25 12 2005

2002 ŞİİR YILLIĞI / Asuman Kafaoğlu- BÜKE

2002 ŞİİR YILLIĞI

 

Yayımlanan onlarca edebiyat dergisini okuyacak fırsat her zaman bulunmadığından, “2002 Şiir Yıllığı” (hazırlayan Veysel Çolak, Gendaş Yayınları, 2003) şiir sevenlere yıl boyunca çıkan şiirlerin antolojisi olarak güzel bir derleme sunuyor. Veysel Çolak, 70’e yakın dergide yayımlanan şiirler arasında yaptığı bir seçkiyi derlemiş, bu çok zaman alan ve değerli bir çalışma, ayrıca edebiyatı yakından takip edenler için de çok güzel bir başvuru kitabı.

Veysel Çolak, derlemenin başında yer alan “Genel Değerlendirme” başlıklı yazısında “Bugün Türkiye’de bine yakın şair, ele gelir şiirler yazıyor. Bunları tek tek okuduğunuzda beğenip önemseyebilirsiniz. Ama onca dergiyi, yayımlanan kitapları peş peşe okuyunca büyünün bozulduğunu görüyorsunuz. Çünkü pek çok şair bir diğerini eskitmekten (yinelemekten) öte şiir yazmıyor” diye görüşlerini dile getirmiş.

Gerçekten de bu derlemede onlarca şiiri peş peşe okuyunca, bir yıl boyunca yeni bir sesin pek duyulmadığını görüyoruz. Yine de benim çok sevdiğim şiirler çıktı aralarında. Roman okumaktan şiir dünyasını yakından takip etme fırsatını bulamadığım için, bana bu seçki yılın en iyi armağanı gibi geldi. Önce rasgele sayfaları çevirip tanıdık bazı şairlerin şiirlerini okudum. Sonra benimle aynı yıl doğan (1959) şairlerin şiirlerini zevkle okudum. Kitabın, şairlerin doğum yıllarına göre düzenlenmiş olması, farklı nesillerin neler yazdıklarını, farklı duyarlılık gösterdikleri konuları görmemize de olanak sağlıyor. 1986 doğumlu Ertan Yılmaz’ın şiiriyle başlayan yıllık, 1918 doğumlu İlhan Berk ile 1914 doğumlu Fazıl Hüsnü Dağlarca’ya kadar uzanıyor.

Şiirler kadar, Veysel Çolak’ın 2002 yılında yazılmış şiirler üzerine yazdığı giriş yazısı da çok önemli. Yazılan her şiirin nasıl kendi estetik kuramını da yaratması gerektiği konusuna değiniyor Çolak. Bunun başarılmadığı ortamda yazılan şiirlerde doğal olarak eksiklik hissediliyor. Bu kuşkusuz çok iddialı bir duruş noktası oluşturuyor, burada sözü edilen her şairin kendi estetik kuramı doğrultusunda şiir yazmasından öte bir durum, her şiir - aynı şairin daha önce yazdıkları da dahil – kendinden önce yazılmış şiiri karşısına alıp, yepyeni bir ses üretmek durumunda. Türk şiiri bunu yıllarca başarmış, şimdi şiiri engelleyen durumlar neler olabilir, bunu düşünmeye itiyor Çolak’ın yazısı. Gerçek bir gerilemeden mi söz ediyoruz, yoksa bir tıkanıklık mı?

Konuya Türk şiir geleneği açısından bakınca olumsuz bir tablo çıkıyor belki, fakat tüm dünyadaki sanat çevrelerinin tıkanmalardan söz etmesi, sanattan, 20. yüzyılın başındaki hareketi mi bekliyoruz sorusunu doğuruyor. Belki sanat ve felsefede artık büyük atılımlar dönemleri kapandı, bu çok üzücü ve karamsar bir düşünce olsa da, sanatın boyutunun ve işlevinin değiştiğini görmemizi engellemez. Yüce amaçlı sanat eserleri onlarca yıldır artık üretilmemekte, artık onların üretilecekleri bir dünyada da yaşamıyoruz. Romantik dönemin ulaşılmaz sanatçısı yerini memnuniyetle, medyayla iyi ilişki kurma çabasına girmiş, yüzünü piyasaya dönmüş, hatta en donuk izleyicinin de ilgisini çekmeye çalışan sanatçıya bırakmış olabilir. Bu sanatçıya karşı elbette büyük hayranlık duymuyoruz fakat değişenin sadece sanatçı değil, sanat olduğunu da anlıyoruz.

