"Horozu Düşen Hayat"ın şairi: Özcan Erdoğan

25/11/2009 · Kategori: Soylesi

"Horozu Düşen Hayat"ın şairi: Özcan Erdoğan

Uzun yıllardır dergilerde imzasına rastladığımız ve hazırladığı "Dâhiler ve Aşkları" ile "Tarihi Liderler ve Aşkları" adlı kitaplarla dikkat çeken ve 2000'lerde yazdığı şiirlerle kuşağındaki pek çok şairden ayrı bir yerde duran ve aynı zamanda İkaros ve Karşı yayınlarının yayın yönetmenliğini de yapan Özcan Erdoğan'la şiir ve hayatı konuştuk...

Halim ŞAFAK Cumhuriyet / Kitap-

 
-Sevgili Özcan Erdoğan; ilk şiir kitabın “Horozu Düşen Hayat” İkaros Yayınları’ndan çıktı..  Nedir; “Horozu Düşen Hayat”?

Horozu Düşen Hayat; iktidara, otoriteye, şiddete, aşksızlığa, ölümün o kör, sağır metal soğukluğuna karşı alttan alta bir sabotajın, bir patlamanın kitabı, diye bakıyorum. Belki de bu bir kripto. Az yazmak daha çok da susmak herhalde.

Gerçekleri, belki oldukça katı, resmi ve artık tahammülsüz olduğu için sevmiyorum. Düşle, imgeyle, metaforla, bir bağ bozumu bu yaptığım; yıllanmış bir şarap tadı belki aradığım. Donmak üzereyken bir anda “köpüren güneş” oluyor; acıktığımızda “içinde güneş uyuyan/ taze bir ekmek”.  Bir bakıyorsunuz bir başka yerde elimizden tutmuş “yalvacı da ozanı da ayağa kaldıran onun tozudur” diyen bir şiir. Düzen denen, yeterince bozuk ve karmaşık olan bu hayatı bozmak: bir başka ihtimal düzen: Kaos. Bunu da en iyi şiirin yaptığını düşünüyorum. Kaosun evrensel bir düzen olduğunu da düşünerek bakarsak Horozu Düşen Hayat’ı daha baştan yarısını okumuş olduğumuzu söyleyebilirim.

- Yazdıklarında kitabının adından başlayarak hayata dönük bir sürü gönderme var. Hayatla şiir arasında ne tür bir ilişki kuruyorsun ve söz konusu ilişki günümüz karşısında  hangi anlamları sahipleniyor? Bağlı olarak günümüzde şiir yazanın hayata dönük algısında bir sorun olduğunu söyleyebilir miyiz? 

Elbette şiir hayata, hayatıma dahil. Masa başı şiiri yazmadığımı düşünüyorum. Ama bu bir çırpıda olup biten bir şey de değil. Teknik olarak üzerinde çok yoğunlaşmayı gerektirdiği gibi, şiir bütün zamanlarla ilgili olduğu için, ister istemez masa başında olsanız dahi sizi belli bir imgeleme kavuşturmuş; o çocukluğunuz, gençliğiniz, aşklarınız, acılarınız bir yumak olarak orda o masa başında kâğıda eğilmiş oluyor. Aynı şekilde o anınız ve geleceğiniz de tüm anatominizle, düşünce yapınız ve düşlerinizle oradadır. Biraz düşününce, masa başında da olsa, aslında bütün hallerimizdir bize şiiri yazdırtan. Tabii buradaki samimiyet, içtenlik önemli; şiire aktarılan bazı duygu durumlarının biçim ve içerik yönüyle sentetik olmaması gerekiyor. Şiir yazanın; bir heyecanı aktarmanın, kimi yerde algıları bozmanın, yeni şeyler deneyip yaratmanın kaygısını sürekli olarak taşıması gerektiğine inanıyorum. Şiirimdeki duyarlılığa inanıyorum. Yaşadıklarımın hayatımdan şiirime birebir aktarımını göremeyebilir belki okur. Ancak birey olarak yazdığım şiirdeki acıyla, bunalımla, yalnızlıkla ve o devinimle alttan alta imgelemime bir şekilde yansımış olan olay ve durumların, şiirimin bir başka yerinde uç vererek bir patlamayla ortaya çıktığını düşünüyorum.

-Teknik ve biçimsel olana mesafeli ama düzensiz, hayatın insanın üstüne boşalan şiddetinden uzakta usul sesle, nerdeyse hiç heyecanlanmadan, bağırmadan, çağırmadan yazılıp söylenen şiirler bunlar.

Tabii şiirde poetik ve estetik kaygılar çok çok önemlidir. Bazen öyle bir sözcük ya da dize çıkıyor ki ortaya, onu yeni doğmuş bir bebek gibi aşkla kolladığım, adeta kutsallaştırdığım oluyor. Bunun için çoğu şeyi feda ettiğimi -ki bunun içine anlamı feda etmenin de girdiğini- özellikle belirteyim. Bahsettiğim sözcük veya dizeye olan bu anaçsal korumacılığımın bazen bütün bir şiiri, hatta biraz abartırsam Horozu Düşen Hayat’ın tamamını kapsadığını da söyleyebilirim. Belki bu şekilde bir yalvaç kitabına dönüşüyordur, ama bunun sorumlusu olarak tamamen kendimi görmüyorum. Çünkü “suçun miladı bir başkasıdır”. Sonuç olarak bu şiirler bir münzevinin sessizlik yeminidir kimi yerde. Belki de dille örülmüş sıkıca bir duvar ve harcında sessizlik gibi güçlü bir tutkal var. Tıpkı “dünya ayrılıkla tutturulmuş bir yerdir”de olduğu gibi, ben ayrılıkla bağlıyım insana ve evrene.. Burada tam bir disiplini reddetmek de söz konusu. Kaosu, daha çok bir evren düzenini kabul etmek belki de. Ses, biçim veya içerik o gelişe göre kısılıp kaybolabiliyor. Halen kitabın içinde olduğum için fark etmeyebiliyorum daha başka şeyleri. Ancak, üniversite yıllarımdaki okumalarımı, eylemlerimi düşününce; şiirimde alttan alta bağırdıkça sesi kısılan bir militanın olduğunu, birkaç arkadaşın şiirimle ilgili değerlendirmesinden yeni yeni fark ettim, diyebilirim. Bu nedenle bahsettiğin “hayatın insanın üstüne boşalan şiddetinden uzakta usul sesle, nerdeyse hiç heyecanlanmadan, bağırmadan, çağırmadan yazılıp söylenen şiirler” şeklindeki fikrine dolaylı da olsa katılmıyorum aslında. Şiir yazan birinin kendi şiiri üzerine konuşmasının ne kadar zor olduğunu tahmin edersin; etik olarak övgü ve yergiye yer bırakmadan bunu burada açıklamaya çalışmak da önemli.  Bu nedenle bunu yine şiirlerin içinden bazı dize ve kesitlerle somut olarak sunmamın daha yerinde olacağını düşünüyorum. Örneğin, aşk en büyük devinimdir. Her insanın kendini o büyük dolaşımda fark etme halidir ve bunun şiirimdeki karşılığı (tam olarak olmasa da) “bir başka bileni yok gibi/ gelirken bana hep aşk/ su yürümüş kalkmıştır toprak/ olup bitene üstündeki gelinciğe” iken heyecanlanmadığımı iddia etmek mümkün müdür. Ya da bir başka örnek sunarsam: “o mağara yontusu o sinir yolcusu yanlarım/ çoğalan çağların hünerli kasları/ hep o üryan gövdemin sarındıkları” Evet şiddete, bağırmaya, çağırmaya pek fazla gerek kalmadığını düşünüyorum bu göstermiş olduğum vücut diliyle ya da anatomisiyle anlattıklarımdan. Yeri geldiğinde dikiliyorum da hem karşılarına: “kundağımı bozdum/ dilimi koydum dişlerimin yerine/ kevgirler mi, en dolu yanlarım/ her defasında kışkırtılmış soğanlar bıraktım kapılarına” Şiir okunduğundan itibaren okurunundur, yazanın değil. Bu durumda şiir yazanın, ki ben de öyleyim, bir heyecanı, öfkeyi aktarmanın, kimi yerde algıları bozmanın, yeni şeyler deneyip yaratmanın kaygısını sürekli olarak taşıması gerektiğine inanıyorum.  

-Şiirlerin geçmişe dönük çağrışımlara açık olduğu kadar kendi ruhsallığını da üretiyor.

Şiirin doğasındaki o devinim, o çok değerlilik çok önemlidir. Ve şiirin olmazsa olmazıdır. Bu değeri sadece geçmişle de değil, geleceği de içine alacak bir bütün olarak koruyup yansıtabilmek önemli. Günümüzde bu pek öyle olmuyor. Günceli neredeyse birebir vermeye çalışmak ve bunu da şair duyarlılığı olarak ileri sürüp meclislerde boy göstermek oldukça revaçta.  Bir yetersizlik işareti aslında. Güvenememe kendine, imgelemine. Hep bir kaygı, sağlama basma ihtiyacı… Boşluklardan, karanlıklardan, belirsizliklerden korkan bir şair hali var. Şiirin doğasındaki o özgürlüğü kendisine yakıştıramayan… Herkesin yerine de kendisi düşünmeye kalkan, % 100’e çalışan… Bilirsindir, güzel ve yerinde bir söz var “Lafın tamamı deliye söylenir” diye. Okuru düşünmeye çağırmak, yormak belki de, önemlidir. Çünkü siz de yorulmuşsunuzdur. Şiir sanatında yaratım çok önemlidir. Şiir biriciktir, en ufak bir dizesine, kullanılan sözcüğüne kadar o özgünlüğü sağlamak, kendi ruhsallığını da yaratmaktır.


-‘Horozu Düşen Hayat’ şehrin ( İstanbul)  orta yerinde duruyor olmasına rağmen uzaktan uzağa bir doğululuk da yok değil.

Kitapta, hele de bu bir şiir kitabıysa direk olmasa da dolaylı olarak, ömrünüzün yarısını geçirdiğiniz yere has (Doğu) doku, ses ve renkler bir şekilde kendini hissettirir elbet. Horozu Düşen Hayat’ta otobiyografik öğelerin de bir şekilde kendini göstermesinin normal olduğunu söyleyebilirim. Burada Tunceli ve Malatya’da geçen çocukluğum başattır. Kurgu da olsalar, alegorik de kullanılsalar Mahmudeler, Neşideler, Yusuflar, Alkarıları vs. ömrümün bir yarısındaki bu muhataplarım şimdi anı defterimi karıştırır gibi bir bir karşıma çıktıklarını görüyorum. Doğrusu, bunların o kadar da farkında değildim ama sen sorunca böyle şeceresini çıkarıverdim birden. Tabii “Doğu” diyince gerek metinlerarasılık bağlamında, gerekse duygu değeri verilmesi anlamında şiirlerime dahil olmuş olan Samed Behrengi, Furuğ Ferruhzad ve Adonis gibi Doğunun o usta isimlerini de hemen anayım.

-Şehirle ya da mekânla kurduğun ilişkide “bahçe” ve “balkon” sanırım ayrı bir yerde duruyor.

Bahçe ve balkonun geçtiği, daha doğrusu, doğaya olan özlemin geçtiği şiirler diyelim, İstanbul’da yerin bir kat altında yaşadığım zamanlarda yazdıklarımdandı. Belki de bir özlem vardı (şiir bu, belki de başkalarının özlemiydi bu yazdıklarım) bahçeye, pencereye, doğaya; ama asla balkon’a değil. Çünkü daha Sezai Karakoç’un “Balkon” başlıklı şiirini okumadan çok evvel, çocukluğumda, yaşadığım bir acı vardı zaten. Komşumuzun küçük kızının yüksek bir binanın balkonundan düşerek gözlerimizin önünde feci şekilde can vermesi; halen o çocuk yüreğimin kalıcı yaralarından biri olup balkon dendiğinde aklıma hemen ilk gelenlerdendir. Bunun üzerine Sezai Karakoç’un şiiri de konulduğunda, duyduğum acının ve anlamının ne kadar derin olduğunu tahmin edebilirsin. Ama doğrusu, yaşadığım milyonlarca balkon dolu bu kente rağmen, bu balkonsuzluk özleminin beni İstanbul’un dışına çıkarmadığını da görebiliyorum. Gerekmedikçe balkonlara çıkmıyorum, rahatsız olduğum için mümkün olduğunca kalabalıklara da karışmıyorum. Piknik alanlarından da nefret ediyorum. Evimden çok, her an örümcek tutacak olan odamı seviyorum.

-Peki, ya ölüm?

Şimdi bakıyorum da kitap içerisinde aşkın, belki kırıntı kadar da olsa mutluluğun, sevincin olduğu yerde dahi illa ki ölüm kendini bir şekilde duyumsatmış. Ölüm-yaşam diyalektiği; ölüme yapılan vurgu arttıkça, ki bu vurgu ancak yaşayan tarafından yapılabildiğine göre; nabzın daha çok attığını, ömrün bıçaksırtında olduğunu, dolayısıyla yaşamın değerinin o ölçüde arttığını da işaret etmektedir. Yani bazılarının korkmasına hiç gerek yok, özellikle kitabın son bölümünde yer alan intiharlarla ilişkilendirmiş falan değilim henüz kendimi. Ortada hortlak falan da yok. Tamamen yaşama verilen değerden bahsedilebilir; bir yerde ölüme verdiğim değer de yaşama verilmiş en büyük ve sonsuz değerdir.

-Hayatı, yaşadığın acıları özellikle de şu başına sardığın İkaros Yayınları ile ilgili faaliyetlerini bundan sonra neler bekliyor ve bunlardan şiirin payına neler düşebilir?

Senin de çok yakından bildiğin gibi, İkaros Yayınları ile daha çok şiirin bugün düştüğü yerden kaldırılması için bir çabaya girişmiştik. Buna başlarken de öncesinde internet ortamında ırzına geçilen şiirin o kısılan sesini duymuş ve Şiir Penceresi ile bir müdahalede bulunmuştuk. Bu müdahalenin sanal ortamda kalmayıp matbu alanda bir şekilde kalıcı hale gelmesi gerekiyordu. Çünkü sorun sadece sanal ortamda kendini şair ilan etmiş ve de evine bir tek şiir kitabı sokmamış olan yüz binler değil; bugün basılan şiire ilişkin dergi ve kitapların, belli başlı isim yapmış şairler için bile ilgi odağı olmaktan yoksun olması, oldukça trajiktir.

Bunlara rağmen, çoğu yayınevinin ismini bile duymaya tahammül edemediği şiire ilişkin poetik kitap yayınını sürdüreceğiz. Bu durumda tecimsel kaygılardan mümkün olduğunca sıyrılmak için kolektif çalışmaları önceliyoruz. Bu tür kitapların finansman kaynağımız olduğunu da hatırlatayım.

Öte yandan Çiçeği burnunda bir yayınevi olarak Ekim 2009 itibariyle ilk kitaplarını okurla buluşturan Karşı Yayınları; anarşist düşüncenin katkı sunacağı, daha özgürlükçü bir soldan yana tavır koyan bir yayın anlayışına sahip olacak. Ağırlıklı olarak yeraltı edebiyatı, kültür, sanat, felsefe, tarih, din ve siyaset gibi konularda inceleme ve araştırma kitapları yayımlayacağımızı belirteyim..

Tüm bu çalışmalarımdan, şiirimin payına neler düşecek, dersen; şiirsizlik düştü/düşecek diyebilirim. Bu yoğun iş temposunun beni çok yorduğunu özellikle belirteyim. Bir yıldan beri bir tek şiir yazmış değilim. Horozu Düşen Hayat da unutmuşlara kendimi hatırlatmam oldu aslında.

-Eklemek istediklerin?


Bu söyleşi için ve de İkaros ile Karşı Yayınları’na vermiş olduğun o büyük destekten dolayı, çok teşekkürler.

23 Kasım 2009

“KAYIP İKLİMLER”DE HÜSEYİN YURTTAŞ’IN ŞİİR

28/10/2009 · Kategori: Kitap

“KAYIP  İKLİMLER”DE  HÜSEYİN  YURTTAŞ’IN  ŞİİR  EVRENİ

 

                                                                                          Bahri KARADUMAN

                                                                                       bahrikaraduman@hotmail.com

 

 

      “Günün birinde yol kenarlarında, toprak anamızın koyu yeşil saçlarını göremeyeceksiniz.” demiş Sait Faik Abasıyanık. Usta ozan Hüseyin Yurttaş  da o “günün biri” gelmeden  son yapıtı Kayıp İklimler’le “körpe kır çiçekleri”nin çığlığını sunuyor okura. Yağmur çiselediğinde toprağın toprak gibi kokmadığı, böceklerin gün ışığına kanat açmadığı, “demirin pasını, bacanın isini” yaşamak zorunda bırakıldığımız güvenden uzak bu dünyada “çöle sür deveni ey bedevi / yakında o da kalmayacak!” diyecek denli kırgın, uyarıcı.  “Çığrından çıkmış çağ dönümlerinde” tarihinden çözülerek geçtiği coğrafyayı, toplumcu ozan kimliğiyle irdeliyor ve soruyor: “Bin bilinmeyen buluşuyor tek problemde / ya daha ötesi, ya daha ötesi”

     Kayıp İklimler(*), altı bölümden oluşan bir yapıt: Sevdalı Çağrı, Çocukça Sorular, Kayıp İklimler, Taş Avlu Esintileri, İç Sızıları ve Mavi Kan.  İlk bölümde aşk ve özlem temalarını şiirleştiriyor ozan. Bin bir acıyla geçiyor zaman. Güz sinsice sokuluyor. Yapraklar dökülmekte. Oysa yürek genç, yaşlanmıyor; hâlâ titriyor. “Son kareye daha çok var.” Güneşten kaçırmalı sevgili gözlerini. Gölgeler sıçramamalı yüzüne. Kirpikleri uzanmalı ufuklara, “o günleri” anımsamalı, gülümsemeli. Mahzun yaprakların kınası bulaşmalı ellerine. Demlenmeli ozan; toprak gibi iç çeke çeke. Oynanmayan, yaşanan sevdalarda savrulmalı. Şiir kıldığı aşkı söylenceye dönüşmeli; çünkü dilin sürçmediği sözdür sevgi. Kumsala yürünmeli akşamlarda. “Arkada hep bir deniz / hep bir deniz”

      İkinci bölüm Çocukça Sorular’da siyasal ve toplumsal eleştirilerini, “yorgun kış güneşinin ışıkları altında / içedönük, yalın, tertemiz hüzünleri” dile getiriyor Yurttaş. O hâlâ eski evlerde, içinde “sevecen sözcüklerin buğusu”yla eski kasabalarda, eski şehirlerde, sıcak akşam sofralarındadır. Alışamamıştır sonraki sokaklara, caddelere. Eski hüzünlerin bile arandığı günlerdedir şimdi. Karanlık basmıştır her yanı. Maraş, Çorum, Sivas yaşanmıştır. Yeni zamanlar çağdaş mekânlarda cmuk cmuk öpülmüştür insanlar. “Öç almak şiire sığar mı?” diye düşünür. Yunus Emre nasıl en çok yiğit iken ölenlere üzülürse Hüseyin Yurttaş da çocukların öldürülüşüne üzülür. Katlanamaz bu dünya gerçeğine; dayanamaz bu kötülüğe. “Tabanca bomba saldırı suikast / en çok da çocuklar öldürülüyor” diye evrensel acıyı vurgular. Son soru kanını dondurur okurun: “Ölen çocukların yerine mi doğurdun bizi anne?”

     Taş Avlu Esintileri, anılar demetinden sunulan, geri gelmeyeceğini bildiğimiz o güzel günlerin ipek işi gibi işlendiği şiirlerden oluşuyor. Bunlar sımsıcak ilişkilerin, dupduru yaşam sevinçlerinin içe işleyen şiirleri. Güz yağmurlarının bol bol yağdığı, kuru ot, saman ve toprak kokularının üzerimize sindiği, taşlıklarda türkülerin gezindiği dönemdir o günler. “Kapı önünde teyzeler / kahve önünde amcalar” selamsız geçenin gölgesiz kaldığı günler. Yokluğun, yoksulluğun, hüznün paylaşıldığı erdemli günler. Ozanın dünyası suyun dibindeki çakıl kadar parıltılı, aydınlıktır. Dupdurudur sevinçler. “Rüzgâr karşılar seni / denize açılan sokakta / ince ince gülümser / gül oya pencereler”

     İç Sızıları’nda Üç Ege Ağıdı öne çıkıyor. Cuma namazına inen yiğidin pusuya düşürülüşü, Gediz boyunda Adil’in vuruluşu ve denizlerin yuttuğu Balıkçı Musa’nın yürek burkan ölümü, halk ezgileri gücünde yalın, çarpıcı, etkili bir anlatımla şiirleşiyor. Keleşoğlu Mustafa Ağıdı, Çanakkale üzerine yazılmış en dokunaklı şiirlerden biri. Şehitliği gezen torunun şehit dedesine örselenmiş, incinmiş bir yürekle seslenişi: “dedem benim / şehidim, gencölenim / bilirim / ölümün ölümsüzlüğündür / şimdi üzerinde nankör, unutkan gölgeler / utanırım yaşamaktan / yanar içim / kahırla kavrulur bedenim”

     Son bölüm Mavi Kan’da çıkar ilişkilerinin her şeyin önüne geçtiği günümüzde, teknolojinin robotlaştırdığı insanın dramı vurgulanıyor. Son mektupları postacılar tarihe taşımaktadır. Defterler kapanmıştır. Artık “hokkalar hokkabazların elinde”dir. “Bir tuşla / önünde dünya / iki satırlık içtenlik mi arıyorsun / boşuna!” der Yurttaş. Her yanda kimliksizlik, yalnızlık, “çete çet sanal sevgiler.” 

     “Fay kırığı, yakamoz parıltısı” tamlamalarını bir yana bırakırsak, dili özenle kullanan çok yetkin bir ozan Hüseyin Yurttaş. "tomuran sevinç, yağmur geçiği, tarazlanan saç, düşlerin tülü, yalıncak sevgi, koygun ağıtlar, kayraklarda günışığı” örneklerinde görüldüğü gibi özel bir şiir dili var. Sözcükleri ve söz öbeklerini kullanırken yalnız anlamı değil, sözlerin çağrışım güçlerini ve ses özelliklerini de çok iyi değerlendiriyor. Bu nedenle her okuyuşta yeni anlam katmanlarına ulaşıyor, düşünüyor ve  “şiir en etkili sanat” diyorsunuz. Bilineni yineleyen bir ozan değil Yurttaş. Dinamik bir öngörüsü var. Sanatına saygılı. Tarih bilinciyle günü sorguluyor. Sanırım şiirin bireyi etkileyen yaptırım gücü olmalı, diye düşünüyor.

     Çocuk, çocuklukta yaşananlar, çocuğa bakış, halkın günlük kaygıları, dostluk, paylaşım çok önemli ozanda. İnsan olabilmenin temeli o ilk yıllarımızda oluşuyor. Yaşam ve ülke gerçeklerine bir çocuk içtenliğiyle bakabilmek, içimizdeki çocuğu yitirmemekle ve halktan kopmamakla olası. Hüseyin Yurttaş, bu düşünceyle birçok şiirinde,  yetişme yıllarında özümsediği halk deyimlerinden, Halk edebiyatından ve Tasavvuf şiirinden yararlanıyor. “Kısır kasıklarda sızı / soy soylamadı / boy boylamadı / türler tükendi / ıssızlığa büründü avlaklar” , “defterler dürülür hesap görülür”, “taş duvarın önünde / siyah-beyaz çocuklar / gözlerinde gölge / ne hırka / ne lokma” v.b dizeler, bu etkilerin izlerini taşıyor.

     Söz ve anlam sanatlarını da başarıyla kullanıyor Yurttaş. “Suyun ısınıyor insanım / ısınıyor suyun” tevriye’nin; “özlerim, gitme / gidişin gözyaşı” sehl-i mümteni’nin; “çağdan çağa yürüdük / ine bine, ine bine” tezat’ın; “ay kızlar / aykırı kızlar / ne hıdır ne ilyas / gelince hıdrellez bir başka yeşerir / çitlembiğin dalları” telmih’in, “tütmüyor tütünüm” aliterasyon ve asonans’ın güzel örnekleri. Doğaldır ki ozan bunları sanat olsun diye şiirine katmamış; ama bu söyleyişlerin şiirine güç verdiği de yadsınılmaz bir gerçek.

     Sözün özü, Kayıp İklimler, her şiir sevdalısının kitaplığında bulunması gereken, önemli bir yapıt. Ozan, ustalık sorumluluğunun bilinciyle toplumsalı bireyselle iç içe veren, eleştiri yönü ağır basan, “iletisi” olan bu kitabıyla “Şiir, her zaman şiir” diyor. Son söz yine Yurttaş’ın: “Kendi masalını yazıp oynayan / acemi oyuncu /  dünya seni bekliyor / aç kapını / kapının önünde günışığı

 

