SUAVİ BARUTÇU’ NUN ANLATTIKLARI

23/9/2009 · Kategori: Edebiyat Tarihimizden

Ali Şahin kardeşim;
 
Yazmakta geciktiğim için özür dilerim.
 
Ekte bazı yazılar bulacaksın. Umarım ilgini çeker.
 
Fotoğraf ta gönderebilirim.
 
Arif Okay



Suavi can çocuk kapalı bir kutu

            açtım gülücükler aktı ansızın

            dudaklarından

            açtım bilgelik kavga yediveren çiçekler (*)

 

 

SUAVİ BARUTÇU’ NUN ANLATTIKLARI

           

                                                                                  23 Haziran 2002 İstanbul

 

            İşyerine giderek zaman zaman görüştüğüm Suavi Barutçu ile benim evimde birkaç kez oturup söyleştik. İlkinde yalnız gelmişti. İkincisinde dayım Kasım Yücel ve Antakyalı Mithat Esmer de konuğum olmuştu.

            Her zaman az konuşurdu. Özellikle siyasi çalışmaları ve bir süre tutuklu kaldığı ‘1951 TKP Tevkifatı’ olayıyla ilgili olarak ağzı sıkıydı. Bazı konuları daha çok Vedat Türkali ile irdelerdi.

Evimdeki ilk görüşmemizde, ona ‘1951 Tevkifatı’ kitabını gösterdim. Kitabın kendisiyle ilgili bölümü birlikte okuduk. Bazı anımsadıklarını teybime aktardı:

 

            Hiç alakası yok.

            Bu kitap olsa olsa polis kayıtlarından oluşmuştur. Benimle ilgili bölüm birkaç sayfa. Oysa ben polisteki ifademde hiçbir şey söylemedim. Mahkeme sonucu benimle ilgili karar özetten oluşuyordu. Tek cümleydi:

            “Parti üyesi olmakla birlikte hakkında delil elde edilemediğinden beraatına karar verilmiştir.

            Hepsi bu. Herkesin 1 saatle 24 saat arasında kaldığı tabutluk denilen yerde ben 11 gün kaldım. Duvarlara yazılan yazı ve isimlerden anlaşılıyordu. Hiçbir ifade vermedim. Bana ‘Parmaksız Hamdi’ bazı sorular sordu. Bizzat o beni sorguya aldı. Bana Abdülkadir Demirkan (Vedat Türkali) ile ilgili sorular sordu.

            Tevfik Dilmen beni biriyle buluşmaya göndermişti. Ancak buluşamadık. Bu kişi Abdülkadir Demirkan idi. Tevfik Dilmen her şeyi anlatmış. Polisin amacı Kemal Dayan’a ulaşmaktı. Bir de Yeryüzü dergisini sorgulamaktı (1).

            Kemal Dayan’ı Yahya Kanbolat Suriye’ye çıkarmayı başardı. Hatay’da bir düğün alayı ortamında Kemal yurt dışına çıktı. Erem Esen ve Abuzer Özdemir ile birlikte.

            Ben konuşmayınca Halit Çelenk de alınmadı.

            Parmaksız Hamdi bana “Sen hiçbir şey bilmiyorsun, sen bülten de okumadın, aidat ta ödemedin?” diye sordu. “Yok” dedim “Ben ne bülten okudum, ne aidat ödedim. Biz arkadaşlardan zaman zaman borç para alarak geçindik.”

            Parmaksız Hamdi bir teyp getirdi. Tevfik belli ki her şeyi anlatmış. Zaten birçok şeyi o konuştu ve bir süre polisle işbirliği yaptı. Merkez komitesinden herkes gelmişti. Reşat Fuat Baraner, Mihri Belli, Şefik Hüsnü, Şekip Güçlü...

            Ben Yeryüzü Dergisini kurdum. Bana Antakya’yı örgütlemek görevi vermişlerdi. Ancak çalışmaya başlamadan tevkifat başladı.

            Ben 2,5 yıl hapis yattıktan sonra beraat ettim.

           

Suavi Barutçu benden bu kitabı ödünç istedi. Verdim. O da şunları ekledi:

- Ben bu kitabı ilk kez görüyorum. Bu kitaptakileri Vedat (Türkali) ile konuşup tartışacağız.                                                                  

 

 

 

 

 

 

(Fotoğraf)

 

2002 yazında Arif Okay’ın evinde çekilen bu fotoğrafta soldan, Mithat Esmer, Kasım Yücel, Suavi Barutçu ve Arif Okay görülmektedir.

 

 

 

 

            İSTANBUL’A GELİŞ VE SONRASI

 

            Suavi Barutçu Antakya’nın sol geleneğinden gelme. İstanbul’a Sosyalist dünya görüşünü kuşanmış olarak ve bir bilinç birikimiyle gelmişti. Aşağıda adları verilecek olan Antakyalı toplumcu arkadaşları ile birlikte ilerici bir dünya görüşünü özümsemişlerdi. İkinci kez evime konuk olduğunda Daha uzun bir konuşma yapma olanağı elde ettik. Buradan gerisini Suavi Barutçu’dan dinleyelim:

            Şimdi İstanbul’a ben 1949 da geldim. Birkaç ay bir sonra (İstanbul) Yüksek Tahsil Gençlik Derneğine gittim. Parti (Türkiye Komünist Partisi) bu dernekte çok etkindi. Şevki Akşit, bir de Enver Gökçe –şairdir- il sekreteri Tevfik Dilmen’e bağlı olarak işçi kesimine  Enver Gökçe, talebe kesimine de Şevki Akşit bakıyordu. Şimdi Tevfik Dilmen böyle. Şevki Akşit böyle işte okumuş takımı ona bağlıydı. Enver Gökçe’ye işçi kesimi bağlıydı. Şevki Akşit’in en yakınlarından biri Kemal Dayan’dı.

            Kemal Dayan ile iyi arkadaştık. Aynı evde oturuyorduk. Kemal Dayan, ben, İlhan Berktay, Naci Ormanlar, Dursun Bozkurt karşıda Taşkasap’ta daire tutmuştuk. Üç odalı. Ben tek bir odada kaldım. Bu Kemal Dayan’la yakındım. Beni partiye aldı. Girer misin dedi. Girdim. Muhtelif hücrelerde çalıştım. Kemal Dayan’la da çalıştım. İlhan’la da çalıştım. Gülören (Özdemir) vardı, onunla çalıştım.

            Bu arada da Nazım Hikmet kampanyasına başladık. Nazım Hikmet’le meşhur Çiçek Palas toplantısını yaptık. Laleli’de.

            Yalnız parti bana o arada şöyle bir görev verdi: ‘Yeryüzü’ diye bir derginin organizasyon işini. Ressam Avni (Memedoğlu) vardı, onunla konuştum bu derginin organizasyon işini. Buna imtiyazını teklif ettik. Göstermelik bir adam gerekirdi. Sahibi göstermek için. Avni “redaksiyonu ben yapacağım” dedi. “Olmaz” dedik. Onun üzerine Abidin’e (Özkan) gittik. Abidin o zamanlar üniversitede okuyordu ve San George Avusturya

Lisesinde hademelik yapıyordu. Asıl kapıcı Halkoviç denen biriydi. Ben gittim Abidin’e dedim “böyle bir şey var, gel seni derginin sahibi yapalım” dedim. Abidin kabul etti. Abidin’in adına aldık imtiyazı. Abidin St. George Lisesinde yatar kalkardı. Ama dergiyi asıl yönetenler arasında Şükran Kurdakul, doktor Metin Özek vardı. Hatta ben yakalandığım zaman cebimde bir sürü 1 kuruşluk pul çıktı. Dergiyi fiilen parti adına idare eden bendim. Abidin partili değildi.

            Bu arada üniversitede okuyordum. Hukuk fakültesinde. Tamamlayamadım. Hatta Abidin’le Yahya Kanbolat derneğe gelmişler, dernekte İlhan varmış. Başkan İlhan. İkisi de benden yaşlı. Daha eski. Mehaz göstermeleri lazım. Bir iki şey mehaz gösteriyor. Abimden söz ediyorlar. Bunlarda şudur, budur Abidin’i içeri almak istemiyorlar. “Yahu bırakın” demiş, İlhan, “Suavi’yi tanıyor musun?” demiş. Bunu bana İlhan anlattı. Derneğe böyle gelmişler. Yalnız onları (Yahya Kanbolat ve Abidin Özkan) almadık partiye. Legal görevi olanları almazdık partiye. Bu dergi hakkında tahkikat açılabilir her an için. Baskı görür, partili olduğu açığa çıkar.

            Hatta ben çıktıktan sonra Abidin bana söyledi, “Çantamı hazırladım ve on beş gün bekledim” dedi.

Şimdi baban partiye girmedi.  Demin anlattım, Antakya sekreterliğini bana verdiler. Antakya’yı teşkilatlandırmak işini. Ancak tevkifat başlayınca iş kaldı. Antakya’yı teşkilatlandırsaydık, elbette Yalçın’ a ve babana gidecektik.

            İşte Halit Çelenk’in adı geçiyordu. Kemal Sülker zaten İstanbul’daydı, sendikacıydı.

            Çetin Özek, Metin Özek partili değildi. Şükran partili değildi (TKP). Şükran sonra geldi. Kısa bir süre geldi, biraz su koyverdi sonra çıktı. Onlar işin edebi tarafıyla uğraşıyorlardı. Ama parti sorumlusu bendim.

            Tabutlukta 11 gün kaldım. 1 saatle, 1 gün arasında kalmışlar. Duvarlara yazılan yazı ve isimlerden anlaşılıyor. Hiç ifade vermedim.

             

             ANTAKYA ÜZERİNE ANIMSADIKLARI...

 

            İkinci görüşmemizde konu Antakya çevresinde dönmüştü. Suavi Barutçu bize bazı bilgiler aktardı:

-Ben 1930 Antakya doğumluyum. Babanla arkadaşlığımız ideolojikti. Baban daha çok Abidin’ in arkadaşıydı. Abidin Süveyka’da otururdu. Abidin’in evi babanın ve Arif’in (Hikmet Katiboğlu) evine yakındı. En yakın arkadaşı Arif’ti. İçtikleri su ayrı gitmezdi. Abidin de arkadaşları idi. Ancak o biraz büyüktü. İşte solcu olanlar zaten belli. Yalçın, Süleyman, Abidin, ben... Onlardan sonradır benim katılmam solcu gençlere. E, abim de sol tandanslı. Haluk. Yani ben liseyi 1949 da bitirdim, orda 1946-47-48 yıllarında vardı 4-5 kişi  solcu olarak. Birbirimizi tanırdık. Konuşurduk yani. Yalnız Arif ile Süleyman çok yakındı.

            Antakyalı birçok solcu arkadaşım vardı.

Kemal Sülker bayağı bayrak bir isimdi. İstanbul’da görüşüyorduk. Benim aktivitem daha çok İstanbul idi. Mehmet Bekir Soydan’ı bilirim. O da sonradan aramıza katıldı.  

Antakyalı sosyalistler içinde Yalçın (Ergönül) vardı. O pirdi. Gerek Süleyman’ı, gerek diğerlerini o yetiştirdi. O çok inançlı bir adamdı. Çok kararlıydı. Süleyman ve Arif’in üzerinde çok etkiliydi. Ben babanla (Süleyman Okay) sürekli görüşürdüm. Ayrıca Arif (Hikmet Katiboğlu) vardı, yakın görüştüğüm. Baban partili değildi.

Dayın Kasım da (Yücel) mektep arkadaşımız. Mektep arkadaşım.  Ama  ben daha küçük olduğum için Kasım’ın Kasım’ın kızkardeşi Saliha ile okudum. Babaları Lütfü Rıfai. Sonradan Yücel. O da Saray caddesinde bir yer açtı. Avukat gibi  falan. Bilinen bir adamdı. Kısa boylu esmer. Lütfü Rıfai diye tanınmış, Antakya’nın bilinen adamlarından biriydi. Benim babam da Lisede Matematik öğretmeni idi. Lütfü Bey babamla samimi arkadaştı. Maarifçi idi.

Daha başka arkadaşlarımız da vardı. Nizamettin Arıman... Benim sınıf arkadaşımdı. Onun görüşleri o yıllarda bizden farklıydı. Ama iyi bir arkadaşımızdı. Kemal Karaömeroğlu vardı, gazetecilik yaptı sonraları. O da çok iyi bir çocuktu. Atayolu gazetesinde ilk o vardı. Gazeteyi çıkaran Selim Çelenk idi. Onun bir kızı vardı, Yıldız... Selim Çelenk bir ara meşgul olmadı. Gazeteyi Yıldız çıkardı. Yıldız’ı iyi tanırım. Benim ikizim Süheyla var, onun yakın arkadaşıydı. Hatta bizim Yıldız’la duygusal bir yakınlaşmamız oldu. Herhangi öyle abartılı bir şey değil, yalnızca bir duygusal yakınlaşmaydı. Sonra evlenip Adana’ya gitti.

Antakya üzerine anımsadıklarım var elbette. Çiçek Kahvesi. Lafut’taydı. Oraya kızlı erkekli aileler giderdi. Çiçek Bahçesi denirdi. Kışlayı geçtikten sonra sağda, nehir üzerindeydi, ama yukardaydı. Böyle taraçalar halinde inerdi. Arkadaşlarını alan oraya gelirdi.

Evimiz Lafut’a yakındı. Fransız konsolosluğunun tam karşısındaydı bizim evimiz. Orada iki ev vardı. Şimdi orası zaten Hıristiyan mahallesiydi. Babam oraya ilk taşınanlardandı. Kiracıydık. Bu bir ileri görüşlülüktür. Babamın dini eğilimleri yoktu. Geniş görüşlüydü. Namaz kılmaz, camiye gitmezdi. Öleceği  zaman Ulucami’den hoca çağırmak istediler, yüz vermedi.

-Bize biraz Lafut’tan söz eder misin?

            Lafut’u şöyle anlatayım. Kışlanın önünden ileriye doğru gezinti yeriydi. Gece, mesela mehtaplı gecelerde herkes çıkardı oraya yürüyüş yaparlardı. Hata yalnız bile bayanlar çıkarlardı. Rahatça. Benim ablalarım çıkar gezerlerdi. Henne çayı ile Asi’nin  birleştiği yerde bir dolap vardı. Çiçek Kahvesinin karşısındaydı.

Lafut Arapça, Fransızca karışımı bir söz. Fut Arapça girmek demektir. Yani şehir girişi. Halep tarafından “Şehir girişi” işte o cadde. Yani bizim evden itibaren biraz çıktıktan sonra biri Dörtayak’a doğru, öbürü Çiçek Bahçesine doğru ta ilerilere dek uzanır. 

            Akşamüzeri oldumu herkes, gençler, kızlar, kadınlar oraya çıkarlar. Gezinti yeri. Temiz kıyafetlerle gidilir. Çok gittim. Çiçek bahçesine gidilirdi.

            Geceleri de gezilirdi. Mehtaplı gecelerde mutlaka gider otururduk. Çok kibarca bazen laf atılırdı. Bazan kızlar gençlere laf atardı. Hatırlarım Sabahattin Adalı bizim karşımızdan geliyordu, arada bir gurup Hıristiyan kız vardı. Arapça birşeyler söyledi kız, ne söylediyse, Sabahattin “Min ene” yani “o ben miyim” dedi. Sabahattin Adalı gerçekten yakışıklıydı. Lafut’ta gezerken tatlı tatlı göz süzmeler olurdu. Hiç kabalık, sarkıntılık olmazdı. O tarihte hangi şehirde genç kızlar gece çıkacak... Yalnız 4-5 yıl önce Edirne’de ona benzer bir hava yakaladım. Edirne’de gece aileler, kadınlar, genç kızlar, kiminin çocukları gezmeye çıkıyorlar, bir yerde oturuyorlar, bana Antakya’yı hatırlattı.

-Aslında Antakyalısınız değil mi?

            -Evet. Benim baba tarafımın Antakya’da bir sıra dükkanları varmış. Osmanlı’da barut yaparlarmış. Benim anne tarafım, annemin annesi Girit’ten gelme. Halep’te posta müdürüymüş babası. Babamın bahçeleri de Asi’nin tam karşısındaydı. Yanıbaşında bir su dolabı vardı. Bu dolaplar sayesinde sulama yapılırdı. Bir de dalyan vardı altında. Yılan balığı. Ciddi ciddi balık tutulurdu.

 

 

 

            (antakya fotoğrafı)

 

            07-02-1950, Gençlik Kıraathanesi, Antakya. Bir gurup genç İstanbul’dan gelen arkadaşları Suavi Barutçu ile birlikte. Bu sekiz genç içinde bilinenler: Öne yakın gözlüklü olan Suavi Barutçu’dur. En solda İsmet Doğanlar, soldan ikinci Nizamettin Arıman, tam karşıda İskender Bulos, en sağda 8. kişi Kasım Yücel’dir.

 

 

 

 

 

            Son görüşmemiz ise 27 ekim 2006 günü Göztepe SSK Hastanesinde gerçekleşti. Tüstav Mütevelli Heyeti Toplantısı için Antakya’dan gelen Mehmet Salmanoğlu ile buluşarak Göztepe’ye geçtik. Hastanede İstanbul’da yaşayan Antakyalı Mehmet Boz ile buluşarak yanına gittik. Liseden sınıf arkadaşım Mehmet Boz, Suavi Barutçu’yu dialize götürüyor, sık sık kontrol ediyordu.

            Odasına girdiğimde uyuyordu. Çökmüş avurtları sağlığını ele veriyordu. Flaşlı bir fotoğraf çekince uyandı. Bir süre bana baktı, “Oo, Arifçiğim, hoş geldin” dedi. Yanında üç saat kaldık. Hiçbir şey yemiyordu. Doktorların bize fısıldadıkları gerçekten kötü bir tablo idi. O bunun farkında değildi. Yanımızdaki bir arkadaş bunu hissettirmek istedi. Ben de bazı bilgiler almak için orada “konuşalım” dedim, “şöyle maziye gidelim, babamla nasıl tanıştığınıza dek gidelim” dedim. Bana “Burada olur mu, çıkayım, o zaman uygun bir yerde konuşuruz” dedi. Yapacak bir şey yoktu. Durumu kabullenmek istemiyordu. Hiç çocuğu yoktu. Yalnızlık burada onu iyice sarmıştı.

            Topluca birkaç fotoğraf daha çektikten sonra, iki yanağından öperek ayrıldım. “Allahaısmarladık” dedim, “güle, güle, görüşelim” dedi ama aslında bu bir ‘Veda’ idi.

 

                                                                                                                                 Arif Okay

 

 

            Ve; 03/12/2006 gecesi Suavi Barutçu öldü.

 

 

 

 

 

                (*) Aynalar VII şiiri, Hoşçakalın Dostlarım-Süleyman OKAY, Belge Yayınları

                1) Yeryüzü dergisi Abidin Özkan tarafından çıkarılmıştı. Sosyalist eğilimli olan bu dergide Şükran Kurdakul, Arif Damar ve Metin Özek yönetici olarak çalışmışlardı. Birbirinden değerli yazar ve şairler ürünleriyle yer almıştı.) Bakınız: Amik Dergisi, sayı 35, mayıs-haziran 2005, Arif Okay’ın yazısı; Abidin Özkan’ı anmak...

                2) İstanbul Yüksek Tahsil Gençlik Derneği: 2 temmuz 1946 tarihinde Vahdettin Barut, Adil Giray, Zakai Karakaş, Moris Gabbay, Kegam İşkol, Cemal Güner, İlhan Başaran, Bahattin Üçok adlı üniversite öğrencileri tarafından kurulan bu dernek sol hareket için önemli bir kilometre taşı olmuştur. Tüzük gereği 11 kişilik yönetim kurulu olması gereken derneğin yönetimine Nihat Sargın, Hakkı Engerek, Nevzat Özmeriç de katılmıştır. İlk başkanlığını hukuk fakültesinden mezun oluncaya dek Vahdettin Barut yapmıştır. 1951 yılındaki TKP tevkifatıyla birlikte dernek yöneticileri de tutuklanmıştır. Mahkeme sürecinde dernek kendiliğinden kapanmıştır.

                Dernek yöneticilerinden Sevinç Tanık (Özgüner) 12 eylül öncesi evinde faşistlerin silahlı saldırısı sonucu, Asım Bezirci ise Sivas’ta yobaz canilerin yakmasıyla ölmüştür. AO

                3) Şevki Akşit, TKP nin ilişkide olduğu Türkiye Gençlik Derneğinin Genel Sekreterliğini yapmıştır.