Bütün bunları söyledikten sonra, yine de Veysel Çolak’a çok hak verdiğimi söylemeliyim. Sanatta, şiirde bu değişim acı veren bir boyutta. Çolak çok yerinde olarak düşüncelerini şöyle ifade ediyor: “onca yıldır biriktirilen şiir bilgisi ve kazanımlar; dönüşmüş, aşkınlaşmış bir şiir getirememiştir. Şiir adına kazanımların yağmalandığını söylemek hiç de yanlış olmaz bu noktada. Şimdilerde kendini yağmalayan ve durmadan eskiten bir şiir yazılıyor. Artık bu malzemeden yola çıkarak büyük şiirler yazmak olanaksız görünüyor.” Bu sözlere ekleyeceğim tek şey, bunun sadece şiirin sorunu değil, sanatın sorunu olarak günümüzde değerlendirilmesi gerektiği. Bu durumun nedenlerini araştırmak sanat eleştirmenlerine kalıyor.

Aslında bu olumsuzluk şairler tarafından da dile getiriliyor. Örneğin Ali Asker Barut (s.64) şiirinde:

“Bu şehrin yağmurları mısra mısra ezberimde
Üzerinde zarif bir gökkuşağı
Yuttuğu denizi kusuyor boğulmuş bir martı
Düşürüp boynunu bir çöpçünün sıcak avucunda
Hayat affet! Kalbim hoş gör beni
Çünkü artık mümkün değil aşk
Çünkü artık mümkün değil şiir”

Sanatta yeni bir şeylerin üretilemediği bir çağda yaşıyor olmamız düşüncesi büyük bir karamsarlık içeriyor. Oysa, 1982 doğumlu Gonca Özmen’in “Bulantı” gibi genç şairlerin şiirleri umut vermeli okura.

“Yağmurla aktı yüzün camın iğreti teninde
Dönüp dolaşıp kaybolmalar gibiydin
Nasıl da direngen bir denizdin ellerimde
Gelinciğin boynu eskiden ince, kırılgan
Şimdi bir çınarla değiştir gövdeni
Kimin krallığına kar yağmadı ki
çingenelerden sonra?
İmlasız yazılıyor artık bütün sözcükler
Ve unutuşun o dağınık nostaljisi
Ne tuhaf seni boşluğa söyledim de
Deştim tenimin buğday artıklarını
Boynumun ikliminde açmadı hiçbir çiçek
yeryüzü: çığlık çığlığa bir ceninsin
hadi kıpırda içimde, yar gövdenin gizini
en çığırtkan çağ bu aşk bunaldı gürültüden
Caddeler, vapurlar, otobüsler koşar adım
Serçelerin başı dönmüş saçaklarında
Bir orman ürküsü veriri kentin uğultusu
İçe kapanık yatak odalarında Freud’su kokular
Ve her an düşmek korkusu gölgenin zindanına
Düşmek ve ağırlaştırmak göğün dibini
Kalbimde Sartre biraz sancı, F tipi bir sıkıntı
Ölüm zambaklar topluyorum
Yeniden açılmak için sabaha
Bilmiyorsunuz rutubetimi kusuyorum yıllardır.”

Cumhuriyet Gazetesi Kitap ekinde 06 MART 2003 tarihinde yayınlanmıştır.
Tüm yayın hakları yazara aittir, izinsiz kopyalanmaz.

0
0
0
Yorum Yaz