23/9/2009 · Kategori: Anma
Ali Şahin kardeşim;
Yazmakta geciktiğim için özür dilerim.
Ekte bazı yazılar bulacaksın. Umarım ilgini çeker.
Fotoğraf ta gönderebilirim.
Arif Okay
Ölümünün 12. yılında
Antakyalı hikayeci, yazar, siyasetçi
ABİDİN ÖZKAN’I ANMAK...
Abidin Özkan’ın ölüm tarihi 4 ağustos 1993. Bu yazıyı ağustos ayı için planlamıştım. Ancak şair, yazar Şükran Kurdakul’un 15 aralık 2004 günü ölümüyle birlikte bu yazı güncellik kazandı. Gerçekten yarım asrı aşkın bir süre önce kader birliği eden bu iki sosyalist yazarı birlikte anmak gerekiyor.
ABİDİN ÖZKAN KİMDİR?
Abidin Özkan 1926 yılında Antakya’da doğdu. Ömer Efendi ile Hatice Hanımın 6 çocuğundan ikincisiydi. İlkokulu Antakya’da Köprü Mektebinde bitirdi. Ortaokul ve liseyi Antakya Erkek Lisesinde okudu. Lise çağlarında edebiyata merak saldı, toplumcu düşüncenin temellerini kavradı. Sosyalist dünya görüşüyle delikanlılık çağlarında tanıştı. Liseyi bitirdikten sonra İstanbul’da Hukuk Fakültesine başladı. Edebiyatla üniversitede öğrenciyken de ilgilendi. 1958 yılında fakülteyi bitirdi avukat olarak çalışmaya başladı. 1960 lı yılların başlarında T.İ.P. içinde çalışarak siyaset ile ilgisini sürdürdü.
1993 yılında hastalığa yenik düşerek aramızdan ayrıldı.
SAADET ORMANLAR (ÖZKAN)
Yağışlı bir pazar günü Abidin Özkan’ın kızkardeşi Saadet Özkan Ormanlar’ın evine gittim. Eşi Naci Bey tarafından ince bir biçimde karşılandım. Saadet hanım da hastalığına karşın beni ayakta karşıladı.
Saadet Hanım ve Naci Bey, Abidin Özkan’ın demokrat kişiliğini ve sosyalist dünya görüşünü ölünceye dek taşıdığını anlattılar. Onun okumaya ve yazmaya ilgisini anlattılar. Verdikleri bilgiler arasında Lisedeyken bir duvar gazetesi çıkardığı dikkat çekiciydi (1).
Elimde fotokopisi bulunan Yeryüzü Dergisine birlikte göz attık. Saadet ve Naci Ormanlar bu derginin öyküsünü şöyle aktardılar:
“Abidin’in bu dergiyi çıkardığını iyi anımsarız. O, Yeryüzü Dergisinin sahibi ve yazı işleri müdürüydü. Üniversitede okurken bu dergiyi çıkardı. Elinde kağıtlar, dergiler, yazılar ile hamal gibi uğraşır, koşturur dururdu.
Saadet Hanım abisinin zorluklar içinde hukuk fakültesinde okuduğunu anlattı:
“St. George Avusturya Lisesinde kalorifercilik yaparak okudu. Hem üniversiteye gider, hem çalışırdı. Babam çiftçiydi. Annemin Hatay’da Keferabit köyü taraflarında arazisi vardı. Ancak biz beş kardeştik, babam abime para göndermekte güçlükler çekiyordu. Bu nedenle abim Abidin çalışmak zorunda kalıyordu. Hanımı da ütü yaparak geçimlerine katkıda bulunurdu. St. George Avusturya Lisesinin hastanesi de vardı. Asiye hanım hastaneden gelen örtüleri, çarşafları ütülerdi.
Abidin abim Fransızca da bilirdi.”
Saadet ve Naci Ormanlar, Abidin Özkan’ın lisede öğrenci iken gözaltına alınışını şöyle anlattı:
“Bir gün bir arkadaşı ona Nazım Hikmet’ in bir şiirini vereceğini söylemiş. O zamanlar Nazım Hikmet’ in şiirini bulundurmak, okumak şöyle dursun, adını bile anmak büyük suçtu. Kışlaya varmadan sağ tarafta bir kahvenin önünde buluşmak üzere anlaşmışlar. Oraya gittiğinde Abidin arkadaşından şiiri alırken aniden polisler ortaya çıkmış ve onu arabaya atıp götürmüşler. Meğer bu bir tertipmiş, adam bu tuzağı kurmuş. Abidin o zamanlar Antakya Erkek Lisesinde 10. sınıftaydı. Ardından gelip evi aramışlar, birkaç kitap bulmuşlar. Bunun üzerine Abidin 3 ay yattı. Daha sonra çıktı.”(2)
Abidin Özkan’ı ben 3-4 kez gördüm. Babam (Süleyman Okay) her İstanbul’a gelişinde mutlaka ona uğrardı. Bu ziyaretlerin birkaçında ben de bulundum. Onu Sultanahmet’te setüstündeki bürosunda ve Yeşilyurt’taki evinde ziyaret ettim. Uzun boylu, esmer, ince bıyıklı, zayıf fiziği ve ciddi görünümü hala gözlerimin önünde.
Abidin Özkan’ın sosyalist dünya görüşü ile ilgisi 1940’lı yılların başında lisede başlar. Hatta onun bu paylaşımcı özelliğinin babasından geldiği söylenir. Ömer Efendi iyi günlerinde ekonomik olanaklarını başkalarıyla paylaştığı, sıkıntılı günlerinde ise yardım ettiği kişilerden destek gördüğü anlatılmaktadır.
Okumaya çok meraklı olan Özkan’ın bu alışkanlığını o zamanlar yakın arkadaşlarından biri olan Ahmet Miskioğlu onu şöyle anlatır:
“Antakya Lisesinde okurken Belediye kitaplığına giderdik. Bu kitaplık, Antakya’da kiliseden sonra, sağ tarafta köşede bir yerdeydi (3). Hiç unutmuyorum, Abidin ‘Sosyalizmin ve Sosyal Mücadelelerin Tarihi’ adlı kitabı okuyordu. Dikkat ettim, günlerce elinden bırakmadan satır, satır okurdu. Okur, okur sonra akşam olunca kaldığı yere bir kağıt işaret koyarak kitabı geri verir, ertesi gün yeniden alırdı. Bak, düşünebiliyor musun, böyle bir kitabı o zamanlar okudu.”
Ahmet Miskioğlu da Abidin Özkan’ın hapiste geçen günlerini anımsıyor:
“Abidin Özkan hapsedildi. Uzun zaman ortada yok. Lise yıllarında. Okuldan atıldı. O zaman Naci Alev müdürdü. Abidin sınıf arkadaşımdı. O zamanlar Nazım Hikmet’ in şiiri gizlice elden ele dolaşırdı. Bizler de okur, kimi zaman kopya ederdik ve bir başka arkadaşımıza verirdik. Bu şiirleri sanıyorum ki Kemal Sülker okula getirirdi. Abidin’ in Nazım’ ın şiirleriyle ilgili olarak alındığını sanıyorum. Bir hayli bir zaman sonra Abidin geldi. Yıpranmış, rengi sapsarı epey sıkıntı çektiği belliydi. Kimse onunla konuşmak istemedi. Bırakın şu komünisti falan dediler. Ben onu karşıladım, hoş geldin dedim. Çektiği sıkıntıları, polisler tarafından nasıl dövüldüğünü anlattı. Hiç unutmuyorum, anlattığı bir olay halâ aklımda. Polisin biri ona sigara ikram etmiş. Abidin sigarayı dudaklarına koymuş, polis sigarayı yakmak için uzanırken birden şiddetli bir tokat atmış. O zamanlar korkunç bir baskı vardı, sürekli izlenir ve sıkıştırılırdık.
Antakya Lisesinin müdürü Naci Alev, çok disiplinli bir müdürdü. Abidin’i yanına çağırdı, ‘sınıfına git, derslerine çalış’ dedi. Okuldan ilişiği kesilmesine karşın, bir yolunu bulup, onu okula geri aldı, ona moral verdi ve Abidin böylece liseyi bitirdi. Daha sonra Hukuk Fakültesini de bitirdi. Burada Naci Alev’ in bu tavrını unutmamak gerek. İsterse okula almayabilirdi.”
YERYÜZÜ DERGİSİ HAKKINDA
Abidin Özkan’dan geriye kalan önemli kültür mirası YERYÜZÜ dergisidir. Derginin ilk sayısı 15 eylül 1951 tarihinde çıkmıştır. Gerçekten çok nitelikli bir dergi olan Yeryüzü sosyal sorunlara eğilen bir edebiyat ve siyaset dergisidir. Derginin yaşam süreci 11 sayı sürmüştür. Dergide birbirinden seçkin şair ve yazarlar yer almıştır. Şükran Kurdakul, Arif Barikat (Damar), Mehmet Fuat, Melih Cevdet Anday, Orhan Veli Kanık, Limasollu Naci, Sabahattin Eyüboğlu, Suat Taşer, Rıfat Ilgaz, Halikarnas Balıkçısı, Tahsin Yücel, Talip Apaydın, Ahmet Arif, Federico Garcia Lorca, Orhan Veli, Ahmet Muhip Dranas, Cahit Irgat, Oktay Rifat, İlhan Tarus, A. Kadir, İlhan Berk, Orhan Kemal yazı, öykü ve şiirleriyle yer almıştır. Abidin Dino ve Nuri İyem resimleriyle görülmüşlerdir.
İşte derginin sayısının başlığı ve künyesi. Künyeden Özkan’ın tam adının Mehmet Abidin Özkan olduğu anlaşılmaktadır.
(DERGİNİN BAŞLIĞI ve KÜNYESİ)
Limasollu Naci tarafından yazılan, Filistin ve Irak halkının çektiği acıları, onlara uygulanan zulüm ve katliamı çağrıştıran “Ahremiyeliler” adlı şiiri buraya almadan geçemeyeceğim:
Ahremiyeliler
El Kamer barışın kapısında
Vuruldu Muhammet Ali
Vuruldu Hassan
Vuruldu Attasi
Vuruldu bütün Ahremiye halkı
....................
Ahremiyeliler kendilerini bildi bileli
Viski istemediler, kürk istemediler
Başkalarından bir karış toprak istemediler
Ama saat altı sularında Ahremiyeliler
Bütün Milletlerin gözü önünde
Birer birer öldürüldüler...
(Sayı 10, 1 mart 1952)
Derginin kim tarafından çıkarıldığı bir tartışma konusu yapıldı. Abidin Özkan’ı ve Yeryüzü dergisini iyi tanıyan Ahmet Miskioğlu bunu şöylece açıkladı.
“Yeryüzü dergisini Abidin hukuk fakültesinde öğrenciyken çıkardı. Görüştüğümüzde bana bir dergi verirdi. Hiç unutmam dergiyi çıkardığında ‘Ataç’ın çizgisinde yürüyoruz’ demişti.
Derginin kim tarafından çıkarıldığı da zaman zaman tartışıldı. Dergi kesinlikle onun eseri.”
Derginin çıkarılmasında Şükran Kurdakul, Arif Damar ve Metin Özek’in kuruluşunda ise Suavi Barutçu’nun emeklerinin olduğu biliniyor. Ancak şu gerçeği açıklıkla söylemek gerek: Abidin Özkan yazma yeteneğine sahip, okuyan, yüksek okula giden biriydi. Derginin çıkmasında başrolün kendisine ait olduğu bir gerçek. Dergide Abidin Özkan’ın iki öykü, dört inceleme yazısını görüyoruz. Şükran Kurdakul’un altı şiiri yayınlanmıştır. Arif Damar’ın ise dergide Arif Barikat imzasıyla üç şiiri çıkmıştır. 1951 yılında Arif Damar’ ın gözaltına alınmasına karşın dergi çıkmaya devam etmiştir.