 

''ENVER GÖKÇE'' YARIM KALANLAR

16/11/2008 · Kategori: Edebiyat Tarihimizden

Enver Gökçe

Enver Gökçe1920 - 19 Kasım 1981. Eğin’in Çit Köyü’nde doğdu. 9 yaşında ailesiyle birlikte Ankara’ya göçtü. Aynı yıl İlkokula başladı. 1939’da liseyi, 1948’de Ankara DTCF Edebiyat bölümünü bitirdi. Bitirme tezini, sonraki yıllarda kendisine de önemli bir ilham kaynağı olan »Eğin Türküleri« üzerine hazırladı.

Özellikle üniversite yıllarında politik tercihleri belirlendi. Pertev Naili Boratav, Behice Boran, Niyazi Berkes ve Mediha Berkes ile yakın dostluğu oldu. İlk şiirleri 1943 yılından itibaren dönemin bilinen dergilerinden Ülkü’de yayımlandı. Enver Gökçe aynı zamanda bu dergide düzeltmenlik görevini üstlendi.

Önceleri divan şiirine ilgi duyan Gökçe, üniversitedeki hocası Abdülbaki Gölpınarlı’nın divan şiirine ilişkin hazırladığı (1945) kitaptan sonra bu tarzdan uzaklaştı.

Yüksek öğrenimi sırasında 10 sayı yayınlanan Ant dergisinin yöneticileri arasında yer aldı. 1945-1951’lerde Yurt ve Dünya, Ant, Gün, Söz, Yağmur ve Toprak, Yeryüzü dergilerinde şiirleri yayınlandı.

Nurullah Ataç, Ahmet Kutsi Tecer, Ahmed Hamdi Tanpınar, Arif Damar, Ceyhun Atıf Kansu, Mehmet Kemal, Niyazi Akıncıoğlu gibi edebiyatçılarla tanışıp dostluk kurdu.

İstanbul’daki Kadırga Öğrenci Yurdunda yöneticilik yaparken politik görüşlerinden dolayı TCK’nun 141. maddesi uyarınca 7 yıl ceza aldı. 1951-57 yıllarında cezaevinde kaldıktan sonra bir süre çeşitli yerlerde sürgün cezası çekti. Bir süre Ankara’daki bazı gazetelerde düzeltmen olarak çalıştıktan sonra 10 yıl kadar köyünde yaşadı. Burada yaşadığı evi son yıllarda müzeye dönüştürüldü.

Türk şiirinde önemli bir akım olan »Garip« çevresine uzak duran Enver Gökçe, bu dönemde Aşık Veysel, Aşık Ali İzzet, Habib Karaaslan gibi aşıklarla yakın ilişkiler kurdu.
1970’li yılların başına dek edebiyat çevresinden uzak duran Enver Gökçe daha sonra yeniden bu çevrelere girdi 1973-1979 yılları arasında Yeni Adımlar, Yarına Doğru, Yansıma, Doğrultu, Halkevi dergilerinde yeni eserleri ve yazıları yayımlandı. Bu dönemde işlediği konularda özellikle yeniden yerele dönüş gözlendi. Aynı zamanda Pablo Neruda ve Ömer Hayyam şiirlerini çevirdi.

Şiirleri »Dost Dost İlle Kavga«, (1973), »Panzerler Üstümüze Kalkar« (1977) yayımlandı. »Yaşamı ve Bütün Şiirleri« (1981), »Eğin Türküleri« (1982), »Şiirler« (1982) adlı kitaplar ise ancak ölümünden sonra yayımlandı.

Son yıllarını Ankara bir huzurevinde geçirdi. Ankara’da öldü ve orada toprağa verildi.

ESERLERİ:

Dost Dost İlle Kavga (1973)
Panzerler Üstümüze Kalkar (1977)
Şiirler (ölümünden sonra, 1982)
Eğin Türküleri (1982, DTCF bitirme tezi)

YARIM KALANLAR

 

Açıklama - Aragon

Yanarım Alınmıştır Ağzım Dilim Elimden

Dünyanın

Türkiyem

Senin

Pare Pare Halkım Olmuş

Bu Kavga

Her Şeyin Bir Vakti Var

Ekmek

Üretime Başlayalım

Kardeş

Bu Dünyayı Seninle Sevmişim Ben

AÇIKLAMA :

Bu bölümdeki şiirler İhsan Atar'ın şairden kalan elyazmaları üzerinde yaptığı çalışmalar sonucu ortaya çıkmış, ilk kez Belge Yayınları basımında (1991) yer almıştır.

Bu bölüme alınan tamamlanıp son şekli verilmemiş şiirlere Enver Gökçe tarafından yazıldığı söylenen aşağıdaki dizelerden de söz etmek gerekiyor. Daha önce Belge ve AYKO yayınlarından çıkan Enver Gökçe kitabında da bu şiirin bir bölümü yer alıyor. Arif Damar'ın aktarımına göre; Aragon'un, Fransa faşist işgal altındayken “Elsa'nın Deniz Gözleri” gibi aşk şiirleri yazmış olduğunu öğrenen Enver Gökçe, buna karşı bir şiir yazmış ancak daha sonra Aragon'a haksızlık ettiğini söylemiştir. E. Gökçe'ye ait olduğu söylenen şiir, A. Damar'ın hatırladığı kadarıyla şöyledir:


ARAGON
....
Alnındaki kanlı sargı
Dünkerk ric'atından kalmadır
....
Şimdi atletleri alınmış stadlar
Kapatılmış üniversiteler
Üniversiteliler
....
Bütü yazılacak şeyler
Bunlar için,
Dargınım sana Aragon

(Enver Gökçe Üzerine, Damar, s.120, 1991, Aktaran Arif Damar)


---------
Kaynak : Enver Gökçe Bütün Şiirleri, Evrensel Basım Yayın- 173, 2. Basım, Ankara, Ekim 2005, sf.147 ve 164.

 

 

YANARIM, ALINMIŞTIR AĞZIM DİLİM ELİMDEN

Yanarım,
Alınmıştır ağzım dilim elimden
Konuşamam yanarım.
....
Sen ey yedi kol ışıklı
güneş başlı kavs-i kuzeh
sen ey elleri öpülesi hoca.
Yüreğim, sevincim acım,
çakır gözlü, ince uzun parmaklı
darbukacım.
Ve sen ey saçının tek telini sevdiğim.
....
Yine iki mars bir oyunla
Tavlada haklarım sizleri,
Yine berbat şiirlerimden okur
Yine çilingir sofrası kurarız bir akşam,
Ve ben Eğin türküleri söylerim.
....
Onlara nisbet
Kollarımı boyunlarınıza dolayıp,
Size satılmış provokatörlerin geçmişini anlatacağım.
Ve sizden uykusuz geceler boyunca içtiğim
Sigara paketlerinin acısını alacağım.

(1942-1943)


---------
Kaynak : Enver Gökçe Bütün Şiirleri, Evrensel Basım Yayın- 173, 2. Basım, Ankara, Ekim 2005, sf.149.

 

 

 [....]


Dünyanın
Yarısı
Kızıl
Çağla
Yarısı
Kan
İrin
Ve
Çok
Şükür
Hayvanlar
Gibi
Sürüp
Çıkarılır
Faşizm
Harlı
Yangınında
Devrimin


(Yarın Dergisi, s.39)


---------
Kaynak : Enver Gökçe Bütün Şiirleri, Evrensel Basım Yayın- 173, 2. Basım, Ankara, Ekim 2005, sf.150.

 

TÜRKİYEM


Senin Emekçin Olaydım
Şen Olası Türküsü
Elvan elvan
Burcu burcu
Kokun Gelir Türkiyem.


(1980 yılında hatırladığı kadarıyla yazıp A. Doğan'a verdiği şiir, Yaba, s. 23, 1982)



TÜRKİYEM


Senin emekçin olaydım
şen olası türküsü
dost kokusu, dost selamı Türkiye


(Ankara 1945; El yazısıyla İlhan Başgöz'e ait bir kitapçığın
arkasına yazılmış biçimi)



İnci mercan
balıklara nasıl bakarım
eski bakır oldunuz.


---------
Kaynak : Enver Gökçe Bütün Şiirleri, Evrensel Basım Yayın- 173, 2. Basım, Ankara, Ekim 2005, sf.151.

 

[....]


Senin
Emekçin
Olaydım
Şen
Olası
Türküsü
Elvan
Elvan
Burcu
Burcu
Kokun
Gelir
Bana
Türkiyem.


(....)


---------
Kaynak : Enver Gökçe Bütün Şiirleri, Evrensel Basım Yayın- 173, 2. Basım, Ankara, Ekim 2005, sf.152.

 

[....]


Pare pare halkım olmuş,
Urba bin, dert bin, ayak bin pare
Yaşamağa düşmüşler öylece
Baştan ayağa yare.
Asfaltları ben döşedim
Şu rayları ben...
Telgrafın tellerini ben
Telgrafın tellerine kuşlar mı konar
Telgrafın tellerinde ben
Ben senden mülhemim kardeş
Yaralı kardeş, bin yerinden
Ben senden mülhemim endüstri
Kömürden
çelikten
demirden
Binlerce türkünü topladım
Aşk ile, kalb ile, fikrile
Tuğlacı, dülger ve ırgat dilinden
Kokun gelir bana taze
Kokun gelir bana dost!
Dost elinden can elinden.
Ben senden mülhemim deniz
Memleketimin denizlerinden.


(1945 - Yazko Edebiyat, s.16, 1982)


---------
Kaynak : Enver Gökçe Bütün Şiirleri, Evrensel Basım Yayın- 173, 2. Basım, Ankara, Ekim 2005, sf.153.

 

[....]


Bu kavga
Sana bergüzar olsun
Ey
Temmuzda donanmış dağlar
Ey
Yazı yabanı turlayıp geçtiğimiz
Ey
Ayı izi kurt izine karışmış
Gazdan
Ve gök taşından yapılmış madde
Ey özgürlük
Ey madde
Seni ateşlere yakarım.


(....)


---------
Kaynak : Enver Gökçe Bütün Şiirleri, Evrensel Basım Yayın- 173, 2. Basım, Ankara, Ekim 2005, sf.154.

 

[....]


...
Her şeyin bir vakti var
Döllemenin ve ölmenin
Dökmenin vakti var
Ve sökmenin
Öldürmenin ve şifanın
Yıkmanın vakti var
Ağlamanın vakti var
Ve gülmenin.
...


(....)


---------
Kaynak : Enver Gökçe Bütün Şiirleri, Evrensel Basım Yayın- 173, 2. Basım, Ankara, Ekim 2005, sf.155.

 

EKMEK


Ateşte
Suyla
Ve undan
Yapılmışsın
Ekmek
Kalkıyorsun
Hafifçe ey
...


(...)


---------
Kaynak : Enver Gökçe Bütün Şiirleri, Evrensel Basım Yayın- 173, 2. Basım, Ankara, Ekim 2005, sf.156.

 

ÜRETİME BAŞLAYALIM


Üretime başlayalım
Pay alalım pay
Bu çelişki de ne
Hay kardaşım hay
Bireyci olmayalım
Hep birlikte işleyelim
Can derdine düşmeyelim

(Yaba, s.23, 1982)

Yıkalım çelişkiyi
Beraber işe başlayalım
Hay kardaşım hay

Bireyci olmayalım
Hep beraber işleyelim
Can derdine düşmeyelim
Vay kardeşim vay.
...


---------
Kaynak : Enver Gökçe Bütün Şiirleri, Evrensel Basım Yayın- 173, 2. Basım, Ankara, Ekim 2005, sf.157.

 

[....]


Kardeş
Gelecek öyle bir gün
Öyle bir gün ki:
O zaman kalbim öyle ölgün ki
Açacak felek bir mezar başıma...
..........
..........
vefakâr kardaşıma.


(6.8.1938
Mehmed Kemal'e verdiği fotoğraf arkası yazısı
Enver Gökçe üzerine, Damar, s.120, 1991)


---------
Kaynak : Enver Gökçe Bütün Şiirleri, Evrensel Basım Yayın- 173, 2. Basım, Ankara, Ekim 2005, sf.158.

 

 

[....]


Bu dünyayı seninle sevmişim ben
Benim sensiz bu dünya nemdir ey dost
Yüce dağ başında bir koca kartal
Açmış kanadını dünyayı örter
Bazı yiğit vardır ölümden korkar
Ben korkmam ölümden er geç yolumdur”


(Sansaryan Han 3 no'lu hücrenin duvarı.
Aktaran İlhan Başgöz
Yazko Edebiyat, s. 18, 1982)


---------
Kaynak : Enver Gökçe Bütün Şiirleri, Evrensel Basım Yayın- 173, 2. Basım, Ankara, Ekim 2005, sf.159.

Eskimeyen prangalar

18/9/2008 · Kategori: Edebiyat Tarihimizden

Eskimeyen prangalar

'Hasretinden Prangalar Eskittim'in 40. yılı... Eşitlikçi bir dünya düşü Ahmed Arif şiirinin damarlarıydı. Doğu'nun yoksul, emekçi halkının yaşadığı, duyumsadığı her şey bu şiirin kaynakları olacaktı

 

28/03/2008 (10 defa okundu)

 

ORHAN KAHYAOĞLU (Arşivi)

Türkiye'de hak ve özgürlük mücadelelerinin büyük bir yükseliş yaşadığı 1960'lardan 1980'e uzanan zaman diliminde, kendini bu mücadelenin içinde varsaymış hemen her bireyin kitaplığında bir dönem mutlaka bulunan bir şiir kitabını anımsatalım; Hasretinden Prangalar Eskittim. O zaman diliminde, geçmiş on yılların toplumcu duyarlılığını simgeleyen şairlerin eski ve yeni kitaplarıyla tanışırken; sayısı bunları çoktan aşan, katlayan yeni şairler ve kitapları da beliriyordu. 1940'lardan bu yana, toplumcu kimliğini şiirine direkt taşıyan hemen her şairin öncüsü, atası hep Nâzım Hikmet şiiri oldu. Bu etki, inanılmaz bir riski de beraberinde getirecek, yazılan şiirlerde Nâzım'ın şiirinin büyük esinleri olacak ve belki birkaç istisna dışında, toplumsalcı şiirini yenileyen, dönüştürebilen şaire pek rastlanamayacaktı.
Ahmed Arif ve şiiri, bu bağlamda inanılmaz bir ayrıcalığı temsil eder. Bu toplumcu ve gerçekçi şairler, yaşadıkları dünya savaşının yarattığı kaosun da etkisiyle, şiirlerini büyük ölçüde yenileyemediler. Yine aynı zaman diliminde, birçok şairi etki alanına alan bir Garip şiiri doğmuştu. Garip şairleri, şiirin geleneksel formlarını değiştirip, şiire Batı esinli bir serbestlik kazandırıp, bir tür yeni halk şiiri ortaya çıkarınca, birçok yeni şair de onların şiir diline hapsolup, yeni açılımlara gidemediler. Birkaç istisna hariç. Onlar zaten Garip şiiriyle hiç akrabalık kurmamışlardı.
Ahmed Arif, 1950'lerin başına gelindiğinde, Garip'ten hemen hiç etkilenmemenin yanında, Nâzım Hikmet ve onun etkisiyle beliren şairlerin toplumcu kanalın tamamen dışında bir şiir damarı oluşturacaktı. Nazım, başlangıç cümlesinde, onun da ustasıydı. Ama, bu dönem, şiirinin dili, imge sistemi ve kaynakları noktasında, Nâzım şiirinden de kopan yeni bir şiir yapısını oluşturuyordu. Bambaşka şiirsel kaynaklara evrilmişti. O dönemin şiirdeki modernleşme sürecinde Batı ve Divan şiiri önemli referanslardı. Şiirde farklı modern deneyimler kıyasıya Türkçe yazılan şiirin bir parçası oluyordu. Bunlar tabii ki çok genel bir saptama ama, çok başarılı, yeni şairlerin de ürediği bir zaman dilimiydi. En azından, bunlar, Garip'in yeniliğine bir tepki olarak da biçimlendiler.
Ahmed Arif, bu dönem, baştan beri andığımız hiçbir etkilenim odağına yaslanmadan, tamamen kendisinin olan bir şiiri ortaya çıkarmıştı. Özü, toplumsalcı duyarlılığa yaslanan bir şiirdi bu. Ancak; kaynaklarını, duyargasını ve imgelemini Doğu ve Anadolu kültürlerine yaslayan, ama bu kültürlerin şiir geleneğine tam olarak eklemlenemeyen, tamamen kendine ait bir toplumculuğu üretiyordu. Sevda, umut ve eşitlikçi bir dünya düşü bu şiirin de damarları durumundaydı. Anadolu'nun ama özellikle de Doğu'nun yoksul, emekçi halkının yaşadığı, duyumsadığı her şey bu şiirin kaynakları olacaktı. Daha önemli olan bu duyarlılıkları şiire dönüştürürken, bu kültürlerin efsaneleri, türküleri, masalları ve ağıtlarından kıyasıya yararlanarak kurmuştu kendi imgelemini. Anadolu'nun halk şiiri de belki kısmi bir esin perisiydi. Bu şiirde benzersiz bir sözcükler dünyası oluşmuştu. Ve bu sözcükler yoluyla ortaya çok ilginç bir ses ve anlam beliriyordu. İmge sisteminde yararlandığı sözcük ve dizelerde hiçbir şairin şiirinde rastlanmayan bir ritim oluşturmuştu.
Bu özel şiir evreniyle kurduğu şiirler uzun yıllar saklı durdu. O dönemin birtakım dergilerinde yayımlananlar da oldu. Ahmed Arif, tevkifat dönemi ve hemen sonrası bir komünist olarak tutuklandı, hapislerde yattı. Şiirinde bir suskun dönem yaşandı. Şairin eski çıkan şiirleri 1967'de Soyut dergisinde toplu olarak tekrar yayımlanmasının ardından, bu şiirlere gösterilen ilgi, 1968'de tek ve efsane kitabı Hasretinden Prangalar Eskittim'in yayımlanmasına neden oldu. Ve bu kitap, yıllar içinde en çok ilgi gören, sol kültür geleneğinin kopmaz bir parçasına dönüştü. Bu kitaptaki şiirler dillerden hiç düşmedi. Birçoğu bestelenip, türkü ve şarkı olarak belleklere kazındı. Sosyalist hareketin kutsal kitaplarından biri oldu.

Darbe de durduramadı
Hasretinden Prangalar Eskittim, 40. yılında, özel bir basım olarak, kısa süre önce tekrar yayımlandı. Bu kitap, 12 Eylül darbesi sonrası da okunmaya devam etti. Ama, 1980'e kadar yarattığı büyülü atmosfer sonraki yıllarda aynı ilgiyi görmedi. Ancak yeni kuşak sosyalistler; müzik grubu ve şarkıcılar için yine kaynak olmayı sürdürdü. Birtakım şiirleri belleklerden hiç silinmedi. Dolayısıyla, baskı yapmaya hep devam etti.
Metis Yayınları'nca hazırlanan bu özel baskının özenli hazırlanışında, çok eski baskılarında da yer alan Arif'in şiirine dair yazı ve röportajlar özenli bir iki yer oynamasıyla bu baskıda da bulunmakta. Arif'in adına yazılan iki oldukça güzel şiir de yer almakta. Elimizdeki kitabın eski, 1978 yayını 16. baskıya baktığımızda, burada bulunan Yaşar Kemal ve Gülten Akın metinlerine rastlanmıyor. Bunlar yerine, yeni baskıda Metin Demirtaş'ın anı yazısı ve Adnan Binyazar'ın özgün metniyle karşılaşılıyor. Ama, bu şiiri duyumsama ve kavrama noktasında Cemal Süreya'nın Ahmed Arif denemesi son derece çekici bir örnek.
Özel baskının bir başka önemli yanı, bu kitaptaki tüm şiirler yanında Ekler adlı özel bir bölüme de rastlamamız. Şairin oğlu Filinta Önal'ın hazırladığı bu Ekler'de kitapta yer almayıp, şairin ilk ve son dönemlerinde yayımladığı şiirleri bir arada buluyoruz. Örneğin, Ekler'de çoğunun kaynağı belli olan yedi şiiri yer alıyor. Bunlardan ilk olan Kalbim Dinamit Kuyusu, Arif şiirinin tam bir devamı. Buna benzer bir-iki örnek daha var. 1952'de Yeryüzü dergisinde çıkan Tutuklu şiiri ise yapı olarak biraz daha farklı özelliklere sahip. Bizi en çok şaşırtan ve ilk kez karşılaştığımız Basübadelmevt adlı şiir, Arif şiirinden çok uzak bir örnek. Hem de ilk gençlik yapıtı olmadığı halde. Yapı olarak güçlü olmasının yanında, ilk kez 2. Yeni esinli bir Arif şiiriyle karşılaşılıyor. Şairin kumaşındaki yetkinliğin yanında, meşhur kitaba niye almadığı da anlaşılıyor. Ekler'de, bu yedi şiirin yanında, dört tane de isim verilmemiş şiir var. Bu on bir şiirin neredeyse hepsinin kaynaklarının, yıllarının tespit ve dipnot açıklamaları, özellikle araştırmacılar için yapılan özenli bir çalışmayı gösteriyor.
Bu tanıtım yazısı, Ahmed Arif şiiri üzerine örnekler düzeyinde bir değerlendirme yazısı yazmamızı önlüyor. Bu kült kitap, yoksul ve emekçi halkının yaşadığı drama bir isyan özelliği taşıyor. Cumhuriyet dönemi modern şiirinin ilk has 'Doğu Şiiri' olarak anılmaya değer bir kitap bu. Ulusalcığın ön planda olduğu bir duyarlılık bu. Halkın özel dil ve hatta argosundan bile tüm hakikiliğiyle yararlanıyor şiirinde. Benzersiz bir ritim ve tonlamalarla biçimlenen bir şiir bu. Daha da önemli olan artık kırın kentin değil, dağın duygusu bir metafor olarak çoğu şiirine yedirilmiş durumda.Topyekün okunduğundaysa, tüm kaynakların bileşeni olan bir destansılık bu şiirin ana özelliği. Yarım yüzyılı aşan bir geçmişi olan bu şiirler, yine de haslığını, hakikiliğini, heyecanını koruyor. Öte yandansa, her şiirin aynı yetkinlikte olduğunu söylemek zor. Teknik, yarattığı ses, ritimve sorunsalı açısından daha zayıf duran örnekler de var. Ama, bu şiirler bile, bugünün toplumsalcı şiirini okuduğumuzda, daha ileri bir noktada durabiliyor.
Hasretinden Prangalar Eskittim, bu teknik, ruhani ve siyasal gücüyle, kırk yıldır ardından gelen birçok şairi etkiledi. Has bir Doğulu duyarlılığın yollarını açtı. Önümüzdeki zamanlarda da bu rolü üstleneceğe benziyor. Ahmed Arif, tek ve kendinin olan bir şiir yazdığı için önemli. Şiirde ustalık da bu noktada başlasa gerek.


