekslerine karşı edinilmiş  mutluluk oyunudur   ve  hemen her şiirde bireyin yapabilme ya da yapmış olabilme isteğini,   bir bakıma okurun kendinden beklentilerini  dile getirir.

          bir eczanın çift yüzü gibidir dilim

           ovalasam düzelirdi aynalarda suretimiz

           sözcüklerle oynasam gülümserdi zaman

           temiz elbiseler giyinsem güneşi kandırabilirdim

           ama boşanmıştır gövdemdeki zemberek

           yüzümde gezinen akrep yanlış bir zamana takılmıştır

           bu gün için yalnızca

           huzur kaçıran bir iniltiyim”

        Mekanları soyut bir o kadarda güçlüdür . Evler sokaklar her karşılaştığı obje ona  dünü anımsatır.Şiirlerinde anlam bütünlüğü ve akıcılık  ön plandadır. Her ne kadar modern bir dil kullanmışsa da klasik şiirin  etkilerini görürüz.  İlhan Berk “ her şairin bir kenti olması gerekir” der .Ve her şairin olmasa da biz biliriz ki Fatih Balcı’nın şiirleri   İstanbul  ve Diyarbakır kokar.”bilmiyorum belki tren istasyonunda bilet kesen biriyim /belki gömleklerini Diyarbakır’da yıkayan / şiirine İstanbul batıran bir deliyim”      

        

    Fatih Balcı’nın şiirlerinde “ alienation “yani kendine yabancılaşmanın  yaşandığı bir süreçden de söz etmek mümkün.Şair kimi zaman  bu yabancıyla  çatışma halindedir ve kimi zamansa sessizce yanından süzülür gider ki ifade tarzındaki sesleniş biçimi  okuru da bu yabancılaşmaya dahil eder .

                  “açtığım kapıların ardında bir yabancı gibi duruyorsam

                     merakla araladığım dalların arasında kayboluyorsam

                     vardığım yerde

                  

    İKİ AYIN İÇİNDEN / ARAT OVALI

    2/2/2007 · Kategori: Inceleme

    İKİ AYIN İÇİNDEN

    TÜRKİYE YAZARLAR SENDİKASI'NIN 30. YILI
    DAĞLARCA'NIN 90. YAŞI
    Geçen sayımız baskıdayken, Türkiye Yazarlar Sendikası'nın 25 Ekim'de AKM'de önemli bir etkinliği oldu. Kuruluşunun 30. yılını kutlamak; 30 yılın simgesi seçilen Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın 90. yaşı dolayısıyla ona saygılar sunmak...
    Konuyu, okurlarımıza bu sayımızda duyuruyoruz.
    Türkiye Yazarlar Sendikası, Türkiye'nin en kötü günlerinde bile ayakta kalabilmiş bir kuruluştur. 12 Eylül döneminde, bütün sol kuruluşların hırpalandığı gibi, TYS de hırpalanmıştır. Ama, TYS yıkılmamıştır. Toplumsal yazınsal ve uluslararası etkinliklerini yılmadan sürdürmüştür. Toplum bilincini ve sorumluluğunu yitirmeden bugünlere gelmiştir. 30. yılına ulaşmıştır.
    TYS Genel başkanı Cengiz Bektaş, yaptığı konuşmada, bütün bunları güzel bir biçimde anlattı.
    Etkinlik, "30. Yıl ve Dağlarca 90 Yaşında" adını taşıyordu.
    Fazıl Hüsnü Dağlarca ya onur anmalığı (plaketi) sunuldu. TYS'li ozanlar Dağlarca'dan seçilmiş şiirler okudular. Truva Folklor Araştırmaları Derneği, Dağlarca için sunulan "Dağlarca Dans Gösterisi"ni izleyicilere sergiledi. Dağlarca'nın kendisi de "Kızılırmak Kıyıları" adlı ünlü şiirini okudu. Sevgi gösterileri ve çılgınca alkışlar izlendi.
    Bu güzel etkinlik gecesinde, Türkiye Yazarlar Sendikası'nın 30. yaşına ulaşması nedeniyle 80. yaşını aşmış TYS üyesi yazarlara da onur anmalıkları verildi. 80. yaşını aşmış Türker Acaroğlu, Oktay Akbal, Nesrin Altınova, Şehabettin Bakırsan, İlhan Berk, Peride Celal, Emin Ferzan Gürel, Rasih Nuri İleri, Sabahattin Kömürcüoğlu, İsmet Kür, Ahmet Miskioğlu, Nevzad Odyakmaz, Vahap Okay, Salim Şengil, Cahit Tanyol, Hıfzı Topuz, Talat Turhan, Vedat Türkali'den oluşan adlardan gelebilenlere sunulurken, gelemeyenlere de TYS Yönetim Kurulu üyelerinin evlerinde ulaştırılacağı duyuruldu.
    Şimdi, Dağlarca'nın okuduğu "Kızılırmak Kıyıları" şirini buraya alıyoruz:

    Kızılırmak Kıyıları
    Kardaş, senin dediklerin yok.
    Halay çekilen toprak bu toprak değil.
    Çık hele Anadoluya,
    Kamyonlarla gel, kağnılarla gel gayrı,
    O kadar uzak değil.
     

    Çamı bitmiş, kavağı azalmış,
    Gamla örtülü bayırlar, çıplak değil.
    Yedi ay kıştan sonra,
    Yeşeren senin yaşamandır,
    Yaprak değil.
     

    Yersin, içersin sofrasında, üç yüz senedir,
    Kuvvetlisin ama kuvvet hak değil.
    Bakımsızlıklarla göçüp gitmiş bir cihan,
    Mevsimler soğumuş, sular azalmış,
    Buğday, Selçuklulardan kalan başak değil

    Gün doğar, tarla kuşları uçuşurlar,
    Ağır bir aydınlık bildiğin şafak değil.
    Öyle dalmış ki yüzyıllar süren uykusuna,
    Uyandırmazsan,
    Uyanacak değil.
     

    Derler, sefaletle yüklü,
    Siyah leşlerle kararmış, berrak değil.
    Çağlayan ne,
    Akan kim,
    Kızılırmak değil.
     

    Kardaş, görmüyorum ama hâlâ duyabiliyorum,
    Geçmiş zamanlar geleceklerden parlak değil,
    Vakte şahadet edercesine yükselmiş,
    Akşam parıltısından, büyük zaferler üzerine,
    Dağlar dalgalanmakta, bayrak değil.
    (1950)

    Fazıl Hüsnü Dağlarca

    ÖDÜLLER, ÖDÜLLER, ÖDÜLLER
    Sedat Simavi ödülleri: Vatan gazetesinden Emine Algan, "Yazık Bu Milletin Parasına" adlı haberiyle "Gazetecilik Ödülü" aldı. Yine Vatan gazetesinden Tülay Acar, "Emine Hanıma 10 İhale" adlı haberiyle övgüye değer görüldü. NTV'de yayımlanan "İki kere Yabancı" adlı radyo programıyla Ayça Abakan 'Radyo ödülü' aldı. Ahmet Şefik Yeşiltepe'yle Özgünal Ünal "Babil Kulesi" adlı programla övgüye değer görüldüler. Nuray Seyhan Bayer, "Sesimi Duy" adlı programıyla "Televizyon Ödülü"nü aldı. Savaş Karakaş'la Mehmet Akif Aydın "Dumlupınar Belgeseli" ile övgüye değer bulundu. Adnan Gerger, "Emniyet Bastılar, Adam kaçırdılar" adlı haberiyle övgüye değer görüldü.
    Sertel Gazetecilik Vakfı ödülü: Tan gazetesinin yıkılışının 59. yılında Basın Müzesi'nde Cumhuriyet gazetesi yazarı ve Ankara temsilcisi Mustafa Balbay'a "Sertel ödülü" verildi.
    Memet Fuat ödülü: İstanbul Kuştepe Bilgi Üniversitesi'nde Füsun Akatlı "Felsefe Gözüyle Edebiyat" ile "Eleştiri Ödülü!'nü aldı. Nilüfer Kuyaş'a, "Başka Hayatlar" adlı yapıtı nedeniyle "Deneme ödülü" verildi.
    S. Avni Ölez Şiir ödülü: Ödüle katılmak için, bir kitap oluşturacak oyluma sahip şiir dosyalarından ve 1 Ocak 31 Aralık tarihleri arasında yayımlanmış şiir kitaplarından altışar örnek ile özgeçmiş bilgilerini de içeren bir başvuru dilekçesini aşağıdaki adrese 15 Şubat 2005 gününe değin göndermek gerekiyor. Başvuranın özgeçmiş bilgileri, adresi, telefon numarası ve ödüle katılma dilekçesi ile bir arada gönderilmeyen dosyalar ve kitaplar değerlendirmeye alınmayacaktır. Sonuçları 2005 Nisan ayının ilk haftasında açıklanacak olan ödülün tutarı 1.000.000.000 TL (Bir milyar TL)dir (1000 YTL.) Başvuru adresi: Burhan Günel, özveren Sokak 3 / 8 Demirtepe - Ankara. Yazışma için, e-posta: baharten@ttnet.net.tr