Yeri gelmişken Şükran Kurdakul üstadı saygıyla anarak bu dergide çıkan, Kubilay üzerine yazılmış bir şiirini vermek istiyorum. Şiir onun gençlik döneminden bir örnek:
............................
Her yeniyi sinesinde büyütüp
Geliştiren bir hayat
Ve bir Kubilay
İrticaın karşısına dikilip çıkan
Unutmayasın ki dava büyük
Dava büyük ve kanlı
Zaman olur böyle yeşil
Zaman olur böyle kapkara bayraklı adamlar
Seni çelmek için yolundan
Karşına çıkacaklar
Ve bu adamlar yirmi yıl evvelinde bu gecenin
Bire beş yüz kuvvetleriyle bıçaklarını
Kubilay’ın gölgesinde
İnkılabın göğsüne fırlattılar:
Dava büyük
Dava büyük ve kanlı
Zaman olur böyle yeşil
Zaman olur böyle kapkara bayraklı adamlar
Seni çelmek için yolundan
Karşına çıkacaklar
(sayı 6, 1 ocak 1952)
Abidin Özkan politik görüşlerinin yaşam bulacağına inandığı için 1960ların önemli partisi olan T.İ.P. içinde çalışmalar yapar. Bu çalışmalarında eski dostu olan Halit Çelenk, Yahya Kanbolat, Yalçın Ergönül, Süleyman Okay gibi arkadaşlarıyla birlikte çalışır. Ancak daha sonraki ayrışma sırasında partiden kopar.
Edebiyatla ilgisine gelince avukatlık mesleği ve yaşam savaşı nedeniyle bir daha yazmayacak, ancak okuyarak ilgisini sürdürecektir.
Abidin Özkan’ın dergide çıkan “Çocuklu Köylü Misafirler” ve “Yoksulluk” adlı öyküleri gerçekten güzeldir. Diğer yandan çingeneleri anlatan “Yaşayışın Etkisi” adlı kısa makalesini çok ilginç olduğundan burada vermek gerekecektir:
“Dünyada Yahudilerden daha çileli bir millet vardır: Çingeneler. Bir söylentiye göre onlar beşinci yüzyılda Hindistan’dan batıya göç etmişlerdir. Diğer bir söylentiye göre Fenikelilerin çocuklarıdır.
Bütün hayatları yoksulluk ve acı içinde geçmiştir. Orta çağda Fransa’da, İsviçre’de sınır dışı edilmişlerdir. İspanya’da engizisyon tarafından odunlar üzerinde yakılmışlardır. İngiltere’de kraliçe Elizabeth emri ile öldürülmüşlerdir. Hollanda’ da Utrecht Sarayı adalet bakanının isteğile kırbaçlanmışlar ve boğulmuşlardır. İkinci Dünya Savaşından az önce naziler onları aşağı ırktan insanlar sayıp 60.000 tanesini Auschwitz kampına atmışlardır. Oradan ancak birkaç yüz tanesi sağ çıkabilmiştir.
Çingenelerin kendi yaşayışlarına uygun çok meraklı bir edebiyatları vardır. Dualarından birinde, Allahtan kolayca hırsızlık yapabilmeleri için çok karanlık bir gece isterler. Dua şöyle biter:
Ve ahırdan iki semiz at çalıp
Pazara gideceğim hemen
Ve içi çil çil paralarla dolu
Bir kasketle döneceğim.
Güya onlar Golgota eteklerinde İsa’yı çarmıha germeğe kullanılacak çivi torbasını çalmışlar. Bu sebeple çok yerde hırsızlıkları olağan karşılanmıştır. İşin tuhafı buna onların da inanmış olmalarıdır. Bu çeşit inançlarını şarkılarında, dualarında işlemişlerdir. Fakat en güzeli acılarını, yoksulluklarını anlatanlardır. Bunlar çingene edebiyatında çok önemli bir yer tutar. Burada bir örnek veriyoruz:
Ah çocuklar, can çocuklar
Türküler yakın bizler için
Yoksulluğumuza, acılarımıza
Bir son, bir kurtuluş isteyin.
Yol kenarında taşlar sıra sıra
Hergün onları ağlar da geçerim
İri siyah gözlerimden yaş değil,
Kan akar kan.
Murgat canım Murgat’ım,
Ne kadar da ağır iştesin
Ama çocukların var işte cıvıl cıvıl
Işıklı, şen günler için...”
(sayı 10, 15 mart 1952)
Dergide Antakyalı şair İsmet Yalazkan’ın tek şiiri yayınlanmıştır. Doktor olan Yalazkan görev gereği bulunduğu Tunceli’nin o zamanki yoksul, geri kalmış durumunu şiirinde vurgulamış. Tunceli’de 50 yıl sonra bile hiçbir şeyin değişmediği ortaya çıkmaktadır:
TUNCELİNDEN
18/9/2009 · Kategori: Anma
AHMET MUHİP DIRANAS 100 YAŞINDA!
SEMİHA ŞENTÜRK
Eviniz kutu gibi küçücük bir evdi Sarmaşıklarla balkonu örtük bir evdi Güneşin batmasına yakın saatlerde Yıkanırdı gölgesi kuytu bir derede Yaz kış yeşil bir saksı ıtır pencerede Bahçede akasyalar açardı baharla Ne şirin komşumuzdun sen FAHRİYE ABLA
‘Türk şiirinde mutlu bir rastlantı’ AHMET MUHİP DIRANAS
“Fahriye Abla”, ”Olvido”, “Kar”, “Ağrı”, “Maşar Dağı”... Hepsi de dilin ve duyguların en incelikli biçimde işlenmesiyle yazılmış şiirler. Bu şiirlerin sahibi, Turgut Uyar’ın “Çıkışı Türk şiirinde hiçbir şeyle açıklanamaz” dediği Ahmet Muhip Dıranas 100 yaşına girdi.
Biz de doğumgünü dolayısıyla kendisine bir saygı duruşunda bulunmak istedik.
Ahmet Muhip Dıranas, 1909 yılında İstanbul’da doğar. Babası Galip Efendi, Sinop’un Salı köyünde doğmuş, okuma yazması olmayan bir adamdır. İstanbul’dayken itfaiye teşkilatında çalışır. Anne Seniha Hanım ise, Üsküdar’daki tekkelerden birine de mensup olan Hacı Salim Efendi’nin kızıdır.
Seniha Hanım, Galip Efendi’nin aksine iyi yetişmiş bir kadındır. Seniha Hanım ile Galip Efendi’nin evliliklerinden iki çocukları olur: Ahmet Muhip ve Fehime. Fakat çiftin evlenmelerinden iki yıl sonra, Osmanlı Devleti’nin içinde savaşlar art arda patlak verince baba aileyi İstanbul’da bırakıp cepheye gider. Galip Efendi, önce Balkanlar’da, sonra Çanakkale’de, ardından da Kafkasya’da askerlik yapar.
Ömrünün yedi uzun yılını cephelerde geçiren ve ailesinden uzakta kalan Galip Efendi, askerlik görevi bittiğinde İstanbul’a ailesinin yanına değil; doğduğu köye -Sinop’un Salı köyüne- döner. Ailesiyle bağlarını koparır ve burada kendine başka bir yaşam kurar. Yeniden evlenir, bir de oğlu olur.
BABA TOPRAĞI
Bütün o savaş yılları boyunca eşinin eve dönmesini bekleyen Seniha Hanım, ondan haber alamayınca ilk işi kocasını aramaya koyulmak olur. Nitekim çabaları da boşa çıkmaz. Köyüne kadar gidip Galip Efendi’yi bulur. Bu da Galip Efendi ile diğer eşi arasında kavgalara ve sürtüşmelere neden olur, sonunda da ayrılırlar. Kocasını ikinci eşinden ayıran Seniha Hanım, iki çocuğuyla birlikte Sinop’a yerleşir; bu arada da Salı köyüyle ve Galip Efendi ile ilişkisini sıcak tutmaya çalışır.
Aile Sinop’a yerleştiğinde Ahmet Muhip dokuz yaşındadır. ‘Baba toprağında’, gecikmiş olarak ilkokula başlar. Yazları da Salı’ya gidip çobanlık yapar. Doğa sevgisini de, doğaya düşkünlüğünü de büyüleyici bir güzelliğe sahip, doğanın her rengini taşıyan bir orman köyü olan ve çok sevdiği Salı’da kazanır.
40 yaşındayken Zafer gazetesinde yazdığı yazıda ömrü boyunca onu bırakmayacak çocukluk yıllarını şöyle anacaktır: “Ben her köylü çocuğu gibi sığırtmaçlık etmiş, yalınayak gezmiş tozmuş, sonra yaşı biraz geç de olsa ilkokula gitmiş bir köylüyüm. On yaşından sonraki çocukluk, ilkgençlik, gençlik... Beni ihtiyarlığa doğru götüren bütün yıllar ve yollar boyunca hülyalarımda küçüklüğümün ormanlarını kurdum”.
Çocukluk yılları, baba köyünde haşır neşir olduğu doğa, anılar yıllandıkça belleğinde hep canlı kalacak ve eskidikçe daha da güzelleşecektir Dıranas için.
Ancak Sinop yılları zordur. Birinci Dünya Savaşı henüz bitmiştir; İstanbul’da çektikleri maddi sıkıntılar burada da devam eder. Yokluk Sinop’ta da ailenin peşini bırakmaz. Üstelik Galip Efendi için uzak ve uzun yollar yine görünmüştür: Kurtuluş Savaşı başlayınca baba tekrar cepheye gider.
Savaş bitip Dıranas’ın babası ailenin yanına döndükten sonra Dıranaslar Sinop’tan Ankara Hamamönü’ndeki küçük bir eve taşınır.
Galip Efendi, silah tamir edilen askeri bir fabrikada usta olarak çalışmaya başlar. Ahmet Muhip Dıranas Taşmektep’in dördüncü sınıfına kaydolur.
Ufak tefek şiir denemelerine, bundan birkaç yıl sonra, ortaokul sıralarında başlayacaktır. ‘İlk yazarlık deneyimi’ni ise “Çiçek” adlı öyküsünün Talebe Mecmua’sında yayımlanmasıyla yaşar. Dergi onu daimi yazarı olarak kabul eder, fakat Dıranas sonraları burada yazdıkları için “Fakat o yazılar ne kötü şeylerdi azizim” diyecektir.
“BUNDA İŞ YOK”
Daha Sinop’tayken ona şiiri sevdiren ise o sıralarda Edirne Askeri Lisesi’nde öğrenci olan ve veremden ölen dayısıdır. Ankara’ya geldiklerinde, çocukluğunun izlenimlerini kağıda döktüğü şiirler yazar Dıranas. Bunlardan biri de dayısının ölümü üzerine yazdığı bir ağıt olan “Köpek Havlamaları” adlı şiiridir.
O zamanlar akşamları bir kitapçının yanında çalışan Dıranas, burada dönemin tanınmış şair ve çevirmenlerinden Abdullah Cevdet ile karşılaşır. Abdullah Cevdet, Dıranas’ın “O zamanlar karaladığım...” dediği “Köpek Havlamaları” adlı şiirini beğenir ve İçtihat dergisinde yayımlar.