(*) Kayıp İklimler, Sel Yayıncılık, Aralık 2007, İstanbul


Çizgi-yorum – Semih PoroySayfa:2
Soruşturma: Edebiyat Cephesinden Ergenekon Davası ve Askeri Darbe Girişimleri – Tahsin Yücel, Leylâ Erbil, Özdemir İnce,Ataol Behramoğlu, Sennur Sezer, Sabit Kemal Bayıldıran, Nihat Behram, Erendiz Atasü, Roni Margulies, Ahmet ÜmitSayfa:3
Türkiye’de modernleşmenin öncüsü aydınlar ve edebiyatçılardır. Tanzimat’tan bu yana aydınlar toplumsal dönüşümün, anayasa yapımlarının başını çeken ana unsurdur. Yakın dönemde de bu böyledir. O nedenle de aydınlarla ordunun ilişkisi her zaman çetrefil ve yoğun olmuştur. Şimdi bu uzun öyküde yeni bir dönmece tanık oluyoruz. Aydınlar ve edebiyatçılar bugünkü toplumsal ve siyasal evrede yaşanan bunca gelişmeye nasıl bakıyor? Temel sorumuz bu. Söz konusu bakışın orduyla, demokrasiyle, toplumsal dönüşümün diğer dinamikleriyle ilişkisi nedir? Bu konuda ne düşünüyor yazarlar ve şairler?Tarihsel rolü olan aydınların bir tarih dönemecinde tavrı nedir?Sorularımızı, askeri darbeleri yaşamış, bugünkü gelişmeleri (Ergenekon Davası, askeri darbe hazırlığı iddiaları...) yakından izlediğini bildiğimiz yazar ve şairlere yönelttik. • Türkiye’nin yakın dönemine askeri darbeler damgasını vurdu. O süreçleri yaşamış biri olarak, sizin için askeri darbe ne demektir? • Ergenekon iddianameleri, davaları, tutuklamalarıyla birlikte yeniden ve sık sık askeri darbe kalkışmaları veya o anlama gelebilecek girişimler gündeme geliyor. Ergenekon Davası, size göre nedir? Türkiye’nin “kurtuluşu” askeri darbe veya girişimlerle mümkün olabilir mi? • ‘Koruyuculardan bizi kim koruyacak?’, siyasetin ve felsefenin baştan beri sorduğu bir soru. Bu amaçla şimdi devreye yargı girmiş görünüyor. Yargı veya askeri darbe seçimin seçeneği olabilir mi? • Türkiye’de aydınlarla askeriyenin tarihsel bir ittifakı var. Bu durum 12 Mart, 12 Eylül gibi dönemeçlerde kırıldı. 28 Şubat’tan sonraysa bazı aydın ve sol çevreler askerin girişimlerine destek vermeye başladı. Böyle bir ittifakın oluştuğunu düşünüyor musunuz, olmalı mı?
Ölü Çocuklara Ninni (Şiir) – Sait MadenSayfa:17
Geçiyoruz Yaralı Bir Zamandan (Kemal Özer ile Söyleşi) – Feridun AndaçSayfa:18
Elimde, yangından kurtarılmış bir kitap gibi duran Temmuz İçin Yaralı Semah üzerine Kemal Özer ile konuştuk. Sonra söz dönüp dolaşıp bizim yarım kalan söyleşimize gelmişti. Dünya Kitapları’nda “Yeryüzünün Dilleri” dizisi için bir söyleşi kitabı yapmaya başlamıştık. Ama yarım kaldı. Devam edip kotarmaya söz vermiştik o gün, olmadı.Burada okuyacağınız söyleşi bunun ilk bölümünü oluşturmaktadır.Görüleceği üzre, “1950 Kuşağı”nı konuşmaya yeni başlamıştık. Onun kuşağına tanıklığını önemsiyordum. Kendisi yazdı da bazılarını. Gene de, bu sözlerini kayda geçtiğimize göre, saklı kalsın istemedim, onun anısına ve her zaman dostluğunu hatırlayarak, bir dönem yönettiği Varlık’ta okura ulaşmasını istedim.
Bir Şiir Emekçisi: Kemal Özer – Mustafa Şerif OnaranSayfa:24
Kemal Özer “İkinci Yeni” anlayışından gelen, seksenli yıllarda “Yeni Toplumcular”a katılarak şiirini değiştiren bir ozandı. Ama “İkinci Yeni”deki şiirsel yükü yadsımadı.
Günler de Geçer, İnsanlar da... – Haydar ErgülenSayfa:27
Eski adam, yeni adam, klasik adam, modern adam, 70’lerin adamı, 80’lerin de adamı, postmodern adam. Herhalde en çok bu sonuncusunu benim kendisi için söylediğime şaşıyordur şimdi Süha Tuğtepe. Aynı yaştayız, 1956 doğumlulardan, ama onun benden hep daha büyük, daha eski, daha çok olduğunu düşündüm.
Babam Adımlarına Tutunarak Yürürdü (Şiir) – Hasan ÖztoprakSayfa:33
Cihangir Sokaklarında “Gizli Aşk Bu” Rehberliğinde İki Gezgin – Nalan BarbarosoğluSayfa:34
Özen Yula’nın son kitabı üzerine bir fotoraman…
Bahçe Konuşması (Öykü) – Barlas ÖzarıkçaSayfa:38
Benim Klasiklerim – Ahmet ÖnelSayfa:43
“Benim Klasiklerim” köşesinde yer alan metinlerin, adlarının ötesinde klasik yapıtlarla bir ortaklığı yok bu nedenle. Ne ki, yazının disiplini ve yaratının sınır tanımazlığıyla harmanladığım bu metinler, okur olmanın da ötesinde, yazar kimliğini kışkırtmaya fazlasıyla uygun.
Şiirler (Şiir) – Orhan AlkayaSayfa:45
‘Kentteyaz’ – Hasan Bülent KahramanSayfa:46
Cevat Şakir genç yaşında yurtdışına gitmiş, evlenmiş, aşağı yukarı 15 yıl oralarda bohem, daha doğrusu avare yaşamış bir adam. Dönüyor, ailenin Afyon’da bir çiftliği var. Orada babasını öldürüyor. Türk edebiyatının tek gerçek tragedya kahramanı bu işi nasıl yaptı?
Anlatı Hızı ya da Entelektüel Anlatıyı mı Savunuyorum? – Mehmet RifatSayfa:54
Anlatının ritmi, temposu, anlatılan serüvenin toplam zamanına göre, metnin yazılması sırasında, kimi kez yavaşlar, hatta bazı durumlarda serüven zamanını bire bir yansıtır duruma gelir; kimi kez de metnin temposu iyice hızlanır, serüven zamanı iyice indirgenir, daraltılır. Şöyle de diyebiliriz: Ayrıntılı işlenen sahneler aracılığıyla serüven zamanının süresine az çok yaklaşılırken (bu durumda anlatı hızı serüven zamanına yaklaşacak biçimde yavaşlatılmış olur), kısa kısa çağrışımların yer aldığı tümce parçacıklarıyla da serüven zamanının üzerinden “hızla kayılır” (bu durumda anlatının hızı serüven zamanını iyice indirgeyecek bir orana ulaşır).
Yalancının Yalancısı – Vedat TürkaliSayfa:58
Gerçek devrimci yazarlık, acılarla dolu bir tarih aşamasından, salt kahramanlıkları kutsayan “tören-şölen” yapıtları üretmek değildir. Roman kahramanlarını “örnek olumlu kişiler” olarak çizmek diye sanatsal bir kural da yoktur. Sol adına o yolda, Stalinci İdanof estetiği yıllarında o kadar ilkel şeyler üretilmiştir ki, o “devrimci tutum(!)” biraz gelişmiş zevki olanlarda yerinde tepki uyandırır. Olumluyu olumsuzlarla yansıtmak, yerinde, sırasında daha etkili olabilir.
Aldous Huxley – Burcu BaşarSayfa:64
Ölüm yatağında konuşamayan Huxley yazılı olarak eşinden kendisine 100 mg LSD enjekte etmesini istedi. Karısı, Huxley’in dediğini yaptı ve birkaç saat sonra Huxley gülümseyerek ve uçarak bu dünyayı terk etti. İronik bir şekilde ölümü iki haberle gölgelendi. Aynı gün Amerika John Kennedy’ye suikast haberiyle sarsıldı. Daha gün bitmeden İrlandalı ünlü yazar C. S. Lewis’in ölümü edebiyat dünyasına bir bomba gibi düştü.
Taşradan Peygamberliğe: Macaristan’da Bir Milli Şairin Ortaya Çıkışı – Péter DávidháziSayfa:70
Illyés 1931 tarihli “Peygamber” adlı şiirini Paris’ten ülkesine döndükten beş yıl sonra yazmıştır ama şiir Rácegrespuszta’daki o küçük okuldan kalan anılarıyla bezelidir; deneyimlerini, İlyas Peygamber’in İncil’deki rolünü, entelektüelin örneği olarak tanıması ve kabul etmesini sağlayacak şekilde hatırlar ve yeniden yorumlar. Şiirsel anlatıyı otobiyografikmiş gibi değerlendirmek hem eskide kalmış hem de yanıltıcı bir yöntem olabilir ama bu durumda bunu yapmak yararlıdır; çünkü şiirin çeşitli elyazması taslakları5 birlikte değerlendirildiğinde, okulun bahçesinde tekrar tekrar yaşanan bazı şeyleri doğru aktarmaktadır.
Not Defteri – Hüseyin YurttaşSayfa:76
Rıfat Ilgaz, 2 Temmuz 1993’teki olayların hemen ertesinde, 7 Temmuz 1993”te aramızdan ayrılmıştı. Bunda, olayla ilgili üzüntüsünün hiç mi payı yoktur? Bence vardır ve bu mutlak ölçüsündedir. Aziz Nesin’i pek sevmediğini, zaman zaman çekiştirdiğini bilseniz de, onun toplumsal duyarlılığı yüksek, sorumluluğunu hep yüreğinde taşıyan has bir aydın olduğunu akıldan çıkarmamanız gerekir.
Rimbaud’larla Kucaklaşma Vakti – küçük İskenderSayfa:79
Bu ayki değerlendirmede ürünlerini basamayacağımız arkadaşların isimlerini yazmayacağım; hani giderayak ‘son lafı da bana soktu’ gibi bir hava olmasın. Önerim şudur ki, eğer bu Varlık gençlere yönelik bu köşeyi sürdürecekse; sizler de, yolladığı ürünler yayımlanmayan ya da ismi zikredilememiş tüm arkadaşlar bilgisayarın başına geçin ve ürünlerinizi yeniden ama “YENİ İMZALAR” rumuzuyla yollayın. Böylelikle çalışmalarınız dergi emekçilerince atlanmamış olur. Az okuyorsunuz, bunu biliyoruz; ricam şudur ki lütfen daha fazla okuyun. Bir şekilde bir araya gelip aranızda konuşun, tartışın; birlikte vakit geçirmeyi, dostluk kurmayı deneyin. Faydası vardır. Şiir / Öykü etkinliklerine mutlaka katılın; başka şehirlere gidin. Başka aşklara, başka hayatlara kalkışın. Andre Aciman’ın romanında kahramanına söylettiği gibi: ‘Hiç denememektense, deneyip de yapamamak’; bu sözün büyüsü içinizdeki korkuyu yenmenizde etkili olacaktır. Yüzmeyi öğrenmek için suya girmek şart.
Mektup (Öykü) – Sedat KaygalakSayfa:80
Su ve Anne (Şiir) – Süveyda SezginSayfa:83
Şiir de En Nihayetinde Bir Elmadır (Şiir) – Galip Ferhat AkbalSayfa:84
Solucan (Şiir) – Ahmet Barış AySayfa:84
Fragman (Şiir) – Burak SaltıkSayfa:84
Edebiyat Komiseri – Krimonolog Dr. Kemal ŞahingözlüSayfa:85
Erdal Öz’ün öyküsündeki çocuğun adı yoktu. Yalnızca ‘çocuk’tu. Ahmet Altan’ın yazısında ise çocuğun adı var, üstelik, Roman vatandaşlarımızın koyduğu adlardan biri: Kiboş! Zaten yazının adı da bu! Gençliğimde Erdal Öz’ün öyküsünden etkilenmiştim. Ahmet Altan’ın yazısını da beğenerek okudum. Ama ben olsaydım, tıpkı Erdal Öz gibi davranır, çocuğa ad koymazdım. Çocuk demek yeterdi.
AĞUSTOS 2009 - KİTAP EKİ
Aslı Erdoğan ile Söyleşi ASLI ULUŞAHİN 1
Kayıp İklimler BAHRİ KARADUMAN 3
Hande Altaylı ile Söyleşi MÜGE KARAHAN 4
İslam’ın Zihin Tarihi EMRAH PELVANOĞLU 6
Çiy Düştü Gül Üşüdü AYSEL SAĞIR 7
Bunları Düşün AYÇA KAYA 8
Hakan Ergül ile Söyleşi SEDAT DEMİR 10
Tozlu Raf DENİZ DURUKAN 12
Günü Gününe Şiir Günlüğü GÜLTEKİN EMRE 13
Yeni Yayınlar REYHAN KOÇYİĞİT 15

ŞİİRLERİNDE AZİZ NESİN

13/10/2009 · Kategori: Siir Inceleme

ŞİİRLERİNDE AZİZ NESİN

Ayten Mutlu

O’nu tanıyordum. Sanırım doğduğun günden beri…Dede Korkut’u, Nasreddin Hoca’yı, Yunus Emre’yi… nasıl tanıyorsam, onu da öyle tanıyordum. Yani hücrelerimle. belleğimle. Aziz Nesin’lik hayatlar yaşıyorduk biz toplum olarak çünkü.
O’nu ilk ne zaman gördüm, anımsamıyorum şimdi. Ama kitap fuarlarındaki imza günlerinde, Türkiye Yazarlar Sendika’sındaki toplantılarda sık sık karşılaştık. Hep uzaktan baktım ona. Duruşuna, yüzündeki ifadeye, davranışlarına…Onu tanıyordum ama, bilmek de istiyordum besbelli. Çünkü o benim için, toplumsal belleğin bir fotoğrafı, bir aynası, kısaca dışavurumuydu bana göre.
Şimdi hep o ciddi duruşunu, hiç gülmeyen yüzünü anımsıyorum. Hep öfkeli miydi, hep karamsar mıydı, bilmiyorum. Ama sanki güldürürken ağlatan, komik şeyler anlatırmış gibi yaparken düşündüren ondaki o gizil gücü, yüzünün çizgilerine sinmiş o kederden alıyordu sanki.
 Etkinliklerdeki ya da kitap fuarlarındaki imza günlerinde, hep Aziz Nesin ve diğer yazarlar olarak ikiye ayrılır gibiydik. Çünkü onun önünde, dolana dolana uzayan kuyruklar,
Ellerinde Aziz Nesin kitaplar, sabırla sırasının gelmesini bekleyen, güler yüzlü kadınlar, gülümseyen gençler ve çocuklar olurdu. Bizlere ise, tek tük birileri, çoğunlukla da eş dost uğrardı ara sıra. Biraz burkularak, ama hiç kıskanmadan izlerdik onu. Kıskanmazdık onun okurlarını, çünkü o okurların binlerce mislini hak ettiğini ta yüreğimizde bilirdik
 O’nu son görüşüm müydü, Sivas katliamından sonra Asım Bezirci’nin cenazesini TYS’’den almaya gittiğimizde? Bir masanın köşeciğine çökmüş, oturuyordu. Küçük, karaya, hayır o rengi bilemeyeceğim, belki mora, belki yeşile kesmiş yüzü, minnacık kalmış gövdesiyle. Bir kenara çekilip ona uzun uzun baktığımı anımsıyorum. Kendisi bir keder fotoğrafı gibiydi ve ben ona tek bir teselli sözcüğü bile bulup söyleyememiştim.
 Çok da fazla sürmedi ondan sonra dünyadaki yolculuğu zaten. Ülkesinin içine düştüğü o ateşten kaosa daha fazla dayanamadı insan yüreği.
 O bir efsane gibiydi. Dilden dile dolaşırdı yazdıkları, söyledikleri, eyledikleri. Kimi zaman, dişini tırnağına takarak yemeden içmeden hayata geçirdiği vakıfla ilgili fıkra gibi anekdotlar anlatılırdı, Çatalca’daki dost ağırlamalarında, “tam Aziz Nesinlik “ tutum içeren, çalışmaya, zamana verdiği önemi öne çıkaran davranışları, kimi zaman nerde nasıl yiğitçe bir karşı duruş sergilediği. Beni en çok etkileyenlerinden biri de Almanya’ya kendisini bir ödül vermek için davet ettiklerinde, bir radyo konuşmasında, ülkesiyle ilgili maksatlı bir soru karşısında; “Siz bana ülkemi kötülettiremezsiniz!” diyerek programı yarıda keserek çekip gidişiydi. Bir aydın duruşunun, bir yurtsever tavrının ne olduğunu bize öğretenlerden biriydi o.

 

“Bir Başka Türlü Sevmek” şiiri şöyle bitiyor:

Aziz Nesin’e sordular savcılar, yargıçlar
 Yurdun ile , halkın ile, dünya ile hoş musun
 Hoş olayım, olmayayım, o yurt benim, o halk benim
 Dünya benim, size ne!

 

O hep dünyanın sahibi, dünyadaki bütün dertlerin,sahibi olduğu, bir yanlışlık varsa, onun düzeltilmesinden sorumlu olduğunu bilerek, inanarak yaşadı ve çizgisinden, duruşundan, insanlığından hiç ödün vermeden yaşadı ve öyle öldü.
 Ara sıra şiirlerine rastladım bir iki dergide. Sağlığında yayımlanan 99 kitabının beş tanesinin şiir kitabı olduğunu öğrendiğimde şaşırmıştım. Şiirlerini okumaya başladıkça şaşırmadım ama. Onu , o asık yüzünün ardındaki Aziz Nesin’i daha derinden tanımaya başladığımı fark ettim. Çünkü şiirleri öylesine içten, sade, duygunun duyarlıkla ustalıkla buluştuğu şiirlerdi ki…Kendisine sakladığı hayatının dizelere düşmüş aynalarıydı sanki.

Son yayımlanmış şiir kitabı olan Sivas acısının girişindeki “Sunu” adını verdiği şiir şöyle;

Bu seviyi ben kanımdan canımdan damıttım
Görülmez duyulmaz oldu öylesine arıttım
Seksen yılın özetidir seçtiğim bir bir
Bu bir tutam öyküyle bu bir demet şiir"

 

Sanırım bu bir rehber şiir aynı zamanda. Çünkü onun hemen hemen bütün şiirlerinde yaşamından, anlık duygularından izdüşümler bulmak mümkün. Örneğin aşık mı oldu, kendinden hayli genç birisine, Şöyle bir şiirden öğreniyoruz düş kırıklığını:


 SEVGİ DURAĞI

 

Söz verdiğimiz yerde buluştuk
söz verdiğimiz zamanda değil.
ben yirmi yıl erken gelip bekledim
sen geldin yirmi yıl geç
ben seni beklemekten yaşlıyım
sense beklettiğin için genç

Ya da, mutlu mu sevdiğiyle, bunu da hemen dizelere aktarıveriyor;


ASLINDA BU DENLİ GÜZEL KOKMAZ

Aslında bu denli güzel kokmaz hiç bir karanfil,
Onda seni kokladığımdan bunca güzel.
Aslında bu denli güzel olmaz hiç bir Sarıyer,
Orda seni öptüğümden bunca güzel.
Aslında bunca güzel olmaz hiç bir dünya,
Seni sevdiğim için dünya da böyle güzel.
Aslında bu denli deli değildim sor kime istersen,
Sevince seni delilik bile bak ne güzel.
Aslında sen dünya güzeli değilsin,
Sevdiğim için dünyada tek güzelsin...

 

 

İronik söylemlerin altından ince ince sızan gözyaşları hemen bütün şiirlerinde dokunuyor kirpiklerinize. Durup düşünüyorsunuz. “Evet evet, ben de merak ediyorum, eşin dostun halini onun gibi,” diyebiliyorsunuz ve şiir işte burada buluşuyor sizinle;

 

MERAK

içimde bir merak
öyle bir merak ki
ölümümden bir ay sonra
bir güncük yaşamak
ve
dostu düşmanı
suç üstü yakalamak.

 

 

Onun şiirlerini poetik bir açıdan değerlendirmek haddim değil. Ama belirmeliyim ki, İçerik bir şiiri şiir yapmaya yetmese de, yazılan şiir bazen bu kaygının önüne geçecek kadar değerli olabiliyor. İşte benim Aziz Nesin’in şiirlerinden öğrendim bir başka şey de bu oldu. Ama şiirlerinde ilk göze çarpan özellikleri de söylemeden geçemeyeceğim.
 Onun şiirlerinde akıcı ve rahat bir anlatım, konuşma dilinin sadeliği var. Dupduru bir Türkçe ile yazmış şiirlerini. Dosdoğru söylemiş söyleyeceğini. Ama şiirin şiir gibi olması gerektiğini de hiç unutmadan. Zaman zaman halk şiiri tarzına yaklaştığı da olmuş. Ama onun kaygısı,ille de en güzel şiiri yazmak değil besbelli. Ve sadece kendi ruhuna kapandığı anların ürünleri değil bu şiirler. Gönül gözü hep açık , olan bitene, olacak olana. O şiir yazarken de insanlara bir şeyler göstermek istemiş, bir şeyler duyumsatmak, onları sarsmak, onlara öğüt vermek istemiş. Ders veriri bir tarzda didaktik şiirler de değil bunlar. Tersine yumuşak bir anlatımla söylüyor öfkesini de, sevgisini de, öğütlerini de. Ve gittikçe çürüyen dünyamızda, çürümenin karşısına duracak, onu engelleyecek tek güç olan insana sevdası gülümsüyor bütün dizelerinden. Günümüzde boğulan insana olduğu gibi, kendi boğazında bütün dünyadaki kötülüklerin elini hisseden şaire de söyleyecek sözü, verecek öğütleri olmuş:


BOĞULAN ŞAİR
 
Senin seyircilerin düşman
Senin yargıcıların düşman
Öylesine yenmek zorundasın ki
Kıl payı bırakmadan

Sayısız genlerle donatmalısın
İmgeden kristallerini
Ki kamaşsın gözleri
Yüreğinden yansıyan ışıltılardan

Elmasını öyle yontmalısın ki sözcüklerden
Bakırı kükürdü çevirip altına
Ki gözlerini alsınlar da kör olsunlar
Kanının akkora kesmiş parıltılarından

Her şair gibi değilsin sen
İşin zor ki ne zor
Yargıcıların bakışlarında parlıyor
Keskin dişleri köpekbalıklarının
Her şairin bir çalgısı var
Senin tek çalgından duyulmalı orkestralar

Her şair senin gibi değil
İşin zor ki ne zor
Seyircilerin tırnakları sende
Yargıcıların dişleri sende
Her şairin bir sesi var
Senin sesinden haykırmalı korolar

Yine de yenik sayarlarsa
Yok sayarlarsa yine de
Öylesine yok olmalısın
Taksınlar nişan diye cinayetlerini
Şiirin koynundayken suç üstünde
Seni boğdukları zaman 

 

 

“Çocuklarıma” adını verdiği şiirde ise, bütün dünyadaki çocuklarına seslenerek yinelemiş öğütlerini:

 

 

ÇOCUKLARIMA

Diyelim ıslık çalacaksın ıslık
Sen ıslık çalınca
Ne ıslık çalıyor diye şaşacak herkes
Kimse çalmamalı senin gibi güzel

Örnegin kıyıya çarpan dalgaları sayacaksın
Senden önce kimse saymamış olmalı
Senin saydığın gibi doğru ve güzel
Hem dalgaları hem saymasını severek

De ki sinek avlıyorsun sinek
En usta sinek avcısı olmalısın
Dünya sinek avcıları örgütünde yerin başta
Örgüt yoksa seninle başlamalı

Diyelim zindana düştün bir ip al
Görmediğin yıldızları diz ipe bir bir
Sonra yıldızlardan kolyeyi
Düşlemindeki sevgilinin boynuna geçir

Say ki hiçbir işin yok da düşünüyorsun
Düşün düşünebildiğince üç boyutlu
Amma da düşünüyor diye şaşsın dünya
Sanki senden önce düşünen hiç olmamış

Dalga mı geçiyor düşler mi kuruyorsun
Öyle sonsuz sınırsız düşler kur ki çocuğum
Düşlerini som somut görüp şaşsınlar
Böyle dalgacı daha dünyaya gelmedi desinler

Dünyada yapılmamış işler çoktur çocuğum
Derlerse ki bu işler bişeye yaramaz
De ki bütün işe yarayanlar
İşe yaramaz sanılanlardan çıkar

 

Ah, nasıl unutmaya başladı insanlar güzel şeyleri, değerli şeyleri…erdemli olmanın ayıp sayıldığı, aptallık sayıldığı bir dünyadır şimdi yaşadığımız. Keşke diyorum, keşke, şimdi aramızda olsaydı da, gözlerimizin içine baka baka, neler yitirmekte olduğumuzu, nasıl sevgisizleştiğimizi, nasıl da yalnızlaştığımızı bir kez daha anımsatsaydı bize:


 ÇOĞALMAK

Kalabalıkta kalabalıkça yalnızlık
Yalnızladıkça birbirimizi
Haydi çoğalalım
Çoğaltarak kendimizi
Bir canım çoğal da bin can ol
Isıt yaşlıların yalnızlıklarını ilinsin üşümüşlüğü bırakılmışların
Çoğalın dudaklarım çoğalın sonsuz
Öpün bütün ağlayan çocukları kimsesiz
Çoğal gözlerim çoğal
Gör bütün görmeyenlerde yapayalnız
Ellerime tutunun ellerime çoğalın
Okşayın sevecenlikle çocukları
Hıçkırırlarken uykularında bile

 

 

Hep anlatmak istedi. Anlatabildi mi. Evet! Ama anlatamadığı bir şeyler olduğunu düşündü hep:


DAR DÜNYA

Yüreğim gövdeme sığmıyor
Gövdem odama
Odam evime sığmıyor
Evim dünyaya
Dünyam evrene sığmıyor
Patlayacağım

Acımın acısından susmuşum
Ki suskunluğum göklere sığmıyor
Böyle bir acıyı kimlere nasıl anlatacağım
Gönül dar geliyor sevgime
Kafam beynime
Ah şakaklarım
Çatlayacağım
Anladım artık anladım
Kimselere anlatamayacağım


 Hep yetişememe duygusuyla koşup durdu, en uzun maraton koşucusu olduğunu bilerek. “EN GÜZEL ZAMANIMDA” verdiği şiir şöyle başlıyor :

 

zamanın ardından koşuyorum
 yetişemiyorum, yetişemiyorum yaşama

 

 

Ama o inancını hiç kaybetmedi, yetişecek, yetişecekti, o en uzun maratonda, en bilinmeyene bile olsa ilk yetişen o olacaktı.

 

 

EN UZUN MARATON
 
Yüz metrede beni herkes geçer
Dörtyüz metrede pekçokları
Geçer çoğu sekizyüz metrede
Ama ben bırakmam yarışı

Beni bin metrede geçersin
Ben yine koşarım
On bin metrede öndesin
Koşarım ben yine
Yirmi kilometrede geçersin
Hep koşmaktayım

Otuz kilometrede
Kırk kilometrede de geçersin
Ben koşuyorum hâlâ
Ama ellinci
Yada altmışıncı kilometrede
Soluğun tükenip bir yerde
Dayanamaz düşersin

Bak koşuyorum hâlâ
Çünkü ben bir yaşam maratoncusuyum
Bu yüzden yaşamın en yalnızıyım
Bu sonsuz yarışın sonunda
Beni geçemezsin
Ölümün en büyük ödül olduğunu bilemezsin
Yine ben olurum ilk göğüsleyen ölümü 

Son kitabına adını verdiği “Sivas Acısı” şiiri şöyle bitiyor:

Ey yüreğimin onmaz acıları
Ey beynimin dinmez sancıları
Suç ne bende, ne sende
Suç seni karanlıklara gömenlerde
Ne de olsa yurttaşımsın
Kapalı olsa da bütün vicdan kapıları yüzüne
Bilmelisin bir yerin var can evimde

 

 

Nasıl da kocaman bir yürek taşıyormuş meğer! Her şiirinde bunu bir kez daha öğrendim. Ve çok kızdım kendime. Keşke Sivas kıyımından sonra gidip ellerine sarılıp, “Yalnız değilsin, ben varım, biz varız.” diyebilmiş olsaydım ona. Diyemedim.
Ona şimdilik onun dizeleriyle hoşça kal! diyelim hep birlikte, hiç eğilmemiş başının önünde eğilerek:

 

ÖLÜME EĞİLMEK
 
Uyumaya değil
Rüyalarıma gidiyorum
Orada yaşayacağım isteğimce
Uyanıkken hiç yaşayamadığım
 
Hepsi de gençti güzeldi
Sevdim sevildim diye aldanarak
Son gördüğüm onlar olacak
Bunca yıldır sevgiye dayanamadığım
 
Ölüme değil
Sonsuzluğa gidiyorum
Orda dinleneceğim gönlümce
Yaşarken hiç mi hiç dinlenemediğim
 
Kalemim yine elimde
Kağıtlarım da önümde
Son uykusunda düşecek başım
Sağlığımda hiç eğmediğim

‘Melissa P.’nin kitabı hoşuma gitti’

13/10/2009 · Kategori: Soylesi

İSTANBUL - Şair Arif Damar, genç şairleri olduğu kadar gündemi de yakından takip ediyor. Melissa P.’nin ‘Yatmadan Önce 100 Fırça Darbesi’ şairin son dönemde okuyup çok beğendiği kitaplardan biri. Yeni kuşak yazarlardan kimleri sevdiğini açık açık söylüyor. Bu arada eski defterleri de karıştırmaktan çekinmiyor.


‘Melissa P.’nin kitabı hoşuma gitti’
Arif Damar, vizyondaki filmiyle yeniden gündeme gelen Melissa P.’nin ilk kitabını çok beğendiğini söylüyor. Yeni kuşak yazarlardan Haydar Ergülen, Küçük İskender, Orhan Alkaya ve Ayten Mutlu’yu başarılı buluyor.
Orta birde. Sevgilim Fitnat için. Ama yayınlanmadı. Sonra orta ikide yayınlandı ilk şiirim. 15 yaşında. Edirne’de akşam. Altında da bir not vardı; harika çocuk diye.

Hasan İzzettin Dinamo bu şiirinizin yayınlanmasından sonra okula Yenikapı Ortaokulu’na sizi görmeye gelmiş.
Evet geldi.

Dinamo o dönemde çok ünlü bir şair.
Nazım Hikmet’le partinin arası açıktı. Onu koymak istiyorlardı. Partili ağabeylerim bana Dinamo’yu daha büyük şair diye kabul ettirmeye çalışıyorlardı. Ben hiçbir zaman şikeye gelmedim. Ben Nazım’ın lirik şiirlerini severdim. 18 yaşımda Taranta Babuya Mektuplar’ı, Şeyh Bedrettin Destanı’nı ezbere okurdum. Kuvay-ı Milliye’yi -bana illegal yollarla gelmişti- ezbere bilirdim. Çok da kolay ezberlerdim.
Bazı toplumcu görüşteki şairler yalnız toplumcu şairleri, Nazım Hikmet’i falan okurlar. Ben hepsini okudum. Hatta ben Antalya’da yaşayan şair Metin Demirtaş’a Turgut Uyar’ın şiir kitabını gönderdim. Bana tepki gösterdi; ne diye bu kitabı gönderdin dedi. “Dünya’nın En Güzel Arabistan’ı”nı. Halbuki Turgut büyük bir şairdir.

ÜMİT YAŞAR’I NE DİYE OKUYAYIM?
Sizin okumam ben dediğiniz bir şair var mı?
Şairin, şirinin kalitesine bakıyorum. Ümit Yaşar’ı ne diye okuyayım ben? Halim Yağcıoğlu yok bilmem Baki Süha Edipoğlu, niye okuyayım bunları? Şimdi ben yabancı şairleri okuyorum daha çok. Ama Türk şiirinde de büyük şairler var; Dağlarca olsun, Melih Cevdet olsun, Oktay Rifat büyük şairler. Turgut Uyar, Cemal Süreya… Edip’i ben sevmem.

‘ATTİLA İYİ ŞAİRDİR AMA MİT AJANIYDI’
Attila İlhan’ı?..
Attila iyi şairdir ama MİT ajanıydı o. İyi şiirler yazdı ama sonradan şairlik önemli değil falan gibi laflar etti. Yani düşünce adamı olmak filan gibi böyle şeyler…
"Attila İlhan iyi şairdir ama MİT ajanıydı. Bilen bilir."


YASEMİN ARPA

NTV-MSNBC
Güncelleme: 23:56 TSİ 14 Temmuz 2006 Cuma

Gündemi takip ediyorsunuz. Dizi izlemek dahil. Genç şairlerin çalışmalarını da… Şiir yazmaya ilkokulda başladığınız söyleniyor.

Şimdi bakın, Onun cenazesine Muhsin Yazıcıoğlu geldi. Büyük Birlik Partisi Başkanı. Generaller geliyor falan. MİT ajanı canım, MİT’tendi.
Şimdi bunun MİT’ten olduğunu Şükran Kurdakul biliyordu.

Bu bilinebilir bir şey mi, sadece sezgidir…
Tabii tabii. Melih de biliyordu canım. Ta gençliğinden beri. Bunu yarım asır evvel Demir Özlü söyledi, maaş alıyor diye. Ferit Edgü biliyormuş o zaman. Ben hatta sonradan tekrar Demir Özlü’ye telefon ettim Türkiye’de olduğu zaman, tabii dedi öyle dedi, Ferit de bilir bunu dedi.
Şimdi bu Paris’e gidiyorum falan diyor ya -Yeni Jöntürkler Birliği vardı, onun kurucusu da benim arkadaşım- onlar hakkında rapor vermek için gidiyor oraya. “Daha neler yaptı” dedi Ferit bana. “Bir gün Demir’le gelir anlatırım sana” dedi. Neyse yani… Ama yazık yani, yetenekli, çalışkan, çok ta kibardı. Mesela onun ‘Bıçağın Ucu’ diye bir romanı vardır, tam anti komünist bir kitaptır o. Sonra taltif ediyor; Mustafa Suphi’yi Mustafa Kemal çok değer verirmiş, uzaktan tanıyormuş diye. Mustafa Kemal’in de emri var öldürülmesi için.. Böyle kafa karıştıran şeyler de yazıyordu.

Oraya çok kuşkuyla bakmak gerekmiyor mu? Bir dönem çok moda olan MİT ajanı yakıştırması. Bu yaftanın bir çok insana yakıştırıldığını gördük…
Bunlar Metin’le ile beraber gözaltına alındılar. Ben çok yakın arkadaşıyım. Metin Eloğlu bıçkın bir adamdı, resim falan yapıyor. Daha çok kadınlarla falan şey yapardı… Bir ara bu bir kızla evlendi; Şiir ve Hasan diye iki çocuğu oldu. Eşi baktı ki Metin öyle ev erkeği olacak adam değil, çocuklarını aldı Almanya’ya gitti. Anlatabildim mi? Ama yani Metin Eloğlu hiçbir zaman polis değildi. Çok çapkındı, bıçkındı. Şimdi bu yağmurlu bir gün yere düşüyor, bir kadın da bunu kaldırmaya çalışıyor, ‘hanfendi telefon numaranızı verinnn’ diyor…(Gülüyor)

Her fırsatı değerlendiriyormuş....
Bir de şimdi İsveç’te yaşayan İhsan diye bir arkadaş var. Bu illa İsveç’e gidecek. Aklına koymuş. Ressam ama yağlıboya işleri falan yapıyor. Metin gidiyor bir gün “Bir şişe şarap parası ver” diyor. “Ben İsveç’e gidiyorum, para biriktiricem, sana nasıl para vereyim” diyor, Metin diyor ki, “Sen de burjuva oldun...”

Kendi aranızda tatlı dedikodu çok yaygın bir şeydi herhalde. Daha küçük ama içli dışlı bir çevre…
Yarım asır önceden bahsediyorum. Bir avuç insan. Mesela İstiklal Caddesi’nde Baylan Pastanesi’ne şairler, ressamlar gelirdi. Yüksel Aslan var Paris’te yaşıyor şimdi. Bir gün Ahmet Oktay’la beraber oturuyoruz. Ahmet Oktay dedi ki, “ben bir kitap çıkaracağım, resimler misin?”. “Bi defa sen komünistsin, ben faşistim sonra ben senin kitabını niye resimleyim, sen benim resimlerime şiir yaz” dedi. Dünya çapında bir ressam oldu sonra. Manavdı o, posbıyıklı keten pantolonla gelirdi Baylan’a. Sonunda Marksist oldu o, Kapital’i resimledi Paris’te.

‘Gitme Kal’ kitabınızdaki söyleşinizde Attila İlhan’la ilgili “Ölümüne üzüldüm, severdim kendisini. Bekledim ki 15 yıllık evlilik yaşamış karısını konuştursun basın, ama ne yazık ki kendisine mikrofon uzatılmadı” demişsiniz. Bu sözlerle neyi kastediyorsunuz?
O herhalde biliyordu onu.

Attila İlhan çocuk istemediği için ayrıldıklarını okumuştum.
Öyle mi diyor? Öyle mi? Onun kız kardeşi Safa Önal’la evliydi.

Onlar ayrılalı yıllar oluyor.
Tam niye söylediğimi hatırlamıyorum ama. Ama bakın ne diyorum. (Kitaptan okuyor): “Şimdi bazı adamların ne işi var… Şairin cenazesini kaldırmaya… İlk kez bir şairin... Devlet de sana külliyen ona tabi gibi davranır…”

Genç şairlerle diyalogu en iyi olan şairlerden birisiniz.
Kitaba pek para vermiyorum. Yayınevleri gönderiyor. Ayın şiirini bana gelen dergilerden seçiyorum.

Nasıl tepkiler alıyorsunuz? Ayın şiirini, şairini seçiyorsunuz.
Ergin Yıldızoğlu’nu seçtim, İngiltere’den telefon etti. 40 kadar oldu. Onları bir kitap haline getirmeyi düşünüyorum.

Size şiir dosyaları gönderen oluyor mu?
Oluyor, maalesef…

Ayın şiirinde her yaştan şair var galiba… Yalnızca genç şairler değil…
Dağlarca’yı seçtim. Ben çekiniyordum, Dağlarca “sen kim oluyorsun” falan der diye. Sonra telefon ettim, “kolay gelsin” dedi. Dergide çıkan şiirlerden seçiyorum.
Dağlarca çok yazıyor ya, şiir makinası gibi.

Şiirleriniz için bir fiyat tarifeniz var sanırım.
Gösteri dergisinde bana 10 milyon veriyorlar, bankadan. Baktım Melih Cevdet’e 20 milyon. Çok canım sıkıldı. “Doğan Hızlan şiir vermiyorsun” dedi. “Vermem” dedim. Niye? “Melih Cevdet’e o kadar veriyorsun bana neden az veriyorsun” dedim. Israr etti, “bundan sonra sana da o kadar vereceğim” dedi. Bir şiirim var hala telif ücretini alamadım.



‘YATMADAN ÖNCE 100 FIRÇA DARBESİ ÇOK HOŞUMA GİTTİ’

Yeni okuduğunuz ve beğendiğiniz kitaplar hangileri?
Melissa P.’nin ‘Yatmadan Önce 100 Fırça Darbesi’ çok hoşuma gitti… Ama ‘Yusufçuk Gece Gelir’ o kadar güzel değil. Okan Bayülgen’in programına çıktı.

Genç şairlerden yakından izledikleriniz kimler?
Haydar Ergülen, Seyhan Erözçelik, Küçük İskender, Orhan Alkaya.

80 sonrası Türk şiirini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Tuğrul Keskin mesela. Mustafa Köz var o da iyi. Çaba gösterenler; çabanın içine bilgi birikimi de giriyor. O zaman iyi şiirler yazıyorlar. Ayten Mutlu kadın şairlerden, o da iyi şiirler yazmaya başladı.

Kendi kuşağınızdan şairlerle görüşüyor musunuz?
Kendi kuşağımdan şair mi kaldı ya?

’DAĞLARCA KISKANÇTIR’

Dağlarca ile birkaç sokak ötede oturuyorsunuz.
Dağlarca şeydir ya, çok kıskançtır . Ben onu ziyarete gittim. Kendisi okuyamıyor. Benim ‘Kırık Makara’ şiiri var.

"Dağlarca çok kıskançtır. Ben kimseyi kıskanmam."

En iyi çalışmalarımdan biridir o. İçinde Lorca’dan ‘gece de ne gece, yoğun gece’ ama yoğunu değiştireceğim, kara gece yapacağım. Ben Lorca’dan aldım’ dedim. ‘Ben de şiirde en çok onu sevdim’ dedi. (Kahkahalar..) Kıskandı aslında…

Ben hangi şairle konuşsam birbirlerini kıskandıklarını görüyorum.

Ben kimseyi kıskanmam. Ben yetenekli olanın peşini bırakmam. 80’li yıllarda Kemal Durmaz diye bir şair çok ilgimi çektim. Dergiye mektup yazdım, “izini kaybettik” dediler. En son Buca Cezaevinde’ydi. En son askere gitmiş. Ana Britannica’yı ciltletmeye götürürken yazı kurulunda ismini gördüm. Baktım yazı kurulunda o da var, kalktım Maslak’a gittim. Sonra arkadaş olduk. Çok yetenekli bir şair o. Yalnız o ünden kaçınır. Sabri Altınel de öyleydi. Hiç tanınmak istemezdi. Kemal Durmaz da öyle.

‘İLHAN BERK ÇOK YOKSULLUK ÇEKTİ.’
“Yoksulduk dünyayı sevdik” dizenizden yola çıkarak sormak istiyorum. Şevki Akşit’le zeytinle kuru ekmeği paylaşma hikayeniz var. Çocukluğunuzda ve gençliğinizde çok yoksulluk çekmişsiniz. Şimdi o günlere nasıl bakıyorsunuz? Yoksulluk duygusunu bugünlere taşıdınız mı?

Tabii tok açın halinden anlamaz. İnanır mısınız çöp kutusunun içinden yiyecek arıyorlar, benim içim parçalanıyor. İlhan Berk de çok yoksulluk çekti, şimdi çok varlıklı. Bodrum’un en güzel evlerinden birinde oturuyor. Fakat her an ertesi gün yoksul kalacağım duygusu var onda.

Sizde nasıl bu duygu?
Pek yok ben de artık.

Tülin Hanım’a mı güveniyorsunuz?
Evet evet. O beni sepetlemezse!

Bugüne kadar dayanmış.

‘NAZIM, MÜNEVVER’E DEĞİL, PİRAYE’YE AŞIKTI’

Ne yapsın? Bir defa hata yaptı işte, ne yapsın?
Şimdi, şairden iyi koca olmaz iyi sevgili olur. Ben bunu Dağlarca’ya da söyledim. Dağlarca ‘iyi sevgili de olmaz’ dedi.

“Anlatsam aklınız durur, şairim inanmazsınız ki” diyorsunuz Kars 1946 şiirinizde… Şair sözü yalandır, deniyor. Sözün gücüne inanmak gerçeği daha mı etkisiz kılıyor?

Nazım Hikmet, Piraye Hanım için en güzel şiirlerini yazdı. Piraye Hanım’a gerçekten aşıktı. Münevver Hanım için yazdığı şiirler hiç güzel değildi. Münevver genç ve çok da güzel bir kadın. Evliydi, Ressam Nurullah Berk’in karısı. O derin bir aşk değil. Münevver yeşil bir elbise giyiyor ve içinde hiçbir giysi yok. Hapishaneye gidiyor; hapishanede Nazım’la sevişiyorlar.

"Nazım Hikmet'in gerçek aşkı Piraye'dir ama herkes Münevver sanır."

Ama Nazım’ın af ihtimali var o sırada, ihtimal sallantıya giriyor. Kocasına dönüyor Münevver. Sonra tekrar dönüyor Nazım Hikmet’e. Yani o cinsel bir şey. O yüzden de güzel şiirler yazamadı.
Vera genç ve güzel bir kadındı. Nazım Hikmet’i öldürdü falan diye laflar çıkmıştı. Vera diyor ki, iktidarsızdı... Vera zaten çocuklarını görmek bahanesiyle haftanın birkaç günü eski kocasına gidiyor. Ama onun için ‘saman sarısı’ diye güzel bir şiir yazdı. Fakat o da biliyor musunuz Blaise Cendras’ın Transsiberien şiirinin etkisindedir. Yani aynı kurgudur.

’MISIRLI ABDÜLSABUR NAZIM’DAN DAHA İYİ’
Şimdi bakın. Nazım Hikmet, çağdaş Türk şiirinin kurucusudur. Türkiye için büyük bir şairdir. Ama ne Edgar Allen Poe, Ne Rimbaud, ne Baudelaire. Onlar birbirlerini etkiliyorlar. Nazım’ın böyle etkilediği bir şair yok. Sonra Mesela Mısır’ın bir şairi var, Türkiye’de bilinmez. Salah Abdülsabur diye. Nazım’dan daha büyük bir şair, daha lirik. Nazım’da idefiks haline gelmiş, ille partili olacak. Marksist olarak kalsın ama partili olmaz. Partili olduğu için parti ona propaganda şiirleri yazdırtıyor, o da yazıyor. Bence sanatçı partiye girmemeli. Ruhi Su’yu -kendi istemiş de olabilir ama- almamak lazımdı onu komünist partisine. Zaten o türküleriyle etkili oluyor. Ahmed Arif şiirleriyle zaten etkili oluyor.

Siz de bir dönem partinin içinde bulundunuz.
Bulundum evet. Hatta o zaman benimle böyle bir şey bu tartışılamazdı bile.

Hangi noktada düşünceniz değişti?
Canım insan gelişiyor tabii. Okuyorum, değişiyorum.

Şairin özgürlüğüyle ilgili bir sorun mu çıkıyor ortaya?
Nazım o zaman… Sosyalist realizm diye bir şey var. Che Guevara bunun için ‘gericiliktir, 19. asra dönüştür’ diyor. Şimdi Küba’da bütün akımlar serbestmiş. Stalinciler bile sosyalist realizmi savunmuyorlar.
SSCB’de Yazarlar Birliği’nin tüzüğüne konmuş, herkes sosyalist realist şiir yazacak diye. Sovyetler Birliği’nden büyük romancı, şair çıkmadı. Şolohov eski devirden kalma romancı, Mayakovski yine eski, Yesenin yine öyle; eski devirden. Yevtuşenko diye bir şair var ama ikinci sınıf bir şair.

1950-51’de ‘işportacılık’ yaptığınızı ve ısrarla ‘seyyar satıcılık’ yapmadığınızı vurgulamışsınız. İkisi arasında nasıl bir fark var?

Voli vurmak vardır. Ben bunu zamanla öğrendim. İnsanlar genelde, birkaç kişi birşey alıyorsa toplanırlar. Nitekim bir gün böyle 15-16 parça sattım. Bir kadın alüminyum tencere almıştı, ‘benim ihtiyacım yok, niye aldım ki’ dedi. Böyle birşey. Şey de önemlidir. Mesela çocuk pantolonu satıyorum, ‘var mı erkek evladın, çocuğu olana, yavrusu olanaaa’... Bir de çamaşır mandalları satıyordum, ondan çok para kazandım en son. O zaman yeni çıkmıştı. “Mandallar naylon, rengarenk, a bakın, rengarenk, Bu arada mandalara bakın falan da diyordum… Bir herif vardı. Elinde tırpan var, tırpanı havada sallıyor? Ne satıyor biliyor musunuz? Biley taşı.

’ORHAN KEMAL’E İŞPORTACILIK YAPTIRMADIK’

"İşportacılık yaptık ama Orhan Kemal'i aramıza almadık. Bir gün geldi sordu 'neden' diye, 'fena mı oldu, romancı oldun' dedik."

Bir gün Orhan Kemal geldi, duymuş çok para kazandığımızı. Şevki Akşit’le konuştuk aramızda. ‘Bu adam zengin olur, romanı bırakır. Sıkıntı çekiyor ama çeksin’ dedik. Yok falan dedik, atlattık. Aradan zaman geçti bir gün Şevkiyle İkbal Kahvesi’nde otururken Orhan Kemal, ‘beni aranıza almadınız’ dedi. ‘Fena mı oldu, büyük romancı oldun’ dedim.

Ne kadar sürdü işportacılık?
Akşit’le gidiyoruz, bir kadın bodrum katından eğildi, bir parça aldı. Arkadan “tabakçı tabakçı” diye bir ses. “Ne diyor bu” dedim Akşit’e. “Ne diyecek, tabakçı diyor, ne diyecekti, şair mi” dedi. Hapishaneden çıkınca bir daha o işi yapmamaya karar verdim. Çünkü insanı özdeşleştiriyorlar o işle.

’FLORANSA VE PARİS’İ GÖRMEK İSTERİM’

Gerçekleştirmek isteyip de gerçekleştiremediğiniz neler var? Ukde diyebileceğimiz şeyler?
Mesela Floransa’yı, Paris’i görmek isterdim. Ama göremedim. Yurtdışına bir Kahire’ye gittim. Bir de Üsküp’e gittim. Onun dışında Sofya’dan geçtim falan. Dünyayı görmek, dolaşmak isterim ama… Eskiden pasaport da vermiyorlardı. Ecevit zamanında bir pasaport vermişlerdi. Biraz da maddi olanaklar meselesi…

ORHAN VELİ’Yİ ÇUKURA POLİSLER Mİ İTTİ?
Orhan Veli’nin çukura düşmesiyle ilgili İsmet Özel’in iddiasından söz etmiştiniz konuşmamızın başında.
İsmet Özel Müslüman oldu falan ama iyi şair. Her zaman ona iyi davrandım. “Orhan Veli’yi polisler itti çukura” dedi. İsmet Özel’e “Sen Marksistsin aslında. İlgiyi üzerinde tutmak için böyle şeyler yapıyorsun” dedim. “Değil” dedi ama ben aynı fikirdeyim.

Kendinizi ateist olarak mı tanımlıyorsunuz?

Evet. Hiçbir zaman ırkçı olmadım. Çünkü Gelibolu’da Yahudi Mahallesi’nde oturuyorduk, Ermeniler ve Yahudiler vardı… Antiemperyalistim. Bir de şundan ötürü. Çanakkale Savaşı sırasında Gelibolu’da bir un fabrikası var. İngilizler orayı bombalarken annemin oradaki evini de bombalıyorlar. Annem o duvarı göstermişti bana. Ondan sonra annem hep kiracı olmuştu. Antiemperyalist olmamda bunun da etkisi vardır.

’BANA BUNDAN SONRA DOKUNMAZLAR ARTIK’
51 tevkifatında tutuklanmamıştım, gözaltına alınmıştım. Bir gece saat iki miydi neydi, sabah diyelim artık, Ahmet Topaloğlu beni uyandırıp, “Seni Yeryüzü’nde çıkan şiirini daha güzel okuyacağın yere götüreyim” dedi, beni tabutluğa götürdü. Ama benim hoşuma gitti, dedim ki şiirim demek ki bunların canını sıkmış, etki yapmış. Sonra Melih’e kızdılar, beni çıkardılar Melih’i koydular oraya.

Evet işte günler geldi geçti. Artık bundan sonra Avrupa Birliği hikayesi var, yaş aldım bana bundan sonra dokunmazlar artık.

Öyle bir rahatlık, güven içindesiniz…
Ama dokunsalar memnun olurum. Ben daha kaç sene yaşayacağım ya…
Yalnız ben 82’de gözaltına alındım Gayrettepe’de. Orada bir paniğe kapılsaydım, herhalde hapishanede ölürdüm. Çok baskı yaptılar bana.

Suçlamaları kabul etseydim… Beni radikal devrimcilerin olduğu en aşağıya attılar. Çok tehdit ettiler, işkence odasına falan götürdüler, gözümü korkutmak için. ‘Askıya alırız’ dediler. ‘Ölürüm’ dedim. ‘Doktor var’ dediler. ‘Bir kolayını bulup ölürüm, Lorca gibi, dirimden daha çok etkili olur’ dedim. Sonra basına çıkınca çok kızdılar. Onun üzerine beni fazla tutamadılar…Selimiye’ye gönderdiler.

SUAVİ BARUTÇU’ NUN ANLATTIKLARI

23/9/2009 · Kategori: Edebiyat Tarihimizden

Ali Şahin kardeşim;
 
Yazmakta geciktiğim için özür dilerim.
 
Ekte bazı yazılar bulacaksın. Umarım ilgini çeker.
 
Fotoğraf ta gönderebilirim.
 
Arif Okay



Suavi can çocuk kapalı bir kutu

            açtım gülücükler aktı ansızın

            dudaklarından

            açtım bilgelik kavga yediveren çiçekler (*)

 

 

SUAVİ BARUTÇU’ NUN ANLATTIKLARI

           

                                                                                  23 Haziran 2002 İstanbul

 

            İşyerine giderek zaman zaman görüştüğüm Suavi Barutçu ile benim evimde birkaç kez oturup söyleştik. İlkinde yalnız gelmişti. İkincisinde dayım Kasım Yücel ve Antakyalı Mithat Esmer de konuğum olmuştu.

            Her zaman az konuşurdu. Özellikle siyasi çalışmaları ve bir süre tutuklu kaldığı ‘1951 TKP Tevkifatı’ olayıyla ilgili olarak ağzı sıkıydı. Bazı konuları daha çok Vedat Türkali ile irdelerdi.

Evimdeki ilk görüşmemizde, ona ‘1951 Tevkifatı’ kitabını gösterdim. Kitabın kendisiyle ilgili bölümü birlikte okuduk. Bazı anımsadıklarını teybime aktardı:

 

            Hiç alakası yok.

            Bu kitap olsa olsa polis kayıtlarından oluşmuştur. Benimle ilgili bölüm birkaç sayfa. Oysa ben polisteki ifademde hiçbir şey söylemedim. Mahkeme sonucu benimle ilgili karar özetten oluşuyordu. Tek cümleydi:

            “Parti üyesi olmakla birlikte hakkında delil elde edilemediğinden beraatına karar verilmiştir.

            Hepsi bu. Herkesin 1 saatle 24 saat arasında kaldığı tabutluk denilen yerde ben 11 gün kaldım. Duvarlara yazılan yazı ve isimlerden anlaşılıyordu. Hiçbir ifade vermedim. Bana ‘Parmaksız Hamdi’ bazı sorular sordu. Bizzat o beni sorguya aldı. Bana Abdülkadir Demirkan (Vedat Türkali) ile ilgili sorular sordu.

            Tevfik Dilmen beni biriyle buluşmaya göndermişti. Ancak buluşamadık. Bu kişi Abdülkadir Demirkan idi. Tevfik Dilmen her şeyi anlatmış. Polisin amacı Kemal Dayan’a ulaşmaktı. Bir de Yeryüzü dergisini sorgulamaktı (1).

            Kemal Dayan’ı Yahya Kanbolat Suriye’ye çıkarmayı başardı. Hatay’da bir düğün alayı ortamında Kemal yurt dışına çıktı. Erem Esen ve Abuzer Özdemir ile birlikte.

            Ben konuşmayınca Halit Çelenk de alınmadı.

            Parmaksız Hamdi bana “Sen hiçbir şey bilmiyorsun, sen bülten de okumadın, aidat ta ödemedin?” diye sordu. “Yok” dedim “Ben ne bülten okudum, ne aidat ödedim. Biz arkadaşlardan zaman zaman borç para alarak geçindik.”

            Parmaksız Hamdi bir teyp getirdi. Tevfik belli ki her şeyi anlatmış. Zaten birçok şeyi o konuştu ve bir süre polisle işbirliği yaptı. Merkez komitesinden herkes gelmişti. Reşat Fuat Baraner, Mihri Belli, Şefik Hüsnü, Şekip Güçlü...

            Ben Yeryüzü Dergisini kurdum. Bana Antakya’yı örgütlemek görevi vermişlerdi. Ancak çalışmaya başlamadan tevkifat başladı.

            Ben 2,5 yıl hapis yattıktan sonra beraat ettim.

           

Suavi Barutçu benden bu kitabı ödünç istedi. Verdim. O da şunları ekledi:

- Ben bu kitabı ilk kez görüyorum. Bu kitaptakileri Vedat (Türkali) ile konuşup tartışacağız.                                                                  

 

 

 

 

 

 

(Fotoğraf)

 

2002 yazında Arif Okay’ın evinde çekilen bu fotoğrafta soldan, Mithat Esmer, Kasım Yücel, Suavi Barutçu ve Arif Okay görülmektedir.

 

 

 

 

            İSTANBUL’A GELİŞ VE SONRASI

 

            Suavi Barutçu Antakya’nın sol geleneğinden gelme. İstanbul’a Sosyalist dünya görüşünü kuşanmış olarak ve bir bilinç birikimiyle gelmişti. Aşağıda adları verilecek olan Antakyalı toplumcu arkadaşları ile birlikte ilerici bir dünya görüşünü özümsemişlerdi. İkinci kez evime konuk olduğunda Daha uzun bir konuşma yapma olanağı elde ettik. Buradan gerisini Suavi Barutçu’dan dinleyelim:

            Şimdi İstanbul’a ben 1949 da geldim. Birkaç ay bir sonra (İstanbul) Yüksek Tahsil Gençlik Derneğine gittim. Parti (Türkiye Komünist Partisi) bu dernekte çok etkindi. Şevki Akşit, bir de Enver Gökçe –şairdir- il sekreteri Tevfik Dilmen’e bağlı olarak işçi kesimine  Enver Gökçe, talebe kesimine de Şevki Akşit bakıyordu. Şimdi Tevfik Dilmen böyle. Şevki Akşit böyle işte okumuş takımı ona bağlıydı. Enver Gökçe’ye işçi kesimi bağlıydı. Şevki Akşit’in en yakınlarından biri Kemal Dayan’dı.

            Kemal Dayan ile iyi arkadaştık. Aynı evde oturuyorduk. Kemal Dayan, ben, İlhan Berktay, Naci Ormanlar, Dursun Bozkurt karşıda Taşkasap’ta daire tutmuştuk. Üç odalı. Ben tek bir odada kaldım. Bu Kemal Dayan’la yakındım. Beni partiye aldı. Girer misin dedi. Girdim. Muhtelif hücrelerde çalıştım. Kemal Dayan’la da çalıştım. İlhan’la da çalıştım. Gülören (Özdemir) vardı, onunla çalıştım.

            Bu arada da Nazım Hikmet kampanyasına başladık. Nazım Hikmet’le meşhur Çiçek Palas toplantısını yaptık. Laleli’de.

            Yalnız parti bana o arada şöyle bir görev verdi: ‘Yeryüzü’ diye bir derginin organizasyon işini. Ressam Avni (Memedoğlu) vardı, onunla konuştum bu derginin organizasyon işini. Buna imtiyazını teklif ettik. Göstermelik bir adam gerekirdi. Sahibi göstermek için. Avni “redaksiyonu ben yapacağım” dedi. “Olmaz” dedik. Onun üzerine Abidin’e (Özkan) gittik. Abidin o zamanlar üniversitede okuyordu ve San George Avusturya

Lisesinde hademelik yapıyordu. Asıl kapıcı Halkoviç denen biriydi. Ben gittim Abidin’e dedim “böyle bir şey var, gel seni derginin sahibi yapalım” dedim. Abidin kabul etti. Abidin’in adına aldık imtiyazı. Abidin St. George Lisesinde yatar kalkardı. Ama dergiyi asıl yönetenler arasında Şükran Kurdakul, doktor Metin Özek vardı. Hatta ben yakalandığım zaman cebimde bir sürü 1 kuruşluk pul çıktı. Dergiyi fiilen parti adına idare eden bendim. Abidin partili değildi.

            Bu arada üniversitede okuyordum. Hukuk fakültesinde. Tamamlayamadım. Hatta Abidin’le Yahya Kanbolat derneğe gelmişler, dernekte İlhan varmış. Başkan İlhan. İkisi de benden yaşlı. Daha eski. Mehaz göstermeleri lazım. Bir iki şey mehaz gösteriyor. Abimden söz ediyorlar. Bunlarda şudur, budur Abidin’i içeri almak istemiyorlar. “Yahu bırakın” demiş, İlhan, “Suavi’yi tanıyor musun?” demiş. Bunu bana İlhan anlattı. Derneğe böyle gelmişler. Yalnız onları (Yahya Kanbolat ve Abidin Özkan) almadık partiye. Legal görevi olanları almazdık partiye. Bu dergi hakkında tahkikat açılabilir her an için. Baskı görür, partili olduğu açığa çıkar.

            Hatta ben çıktıktan sonra Abidin bana söyledi, “Çantamı hazırladım ve on beş gün bekledim” dedi.

Şimdi baban partiye girmedi.  Demin anlattım, Antakya sekreterliğini bana verdiler. Antakya’yı teşkilatlandırmak işini. Ancak tevkifat başlayınca iş kaldı. Antakya’yı teşkilatlandırsaydık, elbette Yalçın’ a ve babana gidecektik.

            İşte Halit Çelenk’in adı geçiyordu. Kemal Sülker zaten İstanbul’daydı, sendikacıydı.

            Çetin Özek, Metin Özek partili değildi. Şükran partili değildi (TKP). Şükran sonra geldi. Kısa bir süre geldi, biraz su koyverdi sonra çıktı. Onlar işin edebi tarafıyla uğraşıyorlardı. Ama parti sorumlusu bendim.

            Tabutlukta 11 gün kaldım. 1 saatle, 1 gün arasında kalmışlar. Duvarlara yazılan yazı ve isimlerden anlaşılıyor. Hiç ifade vermedim.

             

             ANTAKYA ÜZERİNE ANIMSADIKLARI...

 

            İkinci görüşmemizde konu Antakya çevresinde dönmüştü. Suavi Barutçu bize bazı bilgiler aktardı:

-Ben 1930 Antakya doğumluyum. Babanla arkadaşlığımız ideolojikti. Baban daha çok Abidin’ in arkadaşıydı. Abidin Süveyka’da otururdu. Abidin’in evi babanın ve Arif’in (Hikmet Katiboğlu) evine yakındı. En yakın arkadaşı Arif’ti. İçtikleri su ayrı gitmezdi. Abidin de arkadaşları idi. Ancak o biraz büyüktü. İşte solcu olanlar zaten belli. Yalçın, Süleyman, Abidin, ben... Onlardan sonradır benim katılmam solcu gençlere. E, abim de sol tandanslı. Haluk. Yani ben liseyi 1949 da bitirdim, orda 1946-47-48 yıllarında vardı 4-5 kişi  solcu olarak. Birbirimizi tanırdık. Konuşurduk yani. Yalnız Arif ile Süleyman çok yakındı.

            Antakyalı birçok solcu arkadaşım vardı.

Kemal Sülker bayağı bayrak bir isimdi. İstanbul’da görüşüyorduk. Benim aktivitem daha çok İstanbul idi. Mehmet Bekir Soydan’ı bilirim. O da sonradan aramıza katıldı.  

Antakyalı sosyalistler içinde Yalçın (Ergönül) vardı. O pirdi. Gerek Süleyman’ı, gerek diğerlerini o yetiştirdi. O çok inançlı bir adamdı. Çok kararlıydı. Süleyman ve Arif’in üzerinde çok etkiliydi. Ben babanla (Süleyman Okay) sürekli görüşürdüm. Ayrıca Arif (Hikmet Katiboğlu) vardı, yakın görüştüğüm. Baban partili değildi.

Dayın Kasım da (Yücel) mektep arkadaşımız. Mektep arkadaşım.  Ama  ben daha küçük olduğum için Kasım’ın Kasım’ın kızkardeşi Saliha ile okudum. Babaları Lütfü Rıfai. Sonradan Yücel. O da Saray caddesinde bir yer açtı. Avukat gibi  falan. Bilinen bir adamdı. Kısa boylu esmer. Lütfü Rıfai diye tanınmış, Antakya’nın bilinen adamlarından biriydi. Benim babam da Lisede Matematik öğretmeni idi. Lütfü Bey babamla samimi arkadaştı. Maarifçi idi.

Daha başka arkadaşlarımız da vardı. Nizamettin Arıman... Benim sınıf arkadaşımdı. Onun görüşleri o yıllarda bizden farklıydı. Ama iyi bir arkadaşımızdı. Kemal Karaömeroğlu vardı, gazetecilik yaptı sonraları. O da çok iyi bir çocuktu. Atayolu gazetesinde ilk o vardı. Gazeteyi çıkaran Selim Çelenk idi. Onun bir kızı vardı, Yıldız... Selim Çelenk bir ara meşgul olmadı. Gazeteyi Yıldız çıkardı. Yıldız’ı iyi tanırım. Benim ikizim Süheyla var, onun yakın arkadaşıydı. Hatta bizim Yıldız’la duygusal bir yakınlaşmamız oldu. Herhangi öyle abartılı bir şey değil, yalnızca bir duygusal yakınlaşmaydı. Sonra evlenip Adana’ya gitti.

Antakya üzerine anımsadıklarım var elbette. Çiçek Kahvesi. Lafut’taydı. Oraya kızlı erkekli aileler giderdi. Çiçek Bahçesi denirdi. Kışlayı geçtikten sonra sağda, nehir üzerindeydi, ama yukardaydı. Böyle taraçalar halinde inerdi. Arkadaşlarını alan oraya gelirdi.

Evimiz Lafut’a yakındı. Fransız konsolosluğunun tam karşısındaydı bizim evimiz. Orada iki ev vardı. Şimdi orası zaten Hıristiyan mahallesiydi. Babam oraya ilk taşınanlardandı. Kiracıydık. Bu bir ileri görüşlülüktür. Babamın dini eğilimleri yoktu. Geniş görüşlüydü. Namaz kılmaz, camiye gitmezdi. Öleceği  zaman Ulucami’den hoca çağırmak istediler, yüz vermedi.

-Bize biraz Lafut’tan söz eder misin?

            Lafut’u şöyle anlatayım. Kışlanın önünden ileriye doğru gezinti yeriydi. Gece, mesela mehtaplı gecelerde herkes çıkardı oraya yürüyüş yaparlardı. Hata yalnız bile bayanlar çıkarlardı. Rahatça. Benim ablalarım çıkar gezerlerdi. Henne çayı ile Asi’nin  birleştiği yerde bir dolap vardı. Çiçek Kahvesinin karşısındaydı.

Lafut Arapça, Fransızca karışımı bir söz. Fut Arapça girmek demektir. Yani şehir girişi. Halep tarafından “Şehir girişi” işte o cadde. Yani bizim evden itibaren biraz çıktıktan sonra biri Dörtayak’a doğru, öbürü Çiçek Bahçesine doğru ta ilerilere dek uzanır. 

            Akşamüzeri oldumu herkes, gençler, kızlar, kadınlar oraya çıkarlar. Gezinti yeri. Temiz kıyafetlerle gidilir. Çok gittim. Çiçek bahçesine gidilirdi.

            Geceleri de gezilirdi. Mehtaplı gecelerde mutlaka gider otururduk. Çok kibarca bazen laf atılırdı. Bazan kızlar gençlere laf atardı. Hatırlarım Sabahattin Adalı bizim karşımızdan geliyordu, arada bir gurup Hıristiyan kız vardı. Arapça birşeyler söyledi kız, ne söylediyse, Sabahattin “Min ene” yani “o ben miyim” dedi. Sabahattin Adalı gerçekten yakışıklıydı. Lafut’ta gezerken tatlı tatlı göz süzmeler olurdu. Hiç kabalık, sarkıntılık olmazdı. O tarihte hangi şehirde genç kızlar gece çıkacak... Yalnız 4-5 yıl önce Edirne’de ona benzer bir hava yakaladım. Edirne’de gece aileler, kadınlar, genç kızlar, kiminin çocukları gezmeye çıkıyorlar, bir yerde oturuyorlar, bana Antakya’yı hatırlattı.

-Aslında Antakyalısınız değil mi?

            -Evet. Benim baba tarafımın Antakya’da bir sıra dükkanları varmış. Osmanlı’da barut yaparlarmış. Benim anne tarafım, annemin annesi Girit’ten gelme. Halep’te posta müdürüymüş babası. Babamın bahçeleri de Asi’nin tam karşısındaydı. Yanıbaşında bir su dolabı vardı. Bu dolaplar sayesinde sulama yapılırdı. Bir de dalyan vardı altında. Yılan balığı. Ciddi ciddi balık tutulurdu.

 

 

 

            (antakya fotoğrafı)

 

            07-02-1950, Gençlik Kıraathanesi, Antakya. Bir gurup genç İstanbul’dan gelen arkadaşları Suavi Barutçu ile birlikte. Bu sekiz genç içinde bilinenler: Öne yakın gözlüklü olan Suavi Barutçu’dur. En solda İsmet Doğanlar, soldan ikinci Nizamettin Arıman, tam karşıda İskender Bulos, en sağda 8. kişi Kasım Yücel’dir.

 

 

 

 

 

            Son görüşmemiz ise 27 ekim 2006 günü Göztepe SSK Hastanesinde gerçekleşti. Tüstav Mütevelli Heyeti Toplantısı için Antakya’dan gelen Mehmet Salmanoğlu ile buluşarak Göztepe’ye geçtik. Hastanede İstanbul’da yaşayan Antakyalı Mehmet Boz ile buluşarak yanına gittik. Liseden sınıf arkadaşım Mehmet Boz, Suavi Barutçu’yu dialize götürüyor, sık sık kontrol ediyordu.

            Odasına girdiğimde uyuyordu. Çökmüş avurtları sağlığını ele veriyordu. Flaşlı bir fotoğraf çekince uyandı. Bir süre bana baktı, “Oo, Arifçiğim, hoş geldin” dedi. Yanında üç saat kaldık. Hiçbir şey yemiyordu. Doktorların bize fısıldadıkları gerçekten kötü bir tablo idi. O bunun farkında değildi. Yanımızdaki bir arkadaş bunu hissettirmek istedi. Ben de bazı bilgiler almak için orada “konuşalım” dedim, “şöyle maziye gidelim, babamla nasıl tanıştığınıza dek gidelim” dedim. Bana “Burada olur mu, çıkayım, o zaman uygun bir yerde konuşuruz” dedi. Yapacak bir şey yoktu. Durumu kabullenmek istemiyordu. Hiç çocuğu yoktu. Yalnızlık burada onu iyice sarmıştı.

            Topluca birkaç fotoğraf daha çektikten sonra, iki yanağından öperek ayrıldım. “Allahaısmarladık” dedim, “güle, güle, görüşelim” dedi ama aslında bu bir ‘Veda’ idi.

 

                                                                                                                                 Arif Okay

 

 

            Ve; 03/12/2006 gecesi Suavi Barutçu öldü.

 

 

 

 

 

                (*) Aynalar VII şiiri, Hoşçakalın Dostlarım-Süleyman OKAY, Belge Yayınları

                1) Yeryüzü dergisi Abidin Özkan tarafından çıkarılmıştı. Sosyalist eğilimli olan bu dergide Şükran Kurdakul, Arif Damar ve Metin Özek yönetici olarak çalışmışlardı. Birbirinden değerli yazar ve şairler ürünleriyle yer almıştı.) Bakınız: Amik Dergisi, sayı 35, mayıs-haziran 2005, Arif Okay’ın yazısı; Abidin Özkan’ı anmak...

                2) İstanbul Yüksek Tahsil Gençlik Derneği: 2 temmuz 1946 tarihinde Vahdettin Barut, Adil Giray, Zakai Karakaş, Moris Gabbay, Kegam İşkol, Cemal Güner, İlhan Başaran, Bahattin Üçok adlı üniversite öğrencileri tarafından kurulan bu dernek sol hareket için önemli bir kilometre taşı olmuştur. Tüzük gereği 11 kişilik yönetim kurulu olması gereken derneğin yönetimine Nihat Sargın, Hakkı Engerek, Nevzat Özmeriç de katılmıştır. İlk başkanlığını hukuk fakültesinden mezun oluncaya dek Vahdettin Barut yapmıştır. 1951 yılındaki TKP tevkifatıyla birlikte dernek yöneticileri de tutuklanmıştır. Mahkeme sürecinde dernek kendiliğinden kapanmıştır.

                Dernek yöneticilerinden Sevinç Tanık (Özgüner) 12 eylül öncesi evinde faşistlerin silahlı saldırısı sonucu, Asım Bezirci ise Sivas’ta yobaz canilerin yakmasıyla ölmüştür. AO

                3) Şevki Akşit, TKP nin ilişkide olduğu Türkiye Gençlik Derneğinin Genel Sekreterliğini yapmıştır.

 

ABİDİN ÖZKAN’I ANMAK... / Arif OKAY

23/9/2009 · Kategori: Anma

Ali Şahin kardeşim;
 
Yazmakta geciktiğim için özür dilerim.
 
Ekte bazı yazılar bulacaksın. Umarım ilgini çeker.
 
Fotoğraf ta gönderebilirim.
 
Arif Okay


Ölümünün 12. yılında

Antakyalı hikayeci, yazar, siyasetçi

 

ABİDİN ÖZKAN’I ANMAK...

 

            Abidin Özkan’ın ölüm tarihi 4 ağustos 1993. Bu yazıyı ağustos ayı için planlamıştım. Ancak şair, yazar Şükran Kurdakul’un 15 aralık 2004 günü ölümüyle birlikte bu yazı güncellik kazandı. Gerçekten yarım asrı aşkın bir süre önce kader birliği eden bu iki sosyalist yazarı birlikte anmak gerekiyor.

 

            ABİDİN ÖZKAN KİMDİR?

 

            Abidin Özkan 1926 yılında Antakya’da doğdu. Ömer Efendi ile Hatice Hanımın 6 çocuğundan ikincisiydi. İlkokulu Antakya’da Köprü Mektebinde bitirdi. Ortaokul ve liseyi Antakya Erkek Lisesinde okudu. Lise çağlarında edebiyata merak saldı, toplumcu düşüncenin temellerini kavradı. Sosyalist dünya görüşüyle delikanlılık çağlarında tanıştı. Liseyi bitirdikten sonra İstanbul’da Hukuk Fakültesine başladı. Edebiyatla üniversitede öğrenciyken de ilgilendi. 1958 yılında fakülteyi bitirdi avukat olarak çalışmaya başladı. 1960 lı yılların başlarında T.İ.P. içinde çalışarak siyaset ile ilgisini sürdürdü.

            1993 yılında hastalığa yenik düşerek aramızdan ayrıldı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SAADET ORMANLAR (ÖZKAN)

 

            Yağışlı bir pazar günü Abidin Özkan’ın kızkardeşi Saadet Özkan Ormanlar’ın evine gittim. Eşi Naci Bey tarafından ince bir biçimde karşılandım. Saadet hanım da hastalığına karşın beni ayakta karşıladı.

            Saadet Hanım ve Naci Bey, Abidin Özkan’ın demokrat kişiliğini ve sosyalist dünya görüşünü ölünceye dek taşıdığını anlattılar. Onun okumaya ve yazmaya ilgisini anlattılar. Verdikleri bilgiler arasında Lisedeyken bir duvar gazetesi çıkardığı dikkat çekiciydi (1).

            Elimde fotokopisi bulunan Yeryüzü Dergisine birlikte göz attık. Saadet ve Naci Ormanlar bu derginin öyküsünü şöyle aktardılar:

 

            “Abidin’in bu dergiyi çıkardığını iyi anımsarız. O, Yeryüzü Dergisinin sahibi ve yazı işleri müdürüydü. Üniversitede okurken bu dergiyi çıkardı. Elinde kağıtlar, dergiler, yazılar ile hamal gibi uğraşır, koşturur dururdu.

            Saadet Hanım abisinin zorluklar içinde hukuk fakültesinde okuduğunu anlattı:

 

            “St. George Avusturya Lisesinde kalorifercilik yaparak okudu. Hem üniversiteye gider, hem çalışırdı. Babam çiftçiydi. Annemin Hatay’da Keferabit köyü taraflarında arazisi vardı. Ancak biz beş kardeştik, babam abime para göndermekte güçlükler çekiyordu. Bu nedenle abim Abidin çalışmak zorunda kalıyordu. Hanımı da ütü yaparak geçimlerine katkıda bulunurdu. St. George Avusturya Lisesinin hastanesi de vardı. Asiye hanım hastaneden gelen örtüleri, çarşafları ütülerdi.

            Abidin abim Fransızca da bilirdi.”

 

            Saadet ve Naci Ormanlar, Abidin Özkan’ın lisede öğrenci iken gözaltına alınışını şöyle anlattı:

 

            “Bir gün bir arkadaşı ona Nazım Hikmet’ in bir şiirini vereceğini söylemiş. O zamanlar Nazım Hikmet’ in şiirini bulundurmak, okumak şöyle dursun, adını bile anmak büyük suçtu. Kışlaya varmadan sağ tarafta bir kahvenin önünde buluşmak üzere anlaşmışlar. Oraya gittiğinde Abidin arkadaşından şiiri alırken aniden polisler ortaya çıkmış ve onu arabaya atıp götürmüşler. Meğer bu bir tertipmiş, adam bu tuzağı kurmuş. Abidin o zamanlar Antakya Erkek Lisesinde 10. sınıftaydı. Ardından gelip evi aramışlar, birkaç kitap bulmuşlar. Bunun üzerine Abidin 3 ay yattı. Daha sonra çıktı.”(2)

           

            Abidin Özkan’ı ben 3-4 kez gördüm. Babam (Süleyman Okay) her İstanbul’a gelişinde mutlaka ona uğrardı. Bu ziyaretlerin birkaçında ben de bulundum. Onu Sultanahmet’te setüstündeki bürosunda ve Yeşilyurt’taki evinde ziyaret ettim. Uzun boylu, esmer, ince bıyıklı, zayıf fiziği ve ciddi görünümü hala gözlerimin önünde.

Abidin Özkan’ın sosyalist dünya görüşü ile ilgisi 1940’lı yılların başında lisede başlar. Hatta onun bu paylaşımcı özelliğinin babasından geldiği söylenir. Ömer Efendi iyi günlerinde ekonomik olanaklarını başkalarıyla paylaştığı, sıkıntılı günlerinde ise yardım ettiği kişilerden destek gördüğü anlatılmaktadır.

            Okumaya çok meraklı olan Özkan’ın bu alışkanlığını o zamanlar yakın arkadaşlarından biri olan Ahmet Miskioğlu onu şöyle anlatır:

 

            “Antakya Lisesinde okurken Belediye kitaplığına giderdik. Bu kitaplık, Antakya’da kiliseden sonra, sağ tarafta köşede bir yerdeydi (3). Hiç unutmuyorum, Abidin ‘Sosyalizmin ve Sosyal Mücadelelerin Tarihi’ adlı kitabı okuyordu. Dikkat ettim, günlerce elinden bırakmadan satır, satır okurdu. Okur, okur sonra akşam olunca kaldığı yere bir kağıt işaret koyarak kitabı geri verir, ertesi gün yeniden alırdı. Bak, düşünebiliyor musun, böyle bir kitabı o zamanlar okudu.”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

            Ahmet Miskioğlu da Abidin Özkan’ın hapiste geçen günlerini anımsıyor:

“Abidin Özkan hapsedildi. Uzun zaman ortada yok. Lise yıllarında. Okuldan atıldı. O zaman Naci Alev müdürdü. Abidin sınıf arkadaşımdı. O zamanlar Nazım Hikmet’ in şiiri gizlice elden ele dolaşırdı. Bizler de okur, kimi zaman kopya ederdik ve bir başka arkadaşımıza verirdik.  Bu şiirleri sanıyorum ki Kemal Sülker okula getirirdi. Abidin’ in Nazım’ ın şiirleriyle ilgili olarak alındığını sanıyorum. Bir hayli bir zaman sonra Abidin geldi. Yıpranmış, rengi sapsarı epey sıkıntı çektiği belliydi. Kimse onunla konuşmak istemedi. Bırakın şu komünisti falan dediler. Ben onu karşıladım, hoş geldin dedim. Çektiği sıkıntıları, polisler tarafından nasıl dövüldüğünü anlattı. Hiç unutmuyorum, anlattığı bir olay halâ aklımda. Polisin biri ona sigara ikram etmiş. Abidin sigarayı dudaklarına koymuş, polis sigarayı yakmak için uzanırken birden şiddetli bir tokat atmış. O zamanlar korkunç bir baskı vardı, sürekli izlenir ve sıkıştırılırdık.

Antakya Lisesinin müdürü Naci Alev, çok disiplinli bir müdürdü. Abidin’i yanına çağırdı, ‘sınıfına git, derslerine çalış’ dedi. Okuldan ilişiği kesilmesine karşın, bir yolunu bulup, onu okula geri aldı, ona moral verdi ve Abidin böylece liseyi bitirdi. Daha sonra Hukuk Fakültesini de bitirdi. Burada Naci Alev’ in bu tavrını unutmamak gerek. İsterse okula almayabilirdi.”

 

YERYÜZÜ DERGİSİ HAKKINDA

 

Abidin Özkan’dan geriye kalan önemli kültür mirası YERYÜZÜ dergisidir. Derginin ilk sayısı 15 eylül 1951 tarihinde çıkmıştır. Gerçekten çok nitelikli bir dergi olan Yeryüzü sosyal sorunlara eğilen bir edebiyat ve siyaset dergisidir. Derginin yaşam süreci 11 sayı sürmüştür. Dergide birbirinden seçkin şair ve yazarlar yer almıştır. Şükran Kurdakul, Arif Barikat (Damar), Mehmet Fuat, Melih Cevdet Anday, Orhan Veli Kanık, Limasollu Naci, Sabahattin Eyüboğlu, Suat Taşer, Rıfat Ilgaz, Halikarnas Balıkçısı, Tahsin Yücel, Talip Apaydın, Ahmet Arif, Federico Garcia Lorca, Orhan Veli, Ahmet Muhip Dranas, Cahit Irgat, Oktay Rifat, İlhan Tarus, A. Kadir, İlhan Berk, Orhan Kemal yazı, öykü ve şiirleriyle yer almıştır. Abidin Dino ve Nuri İyem resimleriyle görülmüşlerdir.

İşte derginin sayısının başlığı ve künyesi. Künyeden Özkan’ın tam adının Mehmet Abidin Özkan olduğu anlaşılmaktadır.

 

 

 

(DERGİNİN BAŞLIĞI ve KÜNYESİ)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Limasollu Naci tarafından yazılan, Filistin ve Irak halkının çektiği acıları, onlara uygulanan zulüm ve katliamı çağrıştıran “Ahremiyeliler” adlı şiiri buraya almadan geçemeyeceğim:

 

Ahremiyeliler

 

El Kamer barışın kapısında

Vuruldu Muhammet Ali

Vuruldu Hassan

Vuruldu Attasi

Vuruldu bütün Ahremiye halkı

....................

Ahremiyeliler kendilerini bildi bileli

Viski istemediler, kürk istemediler

Başkalarından bir karış toprak istemediler

Ama saat altı sularında Ahremiyeliler

Bütün Milletlerin gözü önünde

Birer birer öldürüldüler...

 

                        (Sayı 10, 1 mart 1952)

 

Derginin kim tarafından çıkarıldığı bir tartışma konusu yapıldı. Abidin Özkan’ı ve Yeryüzü dergisini iyi tanıyan Ahmet Miskioğlu bunu şöylece açıkladı.

 

“Yeryüzü dergisini Abidin hukuk fakültesinde öğrenciyken çıkardı. Görüştüğümüzde bana bir dergi verirdi. Hiç unutmam dergiyi çıkardığında ‘Ataç’ın çizgisinde yürüyoruz’ demişti.

Derginin kim tarafından çıkarıldığı da zaman zaman tartışıldı. Dergi kesinlikle onun eseri.”

 

            Derginin çıkarılmasında Şükran Kurdakul, Arif Damar ve Metin Özek’in kuruluşunda ise Suavi Barutçu’nun emeklerinin olduğu biliniyor. Ancak şu gerçeği açıklıkla söylemek gerek: Abidin Özkan yazma yeteneğine sahip, okuyan, yüksek okula giden biriydi. Derginin çıkmasında başrolün kendisine ait olduğu bir gerçek. Dergide Abidin Özkan’ın iki öykü, dört inceleme yazısını görüyoruz. Şükran Kurdakul’un altı şiiri yayınlanmıştır. Arif Damar’ın ise dergide Arif Barikat imzasıyla üç şiiri çıkmıştır. 1951 yılında Arif Damar’ ın gözaltına alınmasına karşın dergi çıkmaya devam etmiştir.

Yeri gelmişken Şükran Kurdakul üstadı saygıyla anarak bu dergide çıkan, Kubilay üzerine yazılmış bir şiirini vermek istiyorum. Şiir onun gençlik döneminden bir örnek:

 

............................

Her yeniyi sinesinde büyütüp

Geliştiren bir hayat

Ve bir Kubilay

İrticaın karşısına dikilip çıkan

Unutmayasın ki dava büyük

Dava büyük ve kanlı

Zaman olur böyle yeşil

Zaman olur böyle kapkara bayraklı adamlar

Seni çelmek için yolundan

Karşına çıkacaklar

Ve bu adamlar yirmi yıl evvelinde bu gecenin

Bire beş yüz kuvvetleriyle bıçaklarını

Kubilay’ın gölgesinde

İnkılabın göğsüne fırlattılar:

Dava büyük

Dava büyük ve kanlı

Zaman olur böyle yeşil

Zaman olur böyle kapkara bayraklı adamlar

Seni çelmek için yolundan

Karşına çıkacaklar

 

                                   (sayı 6, 1 ocak 1952)

 

Abidin Özkan politik görüşlerinin yaşam bulacağına inandığı için 1960ların önemli partisi olan T.İ.P. içinde çalışmalar yapar. Bu çalışmalarında eski dostu olan Halit Çelenk, Yahya Kanbolat, Yalçın Ergönül, Süleyman Okay gibi arkadaşlarıyla birlikte çalışır. Ancak daha sonraki ayrışma sırasında partiden kopar.

Edebiyatla ilgisine gelince avukatlık mesleği ve yaşam savaşı nedeniyle bir daha yazmayacak, ancak okuyarak ilgisini sürdürecektir.

Abidin Özkan’ın dergide çıkan “Çocuklu Köylü Misafirler” ve “Yoksulluk” adlı öyküleri gerçekten güzeldir. Diğer yandan çingeneleri anlatan “Yaşayışın Etkisi” adlı kısa makalesini çok ilginç olduğundan burada vermek gerekecektir:

 

“Dünyada Yahudilerden daha çileli bir millet vardır: Çingeneler. Bir söylentiye göre onlar beşinci yüzyılda Hindistan’dan batıya göç etmişlerdir. Diğer bir söylentiye göre Fenikelilerin çocuklarıdır.

Bütün hayatları yoksulluk ve acı içinde geçmiştir. Orta çağda Fransa’da, İsviçre’de sınır dışı edilmişlerdir. İspanya’da engizisyon tarafından odunlar üzerinde yakılmışlardır. İngiltere’de kraliçe Elizabeth emri ile öldürülmüşlerdir. Hollanda’ da Utrecht Sarayı adalet bakanının isteğile kırbaçlanmışlar ve boğulmuşlardır. İkinci Dünya Savaşından az önce naziler onları aşağı ırktan insanlar sayıp 60.000 tanesini Auschwitz kampına atmışlardır. Oradan ancak birkaç yüz tanesi sağ çıkabilmiştir.

Çingenelerin kendi yaşayışlarına uygun çok meraklı bir edebiyatları vardır. Dualarından birinde, Allahtan kolayca hırsızlık yapabilmeleri için çok karanlık bir gece isterler. Dua şöyle biter:

 

Ve ahırdan iki semiz at çalıp

Pazara gideceğim hemen

Ve içi çil çil paralarla dolu

Bir kasketle döneceğim.

 

Güya onlar Golgota eteklerinde İsa’yı çarmıha germeğe kullanılacak çivi torbasını çalmışlar. Bu sebeple çok yerde hırsızlıkları olağan karşılanmıştır. İşin tuhafı buna onların da inanmış olmalarıdır. Bu çeşit inançlarını şarkılarında, dualarında işlemişlerdir. Fakat en güzeli acılarını, yoksulluklarını anlatanlardır. Bunlar çingene edebiyatında çok önemli bir yer tutar. Burada bir örnek veriyoruz:

 

Ah çocuklar, can çocuklar

Türküler yakın bizler için

Yoksulluğumuza, acılarımıza

Bir son, bir kurtuluş isteyin.

 

Yol kenarında taşlar sıra sıra

Hergün onları ağlar da geçerim

İri siyah gözlerimden yaş değil,

Kan akar kan.

 

Murgat canım Murgat’ım,

Ne kadar da ağır iştesin

Ama çocukların var işte cıvıl cıvıl

Işıklı, şen günler için...”

 

                                   (sayı 10, 15 mart 1952)

 

Dergide Antakyalı şair İsmet Yalazkan’ın tek şiiri yayınlanmıştır. Doktor olan Yalazkan görev gereği bulunduğu Tunceli’nin o zamanki yoksul, geri kalmış durumunu şiirinde vurgulamış. Tunceli’de 50 yıl sonra bile hiçbir şeyin değişmediği ortaya çıkmaktadır:

 

TUNCELİNDEN

 

AHMET MUHİP DIRANAS 100 YAŞINDA!SEMİHA ŞENTÜRK

18/9/2009 · Kategori: Anma

 

AHMET MUHİP DIRANAS 100 YAŞINDA!

SEMİHA ŞENTÜRK

Eviniz kutu gibi küçücük bir evdi Sarmaşıklarla balkonu örtük bir evdi Güneşin batmasına yakın saatlerde Yıkanırdı gölgesi kuytu bir derede Yaz kış yeşil bir saksı ıtır pencerede Bahçede akasyalar açardı baharla Ne şirin komşumuzdun sen FAHRİYE ABLA

‘Türk şiirinde mutlu bir rastlantı’ AHMET MUHİP DIRANAS

“Fahriye Abla”, ”Olvido”, “Kar”, “Ağrı”, “Maşar Dağı”... Hepsi de dilin ve duyguların en incelikli biçimde işlenmesiyle yazılmış şiirler. Bu şiirlerin sahibi, Turgut Uyar’ın “Çıkışı Türk şiirinde hiçbir şeyle açıklanamaz” dediği Ahmet Muhip Dıranas 100 yaşına girdi.
Biz de doğumgünü dolayısıyla kendisine bir saygı duruşunda bulunmak istedik.



Ahmet Muhip Dıranas, 1909 yılında İstanbul’da doğar. Babası Galip Efendi, Sinop’un Salı köyünde doğmuş, okuma yazması olmayan bir adamdır. İstanbul’dayken itfaiye teşkilatında çalışır. Anne Seniha Hanım ise, Üsküdar’daki tekkelerden birine de mensup olan Hacı Salim Efendi’nin kızıdır.
Seniha Hanım, Galip Efendi’nin aksine iyi yetişmiş bir kadındır. Seniha Hanım ile Galip Efendi’nin evliliklerinden iki çocukları olur: Ahmet Muhip ve Fehime. Fakat çiftin evlenmelerinden iki yıl sonra, Osmanlı Devleti’nin içinde savaşlar art arda patlak verince baba aileyi İstanbul’da bırakıp cepheye gider. Galip Efendi, önce Balkanlar’da, sonra Çanakkale’de, ardından da Kafkasya’da askerlik yapar.
Ömrünün yedi uzun yılını cephelerde geçiren ve ailesinden uzakta kalan Galip Efendi, askerlik görevi bittiğinde İstanbul’a ailesinin yanına değil; doğduğu köye -Sinop’un Salı köyüne- döner. Ailesiyle bağlarını koparır ve burada kendine başka bir yaşam kurar. Yeniden evlenir, bir de oğlu olur. 

BABA TOPRAĞI
Bütün o savaş yılları boyunca eşinin eve dönmesini bekleyen Seniha Hanım, ondan haber alamayınca ilk işi kocasını aramaya koyulmak olur. Nitekim çabaları da boşa çıkmaz. Köyüne kadar gidip Galip Efendi’yi bulur. Bu da Galip Efendi ile diğer eşi arasında kavgalara ve sürtüşmelere neden olur, sonunda da ayrılırlar. Kocasını ikinci eşinden ayıran Seniha Hanım, iki çocuğuyla birlikte Sinop’a yerleşir; bu arada da Salı köyüyle ve Galip Efendi ile ilişkisini sıcak tutmaya çalışır.
Aile Sinop’a yerleştiğinde Ahmet Muhip dokuz yaşındadır. ‘Baba toprağında’, gecikmiş olarak ilkokula başlar. Yazları da Salı’ya gidip çobanlık yapar. Doğa sevgisini de, doğaya düşkünlüğünü de büyüleyici bir güzelliğe sahip, doğanın her rengini taşıyan bir orman köyü olan ve çok sevdiği Salı’da kazanır.
40 yaşındayken Zafer gazetesinde yazdığı yazıda ömrü boyunca onu bırakmayacak çocukluk yıllarını şöyle anacaktır: “Ben her köylü çocuğu gibi sığırtmaçlık etmiş, yalınayak gezmiş tozmuş, sonra yaşı biraz geç de olsa ilkokula gitmiş bir köylüyüm. On yaşından sonraki çocukluk, ilkgençlik, gençlik... Beni ihtiyarlığa doğru götüren bütün yıllar ve yollar boyunca hülyalarımda küçüklüğümün ormanlarını kurdum”.
Çocukluk yılları, baba köyünde haşır neşir olduğu doğa, anılar yıllandıkça belleğinde hep canlı kalacak ve eskidikçe daha da güzelleşecektir Dıranas için.
Ancak Sinop yılları zordur. Birinci Dünya Savaşı henüz bitmiştir; İstanbul’da çektikleri maddi sıkıntılar burada da devam eder. Yokluk Sinop’ta da ailenin peşini bırakmaz. Üstelik Galip Efendi için uzak ve uzun yollar yine görünmüştür: Kurtuluş Savaşı başlayınca baba tekrar cepheye gider.
Savaş bitip Dıranas’ın babası ailenin yanına döndükten sonra Dıranaslar Sinop’tan Ankara Hamamönü’ndeki küçük bir eve taşınır.
Galip Efendi, silah tamir edilen askeri bir fabrikada usta olarak çalışmaya başlar. Ahmet Muhip Dıranas Taşmektep’in dördüncü sınıfına kaydolur.
Ufak tefek şiir denemelerine, bundan birkaç yıl sonra, ortaokul sıralarında başlayacaktır. ‘İlk yazarlık deneyimi’ni ise “Çiçek” adlı öyküsünün Talebe Mecmua’sında yayımlanmasıyla yaşar. Dergi onu daimi yazarı olarak kabul eder, fakat Dıranas sonraları burada yazdıkları için “Fakat o yazılar ne kötü şeylerdi azizim” diyecektir. 

“BUNDA İŞ YOK”
Daha Sinop’tayken ona şiiri sevdiren ise o sıralarda Edirne Askeri Lisesi’nde öğrenci olan ve veremden ölen dayısıdır. Ankara’ya geldiklerinde, çocukluğunun izlenimlerini kağıda döktüğü şiirler yazar Dıranas. Bunlardan biri de dayısının ölümü üzerine yazdığı bir ağıt olan “Köpek Havlamaları” adlı şiiridir.
O zamanlar akşamları bir kitapçının yanında çalışan Dıranas, burada dönemin tanınmış şair ve çevirmenlerinden Abdullah Cevdet ile karşılaşır. Abdullah Cevdet, Dıranas’ın “O zamanlar karaladığım...” dediği “Köpek Havlamaları” adlı şiirini beğenir ve İçtihat dergisinde yayımlar.
Lise yıllarında ise şairliğine etki edecek ve şiirine asıl şeklini kazandıracak iki önemli kişiyle karşılaşacaktır: Faruk Nafiz Çamlıbel ve Ahmet Hamdi Tanpınar.
Faruk Nafiz, o zamanlar Ankara’da ‘yarı şiir ilahı gibi gezen, yakışıklı bir adamdır’. Dıranas da Faruk Nafiz’e hem hayrandır hem de ona özenir. Ankara Erkek Lisesi’nde ortaokul son sınıftayken talih onu karşısına hoca olarak çıkarır. Arkadaşları, Dıranas’ın yazdığı bir şiiri Faruk Nafiz’e götürür; fakat o, şiiri gerçekten beğenmediği için midir, Dıranas’ın dersleri dışında bir şeylerle uğraşmasını istemediğinden midir bilinmez, “Yok, yok. Bunda iş yok. Boşu boşuna bunlarla uğraşmasın, derslerine baksın” der.
Henüz şairliğe ilk adımlarını atmaya çalışan Dıranas, o yaşlarda buna çok üzülür. Fakat talih yüzüne güler ve bundan iki üç ay sonra karşısına “Bende asıl sanata girişin büyük etkisi onunla başlar” dediği Ahmet Hamdi Tanpınar’ı çıkarır.
Dıranas, Tanpınar ile ilk kez kırk beş dakika boyunca Jokonda’nın ellerini anlattığı bir derste karşılaşır. Sonraları “Benim sanata tutkunluğum Jokonda’nın ellerine o gün duyduğum aşkla başlar” diyecektir. Faruk Nafiz’in “Bunda iş yok” dediği şiiri, Dıranas’ın arkadaşları bir de Tanpınar’a götürür.
Bu kez sonuç bir hayalkırıklığı değil, övgü dolu sözlerdir. Tanpınar alelacele şiirin sahibini aratmaya başlar. Genç şair, hocası ile okulun içindeki lojman bölümünde kaldığı odaya görüşmeye gider. Tanpınar’ın odası, yıllarca Dıranas’ın gözünün önünden gitmez. Yerleri öylesine atılmış kitaplarla dolu küçücük bir bekar odasıdır bu.
Tanpınar, Dıranas’ı karşısına oturtup ondan yazdığı şiiri okumasını ister ve şiirini çok beğendiğini söyler. Bir de yere atılmış kitaplar arasından birini alır, “Bunu okuyacaksın” diyerek eline tutuşturur. Kitabın üzerinde “Les Fleurs du Mal” yazar. Genç şairin henüz adını da dilini de bilmediği bir şairdir bu. Dıranas, Baudelaire’in “Kötülük Çiçekleri”ni okuyabilmek için Fransızca öğrenir. 
Baudelaire, Dıranas’ı çok etkiler; yalnız şiir anlayışını değil, dünya görüşünü de... Uzun yıllar bu etkiden kurtulamaz: “Belki Fransız edebiyatının en büyük adamı olan bu şair, benim fikrimde bir müddet kasırga gibi esmiştir. Ondan ne kadar bitkin ve harap çıkmışımdır. Belki bende, benim kendimde mevcut her şeyi önüne katıp götürmek üzere idi” der.
Onu kendi deyişiyle ‘Baudelaire’in elinden kurtaran’ ise çevirilerini de yaptığı Dostoyevski olmuştur. Dostoyevski onu Baudelaire’in sarsıcı dünyasından ‘elinden tutup bir anda kendi dünyasına çekiverir’.
Ancak eleştirmenler, Dıranas şiiri söz konusu olduğunda, özellikle Cahit Sıtkı Tarancı’yı da birlikte anarak, Baudeleire’in, bir diğer Fransız şair Verlaine’in ve sembolizmin etkisinden daima bahsedecektir.
Ahmet Oktay, Dıranas’ın şiiri üzerine yazdığı “Geliştirilememiş Bir Şiir Üzerine Notlar” adlı yazısında onun Baudelaire’e özellikle şiirinin içeriği dolayısıyla Cahit Sıtkı Tarancı’dan daha yakın olduğunu söyler. Oktay’a göre, Cahit Sıtkı biçem ve biçim olgularını ön planda tuttuğu için sorunu sadece söyleyiş açısından ele almıştır. Dıranas’ın şiiri ise taşıdığı ‘daemonic’ (şeytani) yan dolayısıyla; her ne kadar ‘kötülüğü tümüyle kucaklamaktan, açımlamaktan ve verili aktörenin karşısına dikmekten’ ürkse de, “Kötülük Çiçekleri”nin dünyasına daha yakın durur.  

İLK ŞİİR ‘BİR KADINA’
Dıranas ise, çevirilerini de yaptığı Baudelaire’in, şiirinde ancak sınırlı bir etkisi olduğunu sık sık vurgular. Erdal Öz ile yaptığı bir söyleşide, aslında şiirinde, Baudelaire’in ‘B’sini bilmezken dahi bir ‘şeytani yan’ olduğunu anlatmak için Tanpınar’ın övdüğü şiirinin hatırında kalan son dörtlüğünü okur:
”Kolum kanadım kırık/ Çabaladıkça yazık/ Beni pis bir bataklık/ Kendisine çekiyor.”
Ancak bir tek şiiri içinde, o da ‘biraz’ Baudelaire etkisi olduğunu kabul eder: ”Selâm”.
Dıranas’ın şiiri, çağdaş şiirin içeriksel ve biçemsel etkileriyle hece ölçüsü ve uyak gibi geleneksel biçimleri yoğurarak yeni bir şiir dili ve yapısı kurar.
Türk şiirinde kendi yerini bulacak bu özgün ses, dönemin etkili dergilerinden Milli Mecmua’nın 15 Eylül 1926 tarihli sayısında “Ankara Lisesi’nden Muhip Atalay” imzasıyla yavaş yavaş tanınmaya başlar. Şiirin adı “Bir Kadına”dır. Dıranas, 1928’de Servet-i Fünun dergisinde yayımlanan kimi  şiirlerinde de bu imzayı kullanacaktır.
1929 yılında liseyi bitirince Ankara Hukuk Fakültesi’ne girer. Bu arada Hakimiyet-i Milliye gazetesinde çalışır. Ankara’da bir yandan da şiirle ve edebiyat çevresiyle olan ilişkilerini sürdürür. 1960’lı yıllarda pek çoğu devletin çeşitli bölümlerinde görevler alacak, o günkü siyasi ortamda birleşebilmeleri tuhaf görünen kişilerin bulunduğu bu çevre, Genç Türk Edebiyat Birliği adında bir dernek kurar. 

YENİ BİR ÇEVRE
Bu dernekte Behçet Kemal Çağlar, Hamit Macit Selekler, sonradan Ordu senatörü olacak Zeki Kumrulu, 1962 yılında İçişleri Bakanlığı yapan Hıfzı Oğuz Bekata, yine ‘60’lı yıllarda Yargıtay üyesi olan Rüştü Atilla ve Sıtkı Korkmaz ile İbrahim Saffet Omay gibi adlar vardır. Bu genç topluluk, Hep Gençlik adıyla bir de dergi çıkarır.
Ancak Dıranas, babasıyla aralarında geçen bir tartışmadan sonra hukuk fakültesini yarıda bırakıp İstanbul’a gidince bu topluluktan kopar. Fakülteyi bırakan şair, İstanbul Üniversitesi’nin felsefe bölümünde okumaya başlar. Bir yandan da önce Güzel Sanatlar Akademisi’nde kütüphane müdürlüğü, ardından Dolmabahçe Resim ve Heykel Müzesi’nde müdür yardımcılığı yapar.
Yepyeni bir edebiyat çevresi, içki ve şiir... İstanbul’da Dıranas’ı bekleyenler bunlardır. Artık edebi kimliği yavaş yavaş oturmaya başlamış olan şair, burada Türk edebiyatına yön verecek kuşaktaşlarından oluşan bir toplulukla birliktedir: Cahit Sıtkı, Sait Faik, Orhan Veli, Şevket Rado, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Sabahattin Ali.
Garip akımına katılmak için ilk teklifi İstanbul’da alır Dıranas. Bir gün, Orhan Veli ve arkadaşları Dolmabahçe Resim ve Heykel Müdürlüğü’ne gelip Dıranas’a ilk yenilikçi şiir denemelerini gösterirler ve kendisinin de bu akımın içinde yer almasını isterler. Fakat Dıranas o zamanlar buna pek yanaşmaz.
Sonradan Garip şiirini Türk şiirini Batılı şiire yaklaştıran adımlardan ilki olarak görmesine rağmen, Dıranas’ın şiir tutumu böyle bir akımda yer almasına engel olur. Köktenci ve bir topluluk içinde gerçekleşecek türde yenileşmeden çok, sanatçının kendini yenilemesinin esas olduğunu düşünür çünkü.
Bu nedenle de kendini muhafazakar bir şair olarak nitelendirir:
“Ben sanatta muhafazakarlığa inanmış bir adamım. Bence sanatta yenilik, kendi kendini inkar eden, birtakım değişmelerle yapılan bir şey değildir. Bir sanatın yeniliği, bulunan bir küçük tohumun yeşertilebilmesi, büyütülebilmesi ve bir ağaç haline getirebilmesi için sanatçının gösterdiği çabada gizlidir. Yani bir sanatçı, hangi alanda olursa olsun, eserine kendi kişiliğinin damgasını vurabilme sevdasında olmalıdır. Değişiklik, kendi ana temasının çevresinde olur ancak. Yani deyim yerindeyse, bir rengin kendine özgülüğünü arayıp bulma savaşıdır yenilik”.

TUTUCU DEĞİL ISRARLI
Turgut Uyar, Dıranas şiirini ‘mutlu bir anakronizm’ olarak yorumlayacaktır: “Duygulanmasının soyluluğu ile sonsuz derecede gelenekten; şiirini kuruşu, görüntülerini seçişi, soylu ve yeni davranışına karşın gününün dağdağasına vurdumduymazlığı, çeliğine kendi bildiğine göre su verişi ile mutlu bir anakronizm. (...) Ahmet Hamdi, Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Divan ve bütün Fransız şiiri, malzemesi ile Ahmet Muhip’e bir zemin olmuştur. O, büyük ustalık ve incelikle, geçmişlerin deneylerinden yararlanır... Objesi hayat değildir, şiirdir; bütün şairlerin geçmişidir, şiirleridir (....) Ahmet Muhip, özü bütün şiirlerine yayılan şairlerdendir; onu Hececiler’den ve öbürlerinden ayıran özelliği de budur”.
Dıranas, tüm bu kaynakları özümseyip yepyeni bir ses yaratmıştır kendine. Bu nedenle de şiir yazdığı dönemindeki akımlardan ne Hececiler’in ne Yedi Meşaleciler’in ne de Garipçiler’in yanında yer almadan kendine özgü bir şiir anlayışı edinir. Ancak yapılanları her zaman takip ve takdir eder.
Dıranas’ın muhafazakarlığı tutuculuktan çok ısrarı ifade eder: “Benim şiirlerimde vezin vardır, kafiye vardır. Ama ben ne kafiye düşkünüyüm ne vezin mutaasıbı” diyecektir.
Dıranas İstanbul’a geldiğinde kendini İstanbul’un bohem yaşantısının tam kalbinde bulur. İçki ve şiir hep yanıbaşındadır. Ünlü “Fahriye Abla” şiiri, “Şehrin Üstünden Geçen Bulutlar”, “Selâm”, “Kargalar”, “Darağacı”, “Ayaklar” ve “Kezban” şiirleri bu dönemin ürünleridir.
“Fahriye Abla” şiiri, Varlık’ın 15 Şubat 1935 tarihli sayısında çıktığında genç şairler arasında olay yaratır. Pek çoğu şiiri beğenir, ancak bazıları şiirin ciddi bir edebiyat dergisinden çok bir mizah dergisinde yer alabileceği kanaatindedir.
Fakat zaman bu görüştekileri yanıltır. “Fahriye Abla”, o kadar beğenilir ve şairle o kadar özdeşleştirilir ki, gün gelir Dıranas Edip Cansever’e bu şiirden bıktığını bile söyler.
 Fahriye Abla, Ahmet Muhip Dıranas’ın babası askeri fabrikada işçiyken kaldıkları İşçi Evleri’nde annesinin komşusudur.
Dıranas’ın şiirde “Eviniz kutu gibi küçücük bir evdi” dediği Fahriye Abla, evli ve çocuklu bir kadındır. Şair ise 15-16 yaşlarında bir genç. Kendinden yaşça büyük bu kadına duyduğu beğeni, Dıranas’ın yıllar sonra yazacağı ve dillere pelesenk olacak “Fahriye Abla”nın ilk hayallerini ona verecektir. 

LAVANTA KOKULU KEDER
Belki “Fahriye Abla” kadar olmasa da Dıranas denince akla gelecek şiirlerden biri de “Olvido”dur, “Hoyrattır bu akşamüstleri daima” dizesi hafızalardan silinmez. Çünkü bu dizenin ardından gelecek duyguları bilen bilir: Lavanta çiçeği kokan kederler, dalga dalga hücum eden pişmanlıklar, ruhu delik deşik eden oklara dönüşmüş anılar, ömrün en güzel türküsü aldanış ve daha nice duygular...
Edip Cansever’in ‘benzersiz duyarlıklar üreten, doğurgan bir şiir’, ‘bağırtısı, öfkesi, çalımı olmadığını’ söylediği bir şiirdir “Olvido”. Gösterişsizliği ve sessizliğiyle okuru da unutuş ve aldanış davetine çekiverir. Bu sessiz davetiyle de yine Cansever’in sözleriyle ‘yaşlanmayan bir şiirdir’, ‘Türk şiirinin başyapıtlarından biridir’.
Dıranas İstanbul’dayken şair ve yazar arkadaşlarıyla sık sık Beyazıt’taki Küllük kahvesinde buluşur. Deyim yerindeyse ‘içki gırla gider’ bu buluşmalarda. Hatta Dıranas, üç gün üç gece süren bir içki âleminden sonra alkol komasına girip hastanede ayılır.
İstanbul’da edindiği bir alışkanlık da esrardır. Öyle ki bir dönem şiir yazamaz hale gelince, Bakırköy’de 1,5 yıl tedavi görür. Ankara’ya döndüğünde bir daha bu alışkanlığa dönmez, ancak içki yaşamında hep olacaktır.

EVLENME KARARI
Dıranas için eğitim ve okul hayatı her zaman onun özgürlüğünü çalan bir düzen demektir. Eğitimi, okulu bir kenara bırakıp sadece sanatla uğraşmak ister, okulu tamamen bırakır.
Dıranas, aynı yıllarda Çocuk Esirgeme Kurumu’nun çocuk tiyatrosu seçim kurulunda da görevlidir. Eşi Münire (Ülker) Dıranas ile 40 yıllık beraberliğinin tohumlarının atılacağı ilk karşılaşma da burada gerçekleşir. Münire Hanım, o dönemlerde teyzesinin Çocuk Esirgeme Kurumu’nda çıkardığı dergileri almak için her hafta buraya uğrar. 
Bir seferinde Muhip Bey içeriye girer. İlk defa göz göze gelirler. Sonrasını Münire Hanım şöyle anlatacaktır: “Girer girmez, o ok gibi bakışları üzerimde hissedince öyle heyecanlandım ki dergileri falan bulamadım. Sonradan öğrendim ki odadaki kadına ‘Ben bu güzel kızla evleneceğim’ demiş”.
Bir hafta sonra tanışırlar. Münire Hanım henüz 15 yaşında bir genç kızdır; Dıranas ise saçlarına kırlar düşmüş, olgun bir adam. Dıranas, genç kıza adının anlamını bilip bilmediğini sorar; yanıt olumsuz olunca açıklar: “Işık demek. Çok güzelsin, ışık gibi.”
Muhip Bey’in diğer bir sorusu da “Şiir sever misin?”dir. Münire Hanım hemen daha on yaşındayken ezberlediği, Dıranas’ın “Serçeler” şiirini okur. Bu sefer, Münire Hanım’ı etkileyecek “Prenses” iltifatı gelir: “Ne güzel okuyorsun, sesin de ne tatlı prenses.” 

TALİHİN CİLVESİ
1940 yılı gelip çattığında Dıranas Münire Hanım’ı ailesinden ister ve ‘ışık kız’la şair evlenirler. Fakat yeni evli çift kısa süre sonra Dıranas’ın sürekli tecil ettiği askerlik gelip kapıya dayanınca ayrılmak zorunda kalır. Canı sıkkın, üzgün bir şekilde “İster misin şimdi Doğu Beyazıt’ı çekeyim” diyerek evden çıkan Ahmet Muhip Dıranas, ‘talihin bir cilvesiyle’ gerçekten de Doğu Beyazıt’ı çeker.
Eve döndüğünde dalgındır, düşüncelidir; gideceği yer Doğu Beyazıt’ın Sürbehan sınır karakoludur. Münire Hanım çok istese ve ısrar etse de Muhip Bey, bilmediği bir maceraya sürüklemek istemediği için ilk başta onu götürmez. Fakat bir yıl sonra Münire Hanım da Doğu Beyazıt’a gider. Tezekle ısınıp, gaz lambası ışığında aydınlandıkları iki odalı, toprak damlı kerpiç evde yaşar çift.
Bu gaz lambasının ışığı altında iki yapıt yazılır: Şairin en güzel şiirlerinden biri olan 180 dizelik destansı “Ağrı” şiiri ve “Gölgeler” oyunu.
Çift, 1946 yılında Ankara’ya döndüklerinde Ahmet Muhip Dıranas, Çocuk Esirgeme Kurumu’nun yayın müdürü olarak çalışmaya başlar. Şiirlerini Varlık, Ülkü, Sanat ve Edebiyat, Yaprak dergilerinde yayımlamaya devam eder.
1947 yılında “Gölgeler” adlı oyunu Sanat ve Edebiyat gazetesinde tefrika edilir. Aynı yıl “O Böyle İstemezdi” adlı tiyatro eserini de bitirmiştir. Bu arada İstanbul’u ve oradaki arkadaşlarını da ihmal etmez. Münire Dıranas’la birlikte İstanbul’a Ahmet Muhip Dıranas’ın yakın dostu olan Sait Faik’in, annesi Makbule Hanım ile oturduğu evde misafir olurlar.
Makbule Hanım, büyük bir konukseverlikle ağırlar onları. Münire Hanım’a oğlunun düzensiz yaşamından ve bir türlü evlenmemesinden şikayet eder. Bir gün daha çok Sait Faik’in kaldığı Burgaz’daki eve giderler. Bahçe içindeki bu güzel evi çok beğenen Münire Hanım içeri girdiğinde gördüğü manzara karşısında şaşkındır: Salonun ortasında kocaman, darmadağınık bir yatak vardır. Her tarafa içki şişeleri, kadehler, çamaşırlar saçılmıştır. Odaya ağır, yoğun bir içki kokusu yayılmıştır. “İşte bu yüzden” der Makbule Hanım, “Oğlumun evlenmesini istiyorum”.

SİYASETE İLK ADIM
İçki, dönemin edebiyat ortamlarının ve sohbetlerinin vazgeçilmezidir. Sadece Sait Faik için değil, pek çok yazar ve şair için de. Ahmet Muhip Dıranas da Ankara’da Cahit Sıtkı Tarancı’nın ve Orhan Veli’nin de müdavimleri olduğu içkili edebiyat gecelerinden vazgeçmez. Kürt Mehmet’in Meyhanesi, Nal Meyhanesi ve Kutlu, şairlerin sık sık gittikleri yerlerdir.
Dıranas hemen her geceyi dışarıda geçirirken, çok kıskandığı ve bu gecelere katılmasını istemediği Münire Hanım ise kitaplara gömülüp onu bekler. Bazen de gece yarıları kocasının sahanlıktan gelen ayak sesleriyle uyanır.
Zaman zaman, duruma katlanamayıp ayrılmayı teklif etse de Dıranas “Ben sensiz yapamam” deyip onu hep ikna eder. Gazetelere de yansıyan bir aldatma haberinden sonra ise Münire Hanım bir kez daha boşanmayı teklif edecektir. Ahmet Muhip Dıranas, karısının dizlerine yatıp ağlar, onun gönlünü alır ve eşini bu kararından vazgeçirir.
Ancak bu olaylardan sonra Münire Hanım rahatsızlanır, kanser teşhisi konur. Durumu ağırlaşınca da tedavi için İngiltere’ye giderler. Burada Münire Hanım’ın kanser olmadığını öğrenirler; 3,5 aylık bir tedavi için kalırlar.
1949’da şair Çocuk Esirgeme Kurumu’ndaki görevinden ayrılıp, Demokrat Parti yanlısı bir gazete olan Zafer’de fıkralar yazmaya başlar. Hemen bir yıl sonra da buradan ayrılır; şiirlerini göz önünde bulundurdu- ğumuzda toplumsal bir yöneliminden pek de bahsedemeyeceğimiz Dıranas, Demokrat Parti’den Sinop milletvekili adayı olur. Fakat seçilemez.
Münire Hanım siyasete atılmasına “Bir sanatçı olarak siyasetle bu kadar ilgilenmen doğru değil” diyerek şiddetle muhalefet eder. Oysa Dıranas, “Siyaset yapmazsam, açlıktan ölürüz” diyecektir. Zira Zafer gazetesine her gün yazdığı fıkralardan aldığı 1,5 lirayla zar zor geçinir aile.
Erdal Öz ile yaptığı söyleşide, bir ülkedeki sanat ile demokrasi ve özgürlüğün koşutluğuna vurgu yapacak ve siyasete ‘fikren, vicdanen ve ödev olarak’ girdiğini söyleyecektir:
“Ben sanatçının her şeyden önce memleketin siyasetiyle ilgilenmesi gerektiğine inanmış bir adamım. Çünkü bir memleket olmazsa zaten sanat varolmaz.(...) Yani siyasete memlekette bir hürriyet rejiminin gelmesine gücümün yettiği kadar yardımcı olabilmek için ve bir hürriyet mücadelecisi olarak girdim. (...) Yani şiirlerim bir gün kalacaksa, şiirlerimin yanında hürriyet için mücadele etmiş bir adam olarak da kalmak isterim.”
Dıranas, milletvekili seçilemeyince Zafer gazetesine geri döner, 1957’ye kadar burada yazmaya devam eder. Sonraki üç yıl boyunca ise Ankara İl Genel Meclisi ve Belediye Meclisi üyeliklerinde bulunur. ‘64 ve ‘65’te tekrar  Sinop milletvekilliğine aday olur; sonuç yine hüsrandır. Milletvekilliği,  politik fıkralar derken şiir geri planda kalır. 2 Eylül 1949’da Şadırvan dergisinde çıkan “Osman Binbaşı” şiirinden sonra yıllarca şiir yayımlamaz.
Nitekim yaşamı boyunca az şiir yayımlayan bir şairdir Dıranas. Hatta bazen ‘tembel bir şair’ olduğu eleştirisi bile yapılır. Tembellik gibi görünenin asıl yüzü ise, bazen bir şiirin üzerinde iki, üç yıl süren titiz bir çalışma ve ‘uzun zaman ıstırap içinde geçen takip’tir.
Ta ki aksayan bir yön kalmayıncaya ve şair şiiri karşında huzur buluncaya dek. Şöyle diyecektir bu huzurla ilgili: ”O zaman bilirim ki saçımın ucundan ayağımın tırnağına kadar her şeyim sakindir o şiirimin karşında”.  

TEK KİTAPLI ŞAİR
Ömrü boyunca da tek bir şiir kitabı yayımlayacaktır Dıranas. Tek şiir kitabı; ilk şiirinden yaklaşık elli yıl sonra 1974 yılında, dergilerde çıkan şiirlerini bir araya getirir ve çıkışı ‘yılın sanat olayı’ olur. Buna rağmen, Dıranas’ın şiirleri her yerdedir: Ders kitaplarında, antolojilerde, takvim yapraklarında...
Bu 50 yıllık uzun bekleyişin arkasında da yine titizlik ve şiirleri ‘şarap gibi eskitmeye bırakmak’ yatar. Kendi deyişiyle ‘şiirin sirkeleşip sirkeleşmediğini’ görmek ister.
Şiir kitabı yayımlamamaktan da hiçbir zaman pişmanlık duymaz, “Bunları yazdığım zamanlardaki gibi ikide bir kitap halinde yayımlamış olsaydım, bugün o şiirlerimin birçoğundan belki de utanacaktım” der hatta.
Yakındığı tek şey ise, antolojilerde yayımlanan şiirlerinin çoğunda yanlışlıklar bulunmasıdır. Söz gelimi, “Fahriye Abla”nın “Yaz kış yeşil bir saksı ıtır pencerede” dizesinde hep ‘ıtır’ sözcüğü eksiktir bu antolojilerde.
Dıranas, tek kitabını ‘esin kaynağı’ eşine ithaf eder: “Münire’ye... Bir gün laf arasında bana ‘Bir beşik gibi sallanır dünya, rahat uyusun diye bütün çocuklar...’ gibi bir söz söylemiştin. O gün bu gün düşünürüm ki, insanların barışını ve evrensel sevgiyi daha özge bir biçimde anlatmak kabil değil. Ben yaşantımı şiire, şiirimi de bu sevgiye verdim. Sanırım, kitapta savaş sözcüğünü bulamayacaksın. Kaldı ki, esinim senden gelir. Onun için kitabı sevinerek sana armağan ediyorum; sana ve bu inançla yaşayanlara, ölenlere”.  

“KİME YAZACAĞIM?”
‘60’lar Ahmet Muhip Dıranas için sıkıntılı geçer. Şiirle de yaşamla da ilgisi giderek kesilir. İl Genel Meclisi Üyeliği görevinden alınınca işsiz kalır ve büyük bir küskünlük dönemine girer. Edebi yaşamı da yoktur, siyasi yaşamı da. Münire Hanım’a sık sık “Ben kimin için yazacağım ki?” diye sorar. Ta ki 1964’te Hisar dergisinde çıkan “Testi” şiirine kadar...
Dıranas, bundan sonra 1966’dan 1972’ye kadar Anadolu Ajansı yönetim kurulu üyeliği yapacaktır. Sonra da Devlet Tiyatrosu edebi kurulu başkanlığı ve İş Bankası yönetim kurulu üyeliği. 1974’te tek şiir kitabını yayımlamasından bir yıl sonra Tevfik Fikret’in “Rübab-ı Şikeste” ve “Halûk’un Defteri” kitaplarından seçtiği şiirlerin dil-içi çevirisini yaptığı “Kırık Saz” kitabı gelir. Ölümüne kadar da başka bir şey yayımlamayacaktır.
1980’e doğru, Dıranas’ın sağlığı giderek bozulur. Artık dudaklarından vasiyet sözcükleri dökülmeye başlamıştır: “Münire ben Sinop’a gömülmek istiyorum. Ama sen de mezarını benim yanımda al, olur mu?”
‘Işık kız’ı daima yanında ister şair. Her yaz gittiği Sinop’taki son yazında artık nefes almakta zorlanır. Müzmin bronşit anfizeme, anfizem de kalp yetmezliğine dönüşür ve şair 21 Haziran 1980’de yaşamını yitirir. Vasiyeti üzerine Sinop’un, soyadını aldığı çam kokulu tepelerine gömülür Ahmet Muhip Dıranas.
Bir başka vasiyeti daha vardır Münire Hanım’a, şaşırtıcı bir vasiyet: “Münire, sakın Fahriye’yi gündeme getirme! Elim kırılsaydı da bu şiiri yazmasaydım. Sen bu konuyu kimseye açma, bu konuyu film yapmak isterler, sakın yaptırma, mani ol”.
Ahmet Muhip Dıranas bir yazısında “Dünyamı, gündelik hayatımı hep şiirin füsunlu aynasından seyrettim” der.  Sayıları az olsa da titizlikle, incelikle yazılmış her şiiri aşkı, hüznü, sıkıntıyı, yalnızlığı ve sonsuzluğa özlemi en güzel ve en yalın haliyle dile getirir.
Turgut Uyar, Dıranas için “Mutlu bir rastlantıdır şiirimizde” der. Şiirleri eskimeyecek bu mutlu ve güzel rastlantıyı es geçmenin bir kayıp olduğunu söyleyerek bitirelim yazıyı. 


FAHRİYE ABLA

Hava keskin bir kömür kokusuyla dolar
Kapanırdı daha gün batmadan kapılar
Bu afyon ruhu gibi baygın mahalleden
Hayalimde tek çizgi bir sen kalmışsın sen!
Hülyasındaki geniş aydınlığa gülen
Gözlerin, dişlerin ve akpak gerdanınla
Ne güzel komşumuzdun sen Fahriye Abla

Eviniz kutu gibi küçücük bir evdi
Sarmaşıklarla balkonu örtük bir evdi
Güneşin batmasına yakın saatlerde
Yıkanırdı gölgesi kuytu bir derede
Yaz kış yeşil bir saksı ıtır pencerede
Bahçede akasyalar açardı baharla
Ne şirin komşumuzdun sen Fahriye Abla

Önce upuzun sonra kesik saçın vardı
Tenin buğdaysı, boyun bir başak kadardı
İçini gıcıklardı bütün erkeklerin
Altın bileziklerle dolu bileklerin
Açılırdı rüzgarda kısa eteklerin
Açık saçık şarkılar söylerdin en fazla
Ne çapkın komşumuzdun sen Fahriye Abla

Gönül verdin derlerdi o delikanlıya
En sonunda varmışsın bir erzincanlıya
Bilmem şimdi hala bu ilk kocanda mısın
Hala dağları karlı erzincanda mısın
Bırak geçmiş günleri gönlüm hatırlasın
Hatırada kalan şeyler değişmez zamanda
Ne vefalı komşumuzdun sen Fahriye Abla

ÇİĞNENEN VASİYET
Dıranas, ölümünden kısa bir süre önce eşi Münire Hanım’a “Fahriye Abla” şiirini kastederek “Bu konuyu film yapmak isterler, sakın yaptırma, mani ol” demiştir demesine; ancak ‘aklına gelen başına gelir’.
Yapımcı Engin Karabağ, şairin ölümünün üstünden bir yıl geçmeden Münire Hanım’a “Fahriye Abla” şiirini film yapma teklifiyle gelir. Akıllarında Müjde Ar olduğunu söyler. Önce senaryoyu okumak şartıyla teklifi kabul eder Münire Hanım, ancak bu gerçekleşmez.
Kısa bir süre sonra da “Fahriye Abla” magazin gazetelerindedir: “Fahriye Abla yatakta”, “Fahriye Abla hamamda”, “Fahriye Abla erkek beğenmiyor” gibi başlıklarla...
Münire Hanım’ın isteği üzerine senaryo Sinop’a getirilir; ama film zaten çekilmiştir. Münire Dıranas, birtakım şartlar koyarak projeyi imzalar. Ancak ona göre film, şiirin kalitesini taşımaz.
1984’te Yavuz Turgul’un yönetmenliğinde çekilen bu filmin başrollerinde Müjde Ar ve Tarık Tarcan oynar. Film Yeşilçam’ın unutulmazları arasına girerken, Fahriye Abla’yı canlandıran Müjde Ar’ın da ününe ün katar.

Türkiye’de kitabın yargı serüveniSEMİHA ŞENTÜRK

18/9/2009 · Kategori: Suclanan Siirler

Türkiye’de kitabın yargı serüveni

SEMİHA ŞENTÜRK

Türkiye
’de kitapları toplatmak, yasaklamak ya da yazarlarını yargılamak ne yazık ki neredeyse sıradan olaylar. Bu ay, Cin-sel Kitaplar dizisiyle yeniden gündeme gelen yargılamalar konusunu ele alalım; ‘yasaklı kitaplar ve yazarlar’ listesi bir hayli kabarık olan Türkiye’nin sanık sandalyesine oturmuş edebiyat dünyasını hatırlayalım istedik.

Son günlerde edebiyat gündemini en çok meşgul eden konulardan biri nedir, diye sorulacak olsa, sanırım hepimizin cevabı zaten okuma oranlarının ‘içler acısı’ halde olduğu, okumanın pek de ‘havalı’ sayılmadığı bir ülkede, kitapların mahkemelere ‘düşmesi’ olacaktır.
Geçen yılın ilk ‘sanık kitap’ haberi Nedim Gürsel’in “Allah’ın Kızları” adlı romanı için gelmişti. 2008 yılının mart ayında basılan roman hakkında şikayet üzerine, temmuz ayında ‘halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik’ suçlamasıyla, takipsizlik kararı verilerek sonuçlanan bir soruşturma başlatılmıştı.
Bu şikayeti görüşen Beyoğlu 2. Ağır Ceza Mahkemesi, Nedim Gürsel hakkında ‘dini değerleri aşağıladığı’ gerekçesiyle dava açılmasına ve 6 yıl hapis istemiyle yargılanmasına karar verdi.
Bu haberin ardından uzun bir süre geçmedi ki, Sel Yayınları tarafından basılan Cin-sel Kitaplar dizisi hakkında müstehcenlik suçlamasıyla dava açıldı. Sel Yayıncılık’ın sahibi İrfan Sancı ile kitapların çevirmeni İsmail Yerguz, aralarında ünlü Fransız şair Guillaume Apollinaire’in “Genç Bir Don Juan’ın Maceraları” adlı kitabının da bulunduğu üç kitap nedeniyle yargılanacaklar.

NÂZIM’DAN UZUN’A
Türkiye’de kitapları toplatmak, yasaklamak ya da yazarlarını yargılamak hepimizin bildiği üzere neredeyse sıradan olaylar. Hatta modern Türkiye’nin siyasi ve edebi tarihi bu kitaplar ve yazarlar üzerinden okunabilir.
Bu ay Nedim Gürsel ve Cin-sel Kitaplar dizisiyle yeniden gündeme gelen yargılamalar konusunu ele alalım; ‘yasaklı kitaplar ve yazarlar’ listesi bir hayli kabarık olan Türkiye’nin sanık sandalyesine oturmuş edebiyat dünyasını hatırlayalım istedik.
Nâzım Hikmet’ten Mehmet Uzun’a, Sait Faik’ten Elif Şafak’a uzanan bu listeyle birlikte karşımıza siyasetle, dönemlerin farklı iktidarları ve onların çıkarlarıyla iç içe geçmiş bir tarih serildi. Bu yazının toplumsal bellek tazelemesi için de oldukça yararlı olacağını söyleyerek dosyamızı açalım.
Kitap yasakları, dönemin siyasi ve toplumsal iklimiyle, iktidarların ideolojik tutumuyla yakından ilgili. CHP’li tek partili döneminde yasaklanan kitaplar, çoğunlukla sosyalizm ve ulusal sorunlarla ilgiliydi. Sözgelimi 1930’lu yıllarda Haydar Rifat çevirisiyle yayımlanan Lenin, Marx ve Engels kitapları... 

EN TANINMIŞ YASAKLI
Bu dönemin en tanınmış yasaklısı ise Nâzım Hikmet’ti şüphesiz. Onun kişisel tarihi Türkiye’nin yasaklar tarihiyle örtüşür. Nâzım, ilk mahkumiyet kararını Sovyetler Birliği’nde okuduğu üniversiteyi bitirip İstanbul’a döndüğünde alır.
1925’te ülkede Şeyh Sait İsyanı patlak vermiş, Takrir-i Sükun Kanunu çıkarılmıştır. Aydınlık dergisinin yayımladığı bir bildiri gerekçesiyle diğer yazar arkadaşlarıyla birlikte Nâzım Hikmet hakkında gıyaben 15 yıl hapis cezası verilir. 1926 yılında Cumhuriyet Bayramı’yla gelen affın ardından, hakkındaki mahkumiyet kararı nedeniyle gittiği Sovyetler Birliği’nden geri dönebilmek için yaptığı başvurular ise kabul edilmez.
Nazım Hikmet’in politik sebeplerle aldığı bu mahkumiyet kararlarıyla başlayan davalar süreci, şiirleri nedeniyle çarptırıldığı cezalarla yaşamı boyunca yakasını bırakmaz. 

5 KİTAPLIK SUÇ
1929’da yayımladığı “835 Satır”, “Jokond ile Si-Ya-U”; bunlardan bir yıl sonra yayımlanan “Varan 3” ve “1+1=1”, döneminde büyük ilgiyle karşılanır, hatta aynı yıl Nâzım’ın kendi sesinden “Salkımsöğüt” ile “Bahri Hazer” şiirlerinin bulunduğu plak 20 günde tükenir. Kahvelerde, lokantalarda, halka açık yerlerde bu plağın dinlendiğini gören polis endişeye kapılıp uyarılarda bulununca, firma plağın yeni basımlarını yapmaktan vazgeçer.
6 Mayıs 1931 günü ise Nâzım Hikmet, yazdığı ilk beş şiir kitabında ‘bir zümrenin başka zümreler üzerinde hakimiyetini temin etmek gayesiyle halkı suça teşvik ettiği’ iddiasıyla hakim karşısındadır. Bu davadan beraat eder, ancak 1933 yılında “Gece Gelen Telgraf” kitabı hakkında üst üste iki dava açılır.
Şair için asıl büyük darbe 1938 yılında Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nde ‘askeri isyana teşvik’ suçundan yargılanarak, Askeri Yargıtay’dan gelen onayla 28 yıl 4 ay ağır hapse mahkum edilmesi olur. 12 yıl boyunca cezaevinde kalır. Cezaevine girdiği 1938 yılından itibaren de şiirleri ülkede yasaklanır; bu yasak 1965’e dek sürecektir.
Nâzım Hikmet, Türkiye’de susturulan fikirlerin ve yazarların bir simgesi haline gelmiştir.
Bir diğer simgesel isim, Kara Harp Okulu son sınıfı öğrencisiyken 1938 yılında Nâzım Hikmet ile birlikte tutuklanan A. Kadir (İbrahim Abdülkadir Meriçboyu)’dir. Ankara Cezaevi’nde kısa bir süre Nâzım Hikmet ile yatan A. Kadir’in, 1943 yılında yayımladığı ve savaş karşıtı şiirler içeren ilk kitabı “Tebliğ” sakıncalı görülerek toplatılır; şair de  yaklaşık 5 yıl sürecek bir sürgüne gönderilir.
1940’lı yıllar tek parti yönetiminin yasaklarını yoğun olarak devam ettirdiği yıllardır. 1946’da yayın hayatına başlayan ve Sabahattin Ali, Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz’ın yazarlığını yaptığı haftalık mizah gazetesi Marko Paşa; ‘toplatılmak’ ve ‘yasaklanmak’ denince akla ilk gelen yayınlardan biridir. 
Marko Paşa’nın 16. sayısındaki açıklama, iktidarın demokrasi ve basın özgürlüğü anlayışı konusunda fikir verebilir: “Ne gün fırsat bulursa o gün çıkar, çıktığı gün saat 8 ile 9 arası satılır, 9’da toplamaya başlarlar. Türkiye’deki demokrasinin ve basın hürriyetinin miyarı olan böyle bir acayip mizah gazetesidir.”   

ÇİLE ÇEKEN YAZARLAR
Dönemin en sert muhalefetini yapan, komünist olduğu gerekçesiyle suçlanan derginin tirajı 60-70 binlere ulaşır. Pek çok sayısı toplatılan dergi sık sık kapatıldığından, zaman zaman Merhumpaşa, Malumpaşa, Yedi-Sekiz Hasan Paşa, Hür Marko Paşa gibi farklı adlarla çıkmak zorunda kalır. Kapatılma sebeplerinden biri de adındaki ‘paşa’ sözcüğünün Milli Şef İsmet Paşa ile alay ettiği düşüncesidir. Dergide yazanların tümü de yazdıkları nedeniyle hakim önüne çıkıp yargılanmıştır.
Türkiye’de Nâzım Hikmet ile birlikte yazar olmanın ‘çile’sini en çok çekmiş adlardan biri de Sabahattin Ali’dir. Marko Paşa’daki yazılarından önce de ‘Gazi’ye tahkir’, ‘komünist etkinliklerde bulunmak’ gibi çeşitli suçlarla yargılanan, hapishanede yatan ve polis tarafından sürekli izlenen  Ali, yurt dışına kaçmak isterken 1948’de, kendisini yurt dışına kaçırmak üzere anlaştığı Ali Ertekin tarafından öldürülür.
Marko Paşa’nın yazar kadrosunun yazdıkları kitaplar yüzünden de iktidarla başı derttedir. Aziz Nesin’in 1948 yılında yayımladığı “Aziznâme” adlı taşlama kitabı hakkında İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde dava açılır sözgelimi.
Nesin 4 ay boyunca tutuklu olarak yargılandıktan sonra aklanır. Ancak bunun üzerinden çok geçmeden Marko Paşa kapatılınca yayımlamaya başladığı Baştan, bu da kapatılınca Yeni Baştan adıyla çıkan dergide Türkiye’nin yasaklı yazarlar listesinde yer alan Georges Politzer’in “Marksist Felsefe Dersleri” adlı kitabından bir yazı çevrince, yaşamının 16 ayını Üsküdar Paşakapısı ve Niğde cezaevlerinde geçirir. 

HEM SINIF HEM KIRMIZI!
Rıfat Ilgaz ise 1940’lı yıllar için oldukça anlamlı bir sözcüğü -”Sınıf”- kitabının adı olarak seçince kendini hakim karşısında bulur. 1944 yılının Ocak ayında yayımlanan Ilgaz’ın ikinci şiir kitabı “Sınıf”ın kapak rengi de kırmızı olunca, kitap yasaklanmaktan kurtulamaz ve yazarı 6 aya mahkum edilir. Rıfat Ilgaz, bir süre saklansa da sonradan cezasını çekmek üzere teslim olur. 1948’de yayımlanan “Yaşadıkça” kitabı ise yayımlanır yayımlanmaz Sabahattin Ali’nin “Sırça Köşk” (1947) adlı öykü kitabıyla birlikte Bakanlar Kurulu kararıyla toplatılır.
‘40’lı yılların belki de en şaşırtıcı yasaklı kitaplarından biri ise Sait Faik’in “Medar-ı Maişet Motoru”dur. Kitap 1944’te yayımlandığında sıkıyönetim mahkemelerince toplatılır. Kitabın toplatılma gerekçesi ise bir Aziz Nesin öyküsüne konu olacak kadar ilginçtir: Kitaptaki kahramanlardan biri eski bir asker kaputu giymektedir. Ve fakat sıkıyönetim, askerin eski bir asker kaputu giyemeyeceğine hükmetmiştir.
Takvimler 1950’yi gösterdiğinde Türkiye yeni bir döneme girer. CHP’nin uzun yıllar süren tek parti yönetiminden sonra ülkede yeni bir iktidar vardır: Demokrat Parti (DP). DP iktidara gelmeden bir yıl önce ise, partinin seçimlerde içeriğinden çokça faydalanacağı, ‘köy edebiyatı’nın da çığır açıcısı olarak görülen Mahmut Makal’ın “Bizim Köy” romanı sanık sandalyesindedir. Makal, ‘Anadolu köylerinin ekonomik ve sosyal yapısını kötü göstererek komünizm propagandası yaptığı’ gerekçesiyle 1949 yılında tutuklanır. 

DP DÖNEMİ
1950’de yönetim değişir, DP iktidarı dönemi başlar; ancak kitap yasakları konusunda olumlu bir gelişme olmaz. Yasaklı kitaplar hâlâ yasaklıdır; onlara yenileri eklenir, yazarlar tutuklanmaya, cezaevlerinde yatmaya devam eder. 
Siyasi kitaplarının yanı sıra pek çok şiir kitabı da yasaklanır. Bunların arasında Arif Damar’ın, Melih Cevdet Anday’ın, Şükran Kurdakul’un ve Metin Eloğlu’nun kitapları da vardır. 1957 yılının Ocak ayında Arif Damar’ın “Günden Güne” adlı şiir kitabı yasaklanır, diğer yasaklama kararları da bunun arkasından sökün eder. Üç hafta sonra Melih Cevdet Anday’ın “Yan Yana” adlı şiir kitabı için yasaklama kararı gelir; sadece 48 saat sonra da Şükran Kurdakul’un “Giderayak” şiir kitabı kara listeye girer. 42 günlük bir aradan sonra ise Metin Eloğlu’nun “Sultan Palamut”u yasaklama engeline takılır.
DP iktidarının devrildiği 27 Mayıs 1960 darbesiyle birlikte öteden beri yasaklı olan sosyalizm ve komünizm içerikli kitapların yanına dini nitelikli kitaplar eklenir. Yaşar Kemal, kurucuları arasında yer aldığı Ant dergisinde yayımlanan yazılarından dolayı çeşitli kovuşturmalara uğrar. Aynı derginin yayınları Emile Burns’ün  “Marksizmin Temel Kitabı” adlı yapıtı yayımlayınca yayınevinden sorumlu olan Yaşar Kemal de 18 ay hüküm giyer, ancak karar Yargıtay tarafından bozulur. 

12 MART ROMANLARI
Bir taraftan Sabahattin Eyuboğlu ile Vedat Günyol’un Fransız İhtilali’nin devrimci yazarı François-Noil Babeuf’tan çevirdikleri “Devrim Yazıları” adlı kitap toplatılırken; bir taraftan da Nurculuk tarikatının kurucusu sayılan Said Nursi ile ilgili kitaplar dönemin gözde yasaklıları arasına girer. “Bediüzzaman ve Nur Risaleleri” ve “Said Nursi’nin Hayatı” kitapları darbeden hemen bir yıl sonra yasaklanır, “Asa-yı Musa” ise 1965’te.
Bir başka ilginç yasak şiir kitabı ise 1930’ların yenilikçi şairi Ercüment Behzat Lav’ın 1931’de yayımlanan “S.O.S”idir. Adı sürrealizmle, fütürizmle anılan ve yazdığı dönemde Nâzım Hikmet ile başlayan toplumcu şiir akımına yakın durmayan Lav’ın “S.O.S”i, 1965’te yasaklanarak raflardan kaldırılır.
1968 yılında ise yasaklılar listesine ünlü Fransız yazar Andre Malraux “Umut” romanıyla girer. “Umut”, 4. Sulh Ceza Mahkemesi’nin kararıyla içinde komünistlik propagandası görüldüğü için toplatılır.
1960 darbesinden 11 yıl sonra Türkiye 12 Mart 1971 sabahı bir başka darbeye uyanır. Muhtırayla birlikte edebiyatta 12 Mart’ı konu alan romanlar ağırlık kazanır. Darbeden geriye Türkiye’nin tarihine idamlar, kanlı olaylar ve işkencelerle birlikte, 12 Mart romanları olarak anılacak pek çok roman da kalacaktır. Bunların en ünlülerinden biri de Sevgi Soysal’ın yazdığı “Şafak”tır (1975).
Sevgi Soysal, askeri müdahaleden sonra siyasal nedenlerle 8 ay cezaevinde tutuklu kalır. Ancak Soysal’ı hakim önüne çıkaran kitap, şaşılacak şekilde, politik içerikli değildir. 1970’te yayımlanan, kadın-erkek ilişkilerini ele aldığı “Yürümek” adlı romanı müstehcenlik suçlamasıyla toplatılır ve Soysal kısa bir tutukluluk döneminin ardından program uzmanı olarak çalıştığı TRT’den ayrılmak zorunda kalır.
Aynı dönemde hakim karşına çıkan bir yazar da Can Yücel’dir. Hem de şiir kitaplarıyla değil, çevirileriyle. Öldüğünde dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e hakaret ettiği gerekçesiyle hakkında kesinleşmiş bir yıl iki ay hapis cezası bulunan, yönetimlerle başı pek hoş olmayan Can Yücel; 12 Mart’ta Che Guevara ve Mao’dan çeviriler yaptığı gerekçesiyle 15 yıl hüküm giyer ve Adana Cezaevi’nde gönderilir. 3 yıl sonra, 1974’te af çıkınca salıverilir.
Can Yücel’in de Sevgi Soysal’ınki gibi müstehcenlik gerekçesiyle toplatılan bir şiir kitabı vardır: “Rengahenk”. Bu kitap, 1980 darbesi sonrasında raflardan kaldırılır.
1980’den sonraki yasaklara ve yasaklılara geçmeden önce 1970’li yılların devlet eliyle gerçekleştirilen en büyük ‘kitap katliamı’ndan söz etmeliyiz. Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), 16 Ekim 1975’te valiliklere yolladığı bir genelgeyle okul kütüphanelerinden bazı kitapların toplatılmasını ister.
Gerekçesi de ‘MEB’in bazı okulların sınıf ve okul kitaplıklarında mizah edebiyatı adı altında veya memleket gerçeklerini aksettirdiği iddiası ile yayımlanan, fakat gerçekte milli terbiyemize aykırı, ahlâk, aile, hatta cemiyet değerlerimizi yıkmaya matuf kitapların bulunduğunu müşahede etmesi; aynı zamanda bu kitapların, gayeleri kurulu düzeni yıkmak olan istikameti belli bazı yazarlara ait oluşunun MEB’in dikkatinden kaçmaması’dır.
MEB’in  okul kitaplıklarından toplatılmasını istediği kitaplar listesinde dünya ve Türk edebiyatının en önemli adları yer alır: Charles Dickens’tan Albert Camus’ya, Gogol ve Dostoyevski’den Jean Paul Sartre’a, Orhan Kemal’den Sabahattin Ali’ye, Tarık Dursun K.’dan Yaşar Kemal’e ve Çetin Altan’a  uzanan bir listedir bu. 

SARTRE’DAN TELGRAF
Aziz Nesin; başkanlığını yaptığı Türkiye Yazarlar Sendikası adına 17 Ocak 1976’da yayımladığı basın bülteniyle MEB’in bu uygulamasını Nazi Almanyası’nda ve faşist İtalya’da benzerleri görülmüş olan kitap düşmanlığı ve kitap kıyımına benzeterek, dönemin Milli Eğitim Bakanı Ali Naili Erdem’i ve ortak üyesi bulunduğu hükümeti kültür düşmanı ilan eder.
Pek çok yabancı yazar da gönderdikleri telgraflarla Türkiye Yazarlar Sendikası’nı destekler. Bunlardan biri de, adı “İş İşten Geçti” kitabıyla toplatılması istenen kitaplar listesinde yer alan Fransız yazar ve filozof Jean Paul Sartre’dır. Sartre mesajında, “Aralarında kitaplarımın da bulunduğu Fransız kitaplarına uygulanan yasaklayıcı tedbirleri onur kırıcı olarak karşılıyor, mücadelenizi paylaşıyorum. Dostluklarla” yazar.
Yasaklanan kitaplar ve yazarlar, MEB’in kara listesi, sanırız ki pek çok politik olay kadar 12 Eylül’ün ayak seslerini duyuranlar arasındadır. Evlerin basılıp sakıncalı kitapların arandığı dönemler, ‘80’lerde yaşayan aydın kesim için ‘70’lerden alışık oldukları bir durumdur zaten. ‘70’lerde okullardan da, evlerden de ırak tutulması gereken kitaplar 1980’lerle çığ gibi büyür:  ‘80 darbesinden sonra Aziz Nesin’in, Yaşar Kemal’in, Tolstoy ve Dostoyevski’nin eserleri yasaktır.
Nedim Gürsel’in darbeden sonra “Uzun Sürmüş Bir Yaz” (1976) adlı öykü kitabı da uzun süre yasaklanır. 1983’te yayımlanan “Kadınlar Kitabı” ise basımından 10 gün sonra müstehcenlik iddiasıyla toplatılır. 
Adalet Ağaoğlu’nun “Fikrimin İnce Gülü” romanı hakkında, ‘askeri kuvvetleri tahkir ve tezyif (küçük düşürmek)’ suçlamasıyla dava açılır. Kitap, 1981 yılında dördüncü basımından sonra toplatılır. İki yıl süren davanın ardından Ağaoğlu aklanır. “Bir Düğün Gecesi” ise ‘ihbara rapten’ savcının masası üzerindedir, ancak o, soruşturma aşamasında kalır. 
Şair Yaşar Miraç’ın şiir kitapları da 12 Eylül sonrasında yasaklananlar arasındadır: “Trabzonlu Delikanlı”, “Taliplerin Ağıdı” ve “Gül Ekmek” adlı şiir kitapları yasaklanır, Miraç  aklanır, ancak kitapların yasağı tam yedi yıl sürer.
‘80’li yıllarda kitapları toplatma ya da yasaklama gerekçelerinde politik sebeplerle birlikte  ‘müstehcenlik’ suçlamaları ağır basar. 1985 yılına bakalım sözgelimi... Bu yıl, Can Yayınları tarafından basılan iki kitap, müstehcen bulunduğu için toplatılır ve haklarında dava açılır. Bunlardan biri Henry Miller’ın Amerika’da da 1960 senesine kadar basılması yasaklanmış “Oğlak Dönencesi” romanıdır. 12 Eylül darbesinden sonra Turgut Özal’ın Başbakanlığa bağlı olarak kurduğu Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu, yaklaşık 3 yıl süren dava sonunda kitap hakkında 1988 yılında mahkumiyet kararı verir. 


YAYINCILARIN OYUNU
Can Yayınları kararı temyize götürüp reddedilince Henry Miller Türkiyeli okura yasaklanmış olur. Ancak, Miller’ın kitabı yayıncılar arasında Babıali tarihine geçecek bir dayanışma yaratır. 39 yayınevi bir araya gelerek kitaptaki muzır cümlelerin yerlerini boş bırakarak “Oğlak Dönencesi”ni yayımlar.
Bu arada kitabın başına Muzır Neşriyat Kurulu’nun raporu, savcının son iddianamesi ve Can Yayınları’nın sahibi Erdal Öz’ün savunmasının metni eklenir. Bu sayfalarda romanın içinde boş bırakılan sakıncalı cümlelerin tümü, sayfa numaraları da belirtilerek yer alır.
Roman, daha yayımlandığı gün yeniden toplatılır, 39 yayımcı da kendini hakim önünde bulur. Ama tüm bu ‘muzır’ oyun, yasalara uyumlu olduğu için yayıncılar aklanır. 
Yine 1985’te Ahmet Altan’ın “Sudaki İz” romanı üçüncü baskısı yapıldıktan sonra müstehcenlik suçlamasıyla toplatılır. Ertesi yıl ise Kür’ün “Bitmeyen Aşk” romanının halkın ar ve haya duygularını incittiğine karar verilir. Aynı yıl toplatılma sırası Pınar Kür’ün bu defa “Asılacak Kadın” romanındadır. 

YENİ HEDEF ETNİSİTE
1990’lı yıllarda politik yasakların merkezi, sol ideolojik yayınlardan Ermeni ve özellikle Kürt meselesini ele alan kitaplara kayar. Politik yayınlar için 2000’li yıllarda da aynı durum söz konusudur. Sözgelimi, Prof. Wadie Jwadeh’in “Kürt Milliyetçiliğinin Tarihi”, Evrensel Yayınları’nın “Kürt Sorunu ve Demokratikleşme” kitabı 2000’de yasaklardan nasibini alanlar arasındadır.
‘Ahlaka mugayir’ eser avı bu yıllarda da devam eder; Şebnem İşigüzel’in “Hanene Ay Doğacak” adlı ilk öykü kitabı 1990’lı yılların muzır kitaplarındandır, 2000’li yıllarda ise küçük İskender’in “666” adlı şiir kitabı, Bedri Baykam’ın “Kemik”i, Enis Batur’un “Elma”sı bu ava takılanlardandır. Müstehcen bulunan kitaplar arasında çeviriler de bulunur: Philip Roth’un “Portnoy‘un Feryadı” adlı romanı, Pedro Almadovar’ın “Patty Diphusa Hikayeleri”, Chuck Palahniuk’un “Tıkanma” adlı romanı sözgelimi.
2000 yılının kitaplarla ilgili yaşanan ve gündemi uzun süre meşgul eden en olumsuz gelişmelerinden biri ise, Mehmet Uzun’un yayım tarihleri çok eski olmasına, herhangi bir soruşturmayla karşılaşmamışlıklarına, üstüne üstlük İstanbul’da da daha önce yayımlanmalarına rağmen altısı Kürtçe olan yedi kitabının, Diyarbakır DGM tarafından yasaklanmasıdır. Yapılan itiraz üzerine DGM kararından geri döner.
Elif Şafak’ın politik sebeplerle, üstelik Türk Ceza Kanunu’nun(TCK) çokça tartışılan 301. maddesine dayanarak yargılanması ise son on yılın en vahim gelişmelerinden. Şafak’ın Türk ve Ermeni asıllı bir ailenin iç içe geçmiş tarihini anlattığı romanı “Baba ve Piç” hakkında Kemal Kerinçsiz ‘Türk milletini soykırımcı olarak göstermek, Türklüğü aşağılamak’ iddiasıyla dava açar. Elif Şafak ve kitabı yayımlayan Metis Kitap’ın editörü Semih Sökmen hakkında soruşturma başlatılır, ancak Avrupa Parlamentosu’nun 2006 Türkiye Raporu görüşmelerine dahi konu olan dava beraatle sonuçlanır.

DURUM HÂLÂ VAHİM
2000’li yılların başlarında yine müstehcenlik iddiasıyla bazı kitapların imhasına karar verildi. Bunlardan üçü, 2003 yılında İstanbul 2. Asliye Mahkemesi tarafından imha kararı verilen Marquis de Sade’ın “Yatak Odasında Felsefe ya da Ahlaksız Eğitmenler”, Erje Ayden’in “İkinci Caddenin Çılgın Yeşili” ve yine aynı yazarın “Hauptbahnof’tan Bir Trene Bindim” adlı eserleri...
Bu kitaplara yönelik imha kararına ‘halkın ar veya haya duygularının incitilmesi veya cinsi arzuların tahrik ve istismar eder nitelikte genel ahlaka aykırı yayın yapılması’nı düzenleyen 426 ve 427. maddeler gerekçe gösterildi.
Artık 2009’dayız ve 1920’lerden bu yana değişmeyen olumsuzlukların başında kitap toplatma, yasaklama, imha haberleri geliyor. Türkiye Yayıncılar Birliği Yayınlama Özgürlüğü Komitesi’nin raporlarına göre 2008 ve 2009 Haziran ayları arasında ise 26 yayınevinin yayımladığı 62 kitap hakkında yargılama süreci başlatıldı. Bunlardan 25 mahkumiyet, 5 beraat, 2 takipsizlik kararı çıktı. Kısacası durum hâlâ çok vahim! 

DÜŞÜNCEYE ÖDÜL
Türkiye Yayıncılar Birliği, Türkiye’de düşünce ve ifade özgürlüğü için mücadele eden yazarlara destek vermek amacıyla 1995’ten bu yana Düşünce ve İfade Özgürlüğü ödülleri veriyor. “Bu son olsun” temennileriyle verilen ödülü alanlar arasında Yaşar Kemal, Elif Şafak, Perihan Mağden, Enis Batur, Mehmet Uzun da bulunuyor.
2009 Ödülleri ise yazar Nedim Gürsel, Sel Yayınları sahibi İrfan Sancı ve Şanlıurfa’da 54 yıldır kitapçılık yapan Naci İpek’e verildi.
Türkiye’nin yasaklı kitaplar üzerinden okunacak tarihi  bir ibret tarihi. “Türkiye neden okumuyor?” diye sorarken, her yasak ya da toplama kararıyla çığ gibi büyüyen bu iç karartıcı tarihi de düşünmeliyiz.
Çünkü bu türden yasakların konulduğu her ülkede olduğu gibi, burada da okumak ve yazmaktan ancak ‘imtina edilir’. Nitekim sonuç da ortada.
Kitapların ve yazarların yargılanmadığı, yasaklanmadığı, toplatılmadığı bir ülkede yaşamayı dilemek hepimizin hakkı...  Böyle bir ülkeye kavuşmak dileğiyle...

GÖRÜŞLER

Kitapları yargılanan yazarlar anlatıyor
“200 yıldır Fransa’da böyle bir suçlama yok”
Nedim Gürsel

İlk kitabım “Uzun Sürmüş Bir Yaz”, 1980 darbesinden sonra Türk Ceza Yasası’nın 159. maddesi gereğince ‘devletin güvenlik kuvvetlerini tahkir ve tezyif’ suçlamasıyla toplatılmıştı. Bu kitap 1976 yılında Türk Dil Kurumu Ödülü’nü aldığında bu ödülü bana bizzat Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk vermişti.
Dolayısıyla şaşırdım, çünkü çelişkili bir durum vardı ortada. Cumhurbaşkanı’nın elinden aldığım bir ödülü hak eden kitabım, orduya hakaret suçlamasıyla toplatılmıştı ve askeri mahkemede yargılanıyordu. Tabii ciddi bir yargılamaydı, çünkü o dönem bir baskı dönemiydi. Fakat uzun süren bir yargılamadan sonra beraat ettim.
Sonra “Kadınlar Kitabı” toplatıldı. Bu kez müstehcenlik gerekçesiyle, 426. maddeden. Bir yazarın TCK’nın ilgili maddelerini böylece öğrenmiş olması da bana aykırı geliyor. Ama o dönemde Türkiye’de kitaplar toplatılıp yazarlar yargılanıyordu. 
Ama Avrupa Birliği’ne tam üyelik hedefleyen Türkiye’de 2008’de yayımlanan “Allah’ın Kızları” adlı romanımın ‘toplumun bir kesiminin dinsel değerlerini aşağılama’ suçlamasıyla yargılanması, Türkiye’nin bir türlü düşünce özgürlüğü konusunda yol alamadığının bir kanıtı.
Neredeyse bir yıldır süren bir yargılama süreci yaşıyorum; ipe sapa gelmez suçlamalar nedeniyle, bağlamlarından çıkarılıp çarpıtılmış cümleleri suçmuş gibi gösteriyorlar. Bu nedenle yargılanan bir yazarım; zihnim bununla meşgul, halbuki oturup yeni romanımı yazmak istiyorum. Bundan sonra da otosansür gibi bir mekanizma çalışmasa bile daha dikkatli olacağım. 

Kitaptan korkmayalım
Duruşmanın ikinci celsesinde Paris’ten kalkıp romanımın arkasında durmak için geldim. Çünkü yobazların elinde kepaze olsun diye yazmadım ben “Allah’ın Kızları”nı. İnsanlar, okurlar tat alsınlar, hayal kursunlar, belki İslam coğrafyasını, İslam tarihini tanısınlar diye yazdım.
Kitaptan artık korkmamamız gerekiyor, insanlık tarihi boyunca kitap yasakları olmuş, özellikle teokratik toplumda. Diyeceğim, bu görece suçlamalar toplumdaki normlara, değer yargılarına göre değişiyor. Ama demokratik ve uygar bir ülkede, düşünce özgürlüğünün temel değerlerden biri olarak kabul edildiği ülkelerde bu tür olaylara artık rastlanmıyor. Hele hele dini hakaretle suçlama, örneğin uzun süreden beri yaşadığım Fransa’da Voltaire’den bu yana, Aydınlanma Çağı’ndan bu yana yok; tam  200 yıldır böyle bir suç yok. Çünkü gerçekten laik bir toplumda böyle bir şuç olamaz.
Hele söz konusu suçu bir romanın işlediği söz konusu bile edilemez; bu gülünç bir şey. Gülünç olduğu ölçüde de vahim. Çünkü Türkiye’de hâlâ ne yazık ki bir yazar bir roman yazdığı için ve romanında dine hakaret ettiği suçlamasıyla mahkum edilmek istenebiliyor. 



“Beni en çok üzen, kitaplarımın ölmeden mezara girmesiydi”
Pınar Kür

Şimdiki durumla benim kitaplarımın yargılandığı zaman arasındaki fark şuydu: Bizim kitaplarımız toplatılıyordu. Raflarda satılması mümkün değildi. Şimdi birtakım yargılamalar yapılıyor, ama kitap yine de satılıyor. Bizim kitaplarımız toplatılırdı ve artık nereye atılıyorsa bir daha kitapların geri gelmesi hiçbir zaman mümkün olmazdı. Biz bunu biliyorduk.
Kitaplar mahzenlere atılıyor, su altında kalıyor, yani çürümeye bırakılıyordu. Tabii beni en çok sinirlendiren ve üzen şeylerden biri, mecazi olarak da, gözümün önünde kitaplarımın ölmeden mezara girmiş gibi olmasıydı.
Kitaplarımdan biri mahkemelere gitti: “Yarın Yarın”. Sıkıyönetimce ‘komünizm propagandası yaptığı’ gerekçesiyle toplatıldı ve yasaklandı. Selimiye’de duruşmaya gidiyordum; karanlık, taş duvarlı Selimiye’de, o dönemde, 12 Eylül’de, kapıdan girmek ayrı merasim, kimliklerin alınması ayrı merasimdi. Orada başka sebeplerden yargılanan gençlerle koridorlarda karşılaşmak benim için ayrı  bir stresti. 
“Bitmeyen Aşk” ile “Asılacak Kadın” ise muzır yasasıyla yargılandı. Ondan sonraki kitaplarımda cinsellik yoktu ama bu konuda söyleceklerimi söylemiştim. Bu nedenle mi yoksa otosansürden mi bunu kestirmek zor, ama sonraki kitaplarım cinsellikle ilgili olmadı. 

“Türkiye’yi terk edebilirdim”
“Yarın Yarın”ın davası 1983’te başladı, 1986’da da ötekiler...  Artık ben her telefon çaldığında “Dur bakalım bu sefer ne yasaklandı?” diye bir korkuya kapılmıştım. “Asılacak Kadın” yayımlandıktan 7 sene, “Yarın Yarın” da 6 sene sonra yasaklandı.
“Bitmeyen Aşk” ise yayımlandı, hemen ertesinde ikinci baskısı yapıldı, üç ay bile geçmeden yasaklandı ve toplatıldı.
Bu durumda sizin eseriniz orada hakikaten yok ediliyor, imha kararı çıkmasa bile o kitaplar ölmüş oluyor. Tüm bunlar çocuklarımı birer birer kaybetme duygusu yaşatmıştı bana.
Bir aralar Türkiye’yi terk etmeyi bile düşündüm o dönemde. Ama duruşmalara gide gele içimde yükselen duygular, öfke daha sonra “Bir Cinayet Romanı” adlı romanımı yazmamda büyük etken olmuştur.
Kitap, doğası gereği insanlarda herhangi bir kötülüğe sebep olamaz. Kitap bilinci ve hayal gücünü geliştirir. Okuyarak etkilenme, gördüğünü taklit etme mekanizmasının çok dışında bir şeydir. Dolayısıyla dünyanın hiçbir yerinde halka zarar verdiği düşüncesiyle kitap yasaklanmaz. n

“Romanlardan korkaklar korkar“
Şebnem İşigüzel

En temelde düşünce bir haktır. Hak olan şey suç olamaz. Dolayısıyla  kitapların birer suç aletine dönüştürülmesine karşıyım. Flaubert’in başı “Emma Bovary”yi neden yazdı diye ağrıdı; ama bu yüz yıl önceydi. Nabokov’un “Lolita”sı kendisine Amerika’da bir yayıncı bulamadı ama bu da elli yıl önceydi. 

Faşizmin çirkin işareti
Naziler kitapları meydanları yığıp yaktılar eh bu da ‘40’lı yıllardı.  Bugün buna teşebbüs ediliyorsa üzücü. Zamanın epey gerisine düşmüş olmak açısından.
Son romanım “Resmigeçit”in arkasına “Romanlardan korkaklar korkar!” yazdık. Aynı romanda  kahramanım “Ne yani bir roman kahramanını mı tutuklayacaklar!” diye şaşırır ve ardından bu kuşku ve korku üzerine şu yorumu yapar: “O zaman hiçbir şey geçip gitmemiş bu ülkede: Ne soykırım, ne darbe, ne kötü siyaset !”  Bence durum kahramanım Mösyö Kevork’un aktardığı gibi.
İlk kitabım “Hanene Ay Doğacak” 1993’te yasaklanmıştı. O zaman bu yasağa karşı aralarında Orhan Pamuk, Yaşar Kemal, Latife Tekin gibi isimlerin bulunduğu  yazarların altına imza attıkları metinde güzel bir cümle vardı: “Edebiyat her şeyi konu eder.” Pusula bu olmalı. Kitap yasaklamak faşizmin çirkin işareti.

Muhalif bir bilge CAN YÜCELMİRAÇ ZEYNEP ÖZKARTAL

18/9/2009 · Kategori: Anma

 

Muhalif bir bilge CAN YÜCEL

MİRAÇ ZEYNEP ÖZKARTAL

12 Ağustos 2009, Can Yücel’in 10. ölüm yıldönümü... Diliyle, zekasıyla, birikimiyle, dünya görüşüyle Türk şiirinin başlı başına bir kolu olan, şiire yepyeni bir damar açan Can Yücel’in... “En güzel şiiri” olan yaşamını kağıda dökerek anıyoruz şairi...

29 yaşında, genç bir ‘muallim’ heyecan içinde bekler kapıda... Genç karısı ilk doğumunu yapıyordur içerde; acaba kız mı erkek mi? Ve ebe hanım kapıda belirir, katmerli müjdeyi verir. “Hem kız hem erkek”... Yıl 1926, günlerden 21 Ağustos.
Sekiz yıl sonra Yücel soyadını alacak olan Hasan Ali Bey, ikiz çocuklarına Can ve Canan adlarını uygun görür.
Adını posta ve telgraf nazırı büyükbabası Hasan Ali Bey’den alıyordur; babası ise Mevlevi müridi Ali Rıza Bey’dir Hasan Ali Yücel’in.
İlk çocuklarının doğduğu yıl, Cumhuriyet de üç yaşına girmiştir henüz. Yapacak çok işi vardır bu kuşağın... İstanbul Üniversitesi’nden felsefe diplomalı Hasan Ali Bey, öğretmenlikle başlamıştır ülkesine hizmete... Önünde Milli Eğitim Bakanlığı’na varacak uzun bir yol vardır.

ŞİİRDE GOL ATMAK
Bu yolda ilk adım, 1932’de Türk Dil Kurumu’nun etimoloji bölümünün başına geçmek olur. Ne var ki, Boğaziçi İlkokulu’na başlamak üzere olan çocuklarından ayrı kalmak anlamına gelir bu. Memleket hizmet bekler düsturuyla çıkar yola.

“Sevinçten uçardım hasta oldum mu,/ 40’ı geçerse ateş, çağ’rırlar İstanbul’a/ Bi helallaşmak ister elbet, diğ’mi, oğluyla!”

Can Yücel, kız kardeşi Canan ile birlikte Boğaziçi İlkokulu’na gider bu arada. Ama kardeşiyle devamlı kavga halindedir evde, aile çözümü Can’ı yatılı okula yollamakta bulur.
Aynı şehirde yatılı okula yollanmak çok üzer onu, benimseyemez bir türlü. Nereden bilsin ki hayatı boyunca hiçbir şeyi benimsemeyecektir zaten. İyi bir futbolcu olmanın hayaliyle yaşar, 50 yıl sonra bile nasıl gol atacağı rüyasına girecektir. “Şiirde nasıl gol atacağını düşündüğü” günlerde...

10 YAŞINDA İLK ŞİİR
İlk şiiri de bu sıralarda, henüz 10 yaşındayken düşer kalemine. Babasının Paris’ten getirdiği Beethoven ile Mozart plaklarının etkisiyle yazılır ilk dizeler: “Kuşların sesini severdi Beethoven/ Mozart’ın sevdiği gibi/ Dehaları geçti şaheser oldu/ Mozart’ın istediği adam oldu”.
Ve bu ilk şiir, Peyami Safa’nın yönet-tiği, Cumhuriyet’in çocuk sayfasında okuyucuyla buluşur.
Babası Hasan Ali Yücel, 1938 yılında Celal Bayar hükümetinin milli eğitim bakanı olduğunda artık ailenin de Ankara’ya taşınma zamanı gelmiştir.
Bu kez Taşmektep’e yollanır çocuklar. Can “ahır gibi” der bu okula. Üstelik futbol da oynayamaz. Üstüne bir de “vekil oğlu” muamelesi gelince hiç sevmez. Ortaokul bitince Atatürk Lisesi’ne gider. Burada mutlu olur nihayet... Hele ki Cevdet Kudret, Nurullah Ataç gibi hocalarla...
Klasik şubenin sekiz öğrencisi Latince öğrenir, Nazım okurlar burada. O sekiz kişiden biri de Gazi Yaşargil’dir. Birlikte yurtdışında okuma hayalleri kurdukları ve bu amaç uğruna harçlıklarını biriktirdikleri can dostu Gazi.
PORTAKAL GİBİ PROTOKOL
Vekil oğlu olmak ağır gelir Can Yücel’e, babasına tek parti rejiminden ötürü “Utanıyorum senden” deyip durur, binmez arabasına. Protokol onun lugatında “portakal gibi bir şeydir”. Protokolü küçümsemesi bu benzetmeyle kalmaz:
“Resmi zevat ya da politikacılar evden telefonla babamı arardı. Genellikle telefonu ben açardım. Babamla benim ses tonumuz hemen hemen aynıydı. Arayan kişi ‘Arı hürmet ederim efendim. Zatıalileriniz uygun görürse’ diye bir konu anlatmaya başlar, ben de hiç araya girmez sonuna kadar dinlerdim ve sonra ‘Babam evde yok’ derdim”.
Lise bittiğinde Hasan Ali Yücel oğlunu Nazi Almanya’sına göndermek istemediği için Gazi Yaşargil yurtdışına tek başına gidecektir, Can Yücel ise kendisi için biriktirdiği fonu arkadaşına verir.
Kendisi bir süre Dil Tarih Fakültesi’nde Alman filolojisi okuduktan sonra babası tarafından Cambridge’e ‘yollanır’. Çünkü 1946’da, Türkiye’nin çokpartili düzene geçmesiyle birlikte Can Yücel’in muhalifliği daha somut bir kimliğe bürünür. 

DOĞUŞTAN MUHALİF
Üniversitede okurken sol kanatta yerini alır, Dil-Tarih’teki İlerici Gençler Derneği’ne üye olur. Bunlar Hasan Ali Yücel’in kulağına gidince Can Yücel’in Cambridge yolu açılır. Burada Latince ve Yunanca okur.

“Ben ömrümce muhalif yaşadım/ Devletçe de menfi bir TİP sayıldım/ Onun için kan grubum/ RH NEGATİF.”

Londra’daki yakın arkadaşlarından biri Bülent Ecevit olur. Bir pansiyonun suit odasında Ecevit kalır (çünkü o basın ataşe yardımcısıdır), kalorifer dairesinde ise Can Yücel. Ama sabah olup da Ecevit işe gidince onun odasına yerleşir her gün.
Bertrand Russell’dan ders alıyor olsa da Cambridge’de mutlu olmaz. Çünkü Latincesi okuldaki Katolik gençlerin çok gerisindedir, o da rotasını Linkfield’a çevirir.
Öğrenci bursuyla, üç kuruşa zar zor geçinir. Hatta babası ziyarete geldiğinde ikramı mezarlıktan topladığı ebegümeci olur.
Yemek yoktur ama sanat boldur; Avni Arbaş, Sadi Çalık, Bedri Rahmi, İlhan Koman gibi sanatçılarla dostluk eder, resim tarihini öğrenmek için Institute of Art’ın kapılarını aşındırır. Biraz orda biraz burada geçen eğitim hayatı diplomayla sonlanmaz.

BABA BASKISI İLK KİTAP
Ancak babasından yeni bir ‘talimat’ gelir, bu kez Türkiye’ye dönmesi konusunda. Hasan Ali Yücel için zor bir dönemdir; Demokrat Parti iktidara gelmiş, köy enstitüleri ‘komünist yetiştirdiği’ gerekçesiyle kapatılmış, ülkedeki siyasi tablo değişmiştir.
Hasan Ali Yücel, bu sıkıntılı ortamda oğlu için çok önemli bir iş yapar ve ilk kitabı “Yazma”yı bastırır:
“Babam ‘Bastıralım bunları’ dedi. Benim hiç elim değmedi kitaba. Şiirleri babama yolladım, o da özenmiş, Bedri Rahmi Bey’den rica etmiş kapağını. Bana da iki üç tane verdi. Kitap hiç satmadı değil, satışa vermedi babam”.
1953’te tek kitaplı bir şair olarak askere gider Can Yücel. Hem de Kore’ye, Türkiye’nin batı blokuna yakınlaşma çabasında girdiği savaşa...
Komutanı ise Kore Savaşı’ndan sonra 27 Mayıs’ta Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk askeri darbesinin mimarlarından olacak Cemal Madanoğlu’dur. Buradan bir ‘kaçakçı imam’ hikayesiyle döner Can Yücel.
Birliğin imamı, tugayda kaçakçılık yapar. Madanoğlu bunu fark edince imamı hapse attırır. Bir süre sonra serbest kalır imam ama bir daha kimseye namaz kıldırmaz. Can Yücel’in deyişiyle “imam efendi greve gitmiştir”.
Askerlik dönüşü, Beyoğlu’nda bir odada Metin Eloğlu ile birlikte otururlar. Ne para ne de pul... Can Yücel Yeni Sabah’ta çalışıyordur, Metin Eloğlu ise ‘zaten’ çalışmaz. Bir gün Yücel’in annesi, “Bu Metin Bey ne iş yapar?” sorusuna şu yanıtı verir: “Şiir yapar, satar”. Oysa Yücel’e göre “Metin şiir yapar da, satamaz!”.
Derken yine Ankara günleri başlar. Zaten o yıllarda, tek kentte geçen sabit bir düzeni yoktur. 

ÜÇ ÇOCUKLU AİLE
Bu zor günlerde hayatının en büyük aşkıyla tanışır Can Yücel. Güler Yücel, Akademi’de öğrencidir o sıralarda. İlhan Koman bir gün ona “Can gelecek Ankara’dan” der. Can diye biri. Kim?  Sorunun yanıtının da önemi yoktur aslında.
Tanışırlar Güler’le Can ve bir hafta içinde aşk başlar aralarında. İki ay içinde de evlenirler. Yıl 1956.

“Yaşamak düğünse, sen orda gelindin/ Seni soydum, Güler, dünyayı giyindim”.

Artık ev geçindirmesi gerekiyordur, çevirmenliğe başlar. Bir de düzenli işi olur. Dönemin Devlet Su İşleri Müdürü Süleyman Demirel’in onayıyla kurumun Bornova merkezine girer. İki yıl boyunca iyi bir maaşla çalıştığı bu iş için şu yorumu yapacaktır yıllar sonra:
“Her politikacı gibi Demirel’in de yararı ve zararı olmuştur bu ülkeye. Ama iş verdiği için bana yararı oldu”.
1950’ler sona ererken Ankara’da tarihçi Andrew Mango ile tanışır ve bir teklif alır o sıralar BBC’nin yöneticilerinden olan Mango’dan. Böylece Londra’ya gidip BBC Türkçe servisinde çalışmaya başlar. Sabahlara kadar çeviriler yapar burada, hele 27 Mayıs darbesi patlayınca iş yükü daha da artar. Bir yandan da şiir yazmaya devam etmektedir.
Ama disipline gelmez kişiliği değişecek değil ya! Buruşuk gömlek, ütüsüz pantolonla gelip gider işe. Güler-Can Yücel çifti, beş yıl kaldıkları Londra’da, Yeni Hasan, Güzel ve Su’nun doğumuyla üç çocuklu bir aile olur. 

NAZIM’LA GELEN İSTİFA
Bu çekirdek ailede Londra’da yaşayıp giderken 1961’in 26 Şubat’ında bir telefon gelir Türkiye’den. Güler Yücel’e “Hasan ölmüş der” yavaşça. “Hangi Hasan?” “Bizim Hasan, babam”. Yanına Shakespeare’lerini alıp gider cenazeye.

“Hayatta ben en çok ok babamı sevdim/ Karaçalılar gibi yardanbitme bir çocuk/ Çarpı bacaklarıyla -ha düştü, ha düşecek-/ Nasıl koşarsa ardından bir devin,/ O çapkın babamı ben öyle sevdim.”

ÇEVİRİDEN MAHKUM
Dönme vakti ise Nazım Hikmet’in ölümüyle gelir. 3 Haziran 1963’te Nazım’ın ölüm haberi geldiğinde, kahırdan kafayı çeker Can Yücel. Hem de gece nöbetinde:
“Nöbette haberleri tercüme ettim. Belli bir saatte aşağı ineceğim. Masanın kenarında oturmuşum. Tıfla olmuşum, uyuma muyuma değil. Herifler aşağıda beni bekliyor. Dalmışım. O gün sabah yayını olmadı. Adamlar haklı olarak bu Can boykot yaptı falan diye, beni de tam sepetleme, istifamı istediler. Biz de istifayı bastık, Türkiye’ye geldik.”
Basar istifayı, döner Türkiye’ye, Marmaris’e gelip turizm temsilcisi olur. Ola ki bu sırada sevdalanır yaşamının son yıllarını yaşayacağı Datça’ya. Eşi Güler Yücel de öğretmenlik yapar. Bir süre sonra, ver elini yeniden İstanbul...
İlk kitabı “Yazma”nın ardından devam eder şiir yazmaya; Yenilikler, Beraber, Seçilmiş Hikayeler, Dost, Sosyal Adalet, Şiir Sanatı, Dönem, Ant, İmece ve Papirüs adlı dergilerde buluşur dizeleri okurla. Siyasi yazıları da Vatan, Demokrat, Söz gazetelerinde yayımlanır.
İkinci şiir kitabı ancak 1973’te yayımlanır: “Sevgi Duvarı”.
Zeki Coşkun’a göre bu kitaptaki şiirler “Hecenin kıskacında, Garip’in sokağa, küçük adama bakayım derken yarı lümpenleşmiş, havaileşmiş ikliminde, Nazım Hikmet’in gölgesinde folklorik açılım arayan ‘40 Kuşağı-Devrimci şiiri ve nihayet kendi deyimiyle ‘yanlış çeviri hareketi’nden doğan II. Yeni’nin ortamında son derece otonom, yerli, harbi, devingen, kendine mahsus ses taşıyan şiirlerdir”.
Ama Can Yücel’in geçim kaynağı çevirilerdir. Başına dert açacak çeviriler...
Yıl 1971, günlerden 12 Mart. Türk demokrasisi bir kez daha darbe alır. İşçi Partisi kapatılır, askeri mahkemeler harıl harıl mahkumiyet kararı verir.
Can Yücel de payını Che Guevara’dan “İnsan ve Sosyalizm”; Mao, Che ve Amerikalı bir generalin yazdığı “Gerilla Harbi” çevirileri nedeniyle alır: 15 yıl.
Amerikan generalinin bokuna yedi buçuk sene yedik” diye anlatır Yücel: “Adam diyor ki: ‘Bir memlekette sosyal adaletsizlik çok büyük olursa, halk gerilla hareketine taraf çıkarsa, siz istediğiniz kadar tedbir alın, bunu durdurmanıza imkan yoktur‘. Adam, Amerika açısından anlatıyor. Bunda kusur bulundu”.
Yine yanına Shakespeare’lerini alıp gider Adana Cezaevi’ne. Hepsini çevirmeden ölmek istemediği Shakespeare’leri.

“Türkiye’nin Manimarkası’nda birşeyler kokuyor/ Kimine göre tuz, kimine göre et,/ Hamlet!/ Hamleeeeet!”

SİNEK İLAÇLI DAKTİLO
Cezaevi yılları onun için olduğu kadar Güler Yücel için de eziyetlidir. Her ay zorlu bir otobüs yolculuğuyla Adana’ya Can Yücel’i ziyarete gider.
Bataklık gibidir cezaevi. Saçı sakalı kesilmiş, üstü başı perişan bir halde geçirir günlerini. Ama hep çalışarak. Çalıştığı hem şiirdir hem de İnfaz Kanunu.
İçeri güç bela soktuğu daktilosuyla habire dilekçeler döşenir kanuna bakarak. Bir gün ‘sineklere karşı’ DDT yaparlar cezaevini. “Sineklerle beraber bizi de telef edeceklerdi” diye anlatır o günü, onlar kurtulur ama olan daktiloya olur:
“Üstü silme DDT, bembeyaz. Çıktıktan sonra Karaköy’de bir tamirci vardı, Alman. Ona götürdüm. Yaptı fakat ‘Bu nasıl bu hale geldi anlayamadım’ dedi. Nasıl anlasın ki elin Almanı daktiloya DDT sıkıldığını?”

BOYUN EĞMEYEN ŞİİR
1974’te af çıkınca, 15 yılı tamamlamadan çıkar cezaevinden. Elinde üçüncü kitabı “Bir Siyasinin Şiirleri”yle... Bu kitap, Can Yücel’in okuruyla tam anlamıyla ‘buluştuğu’ kitap olacaktır.
“Yaşamayı yaşamak istiyorum demiştim/ Neylersin ki bu damda bu dem/ Ayaklarımda uyaklarımda zincir/ Böyle topal koşmalarla geçiyor günlerim/ Oysa methetmek gibi olmasın kendimi ama/ Yaşamım benim en güzel şiirim.”

Cezaevinde gözlediklerini, ‘dışarıya’ dair fikirlerini, izlenimlerini, günün siyasasına yaklaşımını yansıtır bu dizelerde. Alametifarikası olan mizah ve sözcük oyunları, Türk şiirine yepyeni bir boyut kazandırır.
Refik Durbaş’a göre “Yücel’i geniş okuyucu kitlesiyle buluşturan, kişisel ve toplumsal yaşamın acı bir dönemini dile getiren, öfkeli, alaycı, boyun eğmeyen, siyasal şiirlere ağırlık verilen bir kitap”tır.
Şairin kendisine göre ise “kişinin dış baskıların hışmı karşısında kendi özünü hırpalattırmamak için, hatta yitirmemek için kullandığı bir savunma mekanizması, baskının, acının üstüne gidiş”tir.

DAVETSİZ MİSAFİR
Artık eskisi kadar beklemeyecektir kitap yayımlamak için. Evdedir ve yalnızca şiir üstüne, yazı üstüne çalışır. Önce Kuzguncuk’ta, ardından Datça. Güler Yücel yemek pişirirken mutfak masasında yazılır şiirler.
Peşisıra çıkar “Ölüm ve Oğlum” (1976), “Rengahenk” (1982), “Gökyokuş” (1984), “Beşibiyerde” (1985), “Canfeda” (1986), “Bi Çocuk” (1988), “Kısa Devre” (1990), “Kuzgunun Yavrusu” (1990), “Gece Vardiyası” (1991), “Güle Güle- Seslerin Sessizliği” (1993), “Gezintiler” (1994), “Maaile” (1995), “Seke Seke” (1997), “Mekanım Datça Olsun” (1999), “Alavara” (1999).
Mesleği şiirdir Can Yücel’in. Yaşamı boyunca bir iki memuriyet ve çeviri dışında uğraştığı tek meslek. Aynı zamanda davetsiz misafirdir onun için şiir:
“Ben şiiri ciddiye almıyorum ki zaten, yeter ki şiir beni ciddiye alsın! Davetsiz misafirdir... Pat diye gelir. Ya bir Afrika menekşesini ya ölen bir delikanlıyı bahane eder, oturur karşıma, kaldırabilirsen kaldır artık.”
Şiiri öfkedir, sevgidir, mizahtır Can Yücel’in. Oyundur da bolca. Dille, yaşamla, gerçeklikle bir oyun. Yaşayan şiirlerdir, yaşamın içinden fişek gibi geçen şiirler...
“Bu gül birşeyin anısı olacak ama neydi unuttum/ Kimbilir belki de sabah sabah yeniden açan umudum”
Onun mizahı “Yalanı, aldatmacayı, çelişkiyi, kafasızlığı, toplumsal düzenin ürünü olması açısından ele alan, bunların farkına varmış gibi kimi zaman kendini de konu edinen, ama aldatanın ve aldananın gülünçlüğünü şiirin berraklığında yansıtan bir mizahtır” Selahattin Hilav’ın sözleriyle.
Metin Celal ise “Belki ilk anda gülümsersiniz, ama esas olan ardındaki bilgeliktir” diye tanımlar bu mizahı; “Onun dünyaya bakışı eleştireldir. Ama eleştirmekle kalmaz, değiştirmek de ister”.
Argo, müstehcenlik, ironi okuru rehavetinden uyandırmak içindir sanki; ayıltıcı, düşünceyi uyandırıcı, harekete geçirici bir etkisi vardır.
Akıldır Can Yücel’in çıkış noktası. Düşünceye, dile, yaşama hakim olan akıl. Yaşadığı dünyaya tanıklığı getiren akıl.
“Hasan Bülent Kahraman’a göre ise “arınmanın, durulmanın, aşkınlaşmanın, kısacası etikanın şiiridir” Can Yücel’inki. “Aslında bir yokülkenin gerçekleşmesidir. (...) Yücel’in şiiri gerçekle gerçekçiliğin, yokülkeyle gerçekliğin çatıştığı bir gerilimin içinden doğar”.
Üstten bakmayan, okuyanın karşısında değil yanında duran dizeler zeka bekler önce. Bir çırpıda yazılmış gibi görünseler de, artlarındaki derin dünya görüşünü, sıra dışı birikimi taşırlar.
Yücel’in öfkesi, isyanı, heyecanı, coşkusu güldür güldür akar. Yaşamını dizginlemeyen şaire, şiirde filtre ne gerek?



BÜTÜNÜN MÜZİĞİ
Can Yücel için şiir “gürültüden müziğe geçmekti”r beri yandan. Hangi müzik mi? “Evrenin içinde büyük seslerin molekül ve atomlardan başlayan bütünlüğünün müziği”. Şair de bu müziği kuran kişidir haliyle.
Şöyle devam eder şiir tarifine: “İnsanlar kendi adlarına değil, kainat adına yazarlar. Bütünselliğin dışında şiir yoktur. Hayat ve ölüm de bir bütündür. Şiir bu bütünden çıkan çılgınlıktır.”
Şiirinin içindeki müzik başka sanatçılara da ilham verir haliyle. Yeni Türkü “Sardunya’ya Ağıt” ve “İşçi Marşı” şiirlerini besteler. Aslında Yücel, şairle bestecinin birlikte çalışmasından yanadır. Hatta doğaçlama caz çalışmaları yapılmasını ister.
Kitaplar kitapları kovalasa da zordur şiirle geçinmek. Gazete yazıları, çevirileri, şiir üstüne şiir; ama ekmek parası bile değildir bunlardan gelen. Ankara ve Dragos’taki baba evlerini satar, Kuzguncuk’ta bir ev alır. Babası sayesinde parasızlıktan şikayeti yoktur böylece.
Kuzguncuk’taki evde büyür çocuklar. Güzel, Deniz Bilimleri akademisyeni olur...

“Sen ki çiçekleri toplamayan Güzelim/ Çiçekleri sulayan çocuk/ Ve ben ki buruk ve kavruk/ Bir ihtiyar adamım artık/ Öyle güzeldim ki senle, çiçeklerden çok”.

Su annesi gibi ressam...

“Bir derin uykudaydım ölümün içinden/ Açtım ki gözlerimi/ Bir suyun gölgesi gibi/ Kendisi adeta bir suyun/ Ayakucumda sen oturuyorsun/ Şiir getirenlerin çok olsun çocuğum!”

Yeni Hasan ise Gazi Yaşargil’in yolundan gider. Kendi oğluna Can adını veren Yaşargil, Hasan Yücel’e kol kanat gerer, ona Kanada’da nöropataloji konusunda çalışması için yardım eder.

“Oğlum hayırlı yolculuklar sana/ Ki annenle ben ‘hayır’ diyoruz/ Bu içinde yaşadığımız körlüğe/ Döneceksin elbet sen daha sağlıklı/ Ve gören gözlerinle insanlığın/ Beni bir daha göremesen bile...”

SONUN BAŞLANGICI
1989’da çok sevdiği ve ‘mekanı’ olarak seçtiği Datça’ya yerleşir Can Yücel eşiyle. Artık yeni bir yazı kanalı da vardır: Mizah dergileri Leman ve Öküz. Her hafta Leman’da, her ayda Öküz’de genç okurlarda iptila yaratır.
Şiirle politika kardeştir onun için. Zaten ne der? “Hayatımda karım hariç iki şeyi sevdim: şiir ve politika.” Türkiye ortamında politik şiir yazmak doğaldır onun için, mayasında vardır bu.
Politikayla akrabalığı onu yaşamının son yılında milletvekili adaylığına kadar götürür. 18 Nisan 1999 seçimlerinde ÖDP’nin İzmir 1. sıra milletvekili adayı olur Yücel. Çünkü “Kanserli bir ülkeye ancak kanserli bir şair doğru teşhis koyabilir”.  Ancak ÖDP barajı geçemez, meclis dışı kalır. Zaten son başlamıştır Can Yücel için.
1997 yılında teşhisi konan bademcik kanseri artık yakasını bırakmayacağını belli etmiştir iyiden iyiye. Hastaneler, tedaviler, yeniden hastaneler derken çok zorlu iki yıl geçer.

“(...) Güler’i bulup evlenmişim/ Ne iyi tesadüf!/ Üç çocuğum oldu üçü de harika/ Ne iyi tesadüf!/ Şiiri seçmişim, doğru seçim/ Ne iyi tesadüf!/ Öleceğim yakında/ Ne aksi tesadüf!”

KAHKAHA ÇİÇEKLERİ
1999 Ağustos’unda Datça’daki evinde ağırlaşır Can Yücel. Oğlu Hasan hocası Gazi Yaşargil’i arar, durumu anlatır. Babasının onun için imzaladığı son eserini göndereceğini de söyler.
İmzalar da Can Yücel “Mekanım Datça olsun” adlı kitabını: “Gazi... gözümün bebeği...giderayak...”.

“Ölüm bir eşek şarkısıdır/ Gelir geçer göçer”.

Tarih 12 Ağustos’tur. Kaleminden son çıkan sözler bunlar olur, saat 23.00’te durur kalbi.
Şükran Kurdakul’a göre “Sözünü budaktan esirgemeyen bir kabadayı”; Zeynep Oral’a göre “Şiiriyle kahkaha çiçekleri üreten, sözcüklere habire takla attıran, dizeleri rengarenk çemberlerde fır döndüren yaramaz bir çocuk; imgelere pabucunu ters giydiren bir sihirbaz”...
10 yıl önce bugün bitirir kendi senfonisini.

Konser oldum, bitmemiş senfoniyi bitirdim”... 



Mahkeme kapılarında bir şair
Can Yücel muhalif ve sözünü sakınmayan biri olmanın ‘cezasını’ çeker haliyle. 12 Mart sonrası Adana Cezaevi mahkumiyetinin ardından yıllar içinde sık sık düşer mahkemelere.
“Rengahenk” kitabı 12 Eylül döneminde müstehcenlikten yargılanır ve toplatılır. Aynı dönemde yazdığı “Beşi Bir Yerde” şiiri yüzünden de Kenan Evren ve dört arkadaşına hakaretten dava açılır hakkında. Bu davadaki savunması artık bir efsane niteliğindedir.
Hakim: “Şiirinizde hep göt diyorsunuz. Daha kibar söylenemez mi?”
Can Yücel: “Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre bu memlekette göte göt denir”.
Kenan Evren başka şiirlerinde de nasibini alacaktır Can Yücel’in zeki, usta, benzersiz dilinden: “Kabaramazsın kel fatma/ Atan güzel sen çirkin.”
Şairin dava edildiği bir diğer ‘devlet büyüğü’ de Süleyman Demirel olur. Yaptığı bir konuşmada dönemin cumhurbaşkanı Demirel’e hakaret ettiği için 18 Mart 1998’de bir yıl iki ay hapis cezasına çarptırılır. Ortalık ayağa kalkar, cezasını affetmesi için Demirel’e dilekçeler yağar. Şairin yorumu ise bambaşkadır: “Ben kahraman değilim/ Demirel beni affedecekmişse/ Kolay gelsin! / Benim endişem,/ Ya beni affetmeden önce/ Eceli gelip ölürse.../ Ama onu affetmeye benim/ Sıkletim yetmez/ Ne de cesedim...”

“Çevirinin temeli yeni bir yapıt ortaya koymaya bağlıdır”
Can Yücel şiire ayırdığı kadar çeviriye de mesai ayırır. İkinci kitabı 1959’da yayımlanan ve dünya şairlerini çevirdiği “Her Boydan”dır. Çeviri ya da tercüme sözcükleri doğru değildir onun yaptıkları için, “Türkçe söyler” dünyanın en değerli yazarlarını. Lorca da çevirir, Brecht de ama ‘gözünün bebeği’ Shakespeare’dir.
“Hamlet”, “Fırtına”, “Bir Yaz Gecesi Rüyası” aslına tam olarak bağlı olmasa da literatüre geçen çevirilerdir. Sistemi şudur kendi dilinden: “Bu Shakespeare pezevengi Türkçe söylese nasıl söylerdi, bunu düşünüyorum. Bunu düşünürken bayağı güzel şeyler çıkıyor ortaya. Demek ki Shakespeare Türkçe düşünebiliyormuş.”
Bu sistemin sonucu olarak “Hamlet”in ünlü “To be or not to be” sözünü “Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin” şeklinde Türkçeleştirir.
Çeviri anlayışını ise şöyle özetler bir söyleşide: “Başka bir dilden kendi dilimize çevirirken eğer o dil içinde o olayı yinelemez ve yenilemezseniz, onu yeniden yaratmazsanız hiçbir boka yaramaz. Türkiye’de çevrilmemiş hiçbir şey yoktur, her şey çevrilmiştir. Hiçbir şey değişmemiştir. Çevirinin temeli yeni bir yapıt ortaya koymaya bağlıdır. Çeviri yaparken yeni bir çocuk doğuruyormuş gibi bakmak lazım olaya. Yoksa suni imkanla çıkan çocuklar gibi ancak bize başbakan olur.”
“Bahar Noktası” adıyla Türkçeleştirdiği “Bir Yaz Gecesi Rüyası”nın Başar Sabuncu’nun sahnelediği Şehir Tiyatroları yapımı, Türk tiyatro tarihine geçer.


“Mırıldana mırıldana peçetelere yazar, bazen de masa örtülerine...”


Şiir yazarken dalgınlaşır, kendi kendine konuşur. Çeviri yaparken ise yüksek sesle okur yazdıklarını, hatta bağıra bağıra. Öğleden sonra başlar çalışmaya, gece herkes yattıktan sonraya kadar devam eder. Peçetelere yazar çoğunlukla, işi bazen masa örtüsüne kadar ‘ilerlettiği’ olur. Güler Yücel 2004 yılında Radikal İki’de yayımlanan bir yazısında şöyle anlatır Yücel’in nasıl şiir yazdığını:
“Her zaman heyecanlı olan Can, şiire yoğunlaştığı an, sakinleşirdi. Can’ın yaratıcılık saati çoğunlukla gece idi. Ortalık sakinleşir, el ayak çekilince, soyunur, anadan üryan divana uzanır, kaşlarını bir aşağı, bir yukarı oynatır; dudaklarıyla mırıl mırıl mırıldanır, bakışları sakinleşir, etrafındaki hiçbir şeyi görmez, her şeyi delip geçer; bakışı, beyinden uçuşan imgelere odaklaşır, adeta onları kovalar, bir yandan da, eliyle bıyıklarını kıvırırdı. Saatlerce öyle hareketsiz kalırdı. Kimse ona dokunamaz, kendi kendine kalır, sonra ayağa kalkar, masanın başına geçer, şiirini veya yazısını yazardı. Bir aşağı bir yukarı odanın içinde dolaşır, daha sonra gecenin bir saatinde beni uyandırır, ‘Bak bakalım, şunu bir dinle!..’ der, bana yazdıklarını okurdu.
Ben de uykulu uykulu, onun şiirlerini dinlemeye çalışırdım. Uyanmam için, bana kahve yapar, şu mısra sarkmış dediğim an hemen öfkelenir, daha sonra şiirin girinti çıkıntılarını düzeltir, o davudi sesiyle şiirini tekrar tekrar okurdu. En son haline gelen şiiri temiz bir kağıda o güzelim el yazısıyla yazardı. Odanın ortasına buruşturulup atılmış müsveddeleri toplar, düzeltip saklardım. Ne kadar çok toplamışım bu müsveddeleri.” 

Can Evi’nde ve şenlikte yaşıyor


12 Ağustos 1999 gecesi ölen şair, çok sevdiği günebakan çiçekleriyle uğurlanarak  vasiyeti üzerine Datça’ya gömülür.
“Beni Datça’ya gömün/ Şu deniz gören mezarlığın orda,/ Define diye deşerlerse ama, karışmam ona!”
Can Yücel’in mezarını ise, tonlarca mermeri Datça’ya taşıyan heykeltıraş Mehmet Aksoy yapar. “Can taşı”dır adı. Ana karnında bir çocuk görünümündedir bu mezar; Yücel’in yaşamını üstüne kurduğu umuda gönderme olarak. Etrafındaki taşları Yücel’in yakınları toplayıp getirir. Her daim akan bir su da vardır mezarın üstünde; bugenviller, günebakanlar ve Yücel’in “Ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi” sözü de. Heykeldeki özel taş gün boyu emdiği güneş ışığını akşamdan itibaren dışarıya yayar.
Aile Can Şenliği başlatır ardından. Her Ağustos’ta tekrarlanacak bu şenlik Can Baba’nın sevenleriyle dolup taşar. Arazlar da olmaz değil; MHP karşı bildiriler yayınlar, Datça halkı badem şenliklerine bir tehdit gibi algılar. 2005’te güvenlik gerekçesiyle iptal edilir şenlik. 2006’da İzmir’e taşınır.
Bir de Can Evi kurulur Güler Yücel tarafından. Can Yücel’in çocukluğundan kalma kütüphanesi vardır burada; ayrıca el yazıları, çevirileri, mektupları, fotoğrafları, şiir kasetleri, video kasetleri, filmleri, muhtelif sanatçılar tarafından yapılmış büst ve posterleri de.  Bugün Can Evi’nde yapılacak 2009 Can Şenliği.

5. Avrupa Şiir Yarışması Sona Erdi

13/5/2009 · Kategori: Odul

5. Avrupa Şiir Yarışması sona erdi

Amsterdam / M.Esra Turgut

11 senedir Hollanda'da yayın yapan Platform Dergisi öncülüğünde yapılan Avrupa Şiir Yarışmasının 5.sonuçlandı.Avrupa çapında yapılan yarışmayı bu sene Kadın Dergisi' de destekledi. Yarışmaya Avrupa çapında büyük katılım oldu.Organizeden sorumlu  Platform Dergisi Kültür Sanat editörü H.Kerim Ece dergimize özel açıklamalarda bulundu.

Hem katılımcılara hem de jüri üyeleri Doç. Rıdvan Canım, Ressam/şair Halil Gül ve drs. Hüseyin K. Ece'ye zahmetlerinden ve şiirleri değerlendirdiklerinden dolayı, ayrıca beş yıldan beri bu yarışmayı bir dergi gücüyle devam ettiren Platfom çalışanlarına, özellikle genel yayın yönetmeni Ebubekir Turgut Bey'e ve bu sene yarışmamızı destekleyen Kadın Dergisi yöneticilerine çok teşekkür ediyoruz.

5. Avrupa şiir yarışması başarıyla tamamlandı.

Yarışmaya Nerelerden Katılım oldu?
 Yarışmaya Hollanda başta olmak üzere Almanya, Belçika, İngiltere, Avusturya, Kıbrıs, Amerika Birleşik Devletleri, Kırgızistan, Bulgaristan, Fransa, Danimarka, Yunanistan, Finlandiya,  Kanada ve Japonya'dan 57 şair 123 şiiriyle katıldılar.

Yarışmada neyi dikkate aldınız?
Şiirler, Türkçeyi iyi kullanma, şiiriyet, üslub, ahenk gibi açılardan değerlendirildi. Üç jüri üyesinden en yüksek toplam puanı alan şiirler dereceye girdiler.

Yarışmadaki Amaç Nedir?
Tekrar hatırlatmak gerekir ki şiir yarışması asıl amaç değil, şiire, edebiyata, okuyup yazmaya bir teşviktir.

Değerlendirmeleri Nasıl Yaptınız?
Değerlendirmeler jüri üyelerinin mümkün olduğu kadar objektif bakışıyla yapıldı. Bu konuda matematiksel sonuç beklenmemeli. Derece alan şiirler en iyisi olmadığı gibi, dereceye giremeyenler kötü şiir değil. Sonuçta bir kaç tanesine derece verilmesi gerekiyordu. Jüri kendine göre en iyisini tesbit etmeye çalıştı. Başkaları derece alanla şiirler için, 'bu şiir şu dereceyi almalıydı' denileceği  gibi, 'bu şiir nasıl bu dereceyi aldı' da denilebilir.

Yarışmaların sonucuna itirazlar oluyor mu?
Elbette herkesi memnun etmek mümkün değil. Üstelik herkesin kendine göre bir şiir zevki, beğendiği bir tarz, hoşlandığı biçim vardır.

Türkiye'den katılımcıları neden kabul etmiyorsunuz?
Ülkemizde başka organizelerin olduğu bir gerçek.Buna rağmen Türkiye'den yarışmamıza büyük talep var.. Şair arkadaşlara tekrar tekrar teşekkürler. Şiir yazma bu veya başka yarışmalarla sınırlı kalmamalı. Devam etmeli. Şiir bir nehir akışıdır. Hayat devam ettiği sürece şiir de kendi yatağında akacaktır. Biz Türkiye dışında da güzel şiirlerin yazılmasını, kaliteli şairlerin yetişmesini arzu ediyoruz. Ümit ediyoruz ki bu gibi faaliyetler bu amaca katkı sağlar.

5.Avrupa Şiir Yarışması nasıl sonuçlandı?
Yarışmada;
Birinciliğe: ABDULKADİR İNALTEKİN'in GURBETTEN ANNEME-1 adlı şiiri (Berlin-Almanya)
İkinciliğe: ŞAFAK YOLCU'nun SÖYLE ÇOCUK adlı şiiri (Kıbrıs)
Üçüncülüğe: MURAT ÖZER'in PERİŞANIM AŞKTAN ve ÇİLESİNDEN adlı şiiri ( ABD )

1. Mansiyona:ABDULKADİR İNALTEKİN'in OĞUL adlı şiiri
2. Mansiyona: İ İDRİS GÜNAYDIN KAN SEVGİLİ adlı şiiri
3. Mansiyona AHMET TERLİ YAHYA KEMAL'İ ANIYORUM adlı şiiri
4. Mansiyona: GÜNGÖR ŞENKAL'ın GÜL/DEĞİRMENİ adlı şiiri
5. Mansiyona: GÜLSARI FATMA SELVA SEZEN adlı şiiri layık görüldü.


--------------
Not: Bu sayımızda ilk üçe giren şiirleri önümüzde deki sayılarda da mansiyon alan şiirleri ve beğenilen şiirleri yayınlayacağız.

İyi okumalar dileğiyle.

BİRİNCİ

GURBETTEN ANNEME -1-

Yine hasretinle kaldım baş başa,
Şimdi bir köşeye kuruldum, anne!
Sadece bir serap gurbette, neşe,
Peşinde koşmaktan yoruldum, anne!

Sevdiğim nerede, seven nerede?
Arkamdan methedip, öğen nerede?
İtimat nerede, güven nerede?
En muhkem yerimden kırıldım, anne!

Sır verdim dostuma, aram açıldı,
Derdimi söyledim, yaram açıldı.
Akımı gösterdim, karam açıldı,
Ben, bana gücendim, darıldım, anne!

Her gece kâbusa döner düşlerim,
Figana çevrilir her gülüşlerim.
Ben beni boğazlar, beni şişlerim;
Bu gece çarmıha gerildim, anne!

Adsız şehitlerin yasını tuttum,
Yaşamanın adını da unuttum...
Kurtulayım, diye ölümü yuttum,
Ben kendi ölümde dirildim, anne!

Anne, gurbet değil beni ağlatan.
Neden baştanbaşa garip bu, Vatan?
Her karış toprakta şüheda yatan.
Ben o diyarlardan soruldum, anne!

Tarih boyu ağıt yakan ben oldum,
İki gözü yaşlı bakan ben oldum,
Zulüm gören, boyun büken ben oldum,
Heyhat! Yine hakir görüldüm, anne!

Lübnan'da hedefe diktiler beni,
Keşmir'de odlara yaktılar beni.
Cezayir'de ipe çektiler beni,
Bosna'da anlımdan vuruldum, anne!

Çeçenya'da kanım aktı, sel gibi,
Karabağ'da kopardılar, gül gibi,
Öz yurdumda garip kaldım, el gibi;
Yine öz yurduma sürüldüm, anne!

Dünyaya gözümü açtım, Gazze'de,
Nefes nefes acı içtim, Gazze'de.
Kendi kefenimi biçtim Gazze'de,
Akan kanlar ile yoğruldum, anne!

Kaldı mı yaşamak: gözyaşı, figan?
İnsan avcıları kan kusuyor, kan!
Bir tarafta Irak, bir yanda Afgan!..
Kimin için kurban verildim, anne?

Hayalin ömrüme ziyafet oldu,
Seni, düşte görmek kifayet oldu.
Ömrüm baştanbaşa sefalet oldu,
İtildim, kakıldım, yerildim anne!

Düşüncemde, hayalimde sen varsın,
Beni bu dünyada tek sen anlarsın.
Varlığın ruhumu sımsıcak sarsın,
Yine hasretine sarıldım, anne!
Berlin -1996

AbdulKadir İnaltekin/ Berlin -Almanya




İKİNCİ

SÖYLE ÇOCUK !

Hangisini anlatsam sana çocuk?
Bir keşmekeş ki hüküm sürer içimde
Benim diğer adım; yokluk !

Elimin tersiyle itip bir kenara
Tüm sevda şiirlerimi,
Bugün ilk kez ağlıyorum karşında
Kanatırcasına gözlerimi...

Bak;
Alnımın orta yerinde bir yetim
Göz pınarlarımda titriyor yetmişlik bir nine
Tam ortasında yüreğimin, bağdaş kurdu bu gece
Maaş kuyruğunda can veren Batman'lı bir dede...
Bir yanım sevda, bir yanım yokluk
Utanıyorum çocuk...

Hangisine yanayım şimdi çocuk?
Söyle hangi çerçeveye koymalı şimdi,
Bu vedanın resmini?
El verir mi bu kez ecel bana?
Alır mı beni bu gece kuytularına,
Sarı bir efkar denizi?
Söyle birleştirir mi o sahil, yeniden ellerimizi?
Bir yanda ayrılık, bir yanda yokluk
İçim acıyor çocuk...

Hani yalan dedin ya sözlerime
Hani "öldün artık" dedin
Ötesine geçememişiz demek ki
Boş siyasi söylemlerin...
Şimdi boş bakışlar oturtup gözlerime
Soğuk mevsimler gibi geçiyorum kapından
Geçer gibi, aç bir ulusun coğrafyasından
Bir yanda serçe yüreğim, bir yanda yokluk
Ağır yaralıyım çocuk...

Kimi neye inandırırsın ki çocuk !
Sen bile bana inanmazken
Kardeş kardeşi kırarken
Gömüleceğimiz yer topu topu beş karışken...
Oysa gözümüzü kapayıp, parmağımızı her bastığımızda
Huzur konuşlanmalıydı barış renkli atlaslarımızda
Söyle neden barut kokuyor tüm çiçekler
Filistin'de, Bağdat'ta ?
Hani en adil paylaşımdı mutluluk !
Bir yanda savaşlar, bir yanda yokluk
N'olur susma çocuk...

Ben hangi mevsimi tamamladım ki
Ne yasemin kokulu akşamlar
Ne eylülden kalma yıldızlar
Şimdi ruhumda bir sürü eşkiya
Göğsümde çöreklenmiş bir sonbahar
Başımda esiyor yaman poyrazlar
Bir yanım müfreze sancılar, bir yanım yokluk
Ölüyorum çocuk...

Şafak Yolcu / Kıbrıs


ÜÇÜNCÜ

PERİŞANIM  AŞKDAN VE ÇİLESİNDEN

Aşktır beni böyle yakıp inleten,
           Perişanım aşktan ve çilesinden.

Aşkından bir türlü olamam azat
İsmini kalbime yazmış da Hattat.

Aşkından divane olalı senin,
Ahu gözlerinden ibaret hayat.

Gençlik sevmesini bilmiyor deyip,
Seveni sevmemek ne büyük tezat!

Kalbin taş değilse eritir diye,
Sade gözyaşımdan umarım imdat.

Sen bir kızıl gülsün, bense bir gamlı
Bülbülüm dalında ederim feryat.

Yaramı elinle sarmandan başka
Yokdur bu derdimin çaresi heyhat!

       Aşktır beni böyle yakıp inleten,
               Perişanım aşktan ve çilesinden.

Eskidikçe artar kalbde değeri,
Sevilmeden sevmek aşkın hüneri.

Kalbime verdiği bu ıstırabdan
Yok mudur kalbinin hala haberi?

Yaşadığım artık bir başka alem
Sevdana düştüğüm o günden beri.

Sen kömür sanırsın yanık kalbimi,
Elmasa dönmüştür özü, cevheri.

Elinle yaktığın bir çıra kadar
Kalbimin yanında yok mu değeri?

Aşkımdır, aşkımdır, inan aşkımdır
Derin gözlerinin son şaheseri.

       Aşktır beni böyle yakıp inleten,
           Perişanım aşktan ve çilesinden.

Saçılır kalbimdem, ruhumdan her dem
Semaya mutluluk yerine matem.

Yokmuş bu yangını söndürecek su,
Yanar, kavrulur bu ateşle sinem.

Vuslatın hayali bile çok uzak,
Hicrana razıyım, kaderim madem.

Uzaklardan bana bir nefes üfle,
Serinlenir kalbim olarak meltem.

Çok oldu kalbimde güller solalı,
Kapladı her yeri artik krizantem.

Lutfunu umarken kahrını sundun,
Asla geçmez etmek gönlümden sitem.

Aşktır beni böyle yakıp inleten,
           Perişanım aşktan ve çilesinden.

Kalbde aşk gibi bir mücevher gerek,
Ruhda iman gibi bir cevher gerek.

Gönlünün kapısı niçin açılmaz,
Geri çevirdiğin kaç sefer gerek?

Aşkının elinde ben çaresizim,
Kalbini fethetmeğe ne hüner gerek.

Bir kere solumuş ruhum havanı,
Artık bana ne misk ne amber gerek.

Seninle olmamak için göz göze,
Yazılmaz olası bir kader gerek.

Değil mi ki sana gönül vermişim,
Bana gam ve hüzün ve keder gerek.

Aşktır beni böyle yakıp inleten,
           Perişanım aşktan ve çilesinden.

Murat Özer / ABD

PLATFORM DERGİSİ

İleti İçin Fergun ÖZELLİ'ye Teşekkür Ederim (AlsahBlog)

« Önceki ::