    Behzat Ay Yazın Ödülü: Bu yıl inceleme dalında verilecek. Konunun Türk Dili' olduğu, Türk Dili'nin dünü, bugünü ve yarınının irdelenmesinin istendiği aday yapıtlarda, Behzat Ay'ın yazınsal kimliği göz önüne alınarak çağdaş ve toplumcu dünya görüşü, dil konusunda özenli ve devrimci bir tutumla özgünlük aranacak, ödüle son başvuru tarihi 8 Şubat 2005'tir. Sonuçlar, 20 Nisan 2005 günü açıklanacak. Adayların daha önce yayımlanmamış, ödül almamış bir incelemeyi altışar örnek olarak özgeçmişleri ve bir dilekçeyle birlikte "Palma 1 Sitesi C 1 Blok D. 3-33320 Davultepe - Mersin" adresine göndermeleri gerekiyor. Yazın ödülü 2 Mayıs günü düzenlenecek bir törenle Plaket eşliğinde kazanan yazara verilecektir
    Arıburnu Slif ödülü Yayımlanmış kitap dalında Mehmet Öztek’in, “Sentetik Rüyalar”ıyla Arife Kalender’in “Deli Bal”ı arasında paylaştırılmıştır. Yayınlanmamış şiir kitabı dalında ise ödül Ali Özgür Özkarcı’nın "Kambur ve Harita"sına verilmiştir.
    Süleyman Okay Şiir Ödülü: "Issız Kuğu" şiir dosyasıyla Halide Yıldırım kazandı. "Her Aşk Yağmurun içinde İzlenir" adlı çalışmasıyla Deniz Aslan, özendirme ödülü (masiyon) aldı. Kemal Gündüzalp'ın, Kemal Bayrakçfnın, MustafaYıldırım'ın, Necmettin Çakır'ın ve Yaser Bereketoğlu'nun dosyaları ise anılmaya değer görüldü.
    Cemal Süreva ödülü: Yayımlanmış kitapta şiir ödülünü Selahattin Yolgider kazandı. Yayımlamayıp şiir dosyası ile katılanlar arasında ise Ertan Yılmaz la Nilay Özer ödülü paylaştılar. Deneme dalında birinciliği Feridun Andaç aldı.
    Karşıyaka Şiir Kurultayı Homeros İnceleme ödülü 2005: İkinci şiir kurultayını 2005 yılında gerçekleştirecek olan Karşıyaka Belediyesi, daha önce dil ve şiir dallarında verilen Homeros ödülünü bu yıl bir şiir inceleme çalışmasına vermeyi kararlaştırmıştır. ödül yönetmeliği şöyledir: 1) Bu yarışmaya Cumhuriyet Dönemi şairlerinden seçilecek bir şiir üzerine yapılan ve hiçbir yerde yayımlanmamış incelemeler katılabilir. Seçilecek şiirin nitelikleri değerlendirmede göz önünde bulundurulacaktır. 2) İncelemelerde nesnellik gözetilmeli ve kişisel sert tartışmalardan (polemiklerden) uzak olunmalıdır. 3) İncelemelerde sayfa sınırlaması yoktur. Yapılan saptamaların, ortaya konmak istenen düşüncelerin oylumunda yazarlar özgür davranmalıdır. Ancak, alıntılar ve aktarılan dizeler 1/7den fazla olmamalıdır. 4) İsteyen, birden çok incelemeyle yarışmaya katılabilir. 5) İki ya da daha çok kişi birlikte yapacakları incelemeyle yarışmaya katılabilirler. 6) Inelemeler, daktilo ya da bilgisayarda çift aralıklı yazılmış olmalı ve 7 örnek olarak gönderilmelidir. 7) Gönderilecek çalışmalarla birlikte ad, soyad, açık adres, telefon numarası ve yaşamöyküsü de gönderilmelidir. 8) İnceleme, 31 Ocak 2005 tarihinde, Karşıyaka Belediyesi Kültür Müdürlüğü, 1713 Sok. No. 45 Tayfun Ap. Kat: 3 Karşıyaka - İzmir adresinde olacak biçimde aps, taahhütlü ya da kargo ile gönderilmelidir. 9) Yarışma, şiirden yana olan herkese açıktır. Dereceye giren incelemeler 21 Mart 2005 Dünya Şiir Günü'nde, 2. Karşıyaka Şiir Kurultayı etkinlikleri sırasında açıklanacaktır. 10) Dereceye giren ve yayımlanması uygun görülen çalışmalar kitaplaştırılacak; birinci 750 000 000 TL, ikinci 500 000 000 TL üçüncü 250 000 000 TL. ile ödüllendirilecek ve kendilerine birer anmalık (Plaket) verilecektir iletişim ve ayrıntılı bilgi için: ödül Sekreteri Melih Elhan, tel 0232 364 52 04 - 368 88 68'den 188
    Arkadaş Z Özger Şiir Ödülü : Son başvuru günü 15 Mart 2005 olan ödül için adayların kitap bütünlüğü taşıyan, basıma hazır şiirlerinden oluşturacakları altı dosya ile başvurmaları gerekiyor. Gönderecekleri ya da elden teslim edecekleri adres : Mayıs Yayınları Milli Kütüphane Caddesi Elhamra işhanı No. 31 / 704 Konak - İzmir.
    Rıfat İlgaz Sür ödülü: 30 yaşını geçmemiş şairler en az beş şiirle katılabilecekler. Şiirlerini daktilo ile ya da bilgisayarla yazıp beş örnek olarak Betül Tarıman P.K. 63 Kastamonu adresine gönderecekler. Son başvuru günü 1 Nisan 2005 olarak kararlaştırılmıştır. Yarışmanın sonucu basında duyurulacak. Ödüller 6 Mayıs 2004 günü Kastamonu Rıfat İlgaz Kültür Merkezi'nde düzenlenecek törenle verilecek.
    KYOD Sür Ödülü: KYOD'nin Ruşen Hakkı onuruna ikinci kez düzenlediği şiir yarışması sonucunda "Suları Islatan Mecnun" ile Metin Turan birinci, "Uzak Zamana Övgü"yle Baki Ayhan ikinci, "Çocuk Su"yla Özcan Öztürk üçüncü oldu.