Lise yıllarında ise şairliğine etki edecek ve şiirine asıl şeklini kazandıracak iki önemli kişiyle karşılaşacaktır: Faruk Nafiz Çamlıbel ve Ahmet Hamdi Tanpınar.
Faruk Nafiz, o zamanlar Ankara’da ‘yarı şiir ilahı gibi gezen, yakışıklı bir adamdır’. Dıranas da Faruk Nafiz’e hem hayrandır hem de ona özenir. Ankara Erkek Lisesi’nde ortaokul son sınıftayken talih onu karşısına hoca olarak çıkarır. Arkadaşları, Dıranas’ın yazdığı bir şiiri Faruk Nafiz’e götürür; fakat o, şiiri gerçekten beğenmediği için midir, Dıranas’ın dersleri dışında bir şeylerle uğraşmasını istemediğinden midir bilinmez, “Yok, yok. Bunda iş yok. Boşu boşuna bunlarla uğraşmasın, derslerine baksın” der.
Henüz şairliğe ilk adımlarını atmaya çalışan Dıranas, o yaşlarda buna çok üzülür. Fakat talih yüzüne güler ve bundan iki üç ay sonra karşısına “Bende asıl sanata girişin büyük etkisi onunla başlar” dediği Ahmet Hamdi Tanpınar’ı çıkarır.
Dıranas, Tanpınar ile ilk kez kırk beş dakika boyunca Jokonda’nın ellerini anlattığı bir derste karşılaşır. Sonraları “Benim sanata tutkunluğum Jokonda’nın ellerine o gün duyduğum aşkla başlar” diyecektir. Faruk Nafiz’in “Bunda iş yok” dediği şiiri, Dıranas’ın arkadaşları bir de Tanpınar’a götürür.
Bu kez sonuç bir hayalkırıklığı değil, övgü dolu sözlerdir. Tanpınar alelacele şiirin sahibini aratmaya başlar. Genç şair, hocası ile okulun içindeki lojman bölümünde kaldığı odaya görüşmeye gider. Tanpınar’ın odası, yıllarca Dıranas’ın gözünün önünden gitmez. Yerleri öylesine atılmış kitaplarla dolu küçücük bir bekar odasıdır bu.
Tanpınar, Dıranas’ı karşısına oturtup ondan yazdığı şiiri okumasını ister ve şiirini çok beğendiğini söyler. Bir de yere atılmış kitaplar arasından birini alır, “Bunu okuyacaksın” diyerek eline tutuşturur. Kitabın üzerinde “Les Fleurs du Mal” yazar. Genç şairin henüz adını da dilini de bilmediği bir şairdir bu. Dıranas, Baudelaire’in “Kötülük Çiçekleri”ni okuyabilmek için Fransızca öğrenir.
Baudelaire, Dıranas’ı çok etkiler; yalnız şiir anlayışını değil, dünya görüşünü de... Uzun yıllar bu etkiden kurtulamaz: “Belki Fransız edebiyatının en büyük adamı olan bu şair, benim fikrimde bir müddet kasırga gibi esmiştir. Ondan ne kadar bitkin ve harap çıkmışımdır. Belki bende, benim kendimde mevcut her şeyi önüne katıp götürmek üzere idi” der.
Onu kendi deyişiyle ‘Baudelaire’in elinden kurtaran’ ise çevirilerini de yaptığı Dostoyevski olmuştur. Dostoyevski onu Baudelaire’in sarsıcı dünyasından ‘elinden tutup bir anda kendi dünyasına çekiverir’.
Ancak eleştirmenler, Dıranas şiiri söz konusu olduğunda, özellikle Cahit Sıtkı Tarancı’yı da birlikte anarak, Baudeleire’in, bir diğer Fransız şair Verlaine’in ve sembolizmin etkisinden daima bahsedecektir.
Ahmet Oktay, Dıranas’ın şiiri üzerine yazdığı “Geliştirilememiş Bir Şiir Üzerine Notlar” adlı yazısında onun Baudelaire’e özellikle şiirinin içeriği dolayısıyla Cahit Sıtkı Tarancı’dan daha yakın olduğunu söyler. Oktay’a göre, Cahit Sıtkı biçem ve biçim olgularını ön planda tuttuğu için sorunu sadece söyleyiş açısından ele almıştır. Dıranas’ın şiiri ise taşıdığı ‘daemonic’ (şeytani) yan dolayısıyla; her ne kadar ‘kötülüğü tümüyle kucaklamaktan, açımlamaktan ve verili aktörenin karşısına dikmekten’ ürkse de, “Kötülük Çiçekleri”nin dünyasına daha yakın durur.
İLK ŞİİR ‘BİR KADINA’
Dıranas ise, çevirilerini de yaptığı Baudelaire’in, şiirinde ancak sınırlı bir etkisi olduğunu sık sık vurgular. Erdal Öz ile yaptığı bir söyleşide, aslında şiirinde, Baudelaire’in ‘B’sini bilmezken dahi bir ‘şeytani yan’ olduğunu anlatmak için Tanpınar’ın övdüğü şiirinin hatırında kalan son dörtlüğünü okur:
”Kolum kanadım kırık/ Çabaladıkça yazık/ Beni pis bir bataklık/ Kendisine çekiyor.”
Ancak bir tek şiiri içinde, o da ‘biraz’ Baudelaire etkisi olduğunu kabul eder: ”Selâm”.
Dıranas’ın şiiri, çağdaş şiirin içeriksel ve biçemsel etkileriyle hece ölçüsü ve uyak gibi geleneksel biçimleri yoğurarak yeni bir şiir dili ve yapısı kurar.
Türk şiirinde kendi yerini bulacak bu özgün ses, dönemin etkili dergilerinden Milli Mecmua’nın 15 Eylül 1926 tarihli sayısında “Ankara Lisesi’nden Muhip Atalay” imzasıyla yavaş yavaş tanınmaya başlar. Şiirin adı “Bir Kadına”dır. Dıranas, 1928’de Servet-i Fünun dergisinde yayımlanan kimi şiirlerinde de bu imzayı kullanacaktır.
1929 yılında liseyi bitirince Ankara Hukuk Fakültesi’ne girer. Bu arada Hakimiyet-i Milliye gazetesinde çalışır. Ankara’da bir yandan da şiirle ve edebiyat çevresiyle olan ilişkilerini sürdürür. 1960’lı yıllarda pek çoğu devletin çeşitli bölümlerinde görevler alacak, o günkü siyasi ortamda birleşebilmeleri tuhaf görünen kişilerin bulunduğu bu çevre, Genç Türk Edebiyat Birliği adında bir dernek kurar.
YENİ BİR ÇEVRE
Bu dernekte Behçet Kemal Çağlar, Hamit Macit Selekler, sonradan Ordu senatörü olacak Zeki Kumrulu, 1962 yılında İçişleri Bakanlığı yapan Hıfzı Oğuz Bekata, yine ‘60’lı yıllarda Yargıtay üyesi olan Rüştü Atilla ve Sıtkı Korkmaz ile İbrahim Saffet Omay gibi adlar vardır. Bu genç topluluk, Hep Gençlik adıyla bir de dergi çıkarır.
Ancak Dıranas, babasıyla aralarında geçen bir tartışmadan sonra hukuk fakültesini yarıda bırakıp İstanbul’a gidince bu topluluktan kopar. Fakülteyi bırakan şair, İstanbul Üniversitesi’nin felsefe bölümünde okumaya başlar. Bir yandan da önce Güzel Sanatlar Akademisi’nde kütüphane müdürlüğü, ardından Dolmabahçe Resim ve Heykel Müzesi’nde müdür yardımcılığı yapar.
Yepyeni bir edebiyat çevresi, içki ve şiir... İstanbul’da Dıranas’ı bekleyenler bunlardır. Artık edebi kimliği yavaş yavaş oturmaya başlamış olan şair, burada Türk edebiyatına yön verecek kuşaktaşlarından oluşan bir toplulukla birliktedir: Cahit Sıtkı, Sait Faik, Orhan Veli, Şevket Rado, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Sabahattin Ali.
Garip akımına katılmak için ilk teklifi İstanbul’da alır Dıranas. Bir gün, Orhan Veli ve arkadaşları Dolmabahçe Resim ve Heykel Müdürlüğü’ne gelip Dıranas’a ilk yenilikçi şiir denemelerini gösterirler ve kendisinin de bu akımın içinde yer almasını isterler. Fakat Dıranas o zamanlar buna pek yanaşmaz.
Sonradan Garip şiirini Türk şiirini Batılı şiire yaklaştıran adımlardan ilki olarak görmesine rağmen, Dıranas’ın şiir tutumu böyle bir akımda yer almasına engel olur. Köktenci ve bir topluluk içinde gerçekleşecek türde yenileşmeden çok, sanatçının kendini yenilemesinin esas olduğunu düşünür çünkü.
Bu nedenle de kendini muhafazakar bir şair olarak nitelendirir:
“Ben sanatta muhafazakarlığa inanmış bir adamım. Bence sanatta yenilik, kendi kendini inkar eden, birtakım değişmelerle yapılan bir şey değildir. Bir sanatın yeniliği, bulunan bir küçük tohumun yeşertilebilmesi, büyütülebilmesi ve bir ağaç haline getirebilmesi için sanatçının gösterdiği çabada gizlidir. Yani bir sanatçı, hangi alanda olursa olsun, eserine kendi kişiliğinin damgasını vurabilme sevdasında olmalıdır. Değişiklik, kendi ana temasının çevresinde olur ancak. Yani deyim yerindeyse, bir rengin kendine özgülüğünü arayıp bulma savaşıdır yenilik”.
TUTUCU DEĞİL ISRARLI
Turgut Uyar, Dıranas şiirini ‘mutlu bir anakronizm’ olarak yorumlayacaktır: “Duygulanmasının soyluluğu ile sonsuz derecede gelenekten; şiirini kuruşu, görüntülerini seçişi, soylu ve yeni davranışına karşın gününün dağdağasına vurdumduymazlığı, çeliğine kendi bildiğine göre su verişi ile mutlu bir anakronizm. (...) Ahmet Hamdi, Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Divan ve bütün Fransız şiiri, malzemesi ile Ahmet Muhip’e bir zemin olmuştur. O, büyük ustalık ve incelikle, geçmişlerin deneylerinden yararlanır... Objesi hayat değildir, şiirdir; bütün şairlerin geçmişidir, şiirleridir (....) Ahmet Muhip, özü bütün şiirlerine yayılan şairlerdendir; onu Hececiler’den ve öbürlerinden ayıran özelliği de budur”.
Dıranas, tüm bu kaynakları özümseyip yepyeni bir ses yaratmıştır kendine. Bu nedenle de şiir yazdığı dönemindeki akımlardan ne Hececiler’in ne Yedi Meşaleciler’in ne de Garipçiler’in yanında yer almadan kendine özgü bir şiir anlayışı edinir. Ancak yapılanları her zaman takip ve takdir eder.
Dıranas’ın muhafazakarlığı tutuculuktan çok ısrarı ifade eder: “Benim şiirlerimde vezin vardır, kafiye vardır. Ama ben ne kafiye düşkünüyüm ne vezin mutaasıbı” diyecektir.
Dıranas İstanbul’a geldiğinde kendini İstanbul’un bohem yaşantısının tam kalbinde bulur. İçki ve şiir hep yanıbaşındadır. Ünlü “Fahriye Abla” şiiri, “Şehrin Üstünden Geçen Bulutlar”, “Selâm”, “Kargalar”, “Darağacı”, “Ayaklar” ve “Kezban” şiirleri bu dönemin ürünleridir.