  • HASRETİNDEN PRANGALAR ESKİTTİM
    Ahmed Arif, Metis Yayınları, 2008, 40. yıl özel basımı, 184 sayfa, 12 YTL.
  • DOSYA

    28/03/2008 (14 defa okundu)

    Ahmed Arif 1927 yılında Diyarbakır'da doğdu. Ortaöğrenimini Afyon Lisesi'nde tamamladı. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'nde felsefe eğitimi yaparken 141. ve 142. maddelere aykırı eylemde bulunma savıyla ilki 1950, ikincisi 1952-53 olmak üzere iki kez tutuklandığından öğrenimini tamamlayamadı. Çeşitli gazetelerde çalıştı. Şiirleri 1944-55 arasında dönemin dergilerinde yayımlandı. İlk ve tek şiir kitabı Hasretinden Prangalar Eskittim 1968'de basıldı. Bugüne kadar defalarca baskı yapan Hasretinden Prangalar Eskittim, başta 68 ve 78 döneminin sosyal muhalefet hareketleri olmak üzere geniş bir okur kesimi tarafından benimsendi. Şiirlerin büyük çoğunluğu çeşitli müzisyenler tarafından bestelendi. Ahmed Arif 1991 yılında öldü.

    Ahmed Arif'i tanışmadan tanıdım!
    AYDIN ENGİN
    Bende 9 baskısı var. Dokuzuncu değil dokuz ayrı baskısı. Birinci, bir arkadaşa armağan edilmiş, bir tane daha alınmış. Polis evi basıp Marx'ın, Engels'in yanı sıra Ahmet Arif'i de götürmüş. Bir tane daha alınmış. Sevgilin armağan etmiş, iç sayfaya incecik bir soru düşmüş: "Uğruma ölümlere gidip gelir misin?" Bir başka baskısı: Elden ele geçerken lime lime olmuş, kapağı kırılmış. Sonra ben el koymuşum; Selimiye Askeri Cezaevi'ndeki 'komün kitaplığı'ndan tırtıklamışım. Almanya'daki on iki yıllık siyasal göçmenlik günlerinin boğuntusunu kırmak için Türkiye'den onu istemişim. Bir arkadaşım 12 Eylül koşullarına meydan okumuş; Dale Carnegie'nin Dost Kazanma Sanatı adlı 'masum' kitabının kapağının içine gizleyip yollamış.
    Şiire gözünü Nâzım Hikmet'le açan ve ondan başka şair tanımamayı marifet sayan '68 gençliği'ne -galiba- Ferit Öngören cevap vermiş: "Nâzım ovaların şairidir, Ahmet Arif dağların..." Koca bir kuşağın epey büyük bir kesimi Ahmed Arif'le 12 Mart hapishanelerinde tanışmış. Maltepe Askeri Cezaevi'nin duvarları eminim hâlâ Haberin var mı taş duvar/ Demir kapı, kör pencere dizeleriyle meydan okuyanların sesleri yankılanıyordur. (Merhaba Harun Karadeniz!)
    Ve şairin kendisi... Ankara Yenigün gazetesindeki arkadaşlarla bir rakı sohbeti. Gazetenin düzeltmeni de gelmiş. Kel kafalı, suskun ve somurtkan bir adam. Söz şiirden açıldı. O, susuyor. Söz, arkadaşların muzip gülücükleri eşliğinde Ahmed Arif'e geldi. O, susuyor. Ben "Ankara'nın İncesu Deresi'ne onun dizeleriyle vurgunum ve o dere Ankara'nın neresinde bilmiyorum. Hatta öyle bir dere var mı, onu da bilmiyorum" dedim. Suskun ve somurtuk adam, "Bir gün gel de sana göstereyim" dedi. Boş bulundum, "Biliyor musun sahiden" diye sordum. O "İyi bilirim" demekle yetindi. Sonra sohbet başka dallara atladı. Gece evinde kaldığım arkadaşım zalim bir gülücükle dalgasını geçti: "O adam Ahmed Arif'ti" dedi. Yazık, ben, Ahmed Arif'i tanışmadan tanıdım!

    Türkçe ve şiir var oldukça anacağız
    ENVER ERCAN
    Hasretinden Prangalar Eskittim, 1980'li yıllarda çoktan kült kitap olmuştu zaten; ve hepimizi çok etkiliyordu. İstanbul'a kitap fuarı nedeniyle geldiğinde kendisiyle de tanıştım. İçim ısındı. Şiirindeki gibi rüzgârlı ve dikti. Kendisiyle yaptığım söyleşi nedeniyle birkaç kez mektuplaştık. Heybetine karşın çok incelikliydi: Genç bir şiirseverin sorduğu, çoğu acemi sorulara bile bıkmadan usanmadan yanıt verecek kadar. Yakın dostu Cemal Süreya'yı tanımış olmam da şanstı benim için. Ahmed Arif'e ve şiirine ilişkin pek çok şey öğrendim. Ahmed Arif'e ilişkin en çarpıcı incelemelerden birini o yazmıştı zaten.
    Hasretinden Prangalar Eskittim'i, Türkçe ve şiir var oldukça, her on yılda bir anacağımıza inanıyorum.

    Okunmadıysa büyük eksiklik
    TUĞRUL ERYILMAZ
    O dönemi hatırlayalım. Marksizm ve Egzistansiyalizm, Çimento, Paris Düşerken gibi kitaplar okunuyor. Nâzım Hikmet'ten başka şair pek ciddiye alınmıyor. Ve birdenbire, şimdi tam hatırlamıyorum, ya şair Özkan Mert ya da Hüseyin Cevahir bana bir şiir kitabı veriyor. 68 sonlarına doğru olmalı. Benim gibi, maalesef şiirden fazla anlamayan biri bile kitabı aylarca elinden bırakamıyor, dönüp dönüp tekrar okuyor. Adı, Hasretinden Prangalar Eskittim. Kim bu Ahmed Arif? Tek bildiğimiz yaşlı (40'ını geçmiş ya) ve Kürt olduğu. 10'lu yaşların sonunda olan bizler bu aşk ve kavga üzerine inanılmaz sözler söyleyen adamın ölünceye kadar hayatımızda kalacağını o çağımızda bile anlıyoruz. Bir de Ahmed Arif'in kitabının çıkışının ardından Ankara SBF'ye gelip şiirlerini okuduğu geceyi hiç unutamam. O sert yüzün altında müthiş sevecen bir yürek. Bizle sohbet edip abuk sabuk sorulara cevap vermesi. İyi ki onu okudum ve gördüm. Hasretinden Prangalar Eskittim eğer okunmadıysa bu hayatta ciddi bir eksikliktir, dersem inanın bunda bir gram abartma yoktur.

    Kim bu adam yahu!
    SENNUR SEZER
    Hasretinden Prangalar Eskittim, 1968'de yayımlandığında Ahmed Arif şiiri yabancım değildi. 'Ahmed Arif' imzasıyla ilk kez 'Büyük Gazete'de karşılaştım. Ay Karanlık şiiriyle. Çarpıldım. Koçaklamayı andırır bir aşk şiiri. Yıl 1960'tı. On yedi yaşın cahilliği. Nâzım Hikmet'i pelür kopyalardan okuyorum/okuyoruz. Sabahattin Ali'yi eski baskılardan. Ama Ahmed Arif adına yabancıyım. İyice kızdığımı anımsıyorum, "Kim bu adam yahu... benim yazacaklarımı yazmış?"
    Sonra Ay Karanlık'ı tekrar tekrar okumaktan ezberledim:
    Maviye
    Maviye çalar gözlerin,
    Yangın mavisine
    Rüzgarda asi
    (Kültür magazin dergisiydi Büyük Gazete. Derginin sahibi Faiz Turhan'dı. Avukat Füruzan Hüsrev Tökin, Afif Yesari dergiyi yönetenler arasındaydı. Orhan Kemal, Eskici ve Oğulları adlı romanını orada tefrika ediyordu. Ahmed Arif'in kimliğini sorduğumda anlattılar.
    Ben aşk şiirinin bir çığlık yerine öfkeli bir sesle de yazılacağını ondan öğrendim.


     

    Hasretinden prangalar eskittim
    Seni, anlatabilmek seni.
    İyi çocuklara, kahramanlara.
    Seni, anlatabilmek seni,
    Namussuza, haldan bilmez,
    Kahpe yalana.

    Ard-arda kaç zemheri,
    Kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu.
    Dışarda gürül-gürül akan bir dünya...
    Bir ben uyumadım,
    Kaç leylım bahar,
    Hasretinden prangalar eskittim.
    Saçlarına kan gülleri takayım,
    Bir o yana
    Bir bu yana...

    Seni, bağırabilsem seni,
    Dipsiz kuyulara,
    Akan yıldıza,
    Bir kibrit çöpüne varana,
    Okyanusun en ıssız dalgasına
    Düşmüş bir kibrit çöpüne.

    Yitirmiş tılsımını ilk sevmelerin,
    Yitirmiş öpücükleri,
    Payı yok, apansız inen akşamlardan,
    Bir kadeh, bir cıgara, dalıp gidene,
    Seni, anlatabilsem seni...
    Yokluğun, Cehennemin öbür adıdır Üşüyorum, kapama gözlerini...

    KÖPRÜYE VARINCA KÖPRÜ YIKILDI

    8/6/2008 · Kategori: Edebiyat Tarihimizden

    KÖPRÜYE VARINCA KÖPRÜ YIKILDI

    Hasan Hüseyin, bu şiiri temmuz 1965'te bitirdi. Karısı gebeydi. Proton'lar, Luna'lar, Mariner'ler cirit atıyorlardı uzayda. Kızılırmak akıyordu. Köprü çürüktü. Bir çift angut olurdu bırakılmış akşamlar. Anguda silâh sıkılmaz. Kızılırmak aka aka... Dalga taşı oya oya... Türküler çoğala çoğala... Öfkeler kızara kızara... Ve bir gelin alayıydı, çekip giderdi allı pullu. Göçtü köprü, kaptı sular gelini. Ve atlılar gitti gider. Dediler: "Kızılırmak n'ettin allı gelini?"  Demediler: "Çürük köprü n'ettin allı gelini?"  Ve işte bezirganlar gördüler yıldızlarının düştüğünü. Çünkü öyle değil, böyle konulmuştu taş. Pencereler açıla açıla, kapılar kırıla kırıla, Kızılırmak aka aka...

     

    6 Ağustos 1965. Bir oğlu oldu Hasan Hüseyin'in. Adını Temmuz koydu. Bebek indi raftan, 'Kızılırmak' çıktı rafa. İstanbul'dan bir yayınevi aldı onu raftan, götürdü İstanbul'a. Temmuz büyümekte, Kızılırmak uyumakta. Aradan geçti aylar. Birgün çıkageldi Kızılırmak İstanbullardan. Köprü çürüktü. Duvara pencere nasıl açılır? Kızılırmak aka aka, dalga taşı oya oya! İstanbullu yayınevi "I-ıh" dedi. Kızılırmak çıktı rafa. Denizin altı balık, üstü gemi. Ya balık çıkar üste, ya martı iner alta. Bugün değilse, yarın. Temmuz büyümekte, Kızılırmak uyumakta. Gider köprü, kalır alacakaranlıkta bir çift angut, oralarda.

     

    Birgün dedi ki Ankara'da bir derginin sahibi: "Çoktandır şiir vermiyorsun dergiye.." Düşündü Hasan Hüseyin, "Vereyim" dedi. Kızılırmak'tan bir bölüm vermek istiyordu. Dergici, "Şunun tümünü ben bir okuyayım" dedi. Ertesi gün, "Hepsini yayımlayalım dergide" diye önerdi. Düşündü ozan: basımevleri.. dizgi.. baskı.. bir sürü yanlış... Oysa hemen okura ulaşması gerekiyordu yapıtın. "Olur" dedi. Ertesi gün, "Şu derginin sorumluluğunu da sen üzerine alsana.." dedi dergici. "Olur" dedi ozan. Ve Kızılırmak, o derginin Eylül 1966 sayısında çıktı. İlgi büyük oldu.

     

    Birgün bir genç geldi, Hasan Hüseyin'in çalışmakta olduğu Akis dergisinin bürosuna: "Ağbi" dedi, "çok büyük bir şiir bu. Kitap halinde bastıralım, herkes okusun bunu." Düşündü Hasan Hüseyin, "Olur" dedi. Kızılırmak'ı o genç alıp gitti. Egemen sınıflar iktidarı, 'temel hakları korumak için kanun' tasarlamıştı. Buzlar çözüldükçe, dolu yağdıkça, yel estikçe, kızara köpüre' akıyordu Kızılırmak.

     

    1966 yılı aralık ayının son cumartesisi. Kızılay'da bir kitabevinde 'imza günü' düzenlenmiş: Hasan Hüseyin orada, dostlarına Kızılırmak'ı imzalayacak. Kitap, öğleden sonra alınabildi basımevinden. İmza günü, dört saat sürdü. Saat 20'de ODTÜ'den bir araba geldi. Hasan Hüseyin'i ODTÜ'ye götürdü. Şiir-sanat gecesinde şiirler okudu Hasan Hüseyin, Kızılırmak'tan okudu. Coşkun bir gece oldu. Egemen sınıflar iktidarı, 'temel hakları koruma kanunu'na yer yapma çabasındaydı. Hava gergindi. Kızılırmak kızara köpüre akıyordu.

     

    28 Ocak 1967. Cumartesi. Öğle sonu. Derginin bürosu. Kimsecikler yok. Hasan Hüseyin, telefonda. Birileriyle şakalaşıyor. İnce, orta boylu, pardösülü bir genç adam girdi odaya. Elinde, dürülü bir gazete. Çekingen. Kapıda durup bekledi. Telefon bitince konuştu: "Birinci Şubedenim. Basın Savcısı sizi görmek istiyor, Kızılırmak'tan ötürü". Hasan Hüseyin, "Olur, pazartesi uğrayayım" dedi. Kibarca ayrıldı memur. Az sonra, konuyu unuttu Hasan Hüseyin, işine daldı.


    29 Ocak 1967. Pazar. Hasan Hüseyin, TİP'in düzenlediği gece için monolog, diyalog, güldürülü birşeyler hazırlamağa çalıştı. Yazdı, çizdi, beğenmedi. Şöyle, eğlenceli birşeyler olsun istiyordu. Temmuz beş aylık: ne bilsin neler hazırlamak gerektiğini? İki doğum birarada: biri Kızılırmak, biri Temmuz. Mutlu sayılabilir Hasan Hüseyin. Karısı Azime basmış istifayı, Temmuz'u büyütüyor. Mutfakta zeytin -ekmek, şişede süt, sobada kömür. Vızgelir gerisi! 'Nasılsa, baharın sonu yazdır.'

     

    30 Ocak 1967. Pazartesi. Saat 14. Entertip çalışıyor, baskı makinesi çalışıyor. Dergide çalışma günü. Hasan Hüseyin, "Savcılığa kadar gidip geleyim" dedi muhabirlere ve çıktı. Kar atıştırıyordu. Çevrintili bir kardı. Açlık duydu Hasan Hüseyin, peynirli bir sandviç yedi çabucak. Ulus'taki heykelin oradan yukarıya doğru çıktı. Fırtına ve kar dağıtmıştı insanları, kalabalık değildi caddeler. Suratsız bir gün.


    Basın Savcı Yardımcısı çekti masanın gözünü, çıkarttı bir dosya. Kızılırmak, sayfa sayfa, dize dize çizilmişti kırmızı kalemle. "Bilirkişi suç buldu kitapta" dedi Savcı. "Olamaz" dedi Hasan Hüseyin. Tutanak yazıldı, imzalandı. "Bi dakka.." dedi Savcı, danışmağa gitti. Döndü: "Bi dakka bekleyin dışarda". İyi ya... Beklemeğe durdu Hasan Hüseyin. "N'oluyor?" dediler salondakiler. "Bilmem" dedi. Sulh Ceza Yargıcının kararı: "Tutukluyorum". Soğuk. Buz. Karanlık. "Fakat.." Hapisanenin kırmızı arabası, Hasan Hüseyin'i alıp götürdü. Ankara Merkez Cezaevi'ne soktu.

     

    Hasan Hüseyin, Kızılırmak adlı yapıtından ötürü, 'komünizm propagandası yapmak’ suçuyla, Türk Ceza Yasasının 142. maddesi uyarınca tutuklanmıştı: 30 Ocak 1967. Ertesi günki gazeteler başlık çektiler: "Kızılırmak dondu", "Deliği boyladı". Gerçekten de, Kızılırmak, onbeş yıldır ilk olarak donuyordu. Oysa çağıl çağıl akıyordu beriki Kızılırmak, kızara köpüre akıyordu. Ve alacakaranlıkta bir çift angut öylece duruyordu oralarda.

     

    Ve 9 Mart 1967. Hasan Hüseyin, Merkez Cezaevi'nin 9. koğuşundan alındı, bileklerinde demir kelepçe. Adliye koridorlarını dolduran kalabalığın arasından güçlükle geçirilerek Üçüncü Ağır Ceza Mahkemesi salonuna getirildi. Savunma avukatları: Halit Çelenk, Niyazi Ağırnaslı, Minnetullah Haydaroğlu. Savunma uzun ve coşturucuydu. Mahkeme, Hasan Hüseyin'in 'tutuklu olmayarak' yargılanmasına, yapıtın, yeni bir bilirkişi kuruluna incelettirilmesine karar verdi. Gazeteler başlık çektiler: "Kızılırmak taştı." Gerçekten de Kızılırmak'ın buzları çözülmüştü. Bir hafta sonra, Avukat Niyazi Ağırnaslı'ya bir motosiklet çarptı, ölümün kıyısına bıraktı değerli hukukçuyu.

     

    İkinci bilirkişi kurulunun üç profesörü, oybirliğiyle, Kızılırmak'ta, 142. maddeye göre suç bulunmadığını bildirdi. Savcı, üçüncü bir bilirkişi istedi. Üçüncü bilirkişi kurulunun üç profesöründen ikisi, Kızılırmak'ta, 142. maddede tanımlanan suçun bulunmadığını bildirdi. Savcı, yine de Hasan Hüseyin'in mahkûmiyetini istedi. Üçüncü Ağır Ceza Mahkemesi, Hasan Hüseyin Korkmazgil'i üç yıl ağır hapse, ayrıca sürgün ve 'medeni haklardan memnuiyet' cezasına mahkûm etti: 25 Kasım 1968. Bir üye, 'muhalif kaldı. Sağcı gazeteler başlık çektiler: "Üç yılı yedi".