    FRANSA'DAN, BİR YAZARIMIZ'DAN MEKTUP
    Fransa'da Toulouse'da yaşayan Ali Özçelebi'nin mektubu:
    «Sevgili Ahmet Bey, aşağıdaki günlük parçasını bir mektuba dönüştürmem gerekirdi, ama bu arada göndermekten vazgeçebilirdim. Böylece sözünü ettiğim öyküyü de ekleyerek gönderiyorum, saygılarımla. Ali Özce lebi.
    «l6.1l.2004, Salı: Bu sabah Türk Dili Dergisi geldi. Mutfakta ayaküstü Fransa Günlüğü 'nü şöyle bir okuduktan sonra başa döndüm ve Sayın Miskioğlu 'nün yazısına bir göz atayım dedim, başlayınca bırakamadım. Kadıköy 'de, Bostancı 'da birer birer kapanan kahvelerden, lokantalardan söz ediyor, "Uygar ülkelerde böyle miydi durum? On on beş yıl arayla, her şey, böyle toptan değişikliğe uğruyor muydu?" diye soruyor. Kendimi yanıt vermek durumunda duyumsadım. Kuşkusuz uğramıyor, hem de yüz, yüz elli yıl geçse de kimi uzamlar değişmiyor, Paris bir yana Toulouse 'da bile. Fransa Günlüğü 'nde kimi kahvelerden, yıkılmayıp başka kurumlara dönüştürülen yapılardan söz ediyorum arada sırada. Ama Paris 'te bir tane var ki, bana öyküsünü yazdırdı: La Regence Kahvesi, bunu Sayın Miskioğlu 'na göndersem, hem okusa hem yayımlasa, " dedim içimden.»