“Fahriye Abla” şiiri, Varlık’ın 15 Şubat 1935 tarihli sayısında çıktığında genç şairler arasında olay yaratır. Pek çoğu şiiri beğenir, ancak bazıları şiirin ciddi bir edebiyat dergisinden çok bir mizah dergisinde yer alabileceği kanaatindedir.
Fakat zaman bu görüştekileri yanıltır. “Fahriye Abla”, o kadar beğenilir ve şairle o kadar özdeşleştirilir ki, gün gelir Dıranas Edip Cansever’e bu şiirden bıktığını bile söyler.
Fahriye Abla, Ahmet Muhip Dıranas’ın babası askeri fabrikada işçiyken kaldıkları İşçi Evleri’nde annesinin komşusudur.
Dıranas’ın şiirde “Eviniz kutu gibi küçücük bir evdi” dediği Fahriye Abla, evli ve çocuklu bir kadındır. Şair ise 15-16 yaşlarında bir genç. Kendinden yaşça büyük bu kadına duyduğu beğeni, Dıranas’ın yıllar sonra yazacağı ve dillere pelesenk olacak “Fahriye Abla”nın ilk hayallerini ona verecektir.
LAVANTA KOKULU KEDER
Belki “Fahriye Abla” kadar olmasa da Dıranas denince akla gelecek şiirlerden biri de “Olvido”dur, “Hoyrattır bu akşamüstleri daima” dizesi hafızalardan silinmez. Çünkü bu dizenin ardından gelecek duyguları bilen bilir: Lavanta çiçeği kokan kederler, dalga dalga hücum eden pişmanlıklar, ruhu delik deşik eden oklara dönüşmüş anılar, ömrün en güzel türküsü aldanış ve daha nice duygular...
Edip Cansever’in ‘benzersiz duyarlıklar üreten, doğurgan bir şiir’, ‘bağırtısı, öfkesi, çalımı olmadığını’ söylediği bir şiirdir “Olvido”. Gösterişsizliği ve sessizliğiyle okuru da unutuş ve aldanış davetine çekiverir. Bu sessiz davetiyle de yine Cansever’in sözleriyle ‘yaşlanmayan bir şiirdir’, ‘Türk şiirinin başyapıtlarından biridir’.
Dıranas İstanbul’dayken şair ve yazar arkadaşlarıyla sık sık Beyazıt’taki Küllük kahvesinde buluşur. Deyim yerindeyse ‘içki gırla gider’ bu buluşmalarda. Hatta Dıranas, üç gün üç gece süren bir içki âleminden sonra alkol komasına girip hastanede ayılır.
İstanbul’da edindiği bir alışkanlık da esrardır. Öyle ki bir dönem şiir yazamaz hale gelince, Bakırköy’de 1,5 yıl tedavi görür. Ankara’ya döndüğünde bir daha bu alışkanlığa dönmez, ancak içki yaşamında hep olacaktır.
EVLENME KARARI
Dıranas için eğitim ve okul hayatı her zaman onun özgürlüğünü çalan bir düzen demektir. Eğitimi, okulu bir kenara bırakıp sadece sanatla uğraşmak ister, okulu tamamen bırakır.
Dıranas, aynı yıllarda Çocuk Esirgeme Kurumu’nun çocuk tiyatrosu seçim kurulunda da görevlidir. Eşi Münire (Ülker) Dıranas ile 40 yıllık beraberliğinin tohumlarının atılacağı ilk karşılaşma da burada gerçekleşir. Münire Hanım, o dönemlerde teyzesinin Çocuk Esirgeme Kurumu’nda çıkardığı dergileri almak için her hafta buraya uğrar.
Bir seferinde Muhip Bey içeriye girer. İlk defa göz göze gelirler. Sonrasını Münire Hanım şöyle anlatacaktır: “Girer girmez, o ok gibi bakışları üzerimde hissedince öyle heyecanlandım ki dergileri falan bulamadım. Sonradan öğrendim ki odadaki kadına ‘Ben bu güzel kızla evleneceğim’ demiş”.
Bir hafta sonra tanışırlar. Münire Hanım henüz 15 yaşında bir genç kızdır; Dıranas ise saçlarına kırlar düşmüş, olgun bir adam. Dıranas, genç kıza adının anlamını bilip bilmediğini sorar; yanıt olumsuz olunca açıklar: “Işık demek. Çok güzelsin, ışık gibi.”
Muhip Bey’in diğer bir sorusu da “Şiir sever misin?”dir. Münire Hanım hemen daha on yaşındayken ezberlediği, Dıranas’ın “Serçeler” şiirini okur. Bu sefer, Münire Hanım’ı etkileyecek “Prenses” iltifatı gelir: “Ne güzel okuyorsun, sesin de ne tatlı prenses.”
TALİHİN CİLVESİ
1940 yılı gelip çattığında Dıranas Münire Hanım’ı ailesinden ister ve ‘ışık kız’la şair evlenirler. Fakat yeni evli çift kısa süre sonra Dıranas’ın sürekli tecil ettiği askerlik gelip kapıya dayanınca ayrılmak zorunda kalır. Canı sıkkın, üzgün bir şekilde “İster misin şimdi Doğu Beyazıt’ı çekeyim” diyerek evden çıkan Ahmet Muhip Dıranas, ‘talihin bir cilvesiyle’ gerçekten de Doğu Beyazıt’ı çeker.
Eve döndüğünde dalgındır, düşüncelidir; gideceği yer Doğu Beyazıt’ın Sürbehan sınır karakoludur. Münire Hanım çok istese ve ısrar etse de Muhip Bey, bilmediği bir maceraya sürüklemek istemediği için ilk başta onu götürmez. Fakat bir yıl sonra Münire Hanım da Doğu Beyazıt’a gider. Tezekle ısınıp, gaz lambası ışığında aydınlandıkları iki odalı, toprak damlı kerpiç evde yaşar çift.
Bu gaz lambasının ışığı altında iki yapıt yazılır: Şairin en güzel şiirlerinden biri olan 180 dizelik destansı “Ağrı” şiiri ve “Gölgeler” oyunu.
Çift, 1946 yılında Ankara’ya döndüklerinde Ahmet Muhip Dıranas, Çocuk Esirgeme Kurumu’nun yayın müdürü olarak çalışmaya başlar. Şiirlerini Varlık, Ülkü, Sanat ve Edebiyat, Yaprak dergilerinde yayımlamaya devam eder.
1947 yılında “Gölgeler” adlı oyunu Sanat ve Edebiyat gazetesinde tefrika edilir. Aynı yıl “O Böyle İstemezdi” adlı tiyatro eserini de bitirmiştir. Bu arada İstanbul’u ve oradaki arkadaşlarını da ihmal etmez. Münire Dıranas’la birlikte İstanbul’a Ahmet Muhip Dıranas’ın yakın dostu olan Sait Faik’in, annesi Makbule Hanım ile oturduğu evde misafir olurlar.
Makbule Hanım, büyük bir konukseverlikle ağırlar onları. Münire Hanım’a oğlunun düzensiz yaşamından ve bir türlü evlenmemesinden şikayet eder. Bir gün daha çok Sait Faik’in kaldığı Burgaz’daki eve giderler. Bahçe içindeki bu güzel evi çok beğenen Münire Hanım içeri girdiğinde gördüğü manzara karşısında şaşkındır: Salonun ortasında kocaman, darmadağınık bir yatak vardır. Her tarafa içki şişeleri, kadehler, çamaşırlar saçılmıştır. Odaya ağır, yoğun bir içki kokusu yayılmıştır. “İşte bu yüzden” der Makbule Hanım, “Oğlumun evlenmesini istiyorum”.
SİYASETE İLK ADIM
İçki, dönemin edebiyat ortamlarının ve sohbetlerinin vazgeçilmezidir. Sadece Sait Faik için değil, pek çok yazar ve şair için de. Ahmet Muhip Dıranas da Ankara’da Cahit Sıtkı Tarancı’nın ve Orhan Veli’nin de müdavimleri olduğu içkili edebiyat gecelerinden vazgeçmez. Kürt Mehmet’in Meyhanesi, Nal Meyhanesi ve Kutlu, şairlerin sık sık gittikleri yerlerdir.
Dıranas hemen her geceyi dışarıda geçirirken, çok kıskandığı ve bu gecelere katılmasını istemediği Münire Hanım ise kitaplara gömülüp onu bekler. Bazen de gece yarıları kocasının sahanlıktan gelen ayak sesleriyle uyanır.
Zaman zaman, duruma katlanamayıp ayrılmayı teklif etse de Dıranas “Ben sensiz yapamam” deyip onu hep ikna eder. Gazetelere de yansıyan bir aldatma haberinden sonra ise Münire Hanım bir kez daha boşanmayı teklif edecektir. Ahmet Muhip Dıranas, karısının dizlerine yatıp ağlar, onun gönlünü alır ve eşini bu kararından vazgeçirir.
Ancak bu olaylardan sonra Münire Hanım rahatsızlanır, kanser teşhisi konur. Durumu ağırlaşınca da tedavi için İngiltere’ye giderler. Burada Münire Hanım’ın kanser olmadığını öğrenirler; 3,5 aylık bir tedavi için kalırlar.
1949’da şair Çocuk Esirgeme Kurumu’ndaki görevinden ayrılıp, Demokrat Parti yanlısı bir gazete olan Zafer’de fıkralar yazmaya başlar. Hemen bir yıl sonra da buradan ayrılır; şiirlerini göz önünde bulundurdu- ğumuzda toplumsal bir yöneliminden pek de bahsedemeyeceğimiz Dıranas, Demokrat Parti’den Sinop milletvekili adayı olur. Fakat seçilemez.
Münire Hanım siyasete atılmasına “Bir sanatçı olarak siyasetle bu kadar ilgilenmen doğru değil” diyerek şiddetle muhalefet eder. Oysa Dıranas, “Siyaset yapmazsam, açlıktan ölürüz” diyecektir. Zira Zafer gazetesine her gün yazdığı fıkralardan aldığı 1,5 lirayla zar zor geçinir aile.
Erdal Öz ile yaptığı söyleşide, bir ülkedeki sanat ile demokrasi ve özgürlüğün koşutluğuna vurgu yapacak ve siyasete ‘fikren, vicdanen ve ödev olarak’ girdiğini söyleyecektir:
“Ben sanatçının her şeyden önce memleketin siyasetiyle ilgilenmesi gerektiğine inanmış bir adamım. Çünkü bir memleket olmazsa zaten sanat varolmaz.(...) Yani siyasete memlekette bir hürriyet rejiminin gelmesine gücümün yettiği kadar yardımcı olabilmek için ve bir hürriyet mücadelecisi olarak girdim. (...) Yani şiirlerim bir gün kalacaksa, şiirlerimin yanında hürriyet için mücadele etmiş bir adam olarak da kalmak isterim.”
Dıranas, milletvekili seçilemeyince Zafer gazetesine geri döner, 1957’ye kadar burada yazmaya devam eder. Sonraki üç yıl boyunca ise Ankara İl Genel Meclisi ve Belediye Meclisi üyeliklerinde bulunur. ‘64 ve ‘65’te tekrar Sinop milletvekilliğine aday olur; sonuç yine hüsrandır. Milletvekilliği, politik fıkralar derken şiir geri planda kalır. 2 Eylül 1949’da Şadırvan dergisinde çıkan “Osman Binbaşı” şiirinden sonra yıllarca şiir yayımlamaz.
Nitekim yaşamı boyunca az şiir yayımlayan bir şairdir Dıranas. Hatta bazen ‘tembel bir şair’ olduğu eleştirisi bile yapılır. Tembellik gibi görünenin asıl yüzü ise, bazen bir şiirin üzerinde iki, üç yıl süren titiz bir çalışma ve ‘uzun zaman ıstırap içinde geçen takip’tir.