     

    10 Eylül 1969. Yargıtay Birinci Ceza Dairesi, mahkûmiyet kararını esastan bozdu. Hasan Hüseyin'i vekili Halit Çelenk savunmuştu. İki üye, muhalif kaldı. Yargıtay'ın kararı, Hasan Hüseyin'e, 26 Eylül günü, özel yoldan bildirildi. Ozan, o günlerde, TİP milletvekili adayı olarak, Çorum köylerini dolaşıyordu. 1 Ekim 1969 günlü gazeteler, "Kızılırmak şairi hakkındaki mahkûmiyet kararını Yargıtay esastan bozdu" diye yazdılar. Sağcı basın sustu. İşte, Yargıtay'ın ilâmı:

     


    YARGITAY İLAMI

    T.C.

    YARGITAY Birinci Ceza Dairesi
    Esas No: 1969/257
    Karar No: 1969/2398
    Tebliğname: 1 -B/17



    Yayın yoliyle Komünizm propagandası yapmak ve Komünizmi övmekten sanık Hasan Hüseyin Korkmazgil'in TCK'nun 142/4-6, 173/3 ve 31 inci maddeleri uyarınca üç sene ağır hapsine ve cezası kadar kamu hizmetlerinden yasaklanmasına ve Kayseri'de ikametle bir sene müddetle genel güvenlik gözetimi altında bulundurulmasına dair (ANKARA) 3. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 25.11.1968 gün ve 1967/59 esas ve 1968/292 karar sayılı hükmün duruşmalı olarak Yargıtayca incelenmesi sanık tarafından istenilmiş ve para yatırılmış olduğundan dava evrakı Cumhuriyet Başsavcılığından tebliğname ile Yargıtay Birinci Ceza Dairesine gönderilmekle duruşmalı olarak yapılan inceleme sonunda aşağıdaki karar tesbit edildi:

    Sanık Hasan Hüseyin Korkmazgil tarafından yazılıp yayınlanmış olan (Kızılırmak) adlı şiir kitabında; açlıktan, sefaletten, geri kalmışlıktan, vurgunculuktan, sömürülmeden ve emperyalizmden şikâyet edilerek bunlar üzerinde kurulmuş olan düzenin değiştirilmesi özleminin ifade edildiği görülmüştür.

    Gerekçeli kararın 2 nci sahifesinde (kitabın 11 ve 12 nci sahifelerinde demokrasinin yerildiği) yazılı ise de; bu sahifelerde böyle yermeğe rastlanmamış ve ancak 12 inci sahifede (Nevyork'ta vurgunun, soygunun döllendiğinden ve Vaşington ağalarının platin dişlerinden) söz edilmesinin ise demokrasiyi yermekle bir ilgisi mevcut bulunmamıştır.

    Kararın 3 üncü sahifesinde kabul edildiği gibi kitabın 25 inci sahifesinde (sanığın istediği rejimin gelmesine devlet silahının engel olduğu) ifade edilmiş olmayıp gözü gibi koruyup kolladığı devlet silahının yoksul yetimlere doğrultulduğu öne sürülmüştür.

    Sanığın, gelmesini istediği ve beklediğini söylediği düzenden komünizmi kastettiğini kabule elverişli bir sebebe de rastlanmamıştır.

    Türk Ceza Kanununun 141 inci maddesinin birinci fıkrasında sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde tahakkümünü tesis etmeye, sosyal bir sınıfı ortadan kaldırmaya veya memleket içinde müesses iktisadi veya sosyal nizamlardan herhangi birini devirmeye matuf, faaliyetler ve 142 nci maddenin birinci fıkrasında da yukarıda yazılı fiilleri işlemek için propaganda yapmak ve bu maddenin 4 sayılı bendinde ise bu fiilleri övmek suç sayılarak ceza müeyyidesine bağlanmış ve incelenen kitapta ise, kanunun suç saydığı bu fiillere rastlanmamış ve bir memlekette açlığın, yoksulluğun, sefaletin mevcudiyetinden bahsedilmesi ve mücerret emperyalist düzenin ve sömürücülüğün yerilmesinin ve sömürücülüğe, vurgunculuğa yol açan emperyalist düzenin değiştirilmesi gerektiğinin savunulması, yukarıda yazılı kanun hükümlerine göre suç teşkil etmemiş olduğu halde birtakım yorum ve istidlallerle yazılı şekilde hükümlülük kararı verilmesi;

    YOLSUZ, sanığın ve duruşmalı inceleme sırasındaki müdafiinin temyiz itirazları bu itibarla varit olduğundan, tebliğnamedeki onama isteğinin reddi ile hükmün CMUK'nun 307, 308 ve 321 inci maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), depo parasının geri verilmesine ve evrakın yerine gönderilmesine 10.9.1969 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

    10.9.1969 gününde verilen işbu karar, Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Burhaneddin Damar'ın huzurunda ve duruşmada savunmasını yapmış bulunan sanık Hasan Hüseyin Korkmazgil müdafii Avukat Halit Çelenk'in yokluğunda 6.9.1969 gününde usulen ve açık olarak anlatıldı.


    (Mühür)

     

     

    16 Aralık 1969. Dosya yine Üçüncü Ağır Ceza Mahkemesinde. Başkan, sanık vekili Avukat Halit Çelenk'e sordu: "Ne diyorsunuz?" Sanığa sordu: "Siz?" Ve Savcı kalktı yerinden, "Mahkûmiyetini istiyorum" dedi. Beş dakika ara. Karar: "Yargıtay'ın kararına uyulmuştur?" Bir üye yine 'muhalif. İşte, Üçüncü Ağır Ceza Mahkemesinin 'uyma' kararı:



    3. Ağır Ceza Mahkemesi
    Esas No  : 1969/279
    Karar No: 1969/332
    C.S. NO  : 1967/11 Bs


    KARAR


    Başkan:    A. Fahri Yücel 8675
    Üye     :    Ali Bedirhanoğlu 9366
    Üye     :    M. Suphi Balat 11393
    Kâtip   :    İsmail Uyanık


    C. Savcı Yardımcısı:

    SelahattinYertut 11485


    Davacı              :   K.H.
    Sanık                :   Hasan Hüseyin, Korkmazgil
    Suç                   :   Komünizm propagandası yapmak
    Suç Tarihi         :   Aralık 1966
    Tevkif Tarihi     :   30 Ocak 1967
    Tahliyesi           :    9 Mart 1967


    Komünizm propagandası yapmaktan sanık yukarıda açık kimliği yazılı Hasan Hüseyin Korkmazgil hakkında Mahkememizden verilen 25.11.1968 tarihli mahkûmiyet hükmü sanığın temyizi üzerine Yargıtay Birinci Ceza Dairesinin 26.9.1969 tarih ve 257/2398 sayılı ilâmı ile bozularak evrak Mahkememize iade edilmekle bozma kararına uyularak yeniden yapılan açık yargılama sonunda;

     

    Gereği Görüşülüp Düşünüldü: Tafsilatı zabıtnamelerinde yazılı olduğu üzere sanığın komünizm propagandası yaptığından bahisle hakkında kamu davası açılmışsa da: uyulan 26.9.1969 tarihli Yargıtay Birinci Ceza Dairesinin bozma kararında açıklandığı üzere sanık tarafından yazılan Kızılırmak adlı şiir kitabında açlıktan, sefaletten, geri kalmışlıktan, vurgunculuktan, sömürülmekten ve emperyalizmden şikâyet edilerek bunlar üzerinde kurulmuş olan düzenin değiştirilmesi özleminin ifade edilmek istendiği, kitapta kanunun suç saydığı fiillere rastlanılmamış bulunması, açlıktan, yoksulluktan ve sefaletten bahsedilmesinin suç teşkil etmemiş bulunması sebebiyle sanığın tekevvün etmemiş müsnet suçtan BERAATİNE, üyeden Ali Bedirhanoğlu'nun muhalefet oyuna karşı talebe aykırı olarak oyçokluğu ile ve temyizi kaabil olmak üzere verilen karar sanık ve vekilinin yüzlerine karşı ve C. Savcı Yardımcısı Selahattin Yertut huzuru ile açıktan okunup anlatıldı.


    16.12.1969


    Başkan       Üye             Üye           

     

    'Kızılırmak', işte böyle 'beraat' etti; ve üç yıl yayımlanamayan yapıtın ikinci basımı ancak, Ocak 1970'de yapılabildi.


    Ankara, 15 Ocak 1970
             ve 7 Kasım 1971


        Hasan Hüseyin

    KÖPRÜYE VARINCA KÖPRÜ YIKILDI

    8/6/2008 · Kategori: Edebiyat Tarihimizden

    KÖPRÜYE VARINCA KÖPRÜ YIKILDI

    Hasan Hüseyin, bu şiiri temmuz 1965'te bitirdi. Karısı gebeydi. Proton'lar, Luna'lar, Mariner'ler cirit atıyorlardı uzayda. Kızılırmak akıyordu. Köprü çürüktü. Bir çift angut olurdu bırakılmış akşamlar. Anguda silâh sıkılmaz. Kızılırmak aka aka... Dalga taşı oya oya... Türküler çoğala çoğala... Öfkeler kızara kızara... Ve bir gelin alayıydı, çekip giderdi allı pullu. Göçtü köprü, kaptı sular gelini. Ve atlılar gitti gider. Dediler: "Kızılırmak n'ettin allı gelini?"  Demediler: "Çürük köprü n'ettin allı gelini?"  Ve işte bezirganlar gördüler yıldızlarının düştüğünü. Çünkü öyle değil, böyle konulmuştu taş. Pencereler açıla açıla, kapılar kırıla kırıla, Kızılırmak aka aka...

     

    6 Ağustos 1965. Bir oğlu oldu Hasan Hüseyin'in. Adını Temmuz koydu. Bebek indi raftan, 'Kızılırmak' çıktı rafa. İstanbul'dan bir yayınevi aldı onu raftan, götürdü İstanbul'a. Temmuz büyümekte, Kızılırmak uyumakta. Aradan geçti aylar. Birgün çıkageldi Kızılırmak İstanbullardan. Köprü çürüktü. Duvara pencere nasıl açılır? Kızılırmak aka aka, dalga taşı oya oya! İstanbullu yayınevi "I-ıh" dedi. Kızılırmak çıktı rafa. Denizin altı balık, üstü gemi. Ya balık çıkar üste, ya martı iner alta. Bugün değilse, yarın. Temmuz büyümekte, Kızılırmak uyumakta. Gider köprü, kalır alacakaranlıkta bir çift angut, oralarda.

     

    Birgün dedi ki Ankara'da bir derginin sahibi: "Çoktandır şiir vermiyorsun dergiye.." Düşündü Hasan Hüseyin, "Vereyim" dedi. Kızılırmak'tan bir bölüm vermek istiyordu. Dergici, "Şunun tümünü ben bir okuyayım" dedi. Ertesi gün, "Hepsini yayımlayalım dergide" diye önerdi. Düşündü ozan: basımevleri.. dizgi.. baskı.. bir sürü yanlış... Oysa hemen okura ulaşması gerekiyordu yapıtın. "Olur" dedi. Ertesi gün, "Şu derginin sorumluluğunu da sen üzerine alsana.." dedi dergici. "Olur" dedi ozan. Ve Kızılırmak, o derginin Eylül 1966 sayısında çıktı. İlgi büyük oldu.

     

    Birgün bir genç geldi, Hasan Hüseyin'in çalışmakta olduğu Akis dergisinin bürosuna: "Ağbi" dedi, "çok büyük bir şiir bu. Kitap halinde bastıralım, herkes okusun bunu." Düşündü Hasan Hüseyin, "Olur" dedi. Kızılırmak'ı o genç alıp gitti. Egemen sınıflar iktidarı, 'temel hakları korumak için kanun' tasarlamıştı. Buzlar çözüldükçe, dolu yağdıkça, yel estikçe, kızara köpüre' akıyordu Kızılırmak.

     

    1966 yılı aralık ayının son cumartesisi. Kızılay'da bir kitabevinde 'imza günü' düzenlenmiş: Hasan Hüseyin orada, dostlarına Kızılırmak'ı imzalayacak. Kitap, öğleden sonra alınabildi basımevinden. İmza günü, dört saat sürdü. Saat 20'de ODTÜ'den bir araba geldi. Hasan Hüseyin'i ODTÜ'ye götürdü. Şiir-sanat gecesinde şiirler okudu Hasan Hüseyin, Kızılırmak'tan okudu. Coşkun bir gece oldu. Egemen sınıflar iktidarı, 'temel hakları koruma kanunu'na yer yapma çabasındaydı. Hava gergindi. Kızılırmak kızara köpüre akıyordu.

     

    28 Ocak 1967. Cumartesi. Öğle sonu. Derginin bürosu. Kimsecikler yok. Hasan Hüseyin, telefonda. Birileriyle şakalaşıyor. İnce, orta boylu, pardösülü bir genç adam girdi odaya. Elinde, dürülü bir gazete. Çekingen. Kapıda durup bekledi. Telefon bitince konuştu: "Birinci Şubedenim. Basın Savcısı sizi görmek istiyor, Kızılırmak'tan ötürü". Hasan Hüseyin, "Olur, pazartesi uğrayayım" dedi. Kibarca ayrıldı memur. Az sonra, konuyu unuttu Hasan Hüseyin, işine daldı.


    29 Ocak 1967. Pazar. Hasan Hüseyin, TİP'in düzenlediği gece için monolog, diyalog, güldürülü birşeyler hazırlamağa çalıştı. Yazdı, çizdi, beğenmedi. Şöyle, eğlenceli birşeyler olsun istiyordu. Temmuz beş aylık: ne bilsin neler hazırlamak gerektiğini? İki doğum birarada: biri Kızılırmak, biri Temmuz. Mutlu sayılabilir Hasan Hüseyin. Karısı Azime basmış istifayı, Temmuz'u büyütüyor. Mutfakta zeytin -ekmek, şişede süt, sobada kömür. Vızgelir gerisi! 'Nasılsa, baharın sonu yazdır.'

     

    30 Ocak 1967. Pazartesi. Saat 14. Entertip çalışıyor, baskı makinesi çalışıyor. Dergide çalışma günü. Hasan Hüseyin, "Savcılığa kadar gidip geleyim" dedi muhabirlere ve çıktı. Kar atıştırıyordu. Çevrintili bir kardı. Açlık duydu Hasan Hüseyin, peynirli bir sandviç yedi çabucak. Ulus'taki heykelin oradan yukarıya doğru çıktı. Fırtına ve kar dağıtmıştı insanları, kalabalık değildi caddeler. Suratsız bir gün.


    Basın Savcı Yardımcısı çekti masanın gözünü, çıkarttı bir dosya. Kızılırmak, sayfa sayfa, dize dize çizilmişti kırmızı kalemle. "Bilirkişi suç buldu kitapta" dedi Savcı. "Olamaz" dedi Hasan Hüseyin. Tutanak yazıldı, imzalandı. "Bi dakka.." dedi Savcı, danışmağa gitti. Döndü: "Bi dakka bekleyin dışarda". İyi ya... Beklemeğe durdu Hasan Hüseyin. "N'oluyor?" dediler salondakiler. "Bilmem" dedi. Sulh Ceza Yargıcının kararı: "Tutukluyorum". Soğuk. Buz. Karanlık. "Fakat.." Hapisanenin kırmızı arabası, Hasan Hüseyin'i alıp götürdü. Ankara Merkez Cezaevi'ne soktu.

     

    Hasan Hüseyin, Kızılırmak adlı yapıtından ötürü, 'komünizm propagandası yapmak’ suçuyla, Türk Ceza Yasasının 142. maddesi uyarınca tutuklanmıştı: 30 Ocak 1967. Ertesi günki gazeteler başlık çektiler: "Kızılırmak dondu", "Deliği boyladı". Gerçekten de, Kızılırmak, onbeş yıldır ilk olarak donuyordu. Oysa çağıl çağıl akıyordu beriki Kızılırmak, kızara köpüre akıyordu. Ve alacakaranlıkta bir çift angut öylece duruyordu oralarda.

     

    Ve 9 Mart 1967. Hasan Hüseyin, Merkez Cezaevi'nin 9. koğuşundan alındı, bileklerinde demir kelepçe. Adliye koridorlarını dolduran kalabalığın arasından güçlükle geçirilerek Üçüncü Ağır Ceza Mahkemesi salonuna getirildi. Savunma avukatları: Halit Çelenk, Niyazi Ağırnaslı, Minnetullah Haydaroğlu. Savunma uzun ve coşturucuydu. Mahkeme, Hasan Hüseyin'in 'tutuklu olmayarak' yargılanmasına, yapıtın, yeni bir bilirkişi kuruluna incelettirilmesine karar verdi. Gazeteler başlık çektiler: "Kızılırmak taştı." Gerçekten de Kızılırmak'ın buzları çözülmüştü. Bir hafta sonra, Avukat Niyazi Ağırnaslı'ya bir motosiklet çarptı, ölümün kıyısına bıraktı değerli hukukçuyu.

     

    İkinci bilirkişi kurulunun üç profesörü, oybirliğiyle, Kızılırmak'ta, 142. maddeye göre suç bulunmadığını bildirdi. Savcı, üçüncü bir bilirkişi istedi. Üçüncü bilirkişi kurulunun üç profesöründen ikisi, Kızılırmak'ta, 142. maddede tanımlanan suçun bulunmadığını bildirdi. Savcı, yine de Hasan Hüseyin'in mahkûmiyetini istedi. Üçüncü Ağır Ceza Mahkemesi, Hasan Hüseyin Korkmazgil'i üç yıl ağır hapse, ayrıca sürgün ve 'medeni haklardan memnuiyet' cezasına mahkûm etti: 25 Kasım 1968. Bir üye, 'muhalif kaldı. Sağcı gazeteler başlık çektiler: "Üç yılı yedi".

     

    10 Eylül 1969. Yargıtay Birinci Ceza Dairesi, mahkûmiyet kararını esastan bozdu. Hasan Hüseyin'i vekili Halit Çelenk savunmuştu. İki üye, muhalif kaldı. Yargıtay'ın kararı, Hasan Hüseyin'e, 26 Eylül günü, özel yoldan bildirildi. Ozan, o günlerde, TİP milletvekili adayı olarak, Çorum köylerini dolaşıyordu. 1 Ekim 1969 günlü gazeteler, "Kızılırmak şairi hakkındaki mahkûmiyet kararını Yargıtay esastan bozdu" diye yazdılar. Sağcı basın sustu. İşte, Yargıtay'ın ilâmı:

     


    YARGITAY İLAMI

    T.C.

    YARGITAY Birinci Ceza Dairesi
    Esas No: 1969/257
    Karar No: 1969/2398
    Tebliğname: 1 -B/17



    Yayın yoliyle Komünizm propagandası yapmak ve Komünizmi övmekten sanık Hasan Hüseyin Korkmazgil'in TCK'nun 142/4-6, 173/3 ve 31 inci maddeleri uyarınca üç sene ağır hapsine ve cezası kadar kamu hizmetlerinden yasaklanmasına ve Kayseri'de ikametle bir sene müddetle genel güvenlik gözetimi altında bulundurulmasına dair (ANKARA) 3. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 25.11.1968 gün ve 1967/59 esas ve 1968/292 karar sayılı hükmün duruşmalı olarak Yargıtayca incelenmesi sanık tarafından istenilmiş ve para yatırılmış olduğundan dava evrakı Cumhuriyet Başsavcılığından tebliğname ile Yargıtay Birinci Ceza Dairesine gönderilmekle duruşmalı olarak yapılan inceleme sonunda aşağıdaki karar tesbit edildi:

    Sanık Hasan Hüseyin Korkmazgil tarafından yazılıp yayınlanmış olan (Kızılırmak) adlı şiir kitabında; açlıktan, sefaletten, geri kalmışlıktan, vurgunculuktan, sömürülmeden ve emperyalizmden şikâyet edilerek bunlar üzerinde kurulmuş olan düzenin değiştirilmesi özleminin ifade edildiği görülmüştür.

    Gerekçeli kararın 2 nci sahifesinde (kitabın 11 ve 12 nci sahifelerinde demokrasinin yerildiği) yazılı ise de; bu sahifelerde böyle yermeğe rastlanmamış ve ancak 12 inci sahifede (Nevyork'ta vurgunun, soygunun döllendiğinden ve Vaşington ağalarının platin dişlerinden) söz edilmesinin ise demokrasiyi yermekle bir ilgisi mevcut bulunmamıştır.

    Kararın 3 üncü sahifesinde kabul edildiği gibi kitabın 25 inci sahifesinde (sanığın istediği rejimin gelmesine devlet silahının engel olduğu) ifade edilmiş olmayıp gözü gibi koruyup kolladığı devlet silahının yoksul yetimlere doğrultulduğu öne sürülmüştür.

    Sanığın, gelmesini istediği ve beklediğini söylediği düzenden komünizmi kastettiğini kabule elverişli bir sebebe de rastlanmamıştır.

    Türk Ceza Kanununun 141 inci maddesinin birinci fıkrasında sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde tahakkümünü tesis etmeye, sosyal bir sınıfı ortadan kaldırmaya veya memleket içinde müesses iktisadi veya sosyal nizamlardan herhangi birini devirmeye matuf, faaliyetler ve 142 nci maddenin birinci fıkrasında da yukarıda yazılı fiilleri işlemek için propaganda yapmak ve bu maddenin 4 sayılı bendinde ise bu fiilleri övmek suç sayılarak ceza müeyyidesine bağlanmış ve incelenen kitapta ise, kanunun suç saydığı bu fiillere rastlanmamış ve bir memlekette açlığın, yoksulluğun, sefaletin mevcudiyetinden bahsedilmesi ve mücerret emperyalist düzenin ve sömürücülüğün yerilmesinin ve sömürücülüğe, vurgunculuğa yol açan emperyalist düzenin değiştirilmesi gerektiğinin savunulması, yukarıda yazılı kanun hükümlerine göre suç teşkil etmemiş olduğu halde birtakım yorum ve istidlallerle yazılı şekilde hükümlülük kararı verilmesi;

    YOLSUZ, sanığın ve duruşmalı inceleme sırasındaki müdafiinin temyiz itirazları bu itibarla varit olduğundan, tebliğnamedeki onama isteğinin reddi ile hükmün CMUK'nun 307, 308 ve 321 inci maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), depo parasının geri verilmesine ve evrakın yerine gönderilmesine 10.9.1969 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

    10.9.1969 gününde verilen işbu karar, Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Burhaneddin Damar'ın huzurunda ve duruşmada savunmasını yapmış bulunan sanık Hasan Hüseyin Korkmazgil müdafii Avukat Halit Çelenk'in yokluğunda 6.9.1969 gününde usulen ve açık olarak anlatıldı.


    (Mühür)

     

     

    16 Aralık 1969. Dosya yine Üçüncü Ağır Ceza Mahkemesinde. Başkan, sanık vekili Avukat Halit Çelenk'e sordu: "Ne diyorsunuz?" Sanığa sordu: "Siz?" Ve Savcı kalktı yerinden, "Mahkûmiyetini istiyorum" dedi. Beş dakika ara. Karar: "Yargıtay'ın kararına uyulmuştur?" Bir üye yine 'muhalif. İşte, Üçüncü Ağır Ceza Mahkemesinin 'uyma' kararı:



    3. Ağır Ceza Mahkemesi
    Esas No  : 1969/279
    Karar No: 1969/332
    C.S. NO  : 1967/11 Bs


    KARAR


    Başkan:    A. Fahri Yücel 8675
    Üye     :    Ali Bedirhanoğlu 9366
    Üye     :    M. Suphi Balat 11393
    Kâtip   :    İsmail Uyanık


    C. Savcı Yardımcısı:

    SelahattinYertut 11485


    Davacı              :   K.H.
    Sanık                :   Hasan Hüseyin, Korkmazgil
    Suç                   :   Komünizm propagandası yapmak
    Suç Tarihi         :   Aralık 1966
    Tevkif Tarihi     :   30 Ocak 1967
    Tahliyesi           :    9 Mart 1967


    Komünizm propagandası yapmaktan sanık yukarıda açık kimliği yazılı Hasan Hüseyin Korkmazgil hakkında Mahkememizden verilen 25.11.1968 tarihli mahkûmiyet hükmü sanığın temyizi üzerine Yargıtay Birinci Ceza Dairesinin 26.9.1969 tarih ve 257/2398 sayılı ilâmı ile bozularak evrak Mahkememize iade edilmekle bozma kararına uyularak yeniden yapılan açık yargılama sonunda;

     

    Gereği Görüşülüp Düşünüldü: Tafsilatı zabıtnamelerinde yazılı olduğu üzere sanığın komünizm propagandası yaptığından bahisle hakkında kamu davası açılmışsa da: uyulan 26.9.1969 tarihli Yargıtay Birinci Ceza Dairesinin bozma kararında açıklandığı üzere sanık tarafından yazılan Kızılırmak adlı şiir kitabında açlıktan, sefaletten, geri kalmışlıktan, vurgunculuktan, sömürülmekten ve emperyalizmden şikâyet edilerek bunlar üzerinde kurulmuş olan düzenin değiştirilmesi özleminin ifade edilmek istendiği, kitapta kanunun suç saydığı fiillere rastlanılmamış bulunması, açlıktan, yoksulluktan ve sefaletten bahsedilmesinin suç teşkil etmemiş bulunması sebebiyle sanığın tekevvün etmemiş müsnet suçtan BERAATİNE, üyeden Ali Bedirhanoğlu'nun muhalefet oyuna karşı talebe aykırı olarak oyçokluğu ile ve temyizi kaabil olmak üzere verilen karar sanık ve vekilinin yüzlerine karşı ve C. Savcı Yardımcısı Selahattin Yertut huzuru ile açıktan okunup anlatıldı.


    16.12.1969


    Başkan       Üye             Üye           

     

    'Kızılırmak', işte böyle 'beraat' etti; ve üç yıl yayımlanamayan yapıtın ikinci basımı ancak, Ocak 1970'de yapılabildi.


    Ankara, 15 Ocak 1970
             ve 7 Kasım 1971


        Hasan Hüseyin

    Nâzım Hikmet de Dokumacıydı...Nâzım Hikmet'i Herkesçe pek bi

    7/6/2008 · Kategori: Edebiyat Tarihimizden

    Nâzım Hikmet de Dokumacıydı...

    Nâzım Hikmet'i Herkesçe pek bilinmeyen bir yanıyla anmak istiyoruz. Ozan, Bursa Cezaevi’nde yatarken bir vesile ile 1942 yılında dokumacılığa başlıyor. Yedi yıl boyu hemen her gündüz tezgahların başında yüreğinden geleni "dokuyor".

    BİA Haber Merkezi - İstanbul

    02 Haziran 2008, Pazartesi

    Yazı erbabından biri olarak, dilimize verdiğimiz özeni sürdürebilmek, meramımızı yaşayan, kolay ve anlaşılır bir dille aktarabilmenin titizliğini sürdürmeliyiz.

    Bunu iyi yapabilmenin temel etmenlerinden biri de; yazın dili ile konuşma dili arasındaki kalıcı, sürekli ve etkin iletişim olsa gerek diye düşünüyoruz.

    Öğrendiklerimiz, aslolarak bu toprakların sahici zenginliklerinden. Nâzım Hikmet de bunlardan başta geleni. Dilimizi zengin, etkileyici ve kıvrak kullanabilmenin en parlak ustası.

    Biliyorsunuz UNESCO, 2002 yılını Nâzım Hikmet yılı olarak kabul etti. Şiirin ve Türkçe'nin büyük ustası Nâzım Hikmet, bu yıl, Türkiye ve yurtdışında yapılan çeşitli etkinliklerle anılmaya başlandı…

    Dille ilgisi kadar ilginç ve herkesçe pek bilinmeyen bir yanı ile biz de usta şairi anmak istiyoruz. Ozan, Bursa Cezaevi’nde yatarken bir vesile ile 1942 yılında dokumacılığa başlıyor. Yedi yıl boyu hemen her gündüz tezgahların başında, geceleri ise şiiriyle baş başa, yüreğinden geleni "dokuyor".

    Ölüm yıldönümü vesile sayarak, saygıyla…

    Dokumacılıktan para kazanmak…

    Yazımızın bu bölümden sonrasını, Memet Fuat’ın Adam Yayınların’dan çıkan ve şairin yaşamını her yönüyle konu edinen kitabından alıntılayarak sürdüreceğiz.

    Bundan tam 66 yıl önce Nâzım Hikmet,  Ertuğrul adında genç bir adam ve Raşit Kemali isimli edebiyat heveslisi bir başka genç (şairle birlikte 3.5 yıl hapislik yapmış olan yazar Orhan Kemal’le birlikte yatıp), cezasını çekip çıkan bir hükümlünün dokuma tezgahlarını devir alırlar.

    Kitaptan sürdürelim: Sürekli bir gelir kaynağı  bulmak için düşünüp duran Nâzım Hikmet bu öneriye (dokumacılığa) dört elle sarıldı. Hemen Cezaevi Müdürü ve Savcı ile görüşüldü. Gerekli izinler alındı. İki tezgâhını satan yargılıyla konuşup anlaşıldı. İş iplik bulmaya kalmış. İplik, Dokuma Kooperatifi’nden karneyle alınıyordu. Tezgah başına iki paket.  Kooperatif’ten ipliği ile gelen işlerden yalnızca dokuma ücreti alınıyordu. Bu yolla iki ay kadar kısa bir sürede borçlar ödendi. Üçüncü bir tezgah da bulundu. Borçlar ödendiğine göre, bundan sonra işlenecek her paket iplikten gelen para doğrudan kazanç olacaktı. Hesapları Nâzım tutuyor, karı da şöyle bölüştürüyordu: Bir pay Raşit Kemali (yazar Orhan Kemal) için, bir pay Ertuğrul’a, iki pay yazar Kemal Tahir’e, iki pay (karısı) Piraye’ye ve bir pay da kendisine. Bütün yatırımı şair yaptığı halde, dışardakiler için ikişer pay ayırıyordu. Kemal Tahir’in de hakkı vardı.

    Kemal Tahir’e yazdığı mektuplardan: "Sana bugün para yolladım. Alıp almadığını bildir. Biz burada beş kişi dokuma tezgahı kurduk. Bu beş ortaktan biri de sensin. Bundan böyle payını muntazaman yollayacağım. Yani artık tezgâh sahibi oldun, dokumacılığını tebrik ederim." (5 Mayıs 1942)

    "Sana bir şey söyleyeceğim, bu meseleyi iki gün içinde tahkik edip bana derhal bildir: İki metre eninde, iki buçuk metre boyunda ve ortadan dikişli bir yorgan çarşafı Malatya’da kaç para eder? Ve orada bizden bu boyda ve ende toptan yorgan çarşafı almak isteyen tüccar var mı? Ve toptan ve parasını malı alır almaz vermek şartıyla, kaç paradan alır ve ne kadar ister? Malımız çözgü 20 numara, atkı 12 numara ipliktendir. Ve beher çarşaf en aşağı 660 gram çeker? Bir mesele daha: Bana oradan, karaborsadan iplik bulmak kabil midir ve paketi, muhtelif numaraların kaç parayadır?"

    Elbükümü pahalı oluyor…

    "İplik meselesine gelince, sen orada İktisat Müdürlüğü’ne filan resmen müracat ederek normal fiyattan ayda hiç olmazsa iki paket iplik alabilirsen, bir paket 20 ve bir paket 12 numara mesela ve onları bana yollarsan çok iyi olur. Karaborsa fiyatı burada da orası gibi. Elbükümü sizin orada buradan pahalı. Mendillere gelince, buradan ucuza satılıyor orada. Yani senin anlayacağın, buradan oraya mal gönderip iş yapmak olmayacak. Fakat yukarıda da söylediğim gibi, resmen ucuza hiç olmazsa iki paket iplik temin edebilirsen ayda, ben burada onları işler sana mal yollarım, sen de orada satırsın, o vaikit iş var."

    "Biz burada harıl harıl sergiye hazırlanıyoruz. İstanbul’da açılacak olan Yerli Mallar Sergisi’ne bizim tezgâhlar da mal gönderecek. Mucidi şahsen özüm olan ve adını, beraber çalıştığımız ustanın köyüne izafeten, Kaymakçıköy Kumaşı dediğim bir çeşit ve emsali piyasada mevcut olmayan yarı ipek, yarı iplik ince bir gömleklik de bu vesileyle dünya yüzü görecek. Burada daha dokunurken kapış kapış aldılar. Ve ipek memleketi Bursa’nın ipekçi ustaları hayrette kaldılar. Şakarı brak ama, hakikaten harcıâlem bir ipekli icat ettim. Halis ipeği halis pamukla karıştırıp, ter  çekmesi bakımından da faydalı, demokrat bir ipekli çıkartdım. Şu prensip daima doğrudur: Yapılanı iyice bildikten sonra, ona yeni bir şey katmalı, bunun içinde bilgi, zevk ve kafa el elele çalışmalı Yeni icadımdan yeni bir şiir yazmış kadar memnunum. İbrahim Balaban da – köylü ressam – dokumacılar isimli bir tabloyla sergiye iştirak ediyor. Sergi hazırlığı bittikten sonra benim Kaynakçıköy İpeklisi’nden kızıma da iki buçuk metre yollayacağım, sıcakta gömlek yapıp püfür püfür giyer.  (…) Dışarı çıkarsam, dehşetli projelerim var. Hepinize rahat rahat hikaye, şiir yazmak imkanını – maddi imkanını – hazırlayabileceğim. Dokumacılığı katiyen bırakmayacağım. Demokrat lüks eşya yapacağım."

    "Sergiden zarar ettik. Ama zararı çıkarmaya çalışıyoruz."

    "Orada otuz liraya bulunan ipliğin numarası kaçtır? Bana bunu bildir de ona göre siparis vereyim. (…)"

    "Sen bana şunu öğren: Bir metre yirmi santim eninde ve bir doksan boyunda, bir kişilik yatak çarşafının tanesini orada kaça satmak mümkün. Dikkat et, tanesini, çiftini değil. Sonra tarağı da sana yolladığım yorgan çarşafının tarak sıklığındadır." (29 Aralık 1943)

    "Sana buradan haberler vereyim: Bizim tezgâhlar üç adetti. 249 lira açıkla – yani bana borç bırakarak – bu ayın başında iflas ettiler. Şimdi bu borcu ödemek ve yeniden faaliyete geçmek için çareler ararken bir taraftan da çoluk çocuğun geçimi için terüme filan araştırıyorum. Bizi karaborsa mahvetti. Kooperatif’ten üç tezgah için ancak bir paket iplik alıyorduk, karaborsaya çalışıyorduk, bütün sermaye zaten 160 kâattı. Bir ters işe bir o kadar da içeri girdik. Haydi hayırlısı. Sildik, tüh bismillah, yeniden başlamalı."

    "Bugünlerde, daha doğrusu şu iki aydır, fena halde meteliksiz kaldım. Şurdan burdan tercüme parası filan alacağım var, ama henüz alamadım. Tezgâhlardan yine hayır yok, ama olacak. Hasılı işin bu para tarafı düzelemedi. Burada biz kazandan bir öğün yamek alıp yiyoruz Emin Beyle beraber. Ve yemek hakikan güzel, yağlı pişiyor. Bir öğünü de marulla filan idare ediyorum. Fakat sıhhatim gayet iyi. Bu perhiz böbreklerime yaradı. Zaten yaş ilerledikçe yemeyi içmeyi kısmak lazım."

    Apre denen fenni muamele…

    "Sana bundan önceki mektuplarımdan birinde de söylediğim gibi ceketlik yünlü kumaş göndereceğim. Biraz uzadı. Sebebine gelince çıkardığımız yünlüleri bir kere de fabrikada apre denilen fenni muameleden geçirtmek icabettiğindendir. Birkaç güne kadar kumaş gelecek ve hemen sana yollayacağım. Terzi parasını, astarını, telasını, düğmelerini, kordonatısını göndereceğim, artık sana orada bir prova verip diktirtmek kalır."

    "Allah belasını versin, tezgah işleri yine bozuldu ve Manon tercümesinden pek hayırlı bir netice çıkacağını ummuyorum."

    "Senin çamaşırlıkları dokuyorum. Yakında yollayacağım." (7 Kasım 1945)

    "Burada ben bir perde işi yaptım, yani tül perde dokudum, elime biraz para geçti, sana elli lira yolladım, bunun çok az olduğunu, arada borçlandığını, yemeksiz kaldığını biliyorum, mamafih ilk ağızda biraz yardımı dokunur."

    "Biz burada dokumacılıkta bir kriz geçirmekteyiz, işler birden bire durdu. Lakin bunu da alt edip yine tezgâhları tıkırdatacağız elbette." (20 Haziran 1947)

    "Mektubun içinde sana yolladığım yünlü kadın kumaşı öneği çift endir, yani 138 santimdir eni, İstanbul’da bunları perakende on bir liraya metrosunu satıyorlar, benim tezgâhın mamülüdür, fakat parasızlık ve imkansızlık yüzünden geç kaldığım için, İstanbul’da sattıramadım, maliyeti sekiz liradır, sekiz buçuğa toptan müşteri bulursan metroda elli kuruş da bize kalır, sekiz buçuktan yukarı bulursan daha ala, yani sen şu örneği çarşıya göstertmeye gayret et, çeşitli renkleri vardır."

    "Sekiz dokuz aydır mekik attığım yok" 

    "Bugünlerde telgraf çekecek param da yok, lakin yakında bu züğürtlükten kurtulacağım, bezleri sattık, henüz parasını alamadık."

    "Mamafih, dur bakalım, bir dokuma siparişi almak mümkün olacak galiba." (6 Ekim 1948)

    "Sekiz dokuz aydır mekik attığım yok. Tezgahlar öyle kapalı durur." (Kasım 1948)

    "Bizim burası yakında iş yurdu olacak. Beni de çalıştırırlar da nafakayı çıkarırız umudundayım." (13 Haziran 1949)

    Şiirimizin büyük ustası Nâzim Hikmet, hapislik yıllarında dokumacılığın ustası olduğu kadar, hasretlerin de ustası olmuş...
    Sevgilisine, oğluna, doğup büyüdüğü kente... Ülkesine hasret yaşamıştır:

    iki şey var ancak ölümle unutulur
    anamızın yüzüyle şehrimizin yüzü
    ve koparmış ipini eski kayıklar gibi yüzer
    kışın sabaha karşı rüzgârda tahta cumbalar
    ve bir saç mangalın küllerinde
    uyanır uykudan büyük İstanbulum
    iki şey var ancak ölümle unutulur
     
    Ve hasretin yorgunluguyla, gecelerin leylak ve hanımeli koktuğu bir haziran günü, 3 Haziran 1963'te, sabahleyin, ülkesinden, Memet'inden, İstanbul'dan, sevdiklerinden uzakta yaşama gözlerini yumar.

    Nâzım Hikmet, 'Vasiyet' şiirinde şöyle der:
    "Anadolu'da bir köy
    mezarlığına gömün beni
    ve de uyarına gelirse,
    tepemde bir de çınar olursa
    taş maş da istemez hani..."  (AG/NZ)

     

    Mavi Gözlerinde Korkuyu Hiç Görmedik

    Sarışın bir devrimci, devrim aşığı şair, hisli bir delikanlı, cezaevlerine haspedilmiş bir yaşamak meraklısıydı. Pirayenin, Veranın sevgilisiydi. Celile Hanımın oğlu. Kimsenin kimseye emretmediği, kimsenin aç olmadığı günler hayal etmişti.

    BİA Haber Merkezi - İstanbul

    02 Haziran 2007, Cumartesi

    Nazım Hikmet'in siyasi kimliği aslında onun "şiiri"nin bir parçasıdır, ne var ki Türkiye'de çoğunlukla da edebiyatçılar yanlış bir biçimde onun siyasi geçmişinin şiirinin üstünü örttüğünü düşünmek eğilimindedirler.

    "Büyük şair" deyip geçerler ancak o "büyüklüğün" bütünsel bir ifade olduğunu hissetmek zor değildir. Örneğin herhangi bir ikinci yeni şairiyle ilgili yaratılan, kabul edilen "yazınsal geçerliliğin" Nazım Hikmet tarafında "aşk", "devrim" "hasretlik", "Piraye", "Vera" imgeleriyle boyandığını görmek de "şair"-"devrimci şair" ayrımını açık eder.

    Poetikası bir imgeye sıkıştırıldı

    Kabul edelim ki, Türkiye'de ne edebiyat eleştirmenleri ne de önemli siyasi kişilikler ve dönemler Nazım Hikmet'in poetikasını dar bir aralığa sıkıştırmaktan vazgeçti.

    Sahiden de Nazım'ın hala yaşamına dair bütün cazibe alanlarından arındırılarak şair olarak değerlendirilmesi ihtiyacı var.

    Nazım'ın "835 Satır" adlı ilk kitabı 1929'da yayımlandı. Dönemin Ahmet Haşim, Yakup Kadri gibi önemli yazarlarını Nazım Hikmet'in şiirleri derinden etkiledi.

    14 yaşından beri şairlik eder

    Otobiyografisini "Otobiyofrafi" şiirinde "1902'de doğdum, doğduğum şehre dönmedim bir daha, geriye dönmeyi sevmem, üç yaşımda Halep'te paşa torunluğu ettim, on dokuzumda Moskova Komünist Üniversite öğrenciliği kırk dokuzumda yine Moskova Tseka Parti konukluğu ve on dördümden beri şairlik ederim" diye içtenlikle anlatır....

    Nazım Hikmet 15 ocak 1902'de Selanik'te doğdu., 'Feryad-ı Vatan' başlığını taşıyan ilk şiirini 1913'te, 11 yaşındayken yazdı. Aynı yıl Galatasaray Sultanisi'nde ortaokula başladı. 1917'de Heybeliada Bahriye Mektebi'ne girdi.

    Sağlığı bozulunca Bahriye'yi bitirmesine birkaç ay kala ayrılmak zorunda kaldı . Hamidye Kruvazör'ünde güverte subayıyken Bolu'ya öğretmen olarak atandı ve daha sonra Batum üzerinden Moskova'ya giderek Doğu Emekçileri Kominist Üniversitesi'ne yazıldı.

    1924'te Türkiye'ye döndü, Aydınlık Dergisi'nde çalışmaya başladı, şiir ve yazılarından dolayı on-beş yıl hapsi istenince Sovyetler Birliği'ne döndü. 1938'de yirmi-sekiz yıl hapis cezasına çarptırıldı. Çankırı ve Bursa cezaevlerinde yattı. 1950'de özgürlüğüne kavuştuysa da sürekli takip altındaydı.

    Nazım Türkiye'de şiirde "toplumsalcılığı" Marksist-Leninist gibi terimlerin uyandırdığı ağırlık hissinin uzağında çok kendine has bir dille oluşturdu. Aşkı ve davayı birbirine karıştırmayan incelikli üslubuyla... (NZ/EÜ)

     

    Nazım İstanbul'a Dönemedi Ama Eşyaları İstanbul'da Sergide

    Nazım ve Vera'nın Moskova'da birlikte yaşadığı evlerinden eşyaların yer aldığı sergiyi gezenler "Nazım'ı görmek gibiydi, çok etkileyici" dedi. Sergi 22 Mart'a kadar YK Sermet Çifter Salonu'nda.

    BİA Haber Merkezi - İstanbul

    24 Ocak 2008, Perşembe

    "Şehrime Ulaşamadan Bitirirken Yolumu... Nazım ve Vera, Moskova'dan İstanbul'a" sergisinin küratörü M. Melih Gümüş, şair Nazım Hikmet'in İstanbul'da ilk kez sergilenen eşyalarının şehre geliş öyküsünü şöyle anlatıyor:

    "Sergiyle Nazım'ın Moskova’daki son yıllarının dünyasını, ustanın ‘hasret gittiği’ İstanbul’da, İstanbullularla buluşturmaya çalıştık. Sergide Vera’nın kullandığı, Nazım’ın etkisini taşıyan bazı giysiler de yer alıyor. O eşyalar ki, ak yakalı kara paltodaki 'kocaman sedef düğmeler' gibi Nazım'ın sanatının da içine girmişti."

    Gümüş, sergiyi hazırlarken ilke olarak Nazım ve eşi Vera Tulyakova'nın birlikte yaşadığı evde bulunan eşya ve belgelerin sergilenmesini tercih ettiklerini vurguluyor.

    Nazım'ın giysilerini Nazım'sız görmek... 

    19 Ocak-22 Mart arasında Yapı Kredi Sermet Çifter Salonu'nda gezilebilecek olan sergiden çıktıkları sırada bianet'in konuştuğu ziyaretçiler "Nazım'ı görmüş kadar olduk" dedi, heyecanlandıklarını ifade etti.

    Vera'nın kızı Anna Stepanova'ysa eşyaların annesi için anlamını şöyle aktarıyor:

    "Vera, Nazım Hikmet’in kişisel eşyalarını da sakladı. Onların durduğu bavulu çok ender açardı. Yıllar geçse de annemin özlemi hiç azalmadı, Nazım Hikmet’in giysilerini, Nazım’sız görmek hep acı verdi ona."

    Sergiden...

    Vera'nın beyaz ayakkabısı, Vera ve Nazım'ın ayakkabıyla ilgili anlatımlarıyla sergileniyor. Vera ayakkabının alındığı günle ilgili şunları yazıyor:

    "Eski yılın son sabahı Champs Elyées'den geçerken küçük bir mağazaya girmeye zorladın beni. Belli ki milyonlerler için bir dükkandı. Aradan bir dakika geçmişti ki ayaklarımın dibinde altın yaldızlı iplerle örülmüş eşi benzeri olmayan güzellikte bir çift açık ayakkabı duruyordu. Çılgınlıktı bu!"

    Nazım:

    "Aragon bir dizi şiirimi aldı, yayınlayacak yakında ve ben de sonunda sana güzel bir hediye alabiliyorum. Bizim Pierre Courtade gerçekten doğru söylüyor! İnsan sevdiği kadınla Paris'teyken başka hiçbir yerde olmadığı kadar zengin olmak istiyor. Burada senin için yaratılmış o kadar çok şey var ki..."

    Ziyaretçiler  ne diyor?

    Semih Polat: Nazım'ın benim için anlamı kelimelerle ifade edilebilir mi! Nazımla büyüdük biz. Eşyalara bakınca Nazım'ı görmüş gibi oldum.

    Tabita Toparlak: Nazım'la aynı ideolojiyi paylaştığımız için kendimi yakın hissediyorum. Onun resimlerini görmek bile bana mutluluk verirken giysilerini, eşyalarını görmek...

    Gözde Tüzer: Nazım ülkesini çok seven insanlardan biriydi. Moskova'da ölmesi bu yüzden çok acı verici. Sevdiği şehirden, sevdiği insanlardan kopması çok acı... Böyle olmamalıydı.

    Mahmut Kırgın: Dünyaca ünlü bir şairimizin sürgünde yaşaması, yıllarca hapis yatması beni çok etkiliyor. İlk defa Nazım'la ilgili bir sergiye geliyorum. Muhteşem... (GG/TK)

    "Şehrime Ulaşamadan Bitirirken Yolumu... Nazım ve Vera, Moskova'dan İstanbul'a"

    Yapı Kredi Sermet Çifter Salonu, Beyoğlu
    19 Ocak - 22 Mart 2008
    Açık olduğu saatler:
    Hafta içi 10:00 – 19:00
    Cts. 10:00-18:00 / Pz. 13:00 – 18:00

    Nazım Hikmet: Şiirden Siyasete, Siyasetten Şiire...Nazım'ın

    7/6/2008 · Kategori: Edebiyat Tarihimizden

    Nazım Hikmet: Şiirden Siyasete, Siyasetten Şiire...

    Nazım'ın yapıtı, kimi zaman dumanı tüten ekmeğe, çoğu zaman da yazıcısının eril sesine rağmen bereketli sonbahar toprağına benzeyen cezaevi şiirleri, sağlıklı, sağaltıcı bağışla(n)manın kanıtı. Hem nedeni, hem sonucu...

    BİA Haber Merkezi - İstanbul

    03 Haziran 2008, Salı

    Nazım bölücüdür, gücü ve çağrısı buradan gelir: Şiiriyle ve eylemiyle, yaşamında ve ölümünde, insanları tavır almaya zorlamış, sanatın ve siyasetin kadrolarını ikiye bölmüştür: Nazım'dan yana olanlar ve ona karşı olanlar.

    Bunun açıklanabilir nedenleri var: Şiiri yeniydi, hem içeriğiyle hem de biçimiyle Türk edebiyatının organik gelişimini yırtıyordu.

    Soylu bir aileden geliyordu ama kendi sınıfına ihanet etmiş, ezilenlerin yanında yer almıştı. Ve sınıfının onu geri alma, yeniden kendi içine katma çabalarına da kanmadı.

    Öte yandan, çok uzun sürmeyen siyasal yaşamında da dik başlı bir tutum içinde olmuş, Türkiye Komünist Partisi'nde (TKP) bir muhalefet hareketi örgütlemişti.

    Eski TKP'li romancı Kerim Korcan, Harbiye Kazanı'nda, 1930'larda Parti üyelerinin Nazım'la görüşmekten nasıl çekindiklerini anlatır.

    TKP yönetiminin koyduğu bu görüşme yasağı, üyelerin gözünde Nazım'a büyüleyici bir kimlik kazandırmış olmalı. Bir tür şeytan, hem iten hem çeken. Nazım'ın önderlik iddiasından vazgeçmesi ve 1938'de de cezaevine girmesiyle birlikte bu çekişme de hızını yitirecektir.

    Nazım, Bursa Cezaevi'nden Kemal Tahir'e yazdığı 10 Şubat 1941 tarihli mektupta, şöyle diyor:

    "En münasebetsiz hatta muzır insanlarla dahi münasebetinde emniyetli bir rahatlığa kavuşmak merhalesi vardır. Bunu benim söylediğime hayret etme, bütün harici tezahürlerine rağmen ben zaman zaman muayyen insanlar için, belki uzun bir didişmeden sonra böyle emniyetli, unutkan bir rahatlığa kavuşurum."

    Nazım, Hikmet Kıvılcımlı ile ilişkisinden söz ederken yazıyor bunları. Ama bu bağışlamanın, bu iyileştirici unutuşun, derece derece, Nazım'ın o dönemdeki başka muarızlarına yayıldığını da tahmin etmek zor değil: Hasan Ali Ediz'e, Eczacı Vasıfa, Reşat Fuat Baraner'e, İsmail Bilen'e, hatta Şefik Hüsnü'ye... Ama Vedat Nedim'e ya da Şevket Süreyya'ya değil...

    Yapıtı, kimi zaman ekmeğe, fırından yeni çıkmış, dumanı tüten ekmeklere, çoğu zaman da yazıcısının eril sesine rağmen dişil ve bereketli bir sonbahar toprağına benzeyen cezaevi şiirleri, bu sağlıklı, sağaltıcı bağışla(n)manın kanıtıdır. Hem nedeni, hem sonucu...

    Ama bu, sonradan oluyor, cezaevinde eski muarızlarıyla arasına "emniyetli", koruyucu bir mesafe girdikten sonra ve asıl, Nazım'ın eski "muzafferane" edası cezaevinin ve yaratıcı emeğin süzgecinden geçerek yerini daha alçakgönüllü ve daha bilgece bir bakışa bıraktıktan sonra... Çünkü kendisi de biliyor, bu yeni yumuşak tavra Kemal Tahir'in de "hayret edebileceğini söylüyor.

    Gençlik yıllarında, 1920'lerde ve 1930'larda, coşkulu, başına buyruk ve biraz da alaycı bir davranış içindedir Nazım.

    Doktor Hikmet Kıvılcımlı, "Günlük Anılar"ında, Nazım'dan söz ederken, şöyle der:

    "O, gülüyor mu, kızıyor mu, alay mı ediyor, ciddi mi... belli olmayan ince, sitemli bakışı ile beni süzdü (...) Böyle baktı mı, söylediğinden bambaşka şeyler düşündüğü, çoğu karşısındakini atlattığı yahut bir oyuna getirmek istediği anlaşılırdı. Satrançta bu hali pek daha belli olurdu."

    Aziz Nesin de, 1965'te Yeni Tanin'de, Nazım'ın "hayatını etkileyen (...) dört psikolojik duygu" arasında şunları da sayıyor:

    "Bir bayrak olma, bayrak insan olma tutkusu (...) Yalnız kalamayışı, yalnız kalma korkusu."

    Şunu da düşünmek gerek: Nazım, Sovyet devriminin içinde sosyalizme katılmıştı, bu devrimin bütün coşkusu ve sıcaklığıyla sürdüğü 1921-22'de... Sovyet Rusya'da o yıllarda yaşanan kuraklığı ve açlıktan kırılan insanları görmüştü, doğru, ama bunları zaferin bir parçası olarak görmüştü: Açlar, yürüyorlardı.

    Sosyalizm, Nazım için, önce bir zafer sesiydi, bir özgürleşmeydi, dikbaşlı, uzlaşmaz bir tutumdu; yenilgiyi, geri çekilmeyi, kısıtlanmayı, kısılıp kalmayı sonra tanıdı.

    Bu gururlu, muzafferane tavra, yine Doktor Hikmet'in anılarından ve Nazım-Kemal Tahir mektuplaşmalarından çıkan bir başka kişilik çizgisini, Nazım'a aristokrat dedelerinden miras kalan o "kolayca alma, bağını sormadan üzümünü yeme" eğilimini de eklersek, hem insanlarla çatışmaktan korkmayan hem de insansız kalmaktan ölesiye korkan, onlara bulaşmadan edemeyen bu egemen sınıf kökenli genç devrimcinin sağda ve solda bazı kızgınlıkları, bazı hasetleri nasıl da kışkırtılmış olabileceğini anlarız. (İyi bir Nazım Hikmet eleştirmeni, şairin şiir ve mektuplarında 'haset' sözcüğünün kaç kere geçtiğini saymalı: Çıkan toplam karşısında şaşıracaktır.)

    Tepkileri görelim şimdi de. Nazım, 1930'ların başında, gıyabında bir "Troçkist polis muhalefeti kurmakla" suçlanıp TKP'den atılır. Bu sırada Doktor Hikmet, Parti'nin bir yasal açılımı olarak Marksizm Biblioteki'nden bazı kitaplar yayımlamaktadır.

    Marksizm Kalpazanları Kimlerdir? kitabında, Kerim Sadi'nin yanında Nazım'ı da hedef almıştır. Öyküyü Doktor'dan dinleyelim:

    "Bir de Marksizm Kalpazanları Kimlerdir? kitabımda geçen bir cümlelik satır üzerine Nazım köpürmüştü. Orada Nazım'ın burjuva sosyetesindeki durumuna iki sözcükle dokunuluyordu. Kitapta sırf Kerim Sadi eleştiriliyordu. Parti'den, Şevket Süreyya ile ve Nazım Hikmet için niye susulduğu soruldu. (Parti: Şefik Hüsnü Deymer) Konuların ayrılığını bilirdim. Yoksa, Kadronun Kadrosu diye yazdığım uzun eleştiride, Şevket kalpazanını yerine oturtmuştum. Şimdilik zihinleri karıştıran Kerim Sadi idi. Onu temizlemek aktüalite idi. Gerekirse gerekçeli Kadronun Kadrosu yayınlanırdı.

    "Nazım'a gelince, onun hakkındaki fikrimi herkes biliyordu. Şairdi. Pişmandı. Üzgündü. Bir tolerans payı bırakmakta yarar olabilirdi. Israr edilmiş: 'Hiç değilse bu iki adam için birer satır konulsun'. Biblioteğe yeni kattığım Böcürgil de o kanıdaydılar ("Böcür": Hasan Ali Ediz.) Bir oyum vardı, formelman. Çoğunluğa uymamak harcım değildi. Bu tartışma sırasında Böcür hemen kalemi eline aldı.

    "Kitapta Şevket'le Nazım'ın adlarının geçtiği iki üç satırı döktürüp önüme koydu. Yazıdaki kanı, kelimesi kelimesine benim söylediklerimdi. Böcür onları almış, kendi karihasındanmış gibi önüme sürüyordu. Kara (Eczacı) Vasıf: 'Madem arkadaşlar illa istiyorlar. Bizce de aykırı değil. Koy bu iki satırı kitabına, ne zararı var?' " Doktor buna şöyle cevap verir: "Biri: Gerekçesiz yarım kalıyor. Yarım işi sevmem. Ötekisi: Nazım 'beni kullanın' diye -ikiyüzlüce de olsa- başvurup duruyor. Bir mola deniyelim. Düzelirse yazılı hükmü kaldırmak güç olur. 'Sen hala Nazım'ın düzelebileceğini umuyor musun?' 'Ummak istiyorum'. 'Biz Nazım') senden iyi tanırız. Merak etme. Düzelmez. Kamuoyunda kendisini bizdenmişçesine göstermesinin önüne geçmeli. Parti de bunu istiyor'.

    "Disiplin disiplindir. Koydum Marksizm Kalpazanları'nın içine o iki satırı. Düşünceme aykırı değildi. Taktik bakımdan durdurmak istemiştim. Kitap çıktı."

    Nazım'ın "burjuva sosyetesi" ile ilişkilerinden kastedilen eğer edebiyatçılarla, Sabiha ve Zekeriya Sertel'lerle dostluğu ise o dönemde Nazım'ı cezalandıranlar arasında bulunan Reşat Fuat Baraner'in de aynı çevreyle yoğun bir ilişkisi olduğunu belirtmek gerekir.

    Burjuva sosyetesi, o dönemde Nazım'ı asimile etmek, kendine katmak istemiştir, bu doğru, ama başaramamıştır. Şundan: Cılız ve köksüz Türk burjuvazisinin, toplumdaki muhalif eğilimleri massedecek, kendine bağlayabilecek bir hegemonik konumu, bir ideolojik yayılma ve özümleme gücü yoktur. Muhalif muhaliftir, ezilmelidir.

    Yeri gelmişken, Nazım'ın da bir kez, ama sadece tek bir kez, burjuvazi karşısında bocaladığını, direncini yitirdiğini teslim etmek gerekir. 1938'de pratikte ömürboyu hapis anlamına gelen ağır cezaya çarptırılınca, Atatürk'e bir mektup yazarak "adalet ister":

    "Türk ordusunu 'İsyana teşvik' ettiğim gerekçesiyle on beş yıl ağır hapis cezası giydim. Şimdi de Türk donanmasını 'isyana teşvik etmekle' töhmetlendiriliyorum. Türk inkılabını ve senin yaptığın her ileri dev hamleyi anlayabilen bir kafam, yurdumu seven bir yüreğim var. Askeri isyana teşvik etmedim. Yurdumun ve inkılapçı senin karşında alnım açıktır. (...) Askeri isyana teşvik etmedim. Deli, serseri, mürteci, satılmış, inkılap ve yurt düşmanı değilim ki bunu bir an olsun düşünebileyim. (...) Başvurabileceğim en inkılapçı baş sensin. Kemalizmden ve senden adalet istiyorum. Türk inkilabına ve senin başına and içerim ki, suçsuzum."

    Bir zaaf anında yazılmış olmalı bu. Ama şunu da görmek gerek: Mektubun ideolojik içeriği, 1920'lerde ve 1930'larda Kemalizmi desteklenmesi gereken bir "inkılap hareketi" olarak gören ve Kürt isyanlarını "mürtecilik"le suçlayıp ezilmesini onaylayan TKP yönetimince çoktan oluşturulmuştu.

    Talihliydi Nazım; mektup Atatürk'ün eline geçmedi. Nazım da, hukuksal açıdan haksızlığı açıkça belli olan cezasının bir bölümünü çekti. Bu arada TKP de bir "desantralizasyon" kararı almış, yani kendini feshetmiş, yani Türk inkılabı içinde bir komünist muhalefete gerek olmadığına karar vermişti... Ama burjuvazi kolayca bağışlayamıyordu.

    Nazım, 1951'de, afla çıktıktan sonra kaçmak zorunda bırakıldığında, Cumhuriyet gazetesinde Nadir Nadi, şunları yazacaktı:

    "Yurdundan kaçarak Demir Perde gerisine sığınan kızıl şair Nazım Hikmet Moskova havaalanına iner inmez, 'gözlerimin ışığını İstalin'e (Stalin) borçluyum. Beni o yarattı, beni o yaşatıyor' diye bağırmış (...) Nazım Moskova'nın da Demir Perde'nin de ne olduğunu elbet biliyordu. Oraya giderken kendi adına yayınlanacak bütün demeçleri, şiirleri ve yazıları peşinen imzalamaya hazırlanmıştı.

    Şu halde yıllardır Nazım'ın samimi inancı budur: Onu İstalin yaratmıştır, o her şeyini, gözlerinin ışığını bile İstalin'e borçludur. Bütün isteğine rağmen burada bizim aramızda bu gerçeği açıkça söyleyemiyor, dolambaçlı yollar arıyordu. Şimdi muradına erdi. Moskova'da halikı (yaratıcısı) önünde dilediği gibi kapanıp secdeye varabilir".

    Cumhuriyet gazetesinin edebiyattaki karşılığı olan Varlık dergisinde de (ikisi de sonradan solcu oldu) aynı tarihte şunların yazıldığını görüyoruz:

    "Nazım Hikmet, inancı ne olursa olsun, herşeyden önce vatanına bağlı bir Türk şairi midir, yoksa gözü dönmüş bir komünizm softası mı? Bugüne kadar münakaşa mevzuu böyle bir mesele vardı.

    "(...) Şimdi, dava halledilmiş, münakaşa kapanmıştır. Nazım'ın sapık akidesinde memleketi için en küçük bir yer yoktur. (...) Şimdi onun lehinde nümayiş yapanlara rastlanamayacağı gibi, dünya gazetelerinde bir daha adının anıldığı da görülmeyecektir. Buna karşılık bizim gazetelerimiz habire onunla meşgul oluyorlar. Vatanına ihanet etmiş bir şaire layık olduğu cezayı vermek istiyorsak, bundan böyle Türklük için onu yok farzetmek, sözlerine ve hareketlerine karşı kulaklarımızı tıkamak, hezeyanlarına cevap vermeğe dahi kalkışmamak en doğru hareket olur."

    "Biz ona uymayalım" diyor Varlık dergisi. Ve Nazım'ın cezasını topyekün kılmaya kalkışırken, aslında kendini de bilmemekle, görmemekle, cehaletle ve aptallıkla cezalandırmış oluyor. Türk edebiyatının en güçlü damarlarından birini keserken, kendini de sakatlamış oluyor.

    Nazım'ın kişisel kaderi, kendisi siyasetten uzaklaşsa da, sosyalist hareketin kaderine bağlanmıştı bir kez: 1960'larda yeniden ve bu kez kitlesel olarak doğan Türkiye sosyalist hareketi, Nazım'ı geri aldı. Atatürk'e mektubunu okuyan genç sosyalistler belki biraz sarsıldılar, ama mektubun ideolojik arka planını, TKP ideolojisine uygunluğunu bildikleri için onu anladılar da.

    Ve Nazım'ın yapıtı, hem 1960'ların sosyalist hareketini hem de 1960'ların devrimci edebiyatını besleyen damarlardan biri oldu. Bölücü değil, birleştiriciydi şimdi.

    Nazım'ın şiiri çoğu zaman edebiyat dışı ölçütlerle ele alınmış, bir eleştirinin ya da değerlendirmenin değil, toptan benimseme ya da toptan yadsımanın konusu olmuştur. Sadece siyasal yaşamının hep ön planda oluşundan değil, şiirlerinde siyasal ya da ideolojik boyutun da belirgin oluşundan ötürüdür bu. Her şairin böyle bir ideolojik yükü aynı kolaylıkla kaldırabileceği söylenemez.

    Şair Cemal Süreya, Nazım'ın şiirinin bu yükün altında ezilmediğini belirtiyor:

    "Tepeden bakılırsa, her sanat yapıtının siyasal bir anlamı vardır: Belli bir sınıfın, belli bir hayat görüşünün koşullarıyla yüklüdür. (...) Ne var ki burada siyasal deyimi geniş anlamdadır, daha çok tarih açısındandır; sanatçının siyasal bir niyetle hareket etmediği halde, sonuçta ister istemez siyasal bir konum kazanacağını anlatmaktadır. Bir de sanatçının daha çıkış noktasında siyasal bir tutumda olduğu, işe başlarken tarihi üstlendiği durum var.

    "Nazım Hikmet'in şiiri bu anlamda da siyasaldır. Bu anlamda siyasal şiirin başarısı, üstlendiği hayat değerleriyle yeni şiir değerleri arasında kurulacak bileşkeye bağlıdır; yani hayat değerleri, yeni şiir değerleri yaratmaktadır. Düşünce, şiirsel akışı engellememeli, şairi ezmemelidir. (...)

    "Nazım Hikmet'in önemi şurada: Bir devrim düşüncesini toptan üstlenmiş ve sonuna kadar götürmek cesaretini göstermiştir. Öte yandan şiirinde -anlatımında, kullandığı imgelerde, dil tutumunda- düşüncesinin, hayatının, varoluşunun karşılığını bulmuştur. Başka şairlerde görmeye alıştığımız, düşüncenin süs olarak, iğreti olarak serpilişi (...) yoktur onda. Düşünce biçimsel olarak değil, yapısal olarak yerleşir Nazım Hikmet'in şiirine. Tümden gelmez onda düşünce. Daha çok hayatın verilerinden çıkışını yapar."

    Nazım, tarihsel maddeciliği ve sosyalizmi şiirine özümlemiştir. Ama bu hemen olmamıştır. Sovyet Rusya'da yazdığı ilk şiirleri, biçimsel olarak Mayakovski'nin, içerik yönünden de Sovyet Proletkült şairlerinin etkisi altındadır. O da Proletkült gibi, eski kültür ve hayat değerlerini toptan yadsır bu ilk döneminde, makineleşmeyi savunur, doğaya karşı makinenin övgüsünü yapar.

    Sosyalizm, onun için insanlar arası eşitlik ve insanla doğa arasındaki eski uyumun yeniden kurulması kadar, hatta bunlardan daha çok, insanın doğa üzerindeki egemenliğinin kutsanması gibidir. Ama bu tutum, onu yer yer Marksizmin de dışına düşürür. 1922'de yazdığı "Yalnayak" şiiri şu dizelerle biter:

    Tatlı maval dinlemekten gayrı usandık.
    Artık
    hepinizin kafasına
    şu
    daaaaaank
    desin:
    Köylünün toprağa hasreti var,
    toprağın hasreti
    makinalar!

    Bunun 1950'den sonra DP iktidarınca büyük ölçüde gerçekleştirildiğini düşünürsek, şiirin de ne kadar kısa erimli olduğunu anlarız. Bu, şiir değildir şüphesiz. Nazım bu şiirde ve bu dönemde daha çok şiire karşı çıkar, Osmanlı şiir geleneğinin Tanzimat ve Serveti Fünun'da zaten kesintiye uğramış, zayıflamış geleneğini iyice yıkmaya çalışmaktadır. İşte bu yıkma tavrının kendisi bir şiir eylemidir.

    Ama yine de bu dönemden "Salkımsöğüt" ve "Bahri Hazer" gibi bugün de etkisini koruyan şiirler kalmıştır. 1930'lara kadar yumuşayarak süren bu şiir tavrının bir yönü de bireyselliğin bir yana itilmesi, topluluğun yüceltilmesidir:

    Şeffaf
    temiz
    damlalarıyla gözlerimiz
    bir umman içinde o kadar birleşti kiy
    kaynıyan suda buzu
    nasıl eritirseniz,
    işte biz de
    birbirimizde
    öyle kaybolduk
    ("Gözlerimiz", 1922)
    Ya da şu:
    Başladı işe
    Bitirdi işi...
    ...
    Onun için; başlayan, biten, başlıyan iş var,
    sorgu soruş yok...
    Gidiş var.
    Duruş yok...
    O milyonların milyonda biridir.
    O bir sıra neferidir...

    ("Sıradaki", 1930)

    Bu şiir, SSCB'de 1930'da başlayan ve "sorgusuz sualsiz çalışmayı" yücelten Stahanov harekelinin etkisini yansıtır.

    Nazım'ın bu dönemde yazdığı şiirlerde, halka, insanlara dışardan baktığı, onları o dönemdeki Stalinist ideolojinin görmek istediği gibi gördüğü söylenebilir. Buna karşılık, devrimci bireyi, Parti üyesini de yücelttiği görülür. "Mavi Gözlü Dev", "Şair", "Yürüyen Adam" gibi şiirlerde bu tutum belirgindir.

    Benerci Kendini Niçin Öldürdü? şiirinde, davadan dönen Şevket Süreyya ile hesaplaşırken, davadan dönmeyenleri idealize eder. Nazım'ın şiiri Taranta Babu'ya Mektuplar ve Şeyh Bedreddin Destanı ile yeni bir olgunluk evresine girmiştir.

    Bu yapıtlarda, tarihsel maddeci düşünce daha zenginleşirken, Nazım'ın eski halk ve divan şiirinin imkanlarından da yararlandığı görülür.

    Memleketimden İnsan Manzaraları'nda ve cezaevi şiirlerinde ortaya çıkacak olan o çok çağrışımlı, yumuşak, nerdeyse organik dilin ve Cemal Süreya'nın deyimiyle "söylenen hikayeyi kendi dinamiğine çekip götüren diyalektik anlatımın" bu şiirlerde ilk kez göründüğünü söylemek yanlış olmaz.

    Asıl Nazım, 1940'larda ve daha sonra yurt dışında yazılmış şiirlerdedir. Bu dönemde Nazım'ın şiirinde en dikkat çekici yenilikler, doğaya ve insanlara daha yumuşak, öfkesiz bakmaya başlamasıdır, İnsan Manzaraları'nda karışım hastaneye getirirken bir yandan da toprakta yarım bıraktığı çalışmasını düşünen Dümelli köylüyle ilgili şu pasaj, bu açıdan anlamlı bir göstergedir:

    Dümelli yeni bir sevinçle kulak kabarttı.
    Sesler geliyordu,
    şehrin batısından yola çıkan kağnı sesleri.
    Bir taş balta gibi işleyen
    ve ayın altında ağır pırıltılarla genişleyen
    alt edilmemiş bozkırın
    vahşi şarkısıydı bu.

    Doğanın "altedilmesi" düşüncesi burada da ortaya çıkar; ama bu kez mekanik ya da mekanist bir anlayıştan arınmış olarak, "vahşi" doğaya karşı bir hayranlığı, bir özlemi de içererek...

    Daha da önemlisi, daha önce konuya dışardan uygulanan ve sadece şairin öznel sesinin, öznel tutumunun ifadesi olan ritm, bu şiirlerde doğanın, insanların yaşamının, kısaca şiirin konusunun kendi hareketi olmuş gibidir. Bu, hapishane şiirlerinde görünen karakterlerde de kendini gösterir: Ön planda olan, Nazım'ın onlara bakışı değil, onların kendi bağımsız gerçeklikleridir.

    Nazım'ın bu gerçekçiliğe ulaşması için cezaevine girmesi, artık hiçbir idealizasyonun mümkün olmadığı bir eğitimden geçmesi gerekiyordu belki de... Ama bilinçli bir çaba da var: Kemal Tahir'e mektuplarının ana konusu, edebiyatta (ve yaşamda) "şairane" tavrın bırakılmasının gerekliliğidir.

    Nazım'ın bu anlayışla, çeşitli dönemlerde SSCB'de resmî sanat görüşü olan "sosyalist gerçekçiliği" veya "devrimci romantizmi" aştığı da söylenmeli. Kemal Tahir'e mektuplarında, Şolohov'u ve Ehrenburg'u bile şairanelikle eleştirmesi, bunun ifadesi sayılabilir.

    Nazım'ın son dönem şiirleri, yaşamı coşkuyla seven bir insanın ölüm gerçeğiyle yüzleşmesinin, kendini ölüme alıştırmasının kayıtlarıdır. Ama buna zaten hazırlıklıydı: Cezaevi, kapatılma, sonuca varmayan didişmeler, kendisininkiler de içinde olmak üzere insanların zaafları, onun olumsuz'un terbiyesinden geçmesini, Hegel'in deyimiyle "Negatifin emeği"ne maruz kalmasını sağlamıştı.

    Bir bütün olarak bakıldığında, Nazım'ın şiirinde şöyle bir devinimi görmemek imkansız: O, ileriye gittikçe geçmişi sahiplenmiş, hayata bağlandıkça ölümle de barışmıştı. Bu barışın, bu dinginliğin ürünü olan şiirler, belki de Yalçın Küçük'ün söylediği gibi Nazım'ın en iyi ürünleridir:

    Bitkiler ipeklisinden dallı budaklısına
    hayvanlar tüylüsünden pullusuna
    evler kıl çadırından betonarmesine
    aletler uçağından tıraş makinesine kadar
    bir de denizler bir de bardaktaki su
    bir de yıldızlar
    bir de dağların uykusu
    bir de her şeyle her yerde karmakarışık insan
    yani alınteri
    yani kitaplardaki yalan
    yani doğru yalan
    yani dost düşman
    yani hasret sevinç keder
    gelip geçtim kalabalığın içinden
    gelip geçen kalabalıkla beraber.

    (14 Ağustos 1930) (OK/EZÖ)

    * Orhan Koçak'ın "Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi"nden alıntıladığımız bu yazısı 15 Ocak 2002'de bianet'te yayınlandı.

    Ahmed Arifçe Yurdunu SevmekAhmed Arifle Ankarada mülkiyede öğren

    7/6/2008 · Kategori: Edebiyat Tarihimizden

    Ahmed Arifçe Yurdunu Sevmek

    Ahmed Arifle Ankarada mülkiyede öğrenciyken 1977de tanışmıştım. Zafer çarşısının ortasındaki Sivaslı Mahmutun kahvesinde uzun bir muhabbetin ardından Hasretinden Prangalar Eskittim kitabının yeni baskısını imzalayıp vermişti.

    BİA Haber Merkezi - Diyarbakır

    01 Kasım 2003, Cumartesi

    "Bir akşam üstüdür şarabî

    Bahçeler ve dağlar üzre hükümran

    Tam dünyayı dolaşmak saatindesin

    Ay ışığı su içer birazdan"

    Ahmed Arif'le Ankara'da mülkiyede öğrenciyken 1977'de tanışmıştım. Zafer çarşısının ortasındaki Sivaslı Mahmut'un kahvesinde uzun bir muhabbetin ardından "Hasretinden Prangalar Eskittim" kitabının yeni baskısını imzalayıp vermişti.

    O anda farkına vardığı kitabın 6 lira olan zamlı fiyatından dolayı da yayıncıya, benim kitabımı emekçiler okur, onların da parası kısıtlıdır, deyip okkalı bir küfür savurmuştu hiç unutmam.

    Eğildi, yüzümü öptü

    Kitabın kapağını çevirip ithaf bölümünü yazarken birden bana doğru dönüp demişti ki; Şeyho diye yazayım mı? Ki ismimin bu şekilde ünlenişi hayatım boyunca iki insana kısmet oldu.

    İkisi de memleketimin şairiydi, Diyarbekirliydiler. Hadi içimde kalmasın diğerini de söyleyeyim, kadim dostum Yılmaz Odabaşı diğeri de. Ahmed abi dedim, içinden nasıl geliyorsa öyle yaz.

    Eğildi, yüzümü öptü ve sana nasıl kıyarım Şeyho demeye dedi. "Şeyhmus Diken kardeşime gözlerinden öperek" diye yazıp imzaladı.

    İkinci kitap ne zaman?

    Kendisiyle zaman, zaman yaptığımız sohbetlerde biraz da hem hemşehrilik aşkına hem de ilk kitabının verdiği tatla hep sorardık: Ahmed abi ikinci kitap ne zaman çıkacak, diye.

    Bir defasında hiç unutmam demişti ki, çocuklar ne diyorsunuz adam gibi tadında durmak lazım, ben de Hasan Hüseyin (Korkmazgil) gibi kitap ameline mi tutulayım. Hep beraber basmıştık kahkahayı. Ama hiçbir zaman da ikinci kitap beklentimizden o sağ olduğu müddetçe vazgeçmemiştik.

    İşte şimdi ölümünden yıllar sonra o ikinci kitap, üzerine titrediği ve bizim kuşağa, hep bir Filinta deyip ağzından bin Filinta döküldüğü oğlu Filinta Önal aracılığıyla "Yurdum Benim Şahdamarım" ismiyle Everest yayınları arasında çıkarak okuruyla buluştu.

    "Prangalar"ın kaldığı yerden

    Kitapta bir kısmını daha önce dergilerden de bildiğimiz altı şiir var, bir de el yazıları.

    Kalbim Dinamit Kuyusu, Tutuklu, Onur da Ağlar, Basülbadelmevt, Rüstemo, ve kitaba da adını veren Yurdum Benim Şahdamarım. Ve de eski dostum rahmetli Veysel Öngören ağabeyin 1970'li yıllarda kendisiyle yaptığı "Hasretinden Prangalar Eskittim"in ilk baskılarında yer alan sonra çıkarılan röportajı ile Metin Demirtaş ve Adnan Binyazar'ın Ahmed Arif üzerine yazıları.

    Kitabın ilk şiiri Kalbim Dinamit Kuyusu ile başlıyor. Ve adeta Hasretinden Prangalar Eskittim'de bıraktığı yerden süregidiyor şiir. "Yiğitler ki, / Her biri bir parça vatan / Gözlerinde / Bir küfür kasırgası / Ana-avrat / Ah ulan..."

    Ama tutuklunun özlemi belki de şehirdir! "Susar da, açılıp yol verir şehir, / sade radyolarda bir gamlı hava : / 'Elaziz uzun çarşı'..." Ama serde esaret var, ve onu dillendirmek de ! " Firarda gözüm yok, / Namussuzum gözüm yok, / Yok pişmanlık bir halim ; / Yaslanıp, bir cigara yakmak isterim / Dumanı cevahir değer."

    Bugün sanki birilerini pişman! etmeye yeltenenlere taa 1950'lerden bir naradır Ahmed Arif'in Tutuklusu.

    Ama tutuklunun çaresizliği ancak Onur da Ağlar demeye kadirdir. "Dünya gördü, / Bizi boğazladılar... / Tutma gözyaşlarını / Onur da ağlar..."

    Şairin damıttıkları

    Ahmed Arif'in Yurdum Benim Şahdamarım ismi verilen bu ikinci kitabı ismine uygun bir kitap olmuş. Şairin yurt sevgisini iliklerine kadar işlettiği mısralarla yoğrulmuş bir kitap.

    Yalnız yurdunu iliklerine kadar seven bir şairin damıttıkları değil; aynı zamanda halkını da iliklerine kadar seven ve kendisini "Ben, sessiz ve derin bir halkın çocuğuyum" diye tanımlayan ve insan gibi mısraının da haysiyetine inanan bir şairin şiirleri...

    "Başım gözüm üstünesin / suskum avazım üstüne.../ Adından başka silah / Yazgından başka günah / Daha yazılmamış " derken ; kendisi için Cemal Süreyanın ifadesiyle "Türkü söyleyerek çarpışan, yaralıyken de, arkadaşları için tarih özeti çıkaran, buna felsefe ve inanç katmayı ihmal etmeyen bir gerillanın şiiridir" Ahmed Arif'in Yurdum Benim Şahdamarım kitabı. (ŞD/NM)

    *Ahmed Arif, Yurdum Benim Şahdamarım, Everest Yayınları, 2003

     

    Şahdamarım

    Şahdamarım, Ahmed Arifçe tek kişilik bir oyun. Son on yıldır tiyatronun ruh ve şekil verdiği bir dolu sağlam çalışmada gördüğüm Onur Cebe, Şahdamarımı yazmakla yetinmemiş. Oynayarak da izleyicisiyle buluşturmuş.

    BİA Haber Merkezi - Diyarbakır

    05 Şubat 2005, Cumartesi

    "Sözle başladık kelamın doğuş güzelliğine / Ahvalimiz, kulağa fısıldanan kasideydi / Ve sürdürdük fire vermiş aşkımızı Arif'in sevdasında / Mintan cebimizde saklı duran taşımızı / Kendi kavgamızın kelamını attık / Doğunun kırk delisini kırk kuyusuna / Kaside, masal, êrbane / Aşkın bağ bozumunda Şehr-i Amida'da /Muskayı yaktık"

    Ahmed Arif yaşasaydı eğer, "başım gözüm üstüne geldiniz çocuklar" derdi, hilafı yok Şahdamarımı izledikten sonra. Epeyce gecikmeli olarak yakın zamanda Diyarbakır Sanat Merkezinde izledim İmgesel Düşler Tiyatrosunun Şahdamarım oyununu.

    Şahdamarım, Ahmed Arif'çe tek kişilik bir oyun. Son on yıldır tiyatronun ruh ve şekil verdiği bir dolu sağlam çalışmada gördüğüm Onur Cebe, Şahdamarımı yazmakla yetinmemiş. Oynayarak da izleyicisiyle buluşturmuş. Geçtiğimiz yıl Diyarbekir Hikâyeleri'ni yöneten İmgesel Düşler Tiyatrosunun tetikleyicisi Mahmud Samed de yönetmiş Şahdamarımı.

    İşte hayatımızla merhaba dedikleri broşürlerinde "Bin yıllardan beri kesilmeyen ayin geleneği ve her çağda kişiliğini soylu tutan sanatın müritleriyiz. Bir 'başa gelenin' veya gidişatın içindeyiz. Güneşin doğuş yönüne verdik kendimizi, günebakanlar gibi. Aşkı, barışı, mutluluğu, sanatı güneşin doğduğu yerde arıyoruz."

    Şahdamarım, büyük ölçüde şairin şehriyle ilişkisi ya da Ahmed Arif ve Diyarbakır bağı üzerine kurulmuş.Ahmed Arif'in kavganın olduğu kadar sevdanın da şairi olduğu malum. Oyun ağırlıklı olarak sevda ve şehir motiflerini işlemiş. Yani oyunda da telaffuz edildiği çerçevede sevdaya dair tek kişilik kelimat!

    Şairlerle ilgili sahne çalışmaları tiyatro oyununa dönüştürülürken şiirin dramatize edilmesi genel olarak hedeflenir. Büyük ölçüde bu çaba başarılır da! Daha önce izlediğimiz Can Yücel, Nazım Hikmet oyun örnekleri bu tespitin kanıtlarıdır.

    Ama şahdamarım, farklı bir tarz üzerine bina edilmiş bir oyun. Daha çok "oyunsallık" denebilecek tarz baz alınmış. Ahmed Arif şiiri, şiir olarak oyunda hiç kullanılmamış. Yani alıştığımız sesini iyi kullanan bir oyuncudan şairin şiirini dinlemek yok şahdamarımda! Şahdamarım, Ahmed Arif şiirine konu olan öyküler, yaşanmışlıklar; şehir, insan, sevda ve aşk teması üzerinde kurgulanmış.

    Kimi kez sevda, şehriyle birlikte nehri Dicle ile özdeşleşmiş. Tüm Dicle ile yoldaş olan şehirliler de bilir ki, Tanrıya giden yoldur Dicle, denmiş. Ama hikâyatın buralarda böyle kurulmadığını yine en iyi buraların insanı bilir. Ozanların, dengbêjlerin dilinde; duaları, ağıtları ve havarları biten insanlar şehr-i Amida'yı inşa etmişler. Ustalar güçlü kollarıyla, yürekler pençelerle gizemli bazalt taşı dizmişler sanata yol vererek. Ve bir şehir kurmuşlar ki; eşi, menendi ancak Bizans, Mısır ya da Çin-i Maçinde.

    Şehr-i Amed, yani Diyarbakır, yani bizim oralarda 21 Nisan 1927'de kaydedilir duvarlarına Amida'nın bir isim. Sonra kulağa ünlenir isim. Salavatlar, sözler dökülür Diyarbekir küçelerine. Hançepek sokaklarına. Çan çalar. Ezan okunur. Ve şehr-i Diyarbekir'de bir çocuk, Arif Hikmet oğlu Ahmed, hoş gelir, safa gelir Diyarbekir'e.

    Söz usta işidir buralarda. Diyarbekir, Amida, Amed şehri. Sözün mana kazandığı, güzelleştiği şehirdir. Takınıp, takıştırır buralarda söz. Kimi kez cazibeli bir dilberdir. Kimi kez de çifte su katılmış çeliği yüreğinde taşıyıp dağdan taşa devşiren aşkiya!

    "Kendi külümüzün kutbu rahlesini

    Kendi gönlümüzün eşkıya suretini

    Dicle kıyısında, tanrıya giden yolda kaybettik

    Kelamı yaslı yüreklerin naralarına dökülmüş

    Nar suyuna söyledik

    Kelamımız yürekler cehennem şahdamarımızda"

    (ŞD/YS)

     

    Dağ Başında Bulunan 11 Erkek Cesedi

    Keper Köyü Mezrasına götürüldüler. Hava karanlık mıydı, yoksa gün ortası mıydı, bilemiyoruz. Yağmurlu, yoksa güneşli bir gün mü, bilemiyoruz. 11 erkek ve eli silahlı kaç adam vardı onu da bilemiyoruz. Gördükleri son insan yüzü, infazcılarının yüzüydü.

    Sabah - İstanbul

    16 Şubat 2006, Perşembe

    11 erkektiler. 1993 Ekim'inde bir sabah vakti veya gece yarısı gözaltına alındılar. Çoğunluğu yaşını başını almış, çoluk çocuğa karışmış adamlardı.

    Eşlerinin, çocuklarının gözü önünde alıp götürüldüler. Onlar ne hissetti, çocukları ne hissetti bilemiyoruz.

    Ama onları gözaltına alan genç askerlere "vatan haini" olarak tanıtıldıklarını tahmin edebiliyoruz.

    Franco'nun İspanya'sı, Salazar'ın Portekiz'i, Pinochet'nin Şili'sinde ne olduysa, o gün Diyarbakır'a bağlı Alaca Köyü kırsalında o oldu.

    İsimleri Mehmet Salih Akdeniz, Celil Aydoğdu, Mehmet Şah Atala, Nusrettin Yerlikaya, Turan Demir, Behçet Tutuş, Bahri Şimşek, Şerif Avar, Hasan Avar, Ümit Taş ve Abdi Yamuk'tu.

    Karıları çocukları onları son kez askerlerin arasında giderken gördü.

    Keper Köyü Mezrası'na götürüldüler.

    Hava karanlık mıydı, yoksa gün ortası mıydı, bilemiyoruz.

    Yağmurlu, yoksa güneşli bir gün mü, bilemiyoruz.

    11 erkek ve eli silahlı kaç adam vardı onu da bilemiyoruz.

    Gördükleri son insan yüzü, infazcılarının yüzüydü.

    "Biz masumuz. Çoluk çocuğumuza bağışlayın" diye yalvarıp yakarmadıklarını da bilmiyoruz.

    Öldürülmek üzere olduklarının farkında mıydılar, onu bile bilmiyoruz.

    Şimdi, aradan 13 yıla yakın zaman geçtikten sonra bildiğimiz tek şey, üzerlerine kurşun yağdığı ve 11 erkeğin topluca bir mezara gömüldüğü.

    Karılarının, çocuklarının yıllarca ümitle, sabırla onların yolunu beklediği, geceleri onlardan hayırlı bir haber gelmesi için dualarla yatıp dualarla kalktığı.

    Ama dualar cevabını bulamadı.

    Onlar 2 Kasım 2004'e kadar, kimsenin haberi olmadan bir dağ başında yatıp durdu.

    Bulunduklarında geriye sadece kemikleri kalmıştı.

    Sadece iki köylünün kimliğini tespit etmek mümkün olabildi. Ahmed Arif'in usta kalemiyle anlattığı bir sahneydi bu

    "Bu gözler, bir kere bile faka basmadı

    Çığ bekleyen boğazların kıyametini

    Karlı yumuşacık hıyanetini

    Uçurumların,

    Önceden bilen gözleri...

    Çaresiz

    Vurulacaktı,

    Buyruk kesindi,

    Gayri gözlerini kör sürüngenler yesindi...

    Vurulmuşum

    Dağların kuytuluk bir boğazında

    Vakitlerden bir sabah namazında...

    Yatarım

    Kanlı upuzun...

    Vurulmuşum

    Düşüm, gecelerden kara

    Bir hayra yoranım çıkmaz

    Canım alırlar ecelsiz

    Sığdıramam kitaplara

    Şifre buyurmuş bir paşa

    Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız.."

    Türkiye'nin yakın tarihini ne kadar güzel özetlemiş Ahmed Arif Usta.

    Faili meçhul 11 cesedin peşine şimdi AK Partili Cavit Torun ile CHP'li Mesut Değer'in de aralarında bulunduğu Meclis İnsan Hakları Alt Komisyonu düştü.

    Dileriz, bu kez hukuk devleti kazanır.

    Bir dağ başında infaz edilen 11 insanın canının, kanının hesabı sorulur. (EB/TK)

     

    (BİANETTEN)

    Cumalı Buluşması Düzenleme Kurulu seslenişi

    8/1/2008 · Kategori: Edebiyat Tarihimizden

    Bu yıl yedincisi gerçekleşecek olan Cumalı Buluşması 10 Ocak 2008 tarihinde başlayıp üç gün devam edecek.

    Etkinlikle ilgili Urla Belediye Başkan vekili Bülent Nart yayınladığı davette şunları söyledi:

    "Bu yıl 7. gerçekleştireceğimiz “Cumalı Buluşması” 10–12 Ocak 2008 tarihleri arasında yapılacaktır. 3 gün sürecek olan etkinliğimizi onurlandırmanızı dilerim. Bülent Nart Urla Bld. Başkan Vkl."

    Cumalı Buluşması Düzenleme Kurulu seslenişi
    07 01 2008

    VII. NECATİ CUMALI ANMASINA DOĞRU:..

    “Hiçbir Sanatçımız Unutulmasın!”

     

    Necati Cumalı, yazdığı romanlar, öyküler, şiirler ve tiyatro yapıtlarıyla bugün edebiyatımızda önemli yazarlarımızdan biri olarak güncelliğini koruyor, koruyacak. O, Urla’dan, Anadolu’dan, kentten;  yalın diliyle, gerçekçi tutumuyla, gözlemlediği halkının hikâyelerini yazdı, oyunlaştırdı. Uzun yıllar yaşadığı, “Üzümü, narı baldan tatlı”, her yeri buram buram “tarih” kokan Urla’nın, Urla’lının hikâyesini oyunlarıyla sahneye taşıdı. O insanlar, o tarih, öyküleriyle, romanlarıyla şiirleriyle duygu dünyamıza lirik ve şiirsel bir dille aktı. Tarlada, tütünde, kara sabanda emeğiyle çalışan, üreten ve her daim emeği sömürülen, hor görülen, ezilen köylümüzü yazdı;onların derdini kendine dert edindi. Yıllarca avukatlık yaptığı bu kentte, taşrayı, taşra insanını yakından tanıdı. Taşra’nın saflığını, temizliğini; taşra insanının düşlerini, hayallerini, “kaçıp kurtulma”, “gitme” duygusunu ve değişmeyen o “taşra fotoğrafı”nı kazıdı bilincimize. Necati Cumalı, her okuduğumuzda, yeni yeni tadlar alacağımız, Anadolu’nun, Andolu insanının saflığını, temizliliğini, güzelliğini yeniden yeniden keşfedeceğimiz bir yazarımızdır. Onu ve onun gibi onlarca yazarlarımızı, sanatçımızı unutturmamak, gelecek kuşaklara aktarmak, bugünün gençlerine tanıtmak bir görev olarak önümüzde duruyor. Artık bir gelenek haline gelmiş olan Necati Cumalı Anma’larını, yaşatmak; başta Urla’lılar olamak üzere; Belediyenin, kamu görevlilerinin, öğretmenlerin, esnafın bilinçle yüklenmesi gereken bir görevidir. Hep söylendi; bugün ülkemizin bir çok ili, ilçesi Necati Cumalı gibi önemli bir yazara sahip olsun ister. Ama her ilçe Urla gibi şanslı değildir; ne mutlu Urla’ya, Urlalıya, Necati Cumalı, Seferis, Tanju Okan, Neyzen Teyfik gibi değerleri, yazarları var bugün. Urla’lı bu bilinçle değerini kavramak ve sahip çıkmak zorundadır Necati Cumalı anmalarına…


    VII.si 10 Ocak/12 Ocak 2008 tarihleri arasında üç gün sürecek olan NECETİ CUMALI ANMA’sının programı ekte sunulmuştur. Bu yıl da çeşitli salonlarda ve geçen yıl başlanan “Urla Kahvelerinde Sanat” etkinliklerimiz yapılacaktır.
    Bu yıl yine bir ilk olarak, birincisini başlattığımız ve gelenekselleşecek olan, Ege Bilimsel Briç Kulübü Derneği’nin teknik katılımıyla I.NECATİ CUMALI BRİÇ TURNUVASI” düzenlenecek. Turnuva sonucu kazananlara ödüllendirilecektir.
    Her yıl Neceti Cumalı ile birlikte yitirdiğimiz bir yazarı anıyoruz. Bu yılki yitirdiğimiz yazar konuğumuz, MUZAFFER BUYRUKÇU. Yazarımızı anmalarla, panellerle anarak, “hiçbir sanatçımız unutulmasın!” sloganıyla Buyrukçu’ya sahip çıkıyoruz. Geçen yıl yitirdiğimiz değerli tiyatro sanatçımız, “Urla Sevdalısı” Mustafa Yalçın’nı da çeşitli etkinliklerle anıyoruz.
    Yine bu yıl İlçemiz bir ilke kavuştu. İlçemizde bir tiyatro topluluğu kuruldu: KLAZOMENAİ OYUNCULARI ŞİİR ÖYKÜ TİYATROSU.  Urla Kahvelerinde, salonlarında dramatize edilmiş Necati Cumalı öykülerini, bir kısa oyunu ve Necati Cumalı şiirlerini yorumlayarak sergileyecekler.
    İzmir/ Ürkmez’de kurulan ve Urla’ya taşınmasını umut ettiğimiz çeşitli dillerde yetmiş bin kitabı olan, “KÜLTÜRLERARASI İŞBİRLİĞİ, EĞİTİM, ÇEVİRİ VE ARAŞTIRMA KÜTÜPHANESİ” nin tanıtımını yapacağız. Konuklarımızın etkinlik kapsamı içinde bu önemli kütüphaneyi gezip görmelerini sağlayacağız.


    VII. Necati Cumalı Anması’na katılacak yazarlarımız, sanatçılarımız ve Konuklarımız:
    Erden Kral, Özdemir Nutku, Hülya Nutku, Özgen Seçkin, İsmail Mert Başat, Önder Alkım, Hayri K. Yetik, Yusuf Köksal, Hülya Soyşekerci, Namık Kuyumcu, Fergun Özelli, Tacim Çiçek, Hüseyin Peker, Altay Ömer Erdoğan, Mehmet Sarsmaz, Bilsen Başaran, Hasan Özkılıç, İbrahim Yalçın, Tevik Akşit, Müfide Cumalı, Aydın Cumalı, Rekin Teksoy, Cengiz Bektaş, Hüseyin Kaplan, Gülçin Araç, Çağnur Şarman, Senur Şarman, Tolga Ketenci, Emrah Tatlıcıoğlu, Esra Ok, Saniye Başer, Emel Rona, Halil Başaran, Verdigül Doğan,
    Değerli basın emekçileri… Urla belediyesinin desteğiyle ve bir avuç insanın çabasıyla gerçekleştirilen VII. Necati Cumalı Anma’sına, “Hiçbir Sanatçımız Unutulmasın!” şiarına gereken desteği vereceğini biliyoruz…

    Saygılarımızla..

     

    Program Kapsamında;

    Tiyatro ve Gösterilerden Sorumlu:   
    Raşit Öztürk (Sanat Yönetmeni)
     
    Resimden Sorumlu    
    Sema Akgül (Ressam)
          
    Briçten Sorumlu                  

    Raci Uyar              
    Bünyamin Öğünç
    Gökhan Darink

    Basından Sorumlu:                    
    Selçuk Tunalı (Gazeteci)
              
    Edebiyattan Sorumlu
    Hasan Özkılıç (yazar)

    Düzenleme Kurulu
            

    Oğuz Tansel, ölümünün 13. yılında, “Barışın Ozanı Oğuz Tan

    5/1/2008 · Kategori: Edebiyat Tarihimizden

     

    Fotografta gorulenler (soldan saga):Eray Canberk (şair-yazar-çevirmen), Enver Ercan (Türkiye Yzarlar Sendikası Başkanı) İlhan Gülek(Truva Folklor Dernegi Başkanı),Kemal Ateş (Ankara Universitesi Turk Dili Bolumu Başkanı),Aysit Tansel, Efe Duyar (Nazim Hikmet kultur Merkezi Yonetim Kurulu Uyesi), Ahmet Antmen (Nikbinlik dergisi yonetmeni),Metin Turan (Sair, Folklor-Edebiyat Dergisi Yayın Yönetmeni), Sunucu ve Sinema ve Tiyatro sanatcısı Gülsen Tuncer, ODTU Edebiyat Toplulugu Baskani Altan Turel ve topluluktan bir ogrenci.  Aşağıda,  toplantimizda konser veren halk muzigi sanatcimiz Okan Murat Ozturk

     

     

    MASALLARI ÇOCUKLARI UYUTMAK İÇİN DEĞİL UYANDIRMAK İÇİN YAZMIŞTI...

     

    Aysıt Tansel

     

    Bu  eğretilemeyi masallarla ilgili olarak ilk kullanan şair-halkbilimci Oğuz Tansel’dir. Bunu Türk Dili Dergisi’nin Haziran 1978 yılı, 321inci sayısında Kemal Ateş’le yaptığı bir söyleşide söylemiştir. Yoksa, toplum yaşamında, insanlarla ilgili olarak uyutmak ve uyandırmak istiareleri (eğretilemeleri) özellikle 27 Mayıs 1960 devreminden sonra çokça kullanılagelmiştir.

     

        O yıllarda, sanatçılar arasında “toplum için sanat yapanlarla” “sanat için sanat yapanlar” biçiminde bölünme vardı. Toplumcu, sol dünya görüşünü savunanlar toplum için sanat yapmayı amaçlıyorlardı. Başka bir deyişle, toplumcu, paylaşımcı, sömürüsüz bir toplum düzeni yolunda akıl ve bilimin kılavuzluğunu seçen bu sanatçılar, insanları “uyandırmak* onların “gözünü açmak” için sanat yapıyorlardı.

     

          Tam da buna uygun olarak Oğuz Tansel, 1953 yılında yayımladığı Savrulmayı Bekleyen Harman adlı şiir kitabındaki Sel  Değirmeni adlı şiirinde “…Ötekiler güldür güldür on iki  ay/ Taze un kokusundan sarhoş/ Yüklerini tutup kansızlar/ Gözlere kül doldurmuş.”  dizeleriyle insanların gözlerinin nasıl bağlandığını anlatmıştır.

           

            Yine 1962 yılında yayımladığı Gözünü Sevdiğim adlı şiir kitabındaki Cam Tozu adlı şiirinde  “…Gerçeğe açılan gözler/ Uyuyamaz bir daha/ Gözlere atılmış cam tozu/ Adamlar! / Kurtlar görünüyor kuzu” dizeleri de aynı düşüncenin yankılanmasıdır.

     

           Yine Savrulmayı Bekleyen Harman kitabında insanı anlattığı, Çakıl Taşları şiirindeki şu dizeler, onların nasıl “uyumakta” olduğunu anlatır: “…Mışıl mışıl koyunlar gibi uyuyan/ Küme küme, dizi dizi çakıl taşları/ Yürekler acısı ortada kalışları….”  Aynı kitaptan Canım Dünya adlı şiirde şöyle der: “…Boyunlar çöp, yüzler sarı/ Kim kime, tum tuma Göz açtırmaz fırtına, kum/ Canım dünya.” 

     

            Yine Gözünü Sevdiğim’deki Ölemez Dikeni adlı şiirinde şöyle der: “…Altın  boyunduruğa vurulunca/ Açıldı gözlerimize gerçekler/Ölemez dikeni gibi kırlarda/ Uyandık karanlık uykulardan/ Günlük güneşlik bir dünyada”.

     

          Düşsel Gezi şiirinin Köy adlı bölümünde de “…Bir horoz öttü çınladı gece/ Köyün işe çağıran saati/ Ev ev uyandırmak adamları/ Yapılacak şeydi bu işte…”  der.

     

          Başka bir deyişle, uyutulan, kandırılan, sömürülen insanları uyandırmak, onların gözünü açmak, yeni bir dünya görüşü yönünde onları bilinçlendirimek amacıyla sanat yapıyordu Oğuz Tansel. Bunun dışındaki çabaları kaytarmak, kaçak güreşmek, sorumluluktan kaçmak, iktidara yamanmak, bireycilik ve bencillik olarak değerlendiriyordu.

     

            Bir öğretmen ve üç çocuk babası olarak Oğuz Tansel masalların işlevi konusunda da kafa yoruyordu. Bu “uyandırmak” işi masallarda nasıl yapılacaktı? Çocuklara ne söylenecekti? Nasıl söylenecekti? Masal dinleme çağı çocukların en çok etkiye açık oldukları çağdı ve her duyduklarını bir daha silinmemek üzere kaydediyorlardı. “Uykudan önce masalları” bu nedenle çok önemliydi.

     

            Oğuz Tansel, “masalları, iskeletini değişitirmeden, kendi  dünya görüşüme göre yeniden yazdım,” demiştir.  Öğretmeni Pertev Naili Boratav’la mektuplaşmalarından anlaşıldığına gore, Boratav bu yeniden yazma işini benimsememiştir; ama, sonunda, “her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır,” diyerek karşı da çıkmamıştır.

     

            İnsanın insanı sömürmediği, paylaşımcı bir toplum düzeni yolunda en büyük engellerden biri, belki de en önemli engel dinsel ögelerdir; çünkü din, -akıl ve bilimin kılavuzluğunda insanın kendi yazgısını kendisinin belirlemesi yerine- kaderciliği, alın yazısını, şükretmeyi öğretir.

     

            Oğuz Tansel’in masallarını bu açıdan inceleyeceklere birkaç ip ucu verebiliriz: Oğuz Tansel’in masallarında Tanrı, ya da Allah sözcükleri bir kez bile geçmez. Dinin “Öteki Dünya” ya ilişkin korku  ve gözdağı ögelerine hiçbir biçimde yer vermemiştir. Bütün sertlik ögeleri çocukların iç dünyalarını incitmeyecek biçimde yumuşatılmıştır.

     

            “Masalları uyutmak için değil, uyandırmak için yazdım,” eğretilemesini aşırıp, sonra da kendilerine halkbilimci Bascom’u tanık gösterenlerin, Bascom’un bu sözü nerede hangi bağlamda, yazdığını da ortaya koymaları beklenir.

    --------------------------------------------------------------

    7 Aralık 2007

    Barışın Ozanı Oğuz Tansel”i Anma Toplantısında Yapılan Konuşmanın Metni.

    ODTÜ-Kültür Kongre Merkezi, Kemal Kurdaş Salonu,Ankara.

     

    « Önceki ::