    NOKTALAMA BİLGİLERİ

    Büyük boy 208 sayfa.. "Sözün Işığı, Uygulamalı Noktalama Bilgileri"
    adında yepyeni bir noktalama bilgileri kitabı... Osman Bolulu'nun yeni bir yapıtı bu. öğrenciler için yazılmış gibi görünüyor ama, noktalamayı bilen ve bilmeyen herkes içindir. Okuyunuz, çok yararlanacaksınız.
    Resimler, örnekler, uygulamalar var. yapıtta. Bugüne değin yazılmış "Noktalama İşaretleri" kitaplarından çok değişik bir yapıt. Özgün bir yapıt. Osman Bolulu'yu kutluyoruz.
    Toros Kitaplığı Yayınları, İnönü Cad. Hacıhanım sok. 10/6,80090, Gümüşsüyü - İstanbul.

    SAİNTE PULCHERİE'DE RESİM SERGİSİ
    Ressam Sabine Buchmann'ın resimleri 17 Aralık 2004 Cuma günü saat 10.00 ile 21.00 arasında Özel Sainte Pulcherie Lisesi sergi salonunda sergilendi. Ağırlamanın (kokteylin) saat 19.00'da başladığı sergiyi ilgili birçok aydın insan beğeniyle izledi.
    Lise Müdürü Pierre Gentric ile Türk Müdür Başyardımcısı Mine Akçen'in imzaladıkları çağrı yazısında (davetiyede) şöyle bir açıklama vardı:
    "özel Sainte Pulcherie Fransız Lisesi kültür projelerini desteklemekte ve kültürleri birleştiren sanatçılara kapılarını açmaktadır." Nitekim bu sergide, Sabine Buchmann, Türk ve Fransız kültürlerini birleştiriyor.
    Sergide birbirinden bağımsız gibi görünen 19-20 tablonun (minyatürlerin) gerçekte, bir masalı oluşturduklarını hemen görebiliyorsunuz. Onun için sanatçı Sabine Buchmann, sergisine "Nina'nın İstanbul'u" adını vermiş. Yani bu minyatürler, "Nina'nın istanbulu"nun masalıdır. Ayrıca, Bartok Yayınlan'nın çocuk dizisinde kitap olarak da basılmıştır. Kitaptaki açıklamalar, hem Fransızca, hem Türkçe olarak okura sunulmuştur.
     

    ŞÜKRAN KURDAKUL'U YİTİRDİK

    15 Aralık 2004 günü saat 09.30'da bir telefon... Aydın Hatipoğlu konuşuyor. Size bir acı haber vereceğim diyor. Acı haber bu: Şükran Kurdakul ölmüş. Cenaze, 16 Aralık 2004 Perşembe günü Kızıltoprak camisinden öğle namazından sonra kaldırılacak.
    Tam, dergiyi baskıya vermek için son bağlamayı yaparken haberi aldık
    Şükran Kurdakul, gözlerinden yakınıyordu Görmediğini daha doğrusu çok az gördüğünü söylüyordu. Son yıllarda yanında bir yazman bulundurmaya başlamıştı. O, okuyacağı şeylerde yardımcı oluyordu. Yazılar, yazarken de, düzeltmelerde yardım ediyordu. Bizim perşembe toplantılarımıza, geçen yıllarda, kaç kez yazman hanımla birlikte gelmişti. Ahmet Miskioğlu ona, "Jean Paul Sartre'm da böyle genç bir sekreteri vardı; onun da gözlerinde sorunlar vardı." demiş, o da gülmüştü.
    Aradan bir zaman geçti, bu kez prostat sorunları ortaya çıktı.
    Daha başka ne gibi sorunlar oluşmuştu; sonunda, işte, Şükran Kurdakul’u da yitirdik!
    Işıklar içinde yatsın...