Ta ki aksayan bir yön kalmayıncaya ve şair şiiri karşında huzur buluncaya dek. Şöyle diyecektir bu huzurla ilgili: ”O zaman bilirim ki saçımın ucundan ayağımın tırnağına kadar her şeyim sakindir o şiirimin karşında”.
TEK KİTAPLI ŞAİR
Ömrü boyunca da tek bir şiir kitabı yayımlayacaktır Dıranas. Tek şiir kitabı; ilk şiirinden yaklaşık elli yıl sonra 1974 yılında, dergilerde çıkan şiirlerini bir araya getirir ve çıkışı ‘yılın sanat olayı’ olur. Buna rağmen, Dıranas’ın şiirleri her yerdedir: Ders kitaplarında, antolojilerde, takvim yapraklarında...
Bu 50 yıllık uzun bekleyişin arkasında da yine titizlik ve şiirleri ‘şarap gibi eskitmeye bırakmak’ yatar. Kendi deyişiyle ‘şiirin sirkeleşip sirkeleşmediğini’ görmek ister.
Şiir kitabı yayımlamamaktan da hiçbir zaman pişmanlık duymaz, “Bunları yazdığım zamanlardaki gibi ikide bir kitap halinde yayımlamış olsaydım, bugün o şiirlerimin birçoğundan belki de utanacaktım” der hatta.
Yakındığı tek şey ise, antolojilerde yayımlanan şiirlerinin çoğunda yanlışlıklar bulunmasıdır. Söz gelimi, “Fahriye Abla”nın “Yaz kış yeşil bir saksı ıtır pencerede” dizesinde hep ‘ıtır’ sözcüğü eksiktir bu antolojilerde.
Dıranas, tek kitabını ‘esin kaynağı’ eşine ithaf eder: “Münire’ye... Bir gün laf arasında bana ‘Bir beşik gibi sallanır dünya, rahat uyusun diye bütün çocuklar...’ gibi bir söz söylemiştin. O gün bu gün düşünürüm ki, insanların barışını ve evrensel sevgiyi daha özge bir biçimde anlatmak kabil değil. Ben yaşantımı şiire, şiirimi de bu sevgiye verdim. Sanırım, kitapta savaş sözcüğünü bulamayacaksın. Kaldı ki, esinim senden gelir. Onun için kitabı sevinerek sana armağan ediyorum; sana ve bu inançla yaşayanlara, ölenlere”.
“KİME YAZACAĞIM?”
‘60’lar Ahmet Muhip Dıranas için sıkıntılı geçer. Şiirle de yaşamla da ilgisi giderek kesilir. İl Genel Meclisi Üyeliği görevinden alınınca işsiz kalır ve büyük bir küskünlük dönemine girer. Edebi yaşamı da yoktur, siyasi yaşamı da. Münire Hanım’a sık sık “Ben kimin için yazacağım ki?” diye sorar. Ta ki 1964’te Hisar dergisinde çıkan “Testi” şiirine kadar...
Dıranas, bundan sonra 1966’dan 1972’ye kadar Anadolu Ajansı yönetim kurulu üyeliği yapacaktır. Sonra da Devlet Tiyatrosu edebi kurulu başkanlığı ve İş Bankası yönetim kurulu üyeliği. 1974’te tek şiir kitabını yayımlamasından bir yıl sonra Tevfik Fikret’in “Rübab-ı Şikeste” ve “Halûk’un Defteri” kitaplarından seçtiği şiirlerin dil-içi çevirisini yaptığı “Kırık Saz” kitabı gelir. Ölümüne kadar da başka bir şey yayımlamayacaktır.
1980’e doğru, Dıranas’ın sağlığı giderek bozulur. Artık dudaklarından vasiyet sözcükleri dökülmeye başlamıştır: “Münire ben Sinop’a gömülmek istiyorum. Ama sen de mezarını benim yanımda al, olur mu?”
‘Işık kız’ı daima yanında ister şair. Her yaz gittiği Sinop’taki son yazında artık nefes almakta zorlanır. Müzmin bronşit anfizeme, anfizem de kalp yetmezliğine dönüşür ve şair 21 Haziran 1980’de yaşamını yitirir. Vasiyeti üzerine Sinop’un, soyadını aldığı çam kokulu tepelerine gömülür Ahmet Muhip Dıranas.
Bir başka vasiyeti daha vardır Münire Hanım’a, şaşırtıcı bir vasiyet: “Münire, sakın Fahriye’yi gündeme getirme! Elim kırılsaydı da bu şiiri yazmasaydım. Sen bu konuyu kimseye açma, bu konuyu film yapmak isterler, sakın yaptırma, mani ol”.
Ahmet Muhip Dıranas bir yazısında “Dünyamı, gündelik hayatımı hep şiirin füsunlu aynasından seyrettim” der. Sayıları az olsa da titizlikle, incelikle yazılmış her şiiri aşkı, hüznü, sıkıntıyı, yalnızlığı ve sonsuzluğa özlemi en güzel ve en yalın haliyle dile getirir.
Turgut Uyar, Dıranas için “Mutlu bir rastlantıdır şiirimizde” der. Şiirleri eskimeyecek bu mutlu ve güzel rastlantıyı es geçmenin bir kayıp olduğunu söyleyerek bitirelim yazıyı.
FAHRİYE ABLA
Hava keskin bir kömür kokusuyla dolar
Kapanırdı daha gün batmadan kapılar
Bu afyon ruhu gibi baygın mahalleden
Hayalimde tek çizgi bir sen kalmışsın sen!
Hülyasındaki geniş aydınlığa gülen
Gözlerin, dişlerin ve akpak gerdanınla
Ne güzel komşumuzdun sen Fahriye Abla
Eviniz kutu gibi küçücük bir evdi
Sarmaşıklarla balkonu örtük bir evdi
Güneşin batmasına yakın saatlerde
Yıkanırdı gölgesi kuytu bir derede
Yaz kış yeşil bir saksı ıtır pencerede
Bahçede akasyalar açardı baharla
Ne şirin komşumuzdun sen Fahriye Abla
Önce upuzun sonra kesik saçın vardı
Tenin buğdaysı, boyun bir başak kadardı
İçini gıcıklardı bütün erkeklerin
Altın bileziklerle dolu bileklerin
Açılırdı rüzgarda kısa eteklerin
Açık saçık şarkılar söylerdin en fazla
Ne çapkın komşumuzdun sen Fahriye Abla
Gönül verdin derlerdi o delikanlıya
En sonunda varmışsın bir erzincanlıya
Bilmem şimdi hala bu ilk kocanda mısın
Hala dağları karlı erzincanda mısın
Bırak geçmiş günleri gönlüm hatırlasın
Hatırada kalan şeyler değişmez zamanda
Ne vefalı komşumuzdun sen Fahriye Abla
ÇİĞNENEN VASİYET
Dıranas, ölümünden kısa bir süre önce eşi Münire Hanım’a “Fahriye Abla” şiirini kastederek “Bu konuyu film yapmak isterler, sakın yaptırma, mani ol” demiştir demesine; ancak ‘aklına gelen başına gelir’.
Yapımcı Engin Karabağ, şairin ölümünün üstünden bir yıl geçmeden Münire Hanım’a “Fahriye Abla” şiirini film yapma teklifiyle gelir. Akıllarında Müjde Ar olduğunu söyler. Önce senaryoyu okumak şartıyla teklifi kabul eder Münire Hanım, ancak bu gerçekleşmez.
Kısa bir süre sonra da “Fahriye Abla” magazin gazetelerindedir: “Fahriye Abla yatakta”, “Fahriye Abla hamamda”, “Fahriye Abla erkek beğenmiyor” gibi başlıklarla...
Münire Hanım’ın isteği üzerine senaryo Sinop’a getirilir; ama film zaten çekilmiştir. Münire Dıranas, birtakım şartlar koyarak projeyi imzalar. Ancak ona göre film, şiirin kalitesini taşımaz.
1984’te Yavuz Turgul’un yönetmenliğinde çekilen bu filmin başrollerinde Müjde Ar ve Tarık Tarcan oynar. Film Yeşilçam’ın unutulmazları arasına girerken, Fahriye Abla’yı canlandıran Müjde Ar’ın da ününe ün katar.
18/9/2009 · Kategori: Anma
Muhalif bir bilge CAN YÜCEL
MİRAÇ ZEYNEP ÖZKARTAL
12 Ağustos 2009, Can Yücel’in 10. ölüm yıldönümü... Diliyle, zekasıyla, birikimiyle, dünya görüşüyle Türk şiirinin başlı başına bir kolu olan, şiire yepyeni bir damar açan Can Yücel’in... “En güzel şiiri” olan yaşamını kağıda dökerek anıyoruz şairi...
29 yaşında, genç bir ‘muallim’ heyecan içinde bekler kapıda... Genç karısı ilk doğumunu yapıyordur içerde; acaba kız mı erkek mi? Ve ebe hanım kapıda belirir, katmerli müjdeyi verir. “Hem kız hem erkek”... Yıl 1926, günlerden 21 Ağustos.
Sekiz yıl sonra Yücel soyadını alacak olan Hasan Ali Bey, ikiz çocuklarına Can ve Canan adlarını uygun görür.
Adını posta ve telgraf nazırı büyükbabası Hasan Ali Bey’den alıyordur; babası ise Mevlevi müridi Ali Rıza Bey’dir Hasan Ali Yücel’in.
İlk çocuklarının doğduğu yıl, Cumhuriyet de üç yaşına girmiştir henüz. Yapacak çok işi vardır bu kuşağın... İstanbul Üniversitesi’nden felsefe diplomalı Hasan Ali Bey, öğretmenlikle başlamıştır ülkesine hizmete... Önünde Milli Eğitim Bakanlığı’na varacak uzun bir yol vardır.
ŞİİRDE GOL ATMAK
Bu yolda ilk adım, 1932’de Türk Dil Kurumu’nun etimoloji bölümünün başına geçmek olur. Ne var ki, Boğaziçi İlkokulu’na başlamak üzere olan çocuklarından ayrı kalmak anlamına gelir bu. Memleket hizmet bekler düsturuyla çıkar yola.
“Sevinçten uçardım hasta oldum mu,/ 40’ı geçerse ateş, çağ’rırlar İstanbul’a/ Bi helallaşmak ister elbet, diğ’mi, oğluyla!”
Can Yücel, kız kardeşi Canan ile birlikte Boğaziçi İlkokulu’na gider bu arada. Ama kardeşiyle devamlı kavga halindedir evde, aile çözümü Can’ı yatılı okula yollamakta bulur.
Aynı şehirde yatılı okula yollanmak çok üzer onu, benimseyemez bir türlü. Nereden bilsin ki hayatı boyunca hiçbir şeyi benimsemeyecektir zaten. İyi bir futbolcu olmanın hayaliyle yaşar, 50 yıl sonra bile nasıl gol atacağı rüyasına girecektir. “Şiirde nasıl gol atacağını düşündüğü” günlerde...
10 YAŞINDA İLK ŞİİR
İlk şiiri de bu sıralarda, henüz 10 yaşındayken düşer kalemine. Babasının Paris’ten getirdiği Beethoven ile Mozart plaklarının etkisiyle yazılır ilk dizeler: “Kuşların sesini severdi Beethoven/ Mozart’ın sevdiği gibi/ Dehaları geçti şaheser oldu/ Mozart’ın istediği adam oldu”.
Ve bu ilk şiir, Peyami Safa’nın yönet-tiği, Cumhuriyet’in çocuk sayfasında okuyucuyla buluşur.
Babası Hasan Ali Yücel, 1938 yılında Celal Bayar hükümetinin milli eğitim bakanı olduğunda artık ailenin de Ankara’ya taşınma zamanı gelmiştir.
Bu kez Taşmektep’e yollanır çocuklar. Can “ahır gibi” der bu okula. Üstelik futbol da oynayamaz. Üstüne bir de “vekil oğlu” muamelesi gelince hiç sevmez. Ortaokul bitince Atatürk Lisesi’ne gider. Burada mutlu olur nihayet... Hele ki Cevdet Kudret, Nurullah Ataç gibi hocalarla...
Klasik şubenin sekiz öğrencisi Latince öğrenir, Nazım okurlar burada. O sekiz kişiden biri de Gazi Yaşargil’dir. Birlikte yurtdışında okuma hayalleri kurdukları ve bu amaç uğruna harçlıklarını biriktirdikleri can dostu Gazi.
PORTAKAL GİBİ PROTOKOL
Vekil oğlu olmak ağır gelir Can Yücel’e, babasına tek parti rejiminden ötürü “Utanıyorum senden” deyip durur, binmez arabasına. Protokol onun lugatında “portakal gibi bir şeydir”. Protokolü küçümsemesi bu benzetmeyle kalmaz:
“Resmi zevat ya da politikacılar evden telefonla babamı arardı. Genellikle telefonu ben açardım. Babamla benim ses tonumuz hemen hemen aynıydı. Arayan kişi ‘Arı hürmet ederim efendim. Zatıalileriniz uygun görürse’ diye bir konu anlatmaya başlar, ben de hiç araya girmez sonuna kadar dinlerdim ve sonra ‘Babam evde yok’ derdim”.
Lise bittiğinde Hasan Ali Yücel oğlunu Nazi Almanya’sına göndermek istemediği için Gazi Yaşargil yurtdışına tek başına gidecektir, Can Yücel ise kendisi için biriktirdiği fonu arkadaşına verir.
Kendisi bir süre Dil Tarih Fakültesi’nde Alman filolojisi okuduktan sonra babası tarafından Cambridge’e ‘yollanır’. Çünkü 1946’da, Türkiye’nin çokpartili düzene geçmesiyle birlikte Can Yücel’in muhalifliği daha somut bir kimliğe bürünür.
DOĞUŞTAN MUHALİF
Üniversitede okurken sol kanatta yerini alır, Dil-Tarih’teki İlerici Gençler Derneği’ne üye olur. Bunlar Hasan Ali Yücel’in kulağına gidince Can Yücel’in Cambridge yolu açılır. Burada Latince ve Yunanca okur.
“Ben ömrümce muhalif yaşadım/ Devletçe de menfi bir TİP sayıldım/ Onun için kan grubum/ RH NEGATİF.”
Londra’daki yakın arkadaşlarından biri Bülent Ecevit olur. Bir pansiyonun suit odasında Ecevit kalır (çünkü o basın ataşe yardımcısıdır), kalorifer dairesinde ise Can Yücel. Ama sabah olup da Ecevit işe gidince onun odasına yerleşir her gün.
Bertrand Russell’dan ders alıyor olsa da Cambridge’de mutlu olmaz. Çünkü Latincesi okuldaki Katolik gençlerin çok gerisindedir, o da rotasını Linkfield’a çevirir.
Öğrenci bursuyla, üç kuruşa zar zor geçinir. Hatta babası ziyarete geldiğinde ikramı mezarlıktan topladığı ebegümeci olur.
Yemek yoktur ama sanat boldur; Avni Arbaş, Sadi Çalık, Bedri Rahmi, İlhan Koman gibi sanatçılarla dostluk eder, resim tarihini öğrenmek için Institute of Art’ın kapılarını aşındırır. Biraz orda biraz burada geçen eğitim hayatı diplomayla sonlanmaz.
BABA BASKISI İLK KİTAP
Ancak babasından yeni bir ‘talimat’ gelir, bu kez Türkiye’ye dönmesi konusunda. Hasan Ali Yücel için zor bir dönemdir; Demokrat Parti iktidara gelmiş, köy enstitüleri ‘komünist yetiştirdiği’ gerekçesiyle kapatılmış, ülkedeki siyasi tablo değişmiştir.
Hasan Ali Yücel, bu sıkıntılı ortamda oğlu için çok önemli bir iş yapar ve ilk kitabı “Yazma”yı bastırır:
“Babam ‘Bastıralım bunları’ dedi. Benim hiç elim değmedi kitaba. Şiirleri babama yolladım, o da özenmiş, Bedri Rahmi Bey’den rica etmiş kapağını. Bana da iki üç tane verdi. Kitap hiç satmadı değil, satışa vermedi babam”.
1953’te tek kitaplı bir şair olarak askere gider Can Yücel. Hem de Kore’ye, Türkiye’nin batı blokuna yakınlaşma çabasında girdiği savaşa...
Komutanı ise Kore Savaşı’ndan sonra 27 Mayıs’ta Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk askeri darbesinin mimarlarından olacak Cemal Madanoğlu’dur. Buradan bir ‘kaçakçı imam’ hikayesiyle döner Can Yücel.
Birliğin imamı, tugayda kaçakçılık yapar. Madanoğlu bunu fark edince imamı hapse attırır. Bir süre sonra serbest kalır imam ama bir daha kimseye namaz kıldırmaz. Can Yücel’in deyişiyle “imam efendi greve gitmiştir”.
Askerlik dönüşü, Beyoğlu’nda bir odada Metin Eloğlu ile birlikte otururlar. Ne para ne de pul... Can Yücel Yeni Sabah’ta çalışıyordur, Metin Eloğlu ise ‘zaten’ çalışmaz. Bir gün Yücel’in annesi, “Bu Metin Bey ne iş yapar?” sorusuna şu yanıtı verir: “Şiir yapar, satar”. Oysa Yücel’e göre “Metin şiir yapar da, satamaz!”.
Derken yine Ankara günleri başlar. Zaten o yıllarda, tek kentte geçen sabit bir düzeni yoktur.
ÜÇ ÇOCUKLU AİLE
Bu zor günlerde hayatının en büyük aşkıyla tanışır Can Yücel. Güler Yücel, Akademi’de öğrencidir o sıralarda. İlhan Koman bir gün ona “Can gelecek Ankara’dan” der. Can diye biri. Kim? Sorunun yanıtının da önemi yoktur aslında.
Tanışırlar Güler’le Can ve bir hafta içinde aşk başlar aralarında. İki ay içinde de evlenirler. Yıl 1956.
“Yaşamak düğünse, sen orda gelindin/ Seni soydum, Güler, dünyayı giyindim”.
Artık ev geçindirmesi gerekiyordur, çevirmenliğe başlar. Bir de düzenli işi olur. Dönemin Devlet Su İşleri Müdürü Süleyman Demirel’in onayıyla kurumun Bornova merkezine girer. İki yıl boyunca iyi bir maaşla çalıştığı bu iş için şu yorumu yapacaktır yıllar sonra:
“Her politikacı gibi Demirel’in de yararı ve zararı olmuştur bu ülkeye. Ama iş verdiği için bana yararı oldu”.
1950’ler sona ererken Ankara’da tarihçi Andrew Mango ile tanışır ve bir teklif alır o sıralar BBC’nin yöneticilerinden olan Mango’dan. Böylece Londra’ya gidip BBC Türkçe servisinde çalışmaya başlar. Sabahlara kadar çeviriler yapar burada, hele 27 Mayıs darbesi patlayınca iş yükü daha da artar. Bir yandan da şiir yazmaya devam etmektedir.
Ama disipline gelmez kişiliği değişecek değil ya! Buruşuk gömlek, ütüsüz pantolonla gelip gider işe. Güler-Can Yücel çifti, beş yıl kaldıkları Londra’da, Yeni Hasan, Güzel ve Su’nun doğumuyla üç çocuklu bir aile olur.
NAZIM’LA GELEN İSTİFA
Bu çekirdek ailede Londra’da yaşayıp giderken 1961’in 26 Şubat’ında bir telefon gelir Türkiye’den. Güler Yücel’e “Hasan ölmüş der” yavaşça. “Hangi Hasan?” “Bizim Hasan, babam”. Yanına Shakespeare’lerini alıp gider cenazeye.
“Hayatta ben en çok ok babamı sevdim/ Karaçalılar gibi yardanbitme bir çocuk/ Çarpı bacaklarıyla -ha düştü, ha düşecek-/ Nasıl koşarsa ardından bir devin,/ O çapkın babamı ben öyle sevdim.”
ÇEVİRİDEN MAHKUM
Dönme vakti ise Nazım Hikmet’in ölümüyle gelir. 3 Haziran 1963’te Nazım’ın ölüm haberi geldiğinde, kahırdan kafayı çeker Can Yücel. Hem de gece nöbetinde:
“Nöbette haberleri tercüme ettim. Belli bir saatte aşağı ineceğim. Masanın kenarında oturmuşum. Tıfla olmuşum, uyuma muyuma değil. Herifler aşağıda beni bekliyor. Dalmışım. O gün sabah yayını olmadı. Adamlar haklı olarak bu Can boykot yaptı falan diye, beni de tam sepetleme, istifamı istediler. Biz de istifayı bastık, Türkiye’ye geldik.”
Basar istifayı, döner Türkiye’ye, Marmaris’e gelip turizm temsilcisi olur. Ola ki bu sırada sevdalanır yaşamının son yıllarını yaşayacağı Datça’ya. Eşi Güler Yücel de öğretmenlik yapar. Bir süre sonra, ver elini yeniden İstanbul...
İlk kitabı “Yazma”nın ardından devam eder şiir yazmaya; Yenilikler, Beraber, Seçilmiş Hikayeler, Dost, Sosyal Adalet, Şiir Sanatı, Dönem, Ant, İmece ve Papirüs adlı dergilerde buluşur dizeleri okurla. Siyasi yazıları da Vatan, Demokrat, Söz gazetelerinde yayımlanır.
İkinci şiir kitabı ancak 1973’te yayımlanır: “Sevgi Duvarı”.
Zeki Coşkun’a göre bu kitaptaki şiirler “Hecenin kıskacında, Garip’in sokağa, küçük adama bakayım derken yarı lümpenleşmiş, havaileşmiş ikliminde, Nazım Hikmet’in gölgesinde folklorik açılım arayan ‘40 Kuşağı-Devrimci şiiri ve nihayet kendi deyimiyle ‘yanlış çeviri hareketi’nden doğan II. Yeni’nin ortamında son derece otonom, yerli, harbi, devingen, kendine mahsus ses taşıyan şiirlerdir”.
Ama Can Yücel’in geçim kaynağı çevirilerdir. Başına dert açacak çeviriler...
Yıl 1971, günlerden 12 Mart. Türk demokrasisi bir kez daha darbe alır. İşçi Partisi kapatılır, askeri mahkemeler harıl harıl mahkumiyet kararı verir.
Can Yücel de payını Che Guevara’dan “İnsan ve Sosyalizm”; Mao, Che ve Amerikalı bir generalin yazdığı “Gerilla Harbi” çevirileri nedeniyle alır: 15 yıl.
“Amerikan generalinin bokuna yedi buçuk sene yedik” diye anlatır Yücel: “Adam diyor ki: ‘Bir memlekette sosyal adaletsizlik çok büyük olursa, halk gerilla hareketine taraf çıkarsa, siz istediğiniz kadar tedbir alın, bunu durdurmanıza imkan yoktur‘. Adam, Amerika açısından anlatıyor. Bunda kusur bulundu”.
Yine yanına Shakespeare’lerini alıp gider Adana Cezaevi’ne. Hepsini çevirmeden ölmek istemediği Shakespeare’leri.
“Türkiye’nin Manimarkası’nda birşeyler kokuyor/ Kimine göre tuz, kimine göre et,/ Hamlet!/ Hamleeeeet!”
SİNEK İLAÇLI DAKTİLO
Cezaevi yılları onun için olduğu kadar Güler Yücel için de eziyetlidir. Her ay zorlu bir otobüs yolculuğuyla Adana’ya Can Yücel’i ziyarete gider.
Bataklık gibidir cezaevi. Saçı sakalı kesilmiş, üstü başı perişan bir halde geçirir günlerini. Ama hep çalışarak. Çalıştığı hem şiirdir hem de İnfaz Kanunu.
İçeri güç bela soktuğu daktilosuyla habire dilekçeler döşenir kanuna bakarak. Bir gün ‘sineklere karşı’ DDT yaparlar cezaevini. “Sineklerle beraber bizi de telef edeceklerdi” diye anlatır o günü, onlar kurtulur ama olan daktiloya olur:
“Üstü silme DDT, bembeyaz. Çıktıktan sonra Karaköy’de bir tamirci vardı, Alman. Ona götürdüm. Yaptı fakat ‘Bu nasıl bu hale geldi anlayamadım’ dedi. Nasıl anlasın ki elin Almanı daktiloya DDT sıkıldığını?”
BOYUN EĞMEYEN ŞİİR
1974’te af çıkınca, 15 yılı tamamlamadan çıkar cezaevinden. Elinde üçüncü kitabı “Bir Siyasinin Şiirleri”yle... Bu kitap, Can Yücel’in okuruyla tam anlamıyla ‘buluştuğu’ kitap olacaktır.
“Yaşamayı yaşamak istiyorum demiştim/ Neylersin ki bu damda bu dem/ Ayaklarımda uyaklarımda zincir/ Böyle topal koşmalarla geçiyor günlerim/ Oysa methetmek gibi olmasın kendimi ama/ Yaşamım benim en güzel şiirim.”
Cezaevinde gözlediklerini, ‘dışarıya’ dair fikirlerini, izlenimlerini, günün siyasasına yaklaşımını yansıtır bu dizelerde. Alametifarikası olan mizah ve sözcük oyunları, Türk şiirine yepyeni bir boyut kazandırır.
Refik Durbaş’a göre “Yücel’i geniş okuyucu kitlesiyle buluşturan, kişisel ve toplumsal yaşamın acı bir dönemini dile getiren, öfkeli, alaycı, boyun eğmeyen, siyasal şiirlere ağırlık verilen bir kitap”tır.
Şairin kendisine göre ise “kişinin dış baskıların hışmı karşısında kendi özünü hırpalattırmamak için, hatta yitirmemek için kullandığı bir savunma mekanizması, baskının, acının üstüne gidiş”tir.
DAVETSİZ MİSAFİR
Artık eskisi kadar beklemeyecektir kitap yayımlamak için. Evdedir ve yalnızca şiir üstüne, yazı üstüne çalışır. Önce Kuzguncuk’ta, ardından Datça. Güler Yücel yemek pişirirken mutfak masasında yazılır şiirler.
Peşisıra çıkar “Ölüm ve Oğlum” (1976), “Rengahenk” (1982), “Gökyokuş” (1984), “Beşibiyerde” (1985), “Canfeda” (1986), “Bi Çocuk” (1988), “Kısa Devre” (1990), “Kuzgunun Yavrusu” (1990), “Gece Vardiyası” (1991), “Güle Güle- Seslerin Sessizliği” (1993), “Gezintiler” (1994), “Maaile” (1995), “Seke Seke” (1997), “Mekanım Datça Olsun” (1999), “Alavara” (1999).
Mesleği şiirdir Can Yücel’in. Yaşamı boyunca bir iki memuriyet ve çeviri dışında uğraştığı tek meslek. Aynı zamanda davetsiz misafirdir onun için şiir:
“Ben şiiri ciddiye almıyorum ki zaten, yeter ki şiir beni ciddiye alsın! Davetsiz misafirdir... Pat diye gelir. Ya bir Afrika menekşesini ya ölen bir delikanlıyı bahane eder, oturur karşıma, kaldırabilirsen kaldır artık.”
Şiiri öfkedir, sevgidir, mizahtır Can Yücel’in. Oyundur da bolca. Dille, yaşamla, gerçeklikle bir oyun. Yaşayan şiirlerdir, yaşamın içinden fişek gibi geçen şiirler...
“Bu gül birşeyin anısı olacak ama neydi unuttum/ Kimbilir belki de sabah sabah yeniden açan umudum”
Onun mizahı “Yalanı, aldatmacayı, çelişkiyi, kafasızlığı, toplumsal düzenin ürünü olması açısından ele alan, bunların farkına varmış gibi kimi zaman kendini de konu edinen, ama aldatanın ve aldananın gülünçlüğünü şiirin berraklığında yansıtan bir mizahtır” Selahattin Hilav’ın sözleriyle.
Metin Celal ise “Belki ilk anda gülümsersiniz, ama esas olan ardındaki bilgeliktir” diye tanımlar bu mizahı; “Onun dünyaya bakışı eleştireldir. Ama eleştirmekle kalmaz, değiştirmek de ister”.
Argo, müstehcenlik, ironi okuru rehavetinden uyandırmak içindir sanki; ayıltıcı, düşünceyi uyandırıcı, harekete geçirici bir etkisi vardır.
Akıldır Can Yücel’in çıkış noktası. Düşünceye, dile, yaşama hakim olan akıl. Yaşadığı dünyaya tanıklığı getiren akıl.
“Hasan Bülent Kahraman’a göre ise “arınmanın, durulmanın, aşkınlaşmanın, kısacası etikanın şiiridir” Can Yücel’inki. “Aslında bir yokülkenin gerçekleşmesidir. (...) Yücel’in şiiri gerçekle gerçekçiliğin, yokülkeyle gerçekliğin çatıştığı bir gerilimin içinden doğar”.
Üstten bakmayan, okuyanın karşısında değil yanında duran dizeler zeka bekler önce. Bir çırpıda yazılmış gibi görünseler de, artlarındaki derin dünya görüşünü, sıra dışı birikimi taşırlar.
Yücel’in öfkesi, isyanı, heyecanı, coşkusu güldür güldür akar. Yaşamını dizginlemeyen şaire, şiirde filtre ne gerek?

BÜTÜNÜN MÜZİĞİ
Can Yücel için şiir “gürültüden müziğe geçmekti”r beri yandan. Hangi müzik mi? “Evrenin içinde büyük seslerin molekül ve atomlardan başlayan bütünlüğünün müziği”. Şair de bu müziği kuran kişidir haliyle.
Şöyle devam eder şiir tarifine: “İnsanlar kendi adlarına değil, kainat adına yazarlar. Bütünselliğin dışında şiir yoktur. Hayat ve ölüm de bir bütündür. Şiir bu bütünden çıkan çılgınlıktır.”
Şiirinin içindeki müzik başka sanatçılara da ilham verir haliyle. Yeni Türkü “Sardunya’ya Ağıt” ve “İşçi Marşı” şiirlerini besteler. Aslında Yücel, şairle bestecinin birlikte çalışmasından yanadır. Hatta doğaçlama caz çalışmaları yapılmasını ister.
Kitaplar kitapları kovalasa da zordur şiirle geçinmek. Gazete yazıları, çevirileri, şiir üstüne şiir; ama ekmek parası bile değildir bunlardan gelen. Ankara ve Dragos’taki baba evlerini satar, Kuzguncuk’ta bir ev alır. Babası sayesinde parasızlıktan şikayeti yoktur böylece.
Kuzguncuk’taki evde büyür çocuklar. Güzel, Deniz Bilimleri akademisyeni olur...
“Sen ki çiçekleri toplamayan Güzelim/ Çiçekleri sulayan çocuk/ Ve ben ki buruk ve kavruk/ Bir ihtiyar adamım artık/ Öyle güzeldim ki senle, çiçeklerden çok”.
Su annesi gibi ressam...
“Bir derin uykudaydım ölümün içinden/ Açtım ki gözlerimi/ Bir suyun gölgesi gibi/ Kendisi adeta bir suyun/ Ayakucumda sen oturuyorsun/ Şiir getirenlerin çok olsun çocuğum!”
Yeni Hasan ise Gazi Yaşargil’in yolundan gider. Kendi oğluna Can adını veren Yaşargil, Hasan Yücel’e kol kanat gerer, ona Kanada’da nöropataloji konusunda çalışması için yardım eder.
“Oğlum hayırlı yolculuklar sana/ Ki annenle ben ‘hayır’ diyoruz/ Bu içinde yaşadığımız körlüğe/ Döneceksin elbet sen daha sağlıklı/ Ve gören gözlerinle insanlığın/ Beni bir daha göremesen bile...”
SONUN BAŞLANGICI
1989’da çok sevdiği ve ‘mekanı’ olarak seçtiği Datça’ya yerleşir Can Yücel eşiyle. Artık yeni bir yazı kanalı da vardır: Mizah dergileri Leman ve Öküz. Her hafta Leman’da, her ayda Öküz’de genç okurlarda iptila yaratır.
Şiirle politika kardeştir onun için. Zaten ne der? “Hayatımda karım hariç iki şeyi sevdim: şiir ve politika.” Türkiye ortamında politik şiir yazmak doğaldır onun için, mayasında vardır bu.
Politikayla akrabalığı onu yaşamının son yılında milletvekili adaylığına kadar götürür. 18 Nisan 1999 seçimlerinde ÖDP’nin İzmir 1. sıra milletvekili adayı olur Yücel. Çünkü “Kanserli bir ülkeye ancak kanserli bir şair doğru teşhis koyabilir”. Ancak ÖDP barajı geçemez, meclis dışı kalır. Zaten son başlamıştır Can Yücel için.
1997 yılında teşhisi konan bademcik kanseri artık yakasını bırakmayacağını belli etmiştir iyiden iyiye. Hastaneler, tedaviler, yeniden hastaneler derken çok zorlu iki yıl geçer.
“(...) Güler’i bulup evlenmişim/ Ne iyi tesadüf!/ Üç çocuğum oldu üçü de harika/ Ne iyi tesadüf!/ Şiiri seçmişim, doğru seçim/ Ne iyi tesadüf!/ Öleceğim yakında/ Ne aksi tesadüf!”
KAHKAHA ÇİÇEKLERİ
1999 Ağustos’unda Datça’daki evinde ağırlaşır Can Yücel. Oğlu Hasan hocası Gazi Yaşargil’i arar, durumu anlatır. Babasının onun için imzaladığı son eserini göndereceğini de söyler.
İmzalar da Can Yücel “Mekanım Datça olsun” adlı kitabını: “Gazi... gözümün bebeği...giderayak...”.
“Ölüm bir eşek şarkısıdır/ Gelir geçer göçer”.
Tarih 12 Ağustos’tur. Kaleminden son çıkan sözler bunlar olur, saat 23.00’te durur kalbi.
Şükran Kurdakul’a göre “Sözünü budaktan esirgemeyen bir kabadayı”; Zeynep Oral’a göre “Şiiriyle kahkaha çiçekleri üreten, sözcüklere habire takla attıran, dizeleri rengarenk çemberlerde fır döndüren yaramaz bir çocuk; imgelere pabucunu ters giydiren bir sihirbaz”...
10 yıl önce bugün bitirir kendi senfonisini.
“Konser oldum, bitmemiş senfoniyi bitirdim”...

Mahkeme kapılarında bir şair
Can Yücel muhalif ve sözünü sakınmayan biri olmanın ‘cezasını’ çeker haliyle. 12 Mart sonrası Adana Cezaevi mahkumiyetinin ardından yıllar içinde sık sık düşer mahkemelere.
“Rengahenk” kitabı 12 Eylül döneminde müstehcenlikten yargılanır ve toplatılır. Aynı dönemde yazdığı “Beşi Bir Yerde” şiiri yüzünden de Kenan Evren ve dört arkadaşına hakaretten dava açılır hakkında. Bu davadaki savunması artık bir efsane niteliğindedir.
Hakim: “Şiirinizde hep göt diyorsunuz. Daha kibar söylenemez mi?”
Can Yücel: “Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre bu memlekette göte göt denir”.
Kenan Evren başka şiirlerinde de nasibini alacaktır Can Yücel’in zeki, usta, benzersiz dilinden: “Kabaramazsın kel fatma/ Atan güzel sen çirkin.”
Şairin dava edildiği bir diğer ‘devlet büyüğü’ de Süleyman Demirel olur. Yaptığı bir konuşmada dönemin cumhurbaşkanı Demirel’e hakaret ettiği için 18 Mart 1998’de bir yıl iki ay hapis cezasına çarptırılır. Ortalık ayağa kalkar, cezasını affetmesi için Demirel’e dilekçeler yağar. Şairin yorumu ise bambaşkadır: “Ben kahraman değilim/ Demirel beni affedecekmişse/ Kolay gelsin! / Benim endişem,/ Ya beni affetmeden önce/ Eceli gelip ölürse.../ Ama onu affetmeye benim/ Sıkletim yetmez/ Ne de cesedim...”
“Çevirinin temeli yeni bir yapıt ortaya koymaya bağlıdır”
Can Yücel şiire ayırdığı kadar çeviriye de mesai ayırır. İkinci kitabı 1959’da yayımlanan ve dünya şairlerini çevirdiği “Her Boydan”dır. Çeviri ya da tercüme sözcükleri doğru değildir onun yaptıkları için, “Türkçe söyler” dünyanın en değerli yazarlarını. Lorca da çevirir, Brecht de ama ‘gözünün bebeği’ Shakespeare’dir.
“Hamlet”, “Fırtına”, “Bir Yaz Gecesi Rüyası” aslına tam olarak bağlı olmasa da literatüre geçen çevirilerdir. Sistemi şudur kendi dilinden: “Bu Shakespeare pezevengi Türkçe söylese nasıl söylerdi, bunu düşünüyorum. Bunu düşünürken bayağı güzel şeyler çıkıyor ortaya. Demek ki Shakespeare Türkçe düşünebiliyormuş.”
Bu sistemin sonucu olarak “Hamlet”in ünlü “To be or not to be” sözünü “Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin” şeklinde Türkçeleştirir.
Çeviri anlayışını ise şöyle özetler bir söyleşide: “Başka bir dilden kendi dilimize çevirirken eğer o dil içinde o olayı yinelemez ve yenilemezseniz, onu yeniden yaratmazsanız hiçbir boka yaramaz. Türkiye’de çevrilmemiş hiçbir şey yoktur, her şey çevrilmiştir. Hiçbir şey değişmemiştir. Çevirinin temeli yeni bir yapıt ortaya koymaya bağlıdır. Çeviri yaparken yeni bir çocuk doğuruyormuş gibi bakmak lazım olaya. Yoksa suni imkanla çıkan çocuklar gibi ancak bize başbakan olur.”
“Bahar Noktası” adıyla Türkçeleştirdiği “Bir Yaz Gecesi Rüyası”nın Başar Sabuncu’nun sahnelediği Şehir Tiyatroları yapımı, Türk tiyatro tarihine geçer.
“Mırıldana mırıldana peçetelere yazar, bazen de masa örtülerine...”

Şiir yazarken dalgınlaşır, kendi kendine konuşur. Çeviri yaparken ise yüksek sesle okur yazdıklarını, hatta bağıra bağıra. Öğleden sonra başlar çalışmaya, gece herkes yattıktan sonraya kadar devam eder. Peçetelere yazar çoğunlukla, işi bazen masa örtüsüne kadar ‘ilerlettiği’ olur. Güler Yücel 2004 yılında Radikal İki’de yayımlanan bir yazısında şöyle anlatır Yücel’in nasıl şiir yazdığını:
“Her zaman heyecanlı olan Can, şiire yoğunlaştığı an, sakinleşirdi. Can’ın yaratıcılık saati çoğunlukla gece idi. Ortalık sakinleşir, el ayak çekilince, soyunur, anadan üryan divana uzanır, kaşlarını bir aşağı, bir yukarı oynatır; dudaklarıyla mırıl mırıl mırıldanır, bakışları sakinleşir, etrafındaki hiçbir şeyi görmez, her şeyi delip geçer; bakışı, beyinden uçuşan imgelere odaklaşır, adeta onları kovalar, bir yandan da, eliyle bıyıklarını kıvırırdı. Saatlerce öyle hareketsiz kalırdı. Kimse ona dokunamaz, kendi kendine kalır, sonra ayağa kalkar, masanın başına geçer, şiirini veya yazısını yazardı. Bir aşağı bir yukarı odanın içinde dolaşır, daha sonra gecenin bir saatinde beni uyandırır, ‘Bak bakalım, şunu bir dinle!..’ der, bana yazdıklarını okurdu.
Ben de uykulu uykulu, onun şiirlerini dinlemeye çalışırdım. Uyanmam için, bana kahve yapar, şu mısra sarkmış dediğim an hemen öfkelenir, daha sonra şiirin girinti çıkıntılarını düzeltir, o davudi sesiyle şiirini tekrar tekrar okurdu. En son haline gelen şiiri temiz bir kağıda o güzelim el yazısıyla yazardı. Odanın ortasına buruşturulup atılmış müsveddeleri toplar, düzeltip saklardım. Ne kadar çok toplamışım bu müsveddeleri.”
Can Evi’nde ve şenlikte yaşıyor

12 Ağustos 1999 gecesi ölen şair, çok sevdiği günebakan çiçekleriyle uğurlanarak vasiyeti üzerine Datça’ya gömülür.
“Beni Datça’ya gömün/ Şu deniz gören mezarlığın orda,/ Define diye deşerlerse ama, karışmam ona!”
Can Yücel’in mezarını ise, tonlarca mermeri Datça’ya taşıyan heykeltıraş Mehmet Aksoy yapar. “Can taşı”dır adı. Ana karnında bir çocuk görünümündedir bu mezar; Yücel’in yaşamını üstüne kurduğu umuda gönderme olarak. Etrafındaki taşları Yücel’in yakınları toplayıp getirir. Her daim akan bir su da vardır mezarın üstünde; bugenviller, günebakanlar ve Yücel’in “Ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi” sözü de. Heykeldeki özel taş gün boyu emdiği güneş ışığını akşamdan itibaren dışarıya yayar.
Aile Can Şenliği başlatır ardından. Her Ağustos’ta tekrarlanacak bu şenlik Can Baba’nın sevenleriyle dolup taşar. Arazlar da olmaz değil; MHP karşı bildiriler yayınlar, Datça halkı badem şenliklerine bir tehdit gibi algılar. 2005’te güvenlik gerekçesiyle iptal edilir şenlik. 2006’da İzmir’e taşınır.
Bir de Can Evi kurulur Güler Yücel tarafından. Can Yücel’in çocukluğundan kalma kütüphanesi vardır burada; ayrıca el yazıları, çevirileri, mektupları, fotoğrafları, şiir kasetleri, video kasetleri, filmleri, muhtelif sanatçılar tarafından yapılmış büst ve posterleri de. Bugün Can Evi’nde yapılacak 2009 Can Şenliği.
28/11/2007 · Kategori: Anma
Orta Doğu Teknik Üniversitesi Edebiyat Topluluğu ve Folklor /Edebiyat Dergisi olarak, 7 Aralık 2007 tarihinde değerli şairimiz Oğuz Tansel’i ölümünün 13. yılında, “Barışın Ozanı Oğuz Tansel” baslıklı bir etkinlik ile anacağız.
Gülsen Tuncer’in sunacağı toplantıda, siir dinletisi ve dia gosterisi yanında, Oğuz Tansel’in dostları; Ahmet Antmen, Kemal Ateş, Eray Canberk, Enver Ercan, İlhan Gülek, Kemal Özer, Metin Turan ve Aysıt Tansel konuşmalar yapacak ve halk müziği sanatçısı Okan Murat Öztürk türkülerden bir demet sunacaktır.
Etkinliğimiz, Edebiyatcilar Dernegi, Nazım Hikmet Kültür Merkezi, Nikbinlik Dergisi, Truva Folklor Araştırmaları Derneği ve Türkiye Yazarlar Sendikası tarafından desteklenmektedir.
Saat 19.30’da ODTÜ Kültür ve Kongre Merkezi, Kemal Kurdaş Salonu’nda yapılacak olan etkinliğimizde sizleri de aramızda görmek isteriz.
Bilgilerinize arz ederiz.
ODTÜ Edebiyat Topluluğu Y.K. Başkanı
Altan Türel
ve
Folklor/Edebiyat Dergisi Genel Yayın Yonetmeni
Metin Turan
İletişim: Altan Türel e-posta: altanturel@yahoo.com
Telefon: 505 573 83 71
Metin Turan e-posta: folkloredebiyat@gmail.com
Telefon: (312) 425 39 20
Cep Tel.: 532 787 37 30
Aysıt Tansel e-posta: atansel@metu.edu.tr
Telefon: (312) 210 2057
Ayrıntılı Bilgi için:
http://www.econ.metu.edu.tr/oldsite/web/people/atansel/oguz_tansel.htm
Program için lütfen ikinci sayfaya çeviriniz.
Oğuz Tansel’i Anma Toplantısı
“Barışın Ozanı Oğuz Tansel”
Tarih : 7 Aralık 2007, Cuma
Yer : ODTÜ, Kültür Kongre Merkezi, Kemal Kurdaş Salonu
Saat : 19:30
Sunan : Gülsen Tuncer
Program :
Konuşmacılar
Ekin Keçecioğlu : Hoşgeldiniz
Eray Canberk : Bendeki Oğuz Tansel
Kemal Ateş : Oğuz Tansel’in Dili
Metin Turan : Oğuz Tansel, Yaratıcılık ve Halk Kültürü
Kemal Özer : Oğuz Tansel’in Şiiri
Enver Ercan : Oğuz Tansel’in Şiiri
İlhan Gülek : Masal Masal İçinde
Ahmet Antmen : Ustalar ve Gençler
Aysıt Tansel : Masalları Çocukları Uyutmak İçin Değil
Uyandırmak İçin Yazmıştı
Fotoğraf Dia Gosterisi
Şiir Dinletisi : ODTÜ Edebiyat Topluluğu öğrencileri
Okan Murat Öztürk : Türkülerden Bir Demet
Altan Türel : Kapanış
Düzenleyenler : ODTÜ Edebiyat Topluluğu ve Folklor/Edebiyat Dergisi
Destekleyen Kuruluşlar : Edebiyatçılar Derneği, Nazım Hikmet Kültür Merkezi, Nikbinlik Dergisi, Truva Folklor Araştırmaları Derneği, Türkiye Yazarlar Sendikası
Katkıda Bulunan Kuruluşlar : Arkadaş Kitabevi , Cumhuriyet Gazetesi, Radyo-Bilkent, Radyo Gazi, Radyo Özgür, Çankaya Belediyesi