    Arat Ovalı

    2/2/2007 · Kategori: Inceleme

    Nazım Hikmet ve ‘devrik tümce

     

    Prof Dr. Ömer Demircan  TDD 73   06.11.04

     

     

    I

                    Başlangıçta“devrikdizim, Türkçenin yapısal özellilerinden doğan ezgisel bir işlem olsa gerek. “Orhun Yazıtları”nda (-732-) bile önemli sayıda devrik söz geçer. “Dizimsel-alan-dışına-öge-konumlama olarak yeniden tanımlamak zorunda kaldığım bu işlem, gerek sözlü iletişimde, gerekse şiir dilinde özenle işlenir[1].

    Osmanlıca düzyazıda ise, her tümce yüklemle biter. Okullarda anlatım eği-timi de o yüklemson dizime dayanır nedense. Dil Devrimi sürecinde (1928) sıra söz-lü anlatım özelliklerinin yazılı anlatıma aktarılmasına gelip dayanınca, bir tartışma-dır başlar. Tutucular, “devirmek” eylemine bağlanan “devrik” sözcüğü ile olumsuz bir ad koşarlar bu işleme: “devrik tümce”. Devrimden yana olanlar bu tümce biçi-mini kolayca benimser ama, 1950’den sonra okulda anlatım eğitiminden dışlanır bu tür söz dizimi.

    İster beğenin ister beğenmeyin, bir yandan (mı, da, bile,... gibi) odaklayıcı-lar %40-45 ile, öte yandan devrik dizim %25-30 ile odağın ortalanması Türkçe me-tin üretiminin belkemiğini oluşturur. Oysa, bu işlemden habersiz bitirir üniversiteyi Türk Dili ve Edebiyatı öğrencileri bile.

    Türkolojide değişmeyen o tutumu, “devrik tümceye nasıl bakıldığını, bu tümcenin düz anlatımdan nasıl dışlandığını Eyüboğlu (1956:76) şöyle açıklamakta-dır[2]. “Bize Türkçe derslerinde garip bir alıştırma yaptırırlardı; şair dilini nesir di-line çevirme. Bütün yaptığımız da fiilleri cümlelerin sonuna getirmek olurdu. ... Me-ğer tam tersi doğruymuş bu aldığımız dersin[3]. Yüklem ardına üç ayrı tür konumla-ma yapılıyor.

    (1)           i. devrik: Bir de Horon hikâyemi anlatayım size.

    ii. onarım: Seni yapıyoruz denetçi onun yerine.

    iii. açıklama: Onlara allahaısmarladık diyeceğim günü bekliyorlardı sade-

                            ce “güle güle” demekle yetinip ayrılacakları günü. (gün)

     

    Ayrımları bilseniz de yazılı anlatımda devrik işlem uygulamak çok zor. Bil-gi akışının, dolayısıyla tümcelerarası ilişkilerin devrik işleme göre değişmesi gereki-yor. Doğrusu, “devrik tümceye yükselmek gerek” sözünü boşuna söylememiş Ataç. Nâzım, yazın dili üzerine görüşlerini, Bursa hapisanesinden olsa gerek, Vâlâ Nureddin'e (1965:468, 1986:-188) şöyle açıklıyor.

    (2)

    "Şiirin ayrı dili, nesrin ayrı dili vardır diye bir şey kabul etmiyorum. Bundan dolayı şiirde yapılan denemeleri, hikâye dilinde, roman dilinde de yapabiliriz. Bü-tün iş dilin tazeliğindedir. Taze gıcır gıcır bir dil kullanacağız. Bunun için de bir yandan taze, canlı sözler, bir yandan da taze, canlı cümle kuruluşları bulacağız. Kısaca söylemek lâzım gelirse, sözlerle, cümle kuruluşlarıyla münasebetimiz pasif değil, aktif bir münasebet olacak. Yalnız konuştuğumuz dili yazmayacağız, konuşmamızı esas olarak alacağız fakat bu temelin üstüne biz yeniden bir dil yaratacağız. Nasıl, sanat eseri tabiatın, cemiyetteki hadiselerin, insanın sadece bir kopyası değilse, dil de öyle, sadece bir kopya olmayacak. Ağzımıza geleni yazma-yacağız. Yazılması gerekeni yazacağız. Gerektiği gibi yani anlattığımız hadiseye en uygun şekilde yazacağız. ... bence esas mesele üslubumuzdaki yaratcılığımızdır."

     

    Yalnız konuştuğumuz dili yazmayacağız, konuşmamızı esas olarak a-lacağız fakat bu temelin üstüne biz yeniden bir dil yaratacağız” görüşünü Na-zım, daha 1929 yılından başlayarak uygulamış görünüyor[4]: Bu gözle aşağıdaki iki parçayı inceleyin. Devrik olan ögelerin örnek metinlerde altları çizilmiştir.

    (3)

    1. Siyatik ve Milli Tasarruf

    “Siyatik” diyorlar bir hastalık var, iki gözüm... Romatizmanın azmanı!.. Hani, insa-nın bacağına, koluna, buduna bir arız olamayagörsün, bu “Siyatik”!.. Alimallah, ne kolunu kıpırdatabilirsin, ne bacağını!..Bir ağrısı var bu “Siyatik” dedikleri illetin! Hani, arzuhal verip mebus olamamaktan beter!... Ve lâkin, şairin biri: “Bazen felâ-ketin de olurmuş hayırlısı,” diye bir lâf etmiş derler. Eğer, hakikat böyle bir lâf et-mişse, mühim lâf etmiş doğrusu!.... (Nazım Hik-met, 6.4.1931, Yazılar 2, Adam 2001 s.50)

    2. Sürat Asrı ve Tebrik Telgrafı

    ....Şu geçen Kurban Bayramı, teyzeme bir tebrik telgrafı çekeyim, dedim. Gittim postaneye. Baktım gişelerin önü mahşerden nümune. Bana sıra gelsin diye bir ya-rım saat bekledim, efendim. Nihayet gişeye yanaştım... Bir memur aldı elimden tel-grafı. Tetkik etti tetebbu etti. Devretti yanındaki arkadaşına... O zat da betekrar, tetkik etti, tetebbu etti bizim telgrafı. Devreyledi üçüncü memura. Üçüncü memur bey de başladı tetkikata. .... (Nazım Hikmet, 5.5.1931, Yazılar 2, Adam 2001 s.66)

     

    Nazım, Türk şiir geleneğinde 1920’den başlayarak bir devrim yaratmıştır. Kemikleşmiş bir Osmanlıca tümce yapısı yoktur onun düzyazılarında. Şiir dilinde uyguladığı “dizimsel-alan-dışına konumlama” işlemlerini düzyazıya kolaylıkla aktarır. Devrimden önce (-1928) yazdığı öykülerde bir tek devrik dizimle karşılaş-tım: “bu da izale edilebilirdi. Elde serum olduktan sonra...”.  Öyleyse (2) içinde söylediği sözleri (3) içinde örneklenen metinlere yansımıştır. Nazım, devrik tüm-ceden yana duyarlılığını Kemal Tahir'e de açıklıyor[5] 1943 başlarında (1968:158).

    (4)

    "Bizde "Merhaba, dedi Kemal şapkasını çıkarıp" diye cümleyi düzdün mü bu (hele serbest vezin şurasında) mısra oluyor. "Kemal şapkasını çıkarıp merhaba, dedi" dersen bu nesir satırı oluyor. Kepazeliğin farkında mısın? Mısra ile satır bir de cümle kuruluşu bakımından ayrılıyor. Başka dilde böy-le bir rezalet yoktur".

    "Şiirin ayrı dili, nesrin ayrı dili vardır diye bir şey kabul etmiyorum” sözünü orada, bir başka biçimde açıklıyor Nazım. Onun 1929’da başlayan öncülüğü, devrik işlemi ancak üç ayrı bağlama bölerek anlaşılabilir.

    1.Gerek halk şiirinde gerekse divan şiirinde uygulanan dizeleme işleminde

        devrik dizim.

    2. Devrik tümceli konuşma sözlerinin değiştirilmeden düzyazıya katılması.

    3. Yazılı anlatım türlerinde, (1,2) dışında kalan yüklem ardı konumlamalar.

     

    Birinci işleme karşı çıkmaları olanaksızdı tutucuların. İkinci işleme ise, ko-nuşma sözlerinin yer aldığı bütün düzyazılarda rastlanır. Nitekim incelediğim 1930-1940 arası roman ve öykülerde, az da olsa, ikinci türden devrik tümceler vardı. Ya-zılı metne girse bile, yazılı anlatıma geçmiş bir tümce türü sayılmaz o tür tümceler. Nazımdan alınan (3)’teki parçalara bakılırsa, orada üçüncü tür kullanıma da yer ve-rilmektedir. Bu tür uygulamaların karşısına geçen tutucular, üçüncü tür devrik tümce kulanan yazarlara acımasızca saldırmışlardır.

     

    II

    Devrik tümcenin 1) yazı diline katılmasında 2) metinsel evriminde, 3) ya-zarlar arasında yaygınlaştırılmasında kuşkusuz en büyük pay Ataç’a ayrılır. Bu ba-şarıda Sabahattin Eyüboğlu’nun da en az Ataç kadar emeği vardır. Ancak ne Ataç, ne de Eyüboğlu üçüncü türden devrik tümce kullanmamaktadırlar 1930’lu yıllardaki yazılarında.

    Onların devrik tümceye geçişi de iki aşamalı olmuştur: İlk önce 1938 yılın-da Ataç, uzun tümce kurmayı bırakıp konuşma dilinin kısa, yüklemson tümceleriyle yazmaya başlar. Yazılarında giderek artan sayıda devrik tümce kullanmaya ancak 1940’tan sonra, belki de Tercüme Bürosundaki çalışmaların etkisiyle, yönelir. Kısa-cası bu dönüşümde, yani birinci aşamada Nazım, Ataç’tan en az on yıl öndedir. Şair olduğu için Nazım’ın bunu düzyazıya aktarması, o metinsel ezgiyi yakalaması kolay olmuştur. Engellendiği ve hapiste yattığı için ikinci ve üçüncü evreye katkısı belir-sizdir. Şair olmayan Ataç’ın “devrik tümceye yükselmek gerek” sözü bu evrimde kendi yaşadığı güçlüğü de anlatmaktadır. Çünkü devrik tümce apayrı bir metin örgü-sü gerektirmektedir. Yüklemson bir metinde kimi tüm-celeri devrik kılarak o işi ba-şardığınızı sanarsanız, kendinizi aldatmış olursunuz.

                    Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk (Müd. Huk.) dergisinde Nazım üzerine yazdığım altıncı yazı bu. Hazır konuya girmişken, onun “devrik” an-latıma katkısını da belirlemeden geçemezdim. Bu belirlemede kullandığım ölçüler şunlardı:

     

    1. Konuşma dilindeki gibi kısa tümcelerle yazmak.

    2. Şiir dilindeki dizimsel alan-dışı konumlama türlerini düzyazıya aktarmak.

    3. Halk dilinde oluşmuş ayrımlardan da yararlanmak.

    4. Duygusal değişimlerin dizime yansıması kadar, olağan durumları yansıtan sözler-

        de de devrik tümceye anlamlar yüklemek.

     

                    Aşağıda Nazım’ın düzyazılarında devrik tümce kullanımını bir yandan Dil Devrimi ile Ataç’ın “devrik tümce”ye geçişi (1938-), öte yandan Nazım’ın yaşamın-daki dönemlere göre ayırarak bir çizelgede verelim.

    (7)

    Nazım Hikmet’in

    düzyazı metinleri

    Konuşma

    sözlerinde

    Konuşma-dışı düzyazıda

     

    Tektük

    Az

    çok

    Tektük

    Az

    Çok

    *0. Şiirlerinde

     

     

    +

     

     

    +

    1. Yazılar

     

     

     

     

     

     

    1920-1929

    +

     

     

    0

     

     

    1929-

     

    +

     

     

    +

     

    -1931-

     

     

    +

     

     

    +

    1932-1934 Sultanahmet

     

     

     

     

     

     

    1934-

     

    +

     

     

    +

     

    1935

     

    +

     

     

    +

     

    1936-

     

    +

     

     

    +

     

    -1937

    0

     

     

    0

     

     

    1938-1951 Çankırı-Bursa

     

     

     

     

     

     

    1951-1962

     

     

     

     

     

     

    2. Konuşmalar

    +

     

     

    +

     

     

    3. Öyküler

     

     

     

     

     

     

    1929-1930

    +

     

     

     

     

     

    1931-

     

     

    +

     

    +

     

    1935

     

    +

     

     

    +

     

    1936

    +

     

     

    Yorum (yok) Yorum yaz!

    « Önceki